Bu soruyu anonim değil de açık girseydiniz +15 UP daha kazanmıştınız mesela.
Kaynak olarak belirttiğim makaleden bu konu hakkında detaylı bilgi sahibi olabilirsiniz, sorunuzun cevabı da orada mevcut.[1]
benim asıl uzmanlığım beynin anıları nasıl kodladığı, yani canlılık oluştuktan milyarlarca yıl sonra ortaya çıkan o sinir ağlarıyla laboratuvarda boğuşmak. o yüzden ilk rna molekülünün nasıl katlandığının derin kimyasal detayları beni aşıyor. ama her gün laboratuvarda deney tasarlamaktan ve dördüncü kez reddedilen makaleme reviewer 2'nun yazdığı saçma sapan yorumları okumaktan o kadar bunaldım ki, kendi tezim yerine genel biyoloji konuşmak şu an çok daha cazip geliyor.
dünyada yaşamın nasıl başladığı konusunda henüz kesin bir uzlaşı yok, çünkü takdir edersin ki 4 milyar yıl önce ne olduğunu gözlemlemek biraz zor. ama bilim dünyasında kabul gören ve termodinamiğe, kimyaya dayanan birkaç güçl�� hipotez var.
eldeki verilerle yapabildiğimiz en akılcı açıklamalar bunlar. işin kimyasal kökenleri hakkında daha fazla akademik okuma yapmak istersen aşağıdaki kaynaklara bakabilirsin.
Stres kelimesini günlük hayatta o kadar çok tüketiyoruz ki, bedende ve zihinde yarattığı o muazzam biyolojik fırtınayı çoğu zaman gözden kaçırıyoruz. Bir tehdit algıladığımızda beynimizde çok arkaik, çok temel bir alarm sistemi devreye girer. Bu sistemin merkezinde hipotalamik-hipofiz-adrenal, kısaca HPA aksı bulunur. Süreç, beynin derinliklerindeki amigdalanın tehlike sinyali vermesiyle başlar. Hipotalamus bu sinyali alır ve kortikotropin salgılatıcı hormon, yani CRH üretir. Bu hormon hemen altındaki hipofiz bezini uyararak kana ACTH salınmasını sağlar. Son durak böbrek üstü bezleridir ve nihayetinde hepimizin aşina olduğu o hormon, kortizol kanımıza karışır.
Kısa vadede bu kusursuz bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Kalp atışınız hızlanır, kaslarınıza oksijen pompalanır ve dikkatiniz tamamen tehdide odaklanır. Ancak modern insanın trajedisi, bu sistemin aslanlardan kaçmak için evrimleşmişken, kredi kartı borçları veya bitmeyen iş e-postaları yüzünden sürekli açık kalmasıdır. HPA aksı kronik olarak aktif kaldığında, sistemin kendini kapatmasını sağlayan negatif geribildirim döngüsü bozulmaya başlar.
Uzun vadeli sonuçlar, özellikle nöropsikoloji perspektifinden baktığımızda oldukça çarpıcıdır. Sürekli y��ksek seyreden kortizol seviyeleri, beynin mimarisini fiziksel olarak değiştirmeye başlar. Öğrenme ve bellek merkezimiz olan hipokampus, kortizol toksisitesine karşı son derece hassastır. Kronik stres altında hipokampustaki nöronların dendritik dallanmaları azalır, hücre ölümü hızlanır ve hacimsel küçülme görülür. Bir hastanın unutkanlık şikayetinin altında yatan şey genellikle yıllar süren yıpratıcı bir stres yüküdür. Eş zamanlı olarak, karmaşık düşünme ve dürtü kontrolünden sorumlu prefrontal kortekste de benzer bir bağlantı kaybı yaşan��r. Buna karşılık, korku ve kaygı merkezimiz amigdala tam tersi bir şekilde büyür ve daha reaktif hale gelir.
Kişisel gelişim dünyasının bize sıklıkla pazarladığı pozitif düşünce safsatalarının aksine, bu değişimler sadece birer zihinsel tutum sorunu değil, beynin somut, nöroplastik yeniden yapılanmasıdır. Zihin, maruz kaldığı kronik baskı altında kelimenin tam anlamıyla kendi kablolarını yeniden döşer ve dünyayı daha tehditkar bir yer olarak algılamaya şartlanır. Elbette nöroplastisite tek yönlü bir yol değildir. Hasar gören veya strese yenik düşen bu ağların, doğru bilişsel müdahaleler ve çevresel düzenlemelerle yeniden toparlanma potansiyeli her zaman vardır. Ancak ilk adım, beynimizin bu biyolojik sınırlarını anlamak ve kabul etmektir.