İlk cevapta söylemeyi unuttuğum şey
O filmdeki enteresan şey filmin sonuna doğru ana karakterin Çin başkanına dediği şeyi bilmemesi (gelcekte) başkanın ona soylemesi geçmişteki halinin ise bunu öğrenmesi ama buna rağmen gelecekteki halinin bilmemesi saçma olmuş çünkü bu lafı söyleyen kişi o
Ve ayrıca,
Bu kadın geleceğe girmiyor hayal görür gibi geleceği görüyor.
Selam, öncelikle filmi çok duymakla birlikte henüz izlemediğimi söylemem gerek. Ama sorduğunuz soru filmi izlemeden de cevaplandırılabilecek bir soru olduğu ve de cevabı öznel olduğu için fikrimi belirtmek istedim. Baştan sona hayatının nasıl olacağını bilen biri için unutmak altın değerindedir, hatta sahip olduğu en güzel şeydir bence çünkü bir düşünsenize sonunu bildiğimiz ya da bir sonraki sahnesinde ne olacağını bildiğimiz bir film hiç hoşumuza gitmez, tadı tuzu, heyecanı kalmaz. İşte hayat da aynı öyle, bilirsek yaşamanın pek bir anlamı kalmaz. Bizi en umutsuz zamanlarımızda bile hayata bağlayan şeylerden biri bilinmezliktir çünkü, o günün kötü geçiyor olabilir ama gelecekte ne olacağını asla bilemezsin her şey daha iyiye de gidebilir, en azından böyle düşünerek umudunu korursun. Ne demek istediğimi anladığınızı umuyorum. ""Ne mutlu unutkanlara; çünkü onlar kendi aptallıklarının (hatalarının) bile üstesinden gelirler " diyor Nietzsche. Sadece onun değil birçok filozof ve yazarın unutmanın olumlu yönleri hakkında bu tarz düşünceleri var.
Not: yanıtlarda arkadaşlardan biri filmdeki boşrol kadının geleceği tam olarak göremediğini her şeyi göremediğini söylüyor ben sizin sorunuzdan yola çıkarak konuştum bunu hiç hesaba katmadım zaten başta da belirttiğim gibi henüz filmi izlemedim.
Merhaba
İnsan çoğu zaman yaşadıklarını anlamaktan çok, yaşayacaklarını bilmek ister. Başına ne geleceğini, nerede kırılacağını, nerede mutlu olacağını önceden bilse belki daha az incineceğini düşünür. Geleceği bilme isteği, meraktan çok bir tür güven arayışıdır; belirsizliğin yarattığı huzursuzluğu kontrol altına alma çabasıdır. Ama tam da bu noktada insan, bilginin kendisinin de bir yük olabileceğini fark eder. Eğer geleceği bütünüyle bilebilseydik, onu nasıl düşünecektik, nasıl anlatacaktık, nasıl anlamlandıracaktık?[1]
Baştan sona hayatını bilen bir insan fikri, bilimsel olarak bakıldığında kader, özgür irade, hafıza, dil ve bilinç evriminin tam kesişim noktasında durur. Arrival’ın yaptığı şey bir bilimkurgu oyunu değil; insan zihninin sınırlarını görünür kılmaktır. Çünkü insan beyni, geleceği bilmekten çok geleceği tahmin etmek üzere evrilmiştir. Bu ayrım kritik bir farktır.
Kader meselesinden başlarsak: Eğer geleceği biliyorsak, özgür irade hâlâ var mıdır? Burada modern nörobilim ve felsefe şaşırtıcı bir şekilde kesişir. Spinoza’nın yüzyıllar önce söylediği gibi, “İnsanlar özgür olduklarını düşünürler çünkü eylemlerinin farkındadırlar, fakat nedenlerinin farkında değildirler.” Beyin araştırmaları da bunu destekler: Kararlarımızın sinirsel altyapısı, biz bilinçli olarak “seçtim” demeden önce oluşur. Yani özgür irade, mutlak bir serbestlikten çok, kaçınılmaz olanla kurduğumuz ilişki biçimidir. Arrival’daki karakterin geleceği bilmesine rağmen o hayatı seçmesi, özgürlüğün sonucu değil; özgürlüğün tanımıdır. Kader, yaşanacak olanlarsa; özgür irade, onları kabullenerek yaşayıp yaşamamayı seçmektir.
