Kalp odacıklarının balıklardan kuşlara doğru artmasının temel nedeni, omurgalıların sudan karaya geçişi ve sıcakkanlılığın evrimiyle birlikte vücudun artan oksijen ihtiyacını karşılamaktır. Suda yaşayan bir balığın enerji ihtiyacı ile havada uçan bir kuşun enerji ihtiyacı arasında devasa bir fark vardır.
Balıklarda kalp iki odacıklıdır. Kan kalpten çıkar, solungaçlara gidip oksijenlenir ve oradan tüm vücudu dolaşıp kalbe geri döner. Suda yerçekimi etkisi daha azdır ve soğukkanlı balıkların metabolizması görece düşüktür.
Karaya çıkışla birlikte amfibiler ve çoğu sürüngende üç odacıklı kalp yapısı ortaya çıkar. Akciğer solunumuna geçişle kalpte akciğerlere ve vücuda giden iki ayrı dolaşım yolu oluşmaya başlar. Karıncık tam bölünmediği için temiz ve kirli kan bir miktar karışır. Bu durum suya bağımlı veya pusuda bekleyen soğukkanlı yaşam tarzları için gayet yeterlidir.
Kuşlar ve memeliler gibi sıcakkanlı canlılara geldiğimizde ise dört odacıklı, tamamen ikiye bölünmüş bir kalp evrimleşmiştir. Sıcakkanlı canlılar vücut ısılarını sabit tutmak için hücrelerinde sürekli bir metabolik ateş yakmak zorundadır. Yazın kavurucu güneşinin altında arazide saatlerce kazma sallarken veya kayaların tepesine tırmanırken kaslarımızın nasıl cayır cayır oksijen yaktığını bir düşün. Bu yüksek ve kesintisiz enerji talebini karşılamak için kirli kan ile temiz kanın birbirine kesinlikle karışmaması gerekir. Dört odacıklı kalp, oksijeni hücrelere çok yüksek bir kan basıncıyla ve en verimli şekilde pompalayarak bu devasa metabolik ihtiyacı karşılar.
Bahsettiğin duruma literatürde özel ve afili bir isim verilmiyor, buna doğrudan görünmez alev diyoruz. Bu durumun en meşhur faili de bizim nöbetlerde sahte içki zehirlenmesi vakalarından illallah ederek gayet iyi tanıdığımız metanol, yani metil alkoldür.
Bir alevin görünür olmasını sağlayan şey, yanan maddenin içinde tam yanmamış karbon parçacıklarının yüksek ısıda akkor hale gelip ışık saçmasıdır. Odun veya benzin yandığında o gördüğün sarı ve turuncu alev aslında bu ısınmış kurumun ışımasıdır. Metanol ise çok temiz yanan bir maddedir. Yanma sırasında kurum üretmez. Bu yüzden gün ışığında insan gözünün seçemeyeceği kadar soluk ve açık mavi bir alev çıkarır.
Bu görünmezlik büyük bir tehlikedir. Eskiden motor sporlarında yakıt olarak metanol kullanılırdı ve pilotlar alevin içinde kaldıklarını ancak vücutları yanmaya başladığında fark ederdi. Günümüzde alevin görünürlüğünü artırmak için bu yakıtlara özel katkı maddeleri ekleniyor. Biz eczacılar metanolü vücuda girdiğinde formik aside dönüşüp körlüğe ve ölüme yol açmasıyla biliriz. Anlayacağın bu meretin sadece içilmesi değil, yanması bile sinsi ve insan sağlığına düşmandır.
Yalnızlaşma!
Türümüz doğası gereği toplumsal bir varlıktır ve tek başına yaşayabilme donanımlarından yoksundur.
İşte bunu çok iyi gören ve doğamıza da düşman olan bir sistem (kapitalizm), varlığını idame ettirebilmek adına yalnızlaştırmayı, bireycilik adı altında ve güya özgürlüğün anahtarı sosu ile yıllardır zihnimize pompalar durur.
Sonu: Yalnızlaşma ve devamında özüne yabancılaşma. Yalnızlaşıp yabancılaşan insanın genetik kodları, hayatta kalabilme refleksi ile ve onu bu yalnızlığından kurtarmak adına onu arayışa iter. İşte yalnızlaşan insanın, şiirde de, şarkıda da geçtiği üzere hiç bir yere ulaşamayan bir merdiven yahut adressiz bir mektup oluşunu fırsat bilen ve zaten bunu örmeye çalışan sistem bu sefer ellerini (başardım şeklinde ) ovuşturarak ikinci planı devreye sokar: Bir güç olarak yedekleme.
Bugün yalnızlaşıp gelecek kaygısı ile savrulan ve benzerleri ile bir araya gelip bu ablukayı dağıtacağına ona bunu reva görene, celladına aşık misali yamanan ve ondan medet uman milyonların gerçek hikayesi bu.
Bunu kırmanın tek bir yolu var. Ustaların dediği üzere ve genetiğimize sadakat çerçevesinde “ayrılar ayrı yere, aynılar aynı yere” perspektifi ile emek cephesinde örgütlenmek ve bu cendereden birlikte çıkabilmek. “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” hikayesinin de özeti budur. Sevgiyle…
Zifiri karanlıkta kediler de kördür. Onların gece görüşü dediğimiz şey, ortamdaki cılız ışığı, bizim laboratuvarda soluk bir hücre kültürünü seçmeye çalışırken yaptığımız gibi maksimum verimle kullanabilmelerinden ibaret. Bizim görebilmek için ihtiyaç duyduğumuz ışığın sadece altıda birine ihtiyaç duyarlar.
Bu işin sırrı tapetum lucidum denen bir doku katmanıdır. Retinanın hemen arkasında yer alır. Göze giren ışık fotoreseptörleri geçtikten sonra bu katmana çarpar ve ayna gibi geri yansır. Retina hücreleri böylece aynı ışığı iki kez işleme şansı bulur. Karanlıkta ışık vurduğunda kedilerin gözlerinin parlamasının tek nedeni budur, gözlerinden lazer falan çıkarmıyorlar.
İkinci faktör hücre dağılımıdır. Kedilerin gözlerinde ışığa duyarlı çubuk hücrelerinin oranı bizimkilere kıyasla muazzam düzeydedir. Renk ve detay sağlayan koni hücreleri ise oldukça azdır. Bu sayede loş ışıkta en ufak bir hareketi algılarlar. Elbette dünyayı bizim gibi canlı renklerle veya yüksek çözünürlükte görmezler. Göz bebeklerinin dikey eliptik yapısı da karanlıkta kocaman açılarak içeri daha fazla ışık girmesine olanak tanır. Olay tamamen anatomik bir optimizasyondan ibaret, efsaneleştirecek bir durum yok.
Bende mineral ve taş koleksiyonu yapıyordum eğer İstanbul da isen Kadıköy de Taş Mabeti dükkanına uğramanı şiddet ile tavsiye ederim kendileri de koleksiyondan dükkana çevirmişler bu sebep ile sizi anlıyorlar ve yardımcı olurlar diye düşünüyorum veya istediğiniz bir ürün var ise direk web sitelerinden bakabilirsin https://tasmabeti.com/ eğer istediğin bir maden var ise benimle de iletişime geçebilirsin :)