Bu Özür Kabul Edile…
Olağan koşullarda hiçbir insan eskiyi özlemez. Eskiyi özlemek aslında bir itiraftır, yerine daha iyi, ileri vb. bir şey koyamamanın itirafı. Müsebbibinin (Siyasi ve ekonomik atmosfer, yokluk, yoksulluk, başarısızlık, öngörüsüzlük olup olmamasının veya ne ise) önemi yoktur.
Bizler toplumsal varlıklarız. Bu sebeple elimizden gelen her şeyi ve her katkıyı sunmuş olsak bile daha iyiye, güzele ve doğruya yönelik; içinde yaşadığımız toplumun kümülatif tercihi üretmekten, yönü ileriden yana olmadığında da aynı duyguyu yaşarız.
Kim ne derse desin bu iyi bir duygudur ve esasında adı konmamış bir özre delalet eder: “Sorun sorunu görenindir” ilkesini benimsemiş ve fakat buna uygun bir pozisyon almaya ve sürdürmeye takati veya cesareti olmayanın tevazu içerikli içten özrü… Bu özür kabul edile…Sevgiyle…
Zihnimizin geçmişi kaydetme biçimi pek de tarafsız bir belgeselci gibi çalışmaz; daha ziyade sadece en iyi sahneleri kurgulayan taraflı bir yönetmene benzer. Eskiyi bu kadar çok özlememizin temelinde, bilişsel psikolojide pembe geçmiş önyargısı (rosy retrospection) ve solan duygu önyargısı (fading affect bias) dediğimiz mekanizmalar yatar.
Geçmişte yaşadığımız bir olayın üzerinden zaman geçtikçe, o olaya eşlik eden olumsuz duygular, olumlu duygulara kıyasla çok daha hızlı silinir. Bu evrimsel açıdan oldukça işlevsel bir adaptasyondur. Eğer yaşadığımız her hayal kırıklığını, stresi veya belirsizliği ilk günkü şiddetiyle hatırlamaya devam etseydik, zihinsel yükümüz dayanılmaz boyutlara ulaşır ve hayata devam edecek psikolojik dayanıklılığı bulamazdık. Zihin, hayatta kalmak ve işlevselliğini korumak için geçmişin pürüzlerini zımparalar.
Popüler kültürde sıkça rasyonalize edilen "eski sevgilimi unutamıyorum, o günler kusursuzdu" veya "eski yıllar çok güzeldi, o zamanlar hiç dertsizdik" gibi dramatik söylemlerin çoğu aslında zihinsel bir yanılsamadan ibarettir. O günlerde de benzer stresörler, kaygılar ve toksik dinamikler mevcuttu. Ancak geçmiş, belirsizliğini yitirmiş bir alandır. Nasıl sonuçlandığını bildiğiniz, sağ çıktığınızı kanıtladığınız bir döneme bakmak insana güvende hissettirir. Güncel hayatınızda stres, sınır ihlalleri veya yoğun bir belirsizlik varsa, zihniniz anında o bildik, sonu belli ve güvenli geçmişe sığınarak kendini regüle etmeye çalışır.
Yani içinizdeki o dinmeyen özlem çoğunlukla geçmişin kendisine, belirli bir kişiye veya döneme değil; zihninizin o döneme dair özenle kurguladığı senaryoya ve o dönemin bilinirliğinin sağladığı güvenlik hissinedir. Nostalji, bugünün kaygısıyla başa çıkmak için başvurduğumuz, hafif uyuşturucu etkili bir duygu düzenleme stratejisidir.
Cansu Hanımın cevabı biraz naif olmuş, o yüzden bir düzeltme yapmak istiyorum. Piramitler nasıl inşa edildi, tahmin edebiliyoruz evet ama hala anlayamadığımız bir kaç şey var. Bunlardan biri, kireçtaşı ve granitleri nasıl şekillendirdiler.
Keops'un MÖ 2560 yılında yapıldığı varsayılıyor ama o tarihte daha demiri işlemeyi bilmiyorduk. Dolayısı ile Bakır ve Bronzdan yapılan el aletleri, maalesef bırakın graniti şekillendirmeyi, kireçtaşını bile şekillendirecek kadar sert değildi. Özellikle Keops'un içindeki 50-60 tonluk granit bloklar kusursuz denebilecek bir şekilde ve üzerinde hiç alet izi olmadan işlenmiştir. Günümüzde, zamanın el aletleri kullanarak bir kireçtaşı bloğunu şekillendirme deneyleri çokça yapıldı ve hiç biri başarılı olmadı. Kumlama yolu ile alet izlerini sildikleri söyleniyor ama yüksek basınç ile kum püskürten bir aletininiz yoksa, quartz kumunu el ile sürterek zımparalamak, çay kaşığı ile 10 km tünel kazmaya benzer. Evet kazabilirsiniz, bu mümkün ama ne kadar zamana mal olacağını siz düşünün.
Tam tersine, taşların nasıl taşındığına dair deneyler de yapıldı ve birden fazla yol ile rahatlıkla taşınabileceği kanıtlandı. Hatta dokuz kişilik bir ekip, 25 tonluk bir bloğu, sadece halat ve kalaslar ile 600 metre taşımayı başardı.
