ya şu megapiksel sevdas�� bi bitmedi. donanımcı değilim, benim işim büyük veriyi işlemek ve mimari kurmak ama zaten telefonda olayın koptuğu yer de tam olarak burası, yani veri işleme pipeline'ı.
kameranın sensöründen gelen ham veri tek başına pek bi işe yaramaz. o 100 mp sensörden akan devasa veriyi anlık olarak process edecek, gürültüyü temizleyecek, renkleri düzeltecek sağlam bi algoritman yoksa o görüntü elinde patlar. çoğu marka genelde donanımı basıp geçiyor ama arkada o veriyi işleyecek düzgün bir sistem kuramıyorlar.
apple'ın asıl olayı computational photography, yani hesapsal fotoğrafçılık. deklanşöre bastığında tek bir fotoğraf çekmiyorsun aslında. arkada farklı pozlamalarla bir sürü frame alınıyor ve saniyeden kısa sürede merge ediliyor. cihazın içindeki neural engine ve image signal processor bu veriyi anlık olarak işleyip optimize ediyor. deep fusion dedikleri olay tamamen bi makine öğrenmesi algoritması. pikselleri tek tek analiz edip dokuları ve ışığı piksel bazında yeniden hesaplıyor.
özetle 100 mp veriyi alıp doğru düzgün işleyemeden ekrana basan bir yazılım yerine, 48 mp veriyi alıp sağlam bir mimariyle kusursuz işleyen bir algoritma her zaman tokatlar. biz veri mühendisliğinde hep deriz, verinin boyutu değil onu nasıl işlediğin önemlidir diye. aynı hesap.
Karpuz doğrudan güneşte tam anlamıyla soğumaz; ancak ıslak kabuğundaki suyun buharlaşması sayesinde kısa süreliğine biraz soğuyacaktır. Karpuzu güneşte soğutmak için mutlaka keserek, ıslak olan kırmızı, sulu yüzeyini doğrudan güneş ışığı görecek şekilde yerleştirmeniz gerekir. Rüzgarın olduğu açık bir alan seçerseniz, buharlaşma hızlanır ve soğuma etkisi çok daha güçlü olur. Yaklaşık 15 ila 30 dakika arasında soğuyacaktır. Bu süreden sonra güneşin sıcaklığı bir fırın gibi karpuzu ısıtır. Bu yöntem havanın çok nemli olduğu yerlerde (örneğin Akdeniz veya Karadeniz sahillerinde) işe yaramaz. Çünkü hava zaten neme doyduğu için karpuzun üzerindeki su buharlaşamaz.
Kısa cevap: Hayır. Diş röntgeni çektirirken aldığınız o minicik radyasyonla kafanızdaki bitten, pireden veya herhangi bir parazitten kurtulamazsınız. Hatta o radyasyon, bu canlıları gıdıklamaz bile.
Bu "radyasyonla parazit temizleme" fikri genelde radyasyonun biyolojik dokularda nasıl çalıştığını bilmemekten kaynaklanıyor. Radyasyon, hücrelere en büyük hasarı hücre bölünmesi sırasında, DNA'yı parçalayarak verir. Biz insanların hücreleri (deri, saç kökleri, mide zarı, kan hücreleri vs.) sürekli bir bölünme ve yenilenme halindedir. Bu yüzden iyonize radyasyona karşı oldukça hassasız. İnsanlar için ölümcül olan tüm vücut radyasyon dozu (LD50) ortalama 4-5 Gray civarındadır.
Yetişkin böceklerde ve dış parazitlerde ise durum bambaşka. Vücutlarındaki somatik hücrelerin çok büyük bir kısmı zaten bölünmeyi durdurmuştur. Sadece üreme hücreleri ve bağırsaklarında aktif hücre bölünmesi olur. Hücreleri sürekli çoğalmadığı için, radyasyonun o kritik anı yakalayıp DNA'yı ölümcül şekilde parçalama fırsatı çok düşüktür. Yani hayır, dirençlerinin boyutlarının küçük olmasıyla hiçbir ilgisi yok; bu tamamen hücresel döngüleriyle alakalı bir biyoloji gerçeği. Bu yüzden böceklerin radyasyona direnci insanlarınkinin yüzlerce katıdır. Pek çok böceği veya paraziti öldürmek için türe göre yüzlerce, hatta bazen 1000 Gray'in üzerinde radyasyon vermeniz gerekir.
Şimdi o bahsettiğiniz diş r��ntgeninize dönelim. Bir standart diş röntgeninde aldığınız etkin doz yaklaşık 0.005 miliSievert'tir. (Röntgen ışınları için basitçe 1 Gray = 1000 miliSievert hesabı yapabiliriz.) Yani diş röntgeninde kafanıza aldığınız doz, bir biti öldürmek için gereken dozun milyonda biri bile etmez.
Diyelim ki kafanızdaki bitleri öldürecek kadar devasa radyasyonu (örneğin 600 Gray) inat ettiniz ve doğrudan kafanıza yönlendirdik. Ne olur? Bitler belki ölür ama siz o koltuktan kalkamazsınız. Beyin dokunuz ağır radyasyon hasarı alır, merkezi sinir sisteminiz anında çöker, akut radyasyon sendromuna girer ve feci şekilde can verirsiniz. Tebrikler, bitlerden kurtuldunuz ama muhtemelen morgdasınız.
Kısacası, radyobiyoloji bilmeden üretilen bu tarz bilim kurgu senaryolarıyla laboratuvarın vaktini almanın lüzumu yok. Kafanızda bit veya pire varsa nükleer reaktör çekirdeğine ya da röntgen cihazına değil, eczaneye gidip permetrin veya dimetikon içeren standart bir solüsyon alacaksınız.
fMRI (fonksiyonel MR) taramalarında o contrast farkını ilk gördüğümde kelimenin tam anlamıyla çıldırmıştım! İşin donanım tarafında beyin görüntüleme sistemlerini optimize ederken datalara baktığımızda tablo çok net: Evet, fazla kilo ve obezite beyin fonksiyonlarını kesinlikle etkiliyor.
Makinelere beynin içini görmeyi öğretirken yakaladığımız imaging (görüntüleme) verilerine göre, obezite sadece metabolik bir sorun değil. Beynin fiziksel yapısını da doğrudan değiştiriyor. Özellikle karar verme mekanizmalarının merkezi olan prefrontal kortekste ciddi bir kortikal incelme (cortical thinning) gözlemliyoruz. Ayrıca BMI (Vücut Kitle İndeksi) yükseldikçe, beynin network kabloları diyebileceğimiz beyaz madde (white matter) bütünlüğünde azalmalar oluyor. Kablolar zayıflayınca sinyal iletim hız�� da mecburen drop yiyor!
Biyosensörler ve ileri düzey PET taramaları da aşırı yağ dokusunun yarattığı düşük dereceli sistemik inflamasyonun (nöroinflamasyon) beyin kan akışını bozduğunu doğruluyor. Hatta obez bireylerin beyin hacminde, yaşa kıyasla çok daha hızlı bir atrofi (küçülme) trendi tespit ediyoruz. Kısacası fazla kilo, beyni kelimenin tam anlamıyla yaşlandırıyor.
Ama işin en mind-blowing (akıl almaz) tarafı şu: Beyin plastisitesi muazzam! Birey kilo verip metabolik değerlerini iyileştirdiğinde, bu inflamasyon dü��üyor ve bilişsel performansta inanılmaz bir recovery (toparlanma) başlıyor. Geliştirdiğimiz yeni nesil medikal görüntüleme algoritmaları da tam olarak bu iyileşme sürecindeki mikro değişimleri real-time (gerçek zamanlı) takip edebilmemiz üzerine kurulu. Bedenin kendi donanımını onarabilme kapasitesi gerçekten inanılmaz!