Merhabalar.
Bu sorunuz benim de üzerine düşündüğüm sorulardan bir tanesi.
İnsanlar dini, siyasi, etnik gibi envai çeşitlerde kollara ayırıldılar.
Birinin doğrusu diğerinin yanlışı haline geldi.
İnsanlar kendi yapay çizgilerine bağlanıp bunlar çerçevesinde yeni diller ve sayısız özellik benimsediler.
Dünyada oldukça fazla din var, fazlasıyla farklı siyasi görüş var hatta renk ayrımı dahi var.
Üstelik daha Tip-1 medeniyet dahi değiliz.
mevcut durumda sadece "dünyalı" olma fikri çok zor.
ama eğer ki bu engeller gerekli zaman ve eylemle aşılırsa ve belki bir dünya dışı yaşam formu bulunursa (ki bunun insan veya bir "memeli" gibi iri ve savunmacı bir tür olacağını sanmam çünkü bu yaşam formları çok karmaşık) insanların evrimsel sürü davranışı tetiklenebilir.
Ama mevcut şartlarda bu pek mümkün değil.
sevgilerle.
psikolojik ve nörolojik açıdan son derece anlaşılır, hatta oldukça doğal bir kendini yatıştırma (self-soothing) mekanizmasıdır.
Anne Karnı / Fetal Pozisyon Kalıntıları ve Regresyon (Gerileme)
Dizleri kendine çekmek, bilinçaltında fetal pozisyona (cenin pozisyonuna) geçişin bir uzantısıdır.
Bu bilgiler ışığında sorunuza ithafen şahsi düşüncelerim gayet ilkel bir davranış olarak nitelendirebiliriz . Kendimize şefkatli bir dokunuş veya kucuk bir öpücük Fiziksel bütünlüğümüzü ve benliğimizle bağlantımızı pekiştirir adeta ben buradayım mesajı veriririz kendimize . Asıl sormak istediğim soru ise hangi olay durum veya ruh halinde bu eyleme başvurduğunuzu farkediyorsunuz örneğin ben dalgınken kendi kolumu bazen öptüğümü farkettim. Farklı vaziyetlere örnek vermem gerekirse eğer gerginlik düşünceli hâl veya yorgun .
Bu durum, zihnin dış dünyadan bir anlığına kopup iç dünyasına (kendi içine) döndüğü anlarda ortaya çıkar.
Bedenin kendine yönelmesi, dikkati dış uyaranlardan çekip içeriye odaklamanın fiziksel bir tezahürüdür.
Şekilli farların üretimi, çok bileşenli plastik enjeksiyon kalıplama ve hassas yüzey kaplama süreçlerinin optimize edilmiş bir entegrasyonudur. Karmaşık geometrilerin elde edilmesi, ışık kılavuzlarının ve optik lenslerin yüksek hassasiyetle üretilmesine dayanır. Üretim süreci temel olarak üç faza ayrılır.
Farların dış kapakları ve lensleri, genellikle polikarbonat gibi dayanıklı polimerlerin ergitilip yüksek basınçla kalıplara basılmasıyla üretilir. Şeklin karmaşıklığı arttıkça kalıp tasarımı zorlaşır. Bu aşamadaki en büyük darboğaz kalıp soğuma süreleridir. Üretim hattının verimliliği bu sürelerin minimizasyonuna bağlıdır.
İkinci faz yansıtıcı yüzeylerin oluşturulmasıdır. Kalıptan çıkan plastik parçalar, vakum metalizasyon denilen bir prosese girer. Temiz oda koşullarında alüminyum buharlaştırılarak plastik yüzeye kaplanır. Işığın doğru açılarla yönlendirilmesi için bu kaplamanın homojenliği kritik bir parametredir.
Son olarak aydınlatma elemanlarının entegrasyonu gerçekleşir. Günümüz şekilli farları, LED matrisler ve özel olarak tasarlanmış ışık kılavuzları kullanır.
Tüm bu üretim hattı, çevrim sürelerini düşürmek ve fire oranını sıfıra yaklaştırmak üzerine kurgulanır. Karmaşık şekiller, manuel müdahalenin minimuma indirildiği bu otomatik sistemler sayesinde standartlaştırılmış bir süreçte üretilebilir.
Mitokondri verimliliği, hücrenin tükettiği her bir oksijen molekülüne karşılık üretebildiği ATP, yani hücresel enerji miktarıdır. Etrafımızdaki oksijen her yerde aynı olsa da, bu oksijeni ve besinleri kullanarak enerji üretme başarısı her canlıda ve her hücrede aynı değildir.
Bu durumun temel sebebi, enerji üretimi sırasında meydana gelen biyolojik sızıntılardır. Tıpkı kurumuş toprağa can veren eski bir su borusundaki küçük delikler gibi, mitokondrinin iç zarından da proton denilen minik parçacıklar sızar. Hücrelerimiz besinleri yakarken bir enerji akışı yaratır. Fakat bu akışın tamamı ATP üretimine dönüşmez. Bir kısmı söz konusu sızıntılar sebebiyle ısı olarak salınır. Sızıntı ne kadar fazlaysa, hücre aynı miktarda oksijen tüketmesine rağmen daha az ATP üretir. Bu duruma mitokondri verimliliğinin düşmesi diyoruz.
Peki böyle bir sistem neden var? Çünkü bu sızıntılar aslında birer hata değildir. Canlılar, soğukta donmamak veya hücreyi yıpratıcı moleküllerden korumak için bu serbest ısıya ihtiyaç duyarlar. Bizim yeşil dünyamızda da bunun büyüleyici örnekleri vardır. Örneğin Arum ailesinden olan yılanyastığı bitkileri, orman tabanında çiçeklerini ısıtmak için mitokondrilerindeki bu sızıntıyı bilerek artırırlar. Bu sayede ısınan çiçek, etrafa yaydığı kokularla tozlaştırıcı böcekleri kendine çeker. Her yeri saran o cansız beton yığınlarının aksine, doğa kendi içindeki bu minicik sobayı yakarak yaşamı büyük bir şefkatle sürdürür.
Kısacası, ortamdaki oksijen miktarı sabit olsa bile onun nasıl kullanılacağı hücrenin anlık ihtiyaçlarına bağlıdır. Mitokondri verimliliği canlının türüne, yaşına ve çevre şartlarına göre özenle ayarlanan bir denge sistemidir.