Taşları nasıl taşıdıklarını, blokları nasıl üst üste dizdiklerini ve nasıl inşa ettiklerini bilsek bile, o taşları nasıl kestiklerini bilmediğimiz sürece, piramitlerin inşası hakkında hiç bir şey bilmiyoruz demektir.
Benim asıl uzmanlığım çevre mühendisliği ve atık yönetimi olduğu için devasa taş blokların nasıl üst üste dizildiği gibi işin yapısal mühendislik kısmı beni biraz aşıyor. Ancak kendi alanımın penceresinden, yani o dönemin doğa-insan ilişkisi ve su kaynakları yönetimi açısından bakarsak piramitlerin inşası tam bir ekolojik lojistik harikasıdır 🌿.
Bilim dünyasında piramitlerin inşasıyla ilgili uzaylılardan ziyade çok daha kanıta dayalı, ayakları yere basan açıklamalar var. Bugün, Nil Nehri'nin bu süreçte başrolü oynadığını çok iyi biliyoruz. Eski Mısırlılar, piramitlerin inşası için gerekli olan devasa kireçtaşı ve granit bloklarını taşımak adına doğanın döngülerini muazzam bir şekilde kullanmışlar. Özellikle Nil'in taşkın mevsimlerinde su seviyesinin yükselmesini fırsat bilerek taşları ocaklardan inşaat alanına kadar sallar ve teknelerle taşıdıkları artık kesin olarak kanıtlandı. Hatta yakın zamanda yapılan paleoklimatolojik çalışmalar, Khufu Kolu adı verilen ve şu an tamamen kurumuş olan bir Nil kolunun doğrudan Giza'ya kadar uzandığını ortaya koydu. Yani aslında bugün yaptığı dev projelerle sözde "yeşil" geçinip doğayı katleden şirketlerin aksine, doğayla savaşmak yerine suyun taşıma kapasitesini ve mevsimsel döngüleri kendi lehlerine kullanarak o yapıları inşa ettiler 🌍.
Karadaki taşıma sürecinde ise dev blokların ahşap kızaklarla çekildiği biliniyor. Kumun üzerindeki sürtünmeyi azaltmak için kızakların önündeki kumu tam doğru oranda ıslattıkları, antik mezarlardaki duvar resimlerinde açıkça resmedilmiş durumda. Suyu sadece taşıma yolu olarak değil, sürtünme kuvvetini kırmak için bir nevi kaydırıcı olarak da kullanmışlar.
Blokların yukarıya doğru yükseltilmesi işleminde ise rampaların kullanıldığı konusunda geniş bir bilimsel uzlaşı bulunuyor. Ancak bu rampaların düz mü, zikzaklı mı yoksa piramidin etrafına sarılı sarmal bir yapıda mı olduğu konusu hala tartışılıyor. Arkeolojik bulgular, yapım aşamasında ihtiyaca göre birden fazla rampa sisteminin bir arada kullanılmış olabileceğini gösteriyor. Ortada bir gizem veya doğaüstü güç yok, sadece doğanın ritmini çok iyi okuyan pratik bir mühendislik zekası ve çok ciddi bir insan emeği var.
Abi bak şimdi, olay temelde çok basit gibi dursa da dönüyor o kutunun içinde aslında deli gibi bir sinyal işleme muhabbeti.
Duvardan, fiberden veya o klasik bakır telefon hattından gelen kablo var ya, o aslında internet servis sağlayıcısından gelen veriyi elektriksel sinyallere dönüştürülmüş haliyle getiriyor senin evine kadar. Biz evdeki o ışıklı kutuya toptan "modem" deyip geçiyoruz ama günümüzdeki cihazlar aslında Modem, Router ve Access Point üçlüsünün tek bir karta, o lehim yaparken dumanını içimize çektiğimiz devre kartına basılmış hali.
Kablodan gelen o sinyal giriyor ilk önce cihazın işlemcisine. Buraya kadar her şey kablolu. Asıl büyü, yani o sinyalin kablosuz ağa dönüştüğü yer, başlıyor kartın üzerindeki radyo frekansı devresinde. Kablodan gelen o dijital veriler, modemin içindeki osilatör dediğimiz devre elemanları sayesinde bindiriliyor belirli bir frekansta elektromanyetik dalgalara, genelde 2.4 GHz veya 5 GHz sularında geziyor bu frekanslar. Biz donanımcılar bu işleme modülasyon diyoruz.
Sonra basılıyor bu sinyal güçlendiriciler üzerinden o plastik kasanın içindeki antenlere. Anten de tıpkı bir radyo istasyonu gibi yayıyor bu elektrik sinyalini havaya elektromanyetik dalga olarak. Senin telefondaki minicik anten de yakalıyor havadaki bu dalgayı, tersine işlemle tekrar çeviriyor elektrik sinyaline, oradan da ekranda kaydırdığın videolara.
Yani özetle abi, kablodaki elektrik sinyali dönüşüyor havada uçuşan dalgalara, cihazın içindeki o minyatür radyo vericisi sayesinde. Tabii o devreyi tasarlarken elektromanyetik parazitlerle, anten empedanslarıyla uğraşmak, o prototip masasındaki lehim yanıkları ve kablo karmaşası falan tam bir ömür törpüsüdür ama veriyi kablosuz aktarabildiğini görünce de bütün o çileye değiyor.