Hafıza bu noktada belirleyici bir rol oynar. İnsan hafızası, bir kayıt cihazı gibi çalışmaz; seçer, siler, çarpıtır. Nöropsikolog Endel Tulving’in dediği gibi, “Hafıza geçmişi saklamak için değil, geleceği inşa etmek için vardır.” Eğer bir insan tüm geleceğini sürekli hatırlasaydı, hafıza işlevini yitirirdi. Çünkü hafıza, belirsizlik üzerine kuruludur. Unutmak burada bir kusur değil, bilişsel bir zorunluluktur. Borges’in “Funes the Memorious” öyküsünde her şeyi hatırlayan karakterin düşünemez hâle gelmesi boşuna değildir; çünkü düşünmek, ayrıntıları silmeyi gerektirir. Unutamayan bir zihin yaşayamaz, sadece taşır.
Dil boyutuna geldiğimizde Arrival’ın asıl radikal iddiası ortaya çıkar. Film, Sapir–Whorf hipotezinin güçlü bir yorumunu yapar. Dil sadece düşünceyi ifade etmez, düşüncenin kendisini biçimlendirir. Dilbilimci Benjamin Lee Whorf’un ifadesiyle, “Dil, gerçekliği betimlemez; gerçekliği organize eder.” Eğer bir dil zamanı doğrusal değil, bütünsel olarak kuruyorsa, o dili konuşan bilinç de zamanı farklı algılar. Bu durumda gelecek, “henüz olmamış” değil, “zaten var olan” bir şey hâline gelir. Böyle bir bilinç için unutmak, bilgiyi kaybetmek değil; zamanın yükünü parçalara ayırmaktır.
Bilinç evrimi açısından bakıldığında ise insanın en ayırt edici özelliği, zihinsel zaman yolculuğu yapabilmesidir. Psikolog Thomas Suddendorf bunu şöyle tanımlar ve insan, geçmişte yaşayabilir ve gelecekte ölebilir tek canlıdır. Ama bu yetenek sınırsız değildir. Bilincin taşıyabileceği acı miktarı vardır. Gelecekte yaşanacak kayıpları sürekli bilerek yaşamak, evrimsel olarak işlevsiz olurdu. Bu yüzden unutmak, bilincin kendini koruma biçimidir. Nietzsche’nin “Unutabilmek, güçlü bir yaşam koşuludur” sözü burada biyolojik bir anlam kazanır.
Sonuç olarak, baştan sona hayatını bilen bir insan düşüncesi bizi bir filme değil, doğrudan insan olmanın sınırlarına götürür. Böyle bir durumda kader artık dışsal bir yazgı olmaktan çıkar, bilincin içine yerleşmiş bir gerçeklik hâline gelir. Özgür irade ise “başka türlü yapabilme” gücü olmaktan çok, olacak olanla nasıl ilişki kuracağını seçebilme kapasitesi olarak yeniden tanımlanır. İnsan, geleceği bilse bile o bilginin altında ezilmemek için unutmaya ihtiyaç duyar; çünkü unutmak, bilgiyi silmek değil, onu zamana yaymaktır. Hafıza, her şeyi tutmak için değil, yaşamı sürdürülebilir kılmak için vardır ve bilinç, taşıyabileceğinden fazlasını sürekli önünde tutamaz. Dil, zamanı nasıl kavradığımızı şekillendirirken; bilinç, bu zaman içinde anlam üretmeye çalışır. Eğer gelecek tüm ağırlığıyla sürekli mevcut olsaydı, deneyim anlamını yitirir, seçimler duygusal karşılığını kaybederdi. Bu nedenle unutmak, kader karşısında bir kaçış değil, insanın kendini koruma biçimidir. Unutma sayesinde anlar tekilleşir, ilişkiler canlı kalır, acı katlanılabilir olur. Belki de insanı insan yapan şey, geleceği hiç bilmemesi değil; bilse bile her anı ilk kez yaşar gibi hissedebilmesine izin veren bu kırılgan, sınırlı ve geçici bilinçtir. Unutmak, bu sınırların en sessiz ama en vazgeçilmez bekçisidir
-Baz yerlerde tekrara dönmüş veya boş yere uzunca anlatmış olabilirim, kusura bakmayın.-
☆ Normal şartlar altında, bu sorunun cevabı olan geleceği bilmek konumundan bilmemek konumuna "düşmek" kötü olurdu. Nasıl normal şartlar? Şöyle, şu anda bizim algıladığımız bakış açısından yani. Açıkçası ben şu anda "bildiğim" senaryodan "bilmediğim" senaryoya düşmek istemem, ekstrem koşullar dışında (bilinmesi tiksinç vb. olan şeyler). Bu sorunun cevabını verebilmek için farklı bir senaryoyu yaşamalıyız, bu bilince sahip olduğumuz senaryoyu.
☆ Geleceğimizi tam olarak biliyorsak, farklı bir davranışımızda bu