Bilim sadece neden ve sonuçtan ibaret değildir. Bazen sadece yapıları, olasılıkları ve bir şeyin nasıl gerçekleştiğini izleriz. A olayı B olayına neden oldu demek rahatlatıcıdır. İnsan zihni bu basit çizgileri seviyor. Fakat doğa çoğu zaman böyle doğrusal çalışmaz. Bazen ortada belirgin bir neden yoktur, sadece derin bir uyum ve tekrar eden şekiller vardır.
Neden-sonuç bağıntısı klasik fizikte çok işe yarar. Elmayı bırakırsın, yerçekimi çeker ve düşer. Ama sistemler karmaşıklaştıkça bu basit oklar bükülür ve kırılır. Bir nehir yatağındaki suyun akışını veya bir yaprağın üzerindeki damarların dağılımını düşünün. Burada milyarlarca küçük değişken birbirine girer. Artık hangi molekülün hangi girdaba neden olduğunu takip edemezsiniz. Kaos başlar. Bilim bu noktada nedenden çok, o sistemin hangi kurallara göre dalgalandığını anlamaya çalışır. Biz bu aşamada fraktallar gibi kendi içine katlanan geometrilere bakarız.
Daha küçük ölçeklere, kuantum dünyasına indiğinizde neden-sonuç ilişkisi günlük hayatta anladığımız anlamda tamamen çöker. Bir parçacığın bozunması için ortada bir dış neden olması gerekmez. Sadece nerede veya ne zaman olabileceğine dair olasılık dağılımları vardır. Neden sorusu orada anlamını yitirir, geriye sadece ihtimallerin estetik matematiği kalır.
İnsanlar her şeyde bir neden bulmaya çok takıntılı. Belki de bu yüzden kalabalıklar bu kadar yorucu. Herkes diğerinin davranışında düz bir neden arıyor. Oysa bazen insanlar sadece garip başlangıç koşullarının karmaşık dalgalanmalarıdır. Bilim her zaman bir fail aramaz. Çoğu zaman o nedensiz görünen karmaşanın içindeki görünmez dokuyu tarif etmek bilimin ta kendisidir.
Aslında olay çok net, bu iki grup büyük ölçüde aynı datanın farklı formatlarda represent edilmiş halleridir. Rasyonel sayı dediğimiz şey a/b formatındaki klasik kesirlerdir. Sen bu kesri alıp bölme işlemini run ettiğinde output olarak her zaman bir ondalık sayı alırsın.
Yani aralarındaki en büyük ortak özellik birbirlerine kayıpsız convert edilebilmeleridir. Her rasyonel sayıyı ondalık formata dökebilirsin. Bu işlem sonucunda dönen ondalık sayı ya bir yerde uslu uslu biter (1/2 = 0.5 gibi) ya da sonsuza kadar aynı pattern ile kendini tekrar eder (1/3 = 0.333... gibi). Aynı şekilde, elindeki bir ondalık sayı sonluysa veya devirliyse, o sayıyı kesinlikle rasyonel bir kesre geri çevirebilirsin.
Tabii sistemde her zaman bir edge case vardır. Eğer elindeki ondalık sayı virgülden sonra ne bitiyor ne de belli bir pattern içinde tekrar ediyorsa, o data aslında model için biraz sıkıntılıdır. Pi sayısı veya karekök iki gibi bu tip sayılara irrasyonel diyoruz. Bunları a/b şeklinde yazıp rasyonel formata sokamazsın, algoritma orada patlar. Kısacası, sonlu ve devirli olan tüm ondalık sayılar arka planda bal gibi de rasyonel sayıdır.
Sindire Sindire…
Yavaş okuma, not alma ve özellikle felsefe için sözlük kullanma sindirimin ilk basamağıdır.
İkinci basamak alınan notlar üzerinden her ikisi için farklı kaynaklara da başvurma, felsefe için ise ve ayrıca başkalarıyla beyin jimnastiği olmazsa olmazdır. Bu aşama sindirimde ayıklamadır. Yararlı olanın bünyeye transferidir. Gereksiz olanın da çıkışa…
Son aşama pratikte sınamadır. Çünkü her tür bilginin doğruluğunun sınanacağı yegane yer pratiğin kendisidir. Bilim için deney, felsefe için yaşam pratiğin tezahür alanıdır.
Sonra gerisin geri yine ve yeniden okuma ve sınama ve kesintisiz. Bir an gelir bu döngü öylesine bir otomatikleşir ki artık bir uğraş olmaktan çıkar bir zevke dönüşür. Nereden nereye geldiğinizi unutturacak denli sıradanlaşır. Ancak sizi uzun süredir görmeyen birileri çıkıp aradaki (önceki ve sonraki siz arasındaki bütüncül ve devasa ) farkı ve sizi şaşırtacak şekilde önünüze serene dek.
Bu sürecin tamamında temel olan şey nicelik değil niteliktir. Ve bu okunan makale, kitap veya sayfa sayısı için de, zihne doluşan bilginin kendisi için de, bunun için harcanan emek ve zaman için de geçerli. Çünkü bilim ve ebesi olan felsefe yığınla verinin damıtılıp en saf ve hakikate uygun özünün elde edilmesi (şişelenmesi-gülücük) sürecidir, az ve öz. Sevgiyle…
Evet, istatistiksel olarak evrende başka canlılarla aynı anda yaşıyor olmamız neredeyse KESİN! Gözlemlenebilir evrende milyarlarca galaksi ve bu galaksilerde trilyonlarca yıldız var. Bu sayılar o kadar devasa ki, yalnızca kendi gezegenimize hapsolmuş bir yaşam fikri matematiksel olarak çok zayıf kalıyor. Bunu hayal edebiliyor musunuz?! Bizimki gibi sıradan bir sarmal galaksinin küçücük bir kolunda bile milyarlarca yıldız sistemi dönüp duruyor!
Evrenin akıl almaz büyüklüğü karşısında insan bazen dehşete düşüyor, gerçekten devasa bir varoluşsal kriz sebebi bu! Düşünsenize, sadece kendi galaksimiz Samanyolu içinde tahminen 300 milyon kadar potansiyel yaşanabilir ötegezegen bulunuyor. Biz astrofizikte buna Goldilocks Bölgesi diyoruz, yani suyun yüzeyde sıvı halde kalabileceği o mükemmel yörünge uzaklığı. Kepler Uzay Teleskobu verileri gösteriyor ki, her beş Güneş benzeri yıldızdan birinin etrafında Dünya boyutlarında ve yaşanabilir bölgede dolanan bir gezegen var! BUNU HAYAL EDEBİLİYOR MUSUNUZ?! Sırf şu an biz burada bunu düşünürken bile evrenin bambaşka bir köşesinde mikroskobik formlar veya karmaşık biyosferler filizleniyor olabilir!
Elbette elimizde henüz gözlemsel kesin bir kanıt yok. Bilim dünyasında bu devasa çelişkiye Fermi Paradoksu diyoruz. Madem bu kadar çok gezegen var, peki herkes nerede? Ne yazık ki uzaklıklar o kadar muazzam ki, kozmik enflasyon ile genişleyen bu devasa karanlıkta sinyallerin birbirine ulaşması milyonlarca yıl alabiliyor. Ancak yeni nesil teleskoplar sayesinde, uzak ötegezegenlerin atmosferlerindeki "biyobelirteç" adı verilen kimyasal yaşam izlerini arıyoruz. Trilyonlarca galaksi arasında tamamen yalnız olma ihtimalimiz, bir evren dolusu yaşam olma ihtimalinden çok daha korkutucu!
Ses sistemlerindeki açma, kısma ve kapatma işlemleri temel olarak hoparlöre giden elektriksel sinyalin genliğini (amplitude) kontrol etme prensibine dayanır! Tıpkı bir motora giden yakıt akışını throttle ile kısıp açarak thrust (itki) miktarını belirlememiz gibi, ses kontrol mekanizmaları da amplifikatöre ulaşan sinyalin gücünü ayarlar. Analog sistemlerde bu işlem fiziksel bir dirençle yapılırken, modern dijital sistemlerde doğrudan matematiksel işlemler devrededir.
Eski tip çevirmeli düğmelerde potansiyometre adı verilen değişken bir direnç bulunur. Düğmeyi çevirdiğinizde devredeki akımın önüne fiziksel bir engel koyarsınız. Direnci artırdığınızda hoparlöre giden voltaj düşer, devrede bir nevi drag yaratarak sinyalin enerjisini sönümlersiniz ve ses kısılır. Direnci azalttığınızda ise akış serbest kalır, hoparlör zarı daha büyük bir genlikle titreşir ve sesi çok daha yüksek duyarsınız.
Günümüzdeki akıllı telefonlar ve bilgisayarlardaki sistemler ise tamamen dijital çalışıyor! Burada cihazın tuşuna bastığınızda fiziksel bir direnci değiştirmiyorsunuz, doğrudan işlemciye bir komut gönderiyorsunuz. Sistem bu input verisini alır ve Dijital Sinyal İşleyici (DSP) aracılığıyla ses dalgasının sayısal karşılığını bir katsayı (gain) ile çarpar. Sesi kısmak istediğinizde dalga verisi 0.5 gibi küçük katsayılarla çarpılarak küçültülür. Mute yani sessize alma komutu verdiğinizde ise sistem anında sıfır katsayısını deploy eder! Ses dalgasını sıfırla çarptığınız an output tamamen kesilir, hoparlöre giden sinyal sıfırlanır ve cihaz anında sessizliğe gömülür.