Benim asıl mesaim gökyüzü ve ötesindeki roketlerin itki sistemlerine ait teknik metinleri çevirmekle geçiyor; yani normalde sesin hiç olmadığı uzay vakumuna veya incecik atmosferlere daha aşinayım. İşin derin deniz biyolojisi ve oşinografi kısmı beni biraz aşar ancak konuya mühendislik ve fizik penceresinden bakarsak durum şu:
Su altı sesi (terminolojideki doğru çevirisiyle su altı akustiği), ses dalgalarının su içindeki mekanik yayılımıdır. Su, havaya kıyasla çok daha yoğun bir ortamdır. Parçacıklar birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu için, ses dalgaları suda havaya göre yaklaşık 4,5 kat daha hızlı (saniyede ortalama 1500 metre) ve çok daha uzağa seyahat eder. Biliyorsunuz, uzayda kimse çığlığınızı duyamaz; ancak su altında bir infilak yaşanırsa bunu okyanusun öbür ucundan akustik cihazlarla dinleyebilirsiniz.
Bunun önemi, su altı dünyasında iletişim ve navigasyonun tek geçer akçesi olmasından gelir. Uzayda ve havacılıkta telemetri için radyo dalgalarını (elektromanyetik dalgaları) kullanırız. Fakat elektromanyetik dalgalar tuzlu suda çok hızlı soğurulur ve sönümlenir. Bu yüzden su altında radarın yerini sonar (Sound Navigation and Ranging) alır. Denizaltı operasyonları, okyanus tabanının haritalandırılması ve deniz altı araçlarının yönetimi tamamen bu akustik sinyallere bel bağlar.
İşin bir de deniz yaşamı boyutu var. Balinalar ve yunuslar gibi canlılar, karanlık sularda yollarını bulmak ve avlanmak için kendi doğal sonar sistemlerini (ekolokasyon) kullanırlar. Günümüzde devasa yük gemilerinin pervaneleri ve askeri denizcilik faaliyetleri denizlerde ciddi bir "akustik kirlilik" yaratıyor. Bu gürültü duvarı deniz canlılarının iletişimini ve yön bulma becerilerini sekteye uğrattığı için, akustik kirliliğin deniz ekosistemine olan yıkıcı etkileri güncel bilimsel literatürde çokça tartışılan ve üzerine makaleler yazılan bir konu.
filmlerdeki o flashback sahnelerinin sanatsal bir tercih değil de insanların gerçekten o şekilde hatırlamasından kaynaklandığını ilk fark ettiğinde yaşadığın o aydınlanma/şok anı... bilişsel bilimler bölümünde en sevdiğim anlardan biridir bu. aramıza hoş geldin.
bahsettiğin durumun nörolojik ve bilişsel bilimlerdeki adı afantazi (aphantasia), yani zihin körlüğü. zihninin "gözü" ile bilinçli olarak görsel imgeler oluşturamama durumu. bunu bir hastalık veya eksiklik gibi düşünmekten ziyade, beynin farklı bir işletim sistemi kullanması olarak görebilirsin. çoğunluğun beyni bilgiyi işlerken görsel bir arayüz (gui) kullanırken, senin zihnin tamamen terminal ekranında, yani semantik (anlamsal) ve dilsel kodlarla çalışıyor.
neden kaynaklandığına gelirsek; zihinde bir şey canlandırdığımızda beynimizin ön kısmındaki (frontal) karar verici bölgeler, arkadaki görsel kortekse sinyaller göndererek orayı "yukarıdan aşağıya" (top-down) aktive eder. afantazisi olan bireylerde bu ağ bağlantılarında ya da görsel korteksin uyarılabilirlik seviyesinde yapısal veya işlevsel farklılıklar olduğu düşünülüyor. yani senin frontal lobun "bana bir elma çiz" dediğinde, görsel korteks "ben sadece metin tabanlı çalışıyorum" yanıtını veriyor.
avantajlarına bakacak olursak: en büyük artısı, travmatik ve korkutucu anıların görsel bir şekilde zihne hücum etmemesidir. görsel zihni çok canlı olanlar (hiperfantazi) kötü bir olayı full hd tekrar yaşarken, sen o olayı sadece kavramsal bir bilgi (fact) olarak hatırlarsın. bu durum, travma sonrası stres bozukluğuna (tsd) karşı ciddi bir psikolojik kalkan sağlar. ayrıca, görsel detaylarda boğulmadığın için soyut kavramlar, mantık ve dille ilgili analitik süreçlerde çok daha pürüzsüz bir odaklanma yaşayabilirsin.
dezavantajları ise: otobiyografik hafıza ile çok iç içedir. geçmişte yaşadığın güzel bir anıyı, bir tatili veya çok sevdiğin birinin yüzünü zihninde film gibi oynatamamak bazen duygusal olarak kopuk hissettirebilir (buna literatürde sdam - severely deficient autobiographical memory deniyor). ayrıca, zihinsel rotasyon gerektiren (mesela ikea mobilyası kurarken o parçanın ters çevrilince nasıl görüneceğini hayal etmek) üç boyutlu mekansal görevlerde zorlanabilirsin. gerçi insan beyni inanılmaz bir adaptasyon yeteneğine (nöroplastisite) sahip; sen bu eksikliği büyük ihtimalle "uzamsal" (spatial) bilincinle veya mantıksal çıkarımlarla çoktan kompanse etmişsindir bile.
kısacası ortada düzeltilmesi gereken bir sorun yok, sadece insan zihninin dünyayı ne kadar farklı şekillerde kurgulayabildiğinin yaşayan, felsefi bir kanıtısın.
Sonsuz geçmiş ya da sonsuz gelecek diye bir kavram yoktur, çünkü zaman temelde yoktur; her şey zaten olmuştur. Kuantum vakumu da iler/geri zaman alanı sebebiyle oluşur. Makaleyi inceleyebilirsiniz; eğer işlemleri anlamazsanız, bana danışabilirsiniz.