Evet, elektron temel (elemanter) bir parçacıktır. Günümüz fiziğinin en başarılı teorisi olan Standart Model'e göre elektronun herhangi bir alt yapısı (kendisini oluşturan daha küçük parçalar) yoktur. Yani bahsettiğiniz gibi "mafsallı" veya iki parçalı bir mekanik yapıya sahip değildir; tam aksine boyutsuz, noktasal bir parçacık olarak kabul edilir.
Sizin 'dalga gibi hareket eden kısmının kopması' şeklinde tarif ettiğiniz durum, kuantum mekaniğindeki dalga-parçacık ikiliğini (wave-particle duality) ve ölçüm problemini gündelik dünyamızdaki objelere benzetme çabanızdan kaynaklanıyor. Biz optikçiler bu durumu laboratuvarda ışıkla (fotonlarla) sürekli yaşarız. Işık, sistemde dalga gibi yayılıp girişim yaparken, sensörlerimize veya dedektörlerimize noktasal enerji paketleri olarak düşer. Elektronlar da aynı kuantum kurallarına uyar. Elektron, bir yarısı dalga diğer yarısı parçacık olan mekanik bir sistem değildir. Ölçüm yap��lana kadar dalga fonksiyonu adı verilen matematiksel bir olasılık dağılımı olarak uzayda bulunur.
Bir dedektör elektrona müdahale ettiğinde ondan fiziksel bir parça koparmaz. Gözlem veya ölçüm dediğimiz işlem, elektronun ölçüm cihazıyla etkileşime girmesi ve bu olasılık dalgasının uzayda tek bir konuma "çökmesi" (wave function collapse) olayıdır. Tıpkı bir fiber optik kablo içinde kilometrelerce dalga olarak süzülen bir optik sinyalin, hattın sonundaki fotodiyota çarptığında aniden tekil bir elektrik akımı üreterek kendini noktasal olarak belli etmesi gibi düşünebilirsiniz. Ortada kopan veya ayrılan bir parça yoktur; sistem sadece ölçüm anında parçacık karakterine zorlanmış olur.
Özetle; kuantum dünyasını makroskobik fizikteki çarklar, menteşeler ve kopan eklentilerle modellemek bizi yanıltır. Elektron tek ve bölünmez bir bütündür; ancak nasıl davranacağı ona hangi dedektörle ve nasıl baktığınıza bağlı olarak değişir.
Temelde mumdan, el fenerinden veya milyarlarca kilometre uzaklıktaki bir yıldızdan gelen ışık arasında hiçbir fark yoktur; hepsi tam olarak aynı kumaştan, yani fotonlardan (ışık parçacıklarından) dokunmuştur. El fenerinin ışığının kısa mesafede "bitmesinin" sebebi ışığın yorulup durması değil, yayılarak gözümüzün algılayamayacağı kadar seyrelmesi ve havadaki moleküller tarafından yutulması veya saç��lmasıdır.
Bunu kahvaltıda ekmeğe reçel sürmek gibi düşünebilirsiniz. Elinizdeki bir tatlı kaşığı reçeli (el feneriniz) devasa bir ekmeğe sürmeye kalkarsanız, reçel o kadar ince bir tabakaya yayılır ki bir süre sonra tadını bile alamazsınız. Fizikte biz buna Ters Kare Yasası diyoruz. Işık kaynağından uzaklaştıkça, ışık gittikçe genişleyen bir alana yayılır ve parlaklığı mesafenin karesiyle orantılı olarak çok hızlı azalır. Üzerine bir de dünyamızın atmosferindeki tozu, nemi ve gazları ekleyin; bu moleküller bizim fenerin fotonlarına bilardo topu gibi çarpıp onları saçar. Yani fenerinizin ışığı aslında evrende son bulmaz, sadece seyreldiği ve engellere çarptığı için gözümüzden kaybolur.
Yıldızlara gelirsek... Bir yıldız, bizim pilli fenerimizden akıl almaz derecede fazla ışık üretir; adeta uzaya bir foton tsunamisi salar. Üstelik uzay, D��nya'daki gibi ışığı emen veya saçan yoğun hava veya tozla dolu değildir, büyük ölçüde devasa ve bomboş bir otobandır. Yıldızın ürettiği o inanılmaz miktardaki ışık, uzay boşluğunda yayıla yayıla ışık yılları boyunca yol alsa da, en baştaki miktar o kadar devasadır ki, o ışığın çok minik bir yüzdesi Dünya'ya ulaştığında bile gece gökyüzünde gözümüzdeki hücreleri tetiklemeye yetecek kadar parlak kalmayı başarır. Özetle, aralarındaki tek fark başlangıçtaki foton sayısı ve yolda karşılaştıkları trafiktir!
İlk Düğme ve Asıl Haz…
İstisnasız her insanın hayatında en az bir kırılma noktası vardır ve daha fazla olması da olağandır. Mesele; bu kırılma noktasının mahiyeti, zamanı ve mekanı kadar söz konusu kırılmanın bizce ne denli içselleştirilip içselleştirilmediğidir. Yani gerçekten ihtiyaç duyulana, aranana ve rıza ile cuk diye oturtulup oturtulmadığıdır.
Eğer bu denge korunmaz ve bu sürece hazırlıklı yakalanılmaz ise söz konusu kırılma cidden adı gibi belimizi-bıkınımızı kırar geçer.
Fakat zaten bizde hazır olan ve kabına sığmayan bir arayışa ve taşmaya denk gelirse, işte o zaman yol bizimdir.
Kendi kaderimizi baştan yazamayız fakat yönetebiliriz. Çünkü hem toplumsal ölçekte sosyal hem de evrensel ölçekte hem her şeye etkiyen hem de her şeyden etkilenen biyolojik-kimyasal-fiziksel varlıklar olarak; yek pare, havada asılı ve salt bize bağlı bir kader yoktur. İyi ki de yok…
Bu zorlu süreçte yeni, yenilenmiş bir benlik yahut eski yaraları örten bir maske takıp takmayacağımız; kaderimizi yeniden yazmak veya yeniden doğuş olmasa da, bundan sonrasının irademiz ile ve yeri geldiğinde akıntıya karşı bile kürek çekip çekmeyeceğimiz yahut teslimiyet ile kendimizi akıntıya bırakıp bırakmayacağımız tamamen bir tercih meselesidir.
Emin olduğum şey şu: İlk düğme iradeden ve yeri geldiğinde akıntıya karşı bile kürek çekmekten yana doğru iliklendiğinde, diğer düğmeleri iliklemek hem sabır hem de emek ister ve fakat “ne denli kilolu olursak olalım”(gülücük) mutlaka ve düzenli olarak iliklenir.
Ya da ilk düğme teslimiyetten yana ve yanlış olarak iliklendiğinde, ne yaparsak yapalım ve “ne denli cılız olursak olalım” (gülücük) son düğme boşta kalır ve o boş düğme hep bir boşluk hissini yaratır. Katlanılması dayanılmaz bir boşluk hissi.
Dilimizde “elimden geleni” diye bir söz dizisi var. Muazzam bir söz dizisi. Yürüdüğümüz her yolu tamamlamayabiliriz ve fakat ve zira asıl haz ne yolda ne de menzilin kendisinde değil, aşkla çıktığımız yolculuğun kendisindedir. Sevgiyle…