İstanbul - Ardaha arası yaklaşık 1400 km.
Kısa mesafe değil yani. Bu demek oluyor ki, yanına yaklaşık 20 günlük yiyecek-içecek ve kamp malzemesi alman gerekiyor. Hayır, ben yoldan alışveriş yapacağım ve konaklama yerlerinde kalacağım diyorsan, yaklaşık 75-80 kg yük taşımaktan kurtulursun.
Bu durumda; ortalama bir bisikletçi, günde 80km yol alır ve düzenli mola verirse, 18 gün sürer.
İyi kondisyona sahip bir bisikletçi, asfalt yolda günde 100km yol alabilir, o zaman 2 hafta sürer yolculuk.
Rahat tempoda, ağır yük taşıyan bir bisikletçi ise yaklaşık 28 günde tamamlar.
Uzun yolculuklarda, genelde yol bisikletleri tercih edilir, hafiftir, çabuk hızlanır, daha az yorar ama hava şartlarından çabuk etkilenirsin, yağmurlu veya aşırı rüzgarda yol bisikleti kullanmak insanı aşırı yorar hatta yan rüzgarlarda, hiç süremeyebilirsin. Tekerlekleri ince olduğundan asfalttan çıkmaman gerekir. Bu bizikletler arazide sürmek için tasarlanmamıştır.
Dağ bisikleti kullanacaksan, daha yavaş yol alırsın, hava şartlarından daha az etkilenirsin, arazide gidebilirsin ama dağ bisikletleri de kendi aralarında ayrılır, iniş bisikletleri ile uzun yola çıkmanı tavsiye etmem. İniş bisikletlerinin kadrosunda da amortisör bulunur, bu pedal çevirirken, amortisörün yardımı ile momentumun bir kısmını ön aksama iletir, bu da her pedalda gücün 4/1'inin kaybolmasına yol açar.
Önden amortisörlü dağ bisikleti seçeceksen; kilitli olmasına dikkat etmelisin. Çoğu amortisör kitlenebilir. Böylelikle düz yolda ilerlerken, amortisörü kitleyip güç kaybını engellemiş olursun, araziye girince tekrar açabilirsin.
Eğer bütün yiyeceğini yanında götüreceksen ve çadırda kalacaksan, bisikletinin arkasına, tekerlekli bir yük sepeti almanı tavsiye ederim.
Bunların dışında, vizörlü full kask almanı tavsiye ederim. Bisikletçi kaskı ile yola çıkma. Şehirlerarası yollar tehlikelidir. Uzun yol için mutlaka el ve ayak koruması, dizlik ve ilk yardım çantası bulundurmayı da unutma.
Hayırlı Yolculuklar. Umarım kazasız-belasız tamamlarsın.
Abi olaya şöyle girelim, ben bir havacılık mühendisiyim. Yani benim asıl işim bir İHA'nın yörüngesini (trajectory), drag (sürükleme) ve thrust (itki) dengesini, havada nasıl tutunacağını hesaplamak. Sicim teorisi veya kuantum kütleçekimi gibi derin teorik fizik konuları asıl uzmanlığım değil, o kısım beni aşıyor. Ama uçuş mekaniği ve hareket dediğimiz şey zaten uzay-zaman denilen kumaşın üzerinde gerçekleştiği için kendi vizörümden sana durumu anlatayım.
Aslında sorunun içinde cevabı vermişsin. Bizim evrenimiz makroskopik ölçekte 3 uzay ve 1 zaman boyutundan oluşan bir bütün. Biz aerodinamik analizler yaparken de, 6 serbestlik dereceli (6-DOF) uçuş denklemlerini çözerken de hep bu uzay-zaman çerçevesini (frame of reference) kullanırız. Cisim uzayda hareket ederken zaman ekseninde de sürekli ileriye doğru bir yörünge çizer. Yani teknik olarak sen, ben, atölyede ürettiğimiz İHA'lar... Hepimiz aslında 4 boyutlu uzay-zamanın (Minkowski uzayı) içinde var olan oluşumlarız. Zamanı da bir boyut olarak sayarsan, evrendeki her şey zaten 4 boyutlu.
Peki neden uzaysal olarak 4 boyutlu (örneğin bir hiperküp veya tesseract) bir cisim göremiyoruz? Çünkü evrenin donanımı buna izin vermiyor. Fizik yasaları, özellikle kütleçekim ve elektromanyetizma, 3 uzaysal boyutta stabil kalacak şekilde çalışıyor. Gezegenlerin Güneş etrafındaki yörüngelerini (orbit) ve elektromanyetik kuvvetleri belirleyen ters kare yasası (inverse-square law) tam da bu 3 boyutlu geometriye dayanır. Fizikçi Paul Ehrenfest'in 1920'lerde kanıtladığı gibi, eğer 4. veya daha fazla uzaysal boyut olsaydı, yörüngeler stabil olamazdı, atomun içindeki elektronlar çekirdeğe çakılırdı. Sistem anında stall olur, fiziksel evren kendi üstüne çökerdi!
Kuantum mekaniği tarafında sicim teorisi (string theory) gibi bazı hipotezler, evrenin aslında 10 veya 11 boyutlu olduğunu, ancak 3 uzay boyutu dışındakilerin Planck uzunluğu seviyesinde kendi üstüne kıvrılıp (compactified) sıkıştığını iddia ediyor. Ama bilim dünyasında bu henüz kanıtlanmış bir durum değil; test edebildiğimiz veriler şu an için yetersiz. O yüzden atölyede üretilmiş veya radarda tespit edilmiş 4 uzaysal boyutlu bir madde görmeyi bekleme, evrendeki bütün hardware bu 3 boyuta göre deploy edilmiş durumda!
Benim asıl uzmanlığım polimer kimyası ve nanoteknolojik kaplamalar olduğu için işin gemi mühendisliği, gövde tasarımı ya da makroekonomik pazar sıralamaları kısmı beni aşıyor aslında... Ancak kendi alanımdan, yani o devasa çelik kütlelerini denizin o acımasız, sürekli elektron çalmaya çalışan aşındırıcı ortamında hayatta tutan malzemeler penceresinden bakarsak...
Genel tonaj olarak dünyada Çin, Güney Kore ve Japonya %95 ile pazarı domine ediyor. Ama bizim odaklandığımız o %5'lik niş alan var ya... İşte orada durum bambaşka. Römorkör inşasında dünyada 1. sıradayız... Mega yat ve süper yat üretiminde ise sürekli ilk 3'teyiz. Norveç gibi ülkelere elektrikli, hibrit ve çevre dostu okyanus gemileri inşa ediyoruz... Peki neden biz? Çünkü bu gemilerde mesele sadece sac levhaları kesip birbirine kaynatmak değil... İşin içine hafifletilmiş fiber takviyeli kompozitler, batarya termal yönetim malzemeleri ve devasa bir korozyon direnci mühendisliği giriyor...
Laboratuvarda bir gemi pervanesinin kavitasyon aşınmasını veya tuzlu suyun o bitmek bilmeyen korozyon döngüsünü simüle ederken atomik düzeyde olanlara hep büyülenirim... O devasa mega yatların karinasına sürdüğümüz, deniz canlılarının tutunmasını engelleyen ama denizi de zehirlemeyen özel silikon matrisli akıllı kaplamalar... Hidrodinamik sürtünmeyi nanometre seviyesinde azaltıp inanılmaz bir yakıt tasarrufu sağlıyorlar... Ya da askeri korvetlerimizde kullandığımız radar dalgalarını sönümleyen (RAM) kompozitler... Aşırı soğuk denizlerde bile kristal kafes yapısı bozulmayan, gevrekleşmeyen özel çelik alaşımlarının üretimi...
Yani tonajda dünyayı titreten bir dev olmayabiliriz ama iş ileri teknoloji malzemeleri sentezlemeyi, ince işçiliği ve o polimerik matrisleri doğru katmanlandırmayı gerektiren özel denizcilik projelerine gelince dünyada kesinlikle en tepedeki birkaç oyuncudan biriyiz...
Evet, Soner Yalçın okunabilir, özellikle Türkiye'nin yakın siyasi tarihi, devlet içindeki yapılanmalar, istihbarat, medya-siyaset ilişkileri ve tartışmalı tarih anlatıları ilginizi çekiyorsa. Fakat onu tek başına tarihsel gerçekleri aktaran tarafsız bir kaynak gibi değil, araştırmacı gazetecinin ortaya koyduğu bir tez/anlatı olarak okumak daha doğru olur. Kitaplarında belge, röportaj, anı ve basın arşivlerinden yararlanıyor; bunun yanında olaylar arasında kurduğu bazı bağlantılar ve vardığı sonuçlar tartışmalı olabiliyor. Okur yorumlarında da tam bu konuda ciddi görüş ayrılıkları var.
Bence hâlâ bilmediğimiz bir şeyler var. Belirsizliği ortadan kaldırmak denkleme görem mümkün durmuyor ve mantıken de pek olası değil ama ilerleyen zaman içerisinde bulunan başka formüller ve denklemler bu denklemin geçerliliğini değiştirebilir, mantığı farklı bir perspektiften yorumlayabilir. Biraz hayali hatta belki tamamen bir saçmalık gibi duyulacak ama ilerleyen zaman içerisinde belirsizliğin ortadan kalkmak yerine tıpkı dalga fonksiyonu gibi çökebileceğine inanıyorum. Yani yapılan herhangi bir ölçüm, bir gözlem, ufak bir enerji dalgalanması belirsizliği çökertip elimize net veriler verecek. Sadece kuantum bizim için biraz fazla yeni ve devrimlerin eşiğinde. Şimdiye kadar olanlar harikaydı hatta resmen bir efsaneydi fakat henüz tamamlanmadı.