Kaçınılmaz görünüyor.
Türümüzün arkada bıraktığı izin gelişim eğrisi bu yönü işaret ediyor.
Aileden kabileye, yerleşkeden ülkeye, kıtaya olan bu. Şayet akla ziyan bir şekilde kendi sonumuzu getirmekten imtina etmeyi başarabilirsek gidişat o yöne ve küresel ölçekte olacak gibi.
Muhtemeldir ki çok uzak olmayan bir zamanda çoğumuzun öyle ya da böyle gezegenimizi dışarıdan görebilme fırsatı bu süreci çok hızlandıracak.
İnsanlık tarihi ve bunu kayda geçiren ekonomi-politik öyle diyor. Ki küçümsememek lazım çünkü ekonomi politik her şeydir ve nihayetinde bizler politik hayvanlarız. Diğer canlılardan en belirgin farkımız bu.
Ekonomi ihtiyacımız olan her şeyin üretim süreçlerinin, politika ise bölüşüm süreçlerinin belirlenişinin ta kendisidir ve gelişim eğrimizi bu açıdan ele aldığımızda (ki şimdiye kadar yanılmamıştır çünkü evrim-bilimseldir) dünyalı ve ortak kimliği kaçınılmazdır. Adı da komünizmdir.
Bugün kolayca ve vahşice yönetebilmek için varoluşsal dayanağını ayrıştırmaya, karşıtlığa ve düşmanlaştırmaya bağlayan kapitalist sistem istediği kadar kendini ebedi sansın. Hatta ömrünü uzatmak adına istediği kadar her alandan akademik kalemi hizmetine amade kılsın türümüzün gelişim eğrisinin işaret ettiği ileri yön inişli çıkışlı da olsa toplamda değişmeyecektir.
Köleci dönemin (toplumun) efendileri de, feodal dönemin (toplumun) ağaları da böyle düşünmüştü fakat tarihin çöp sepetine gireli asırlar oluyor. Bu, bugün için egemen olan Kapitalist dönemin (toplumun) patronları (burjuvaları) için de geçerli ve türümüzün ileriye akışının önünde duramazlar.
Toplumların gelişim tahlilini evrim-bilimsel temelde ele alan Marks, Engels, Lenin gibi ustalar ve onları takip edenler, yapmış oldukları tahliller doğrultusunda kimi pratiklerde (Sovyet deneyimi gibi) istedikleri başarıyı elde edememiş ve bu süreci hızlandıramamış olsa da teorik (ideolojik) olarak ve bilimsel temelde hala çürütülebilmiş değiller. Aksine her geçen gün ne denli isabetli bir öngörüye sahip oldukları açığa çıkıyor ve bize, dünyalılara bir talimat veriyor: Seyrederek olmaz! Sevgiyle…
Bakteriler, evrensel veya kozmik bir anlam arayışı olmaksızın milyarlarca yıldır biyolojik olarak son derece başarılıdır. Doğal seçilim süreçleri, mutlu ya da varoluşunu sorgulayan canlılar değil; yalnızca genlerini bir sonraki nesle aktarabilen organizmalar üretir. O halde, biyolojik olarak hayatta kalmak için bir "anlam" gerekmiyorsa, insandaki bu derin anlam arayışı evrimsel bir fazlalık mıdır? Evrimsel psikoloji ve antropoloji, bu durumun bir hatadan ziyade, yüksek zekanın kaçınılmaz bir yan ürünü ve hayatta kalma mekanizması olduğunu gösterir.1. Hiperaktif Fail Algılama ve Örüntücülük (HADD)İnsan beyni, vahşi doğada hayatta kalabilmek için katı bir neden-sonuç ilişkisi kurmak üzere kodlanmıştır. Doğada bir çalı hışırdadığında, bu hışırtıyı rüzgara (rastgele bir doğa olayına) yoran atalarımız değil; arkasında kasıtlı bir yırtıcı veya tehdit (bir "fail") arayan atalarımız hayatta kalmıştır. Evrimsel psikolojide Hiperaktif Fail Algılama Mekanizması (HADD) olarak adlandırılan bu aşırı gelişmiş örüntü algısı, modern insanın her olayın arkasında bir amaç, neden ve nihayetinde "hayatın genelinde bir anlam" aramasına zemin hazırlamıştır.2. Yüksek Zekanın Yan Ürünü ve Varoluşsal Kaygı İnsanı diğer canlılardan ayıran en belirgin özellik olan yüksek bilişsel kapasite (zeka) ve soyut düşünme becerisi, evrimsel biyolojide "Spandrel" (Yan Ürün) adı verilen durumları doğurmuştur. Beyin geliştikçe kaçınılmaz olarak yöneldiği merak duygusu, "Nereden geldik, nereye gidiyoruz?" gibi ucu açık soruları üretmiştir. Ancak ucu açık ve kanıtlanamaz bu bilinmezlik, insanda derin bir varoluşsal kaygı ve depresif eğilimler yaratma potansiyeline sahiptir. Bilimin Dehşet Yönetimi Teorisi (Terror Management Theory) ile açıkladığı üzere; kendi ölümlülüğünün ve evrendeki önemsizliğinin farkında olan tek canlı insandır. Bu farkındalığın yaratacağı felç edici korkuyu aşmak ve hayatta kalma motivasyonunu korumak için beyin, koruyucu bir kalkan olarak "anlam üretme" mekanizmasına sığınır. Evrensel düzeyde nesnel ve kanıtlanabilir bir yaşam amacı bulmak rasyonel olarak mümkün olmasa da, insanın kendi yaşamına subjektif hedefler koyması biyolojik bir zorunluluktur. Anlam arayışı, bakterilerin ihtiyaç duymadığı ancak kendi zekasının ve varoluşsal kaygısının altında ezilmek istemeyen insanın geliştirdiği en kritik evrimsel savunma mekanizmasıdır. İnsan, doğası gereği dışarıda hazır bir anlam bulamaz; ancak akılcı bir süreçle kendi anlamını inşa ederek varoluşsal depresyonun önüne geçebilir.[1][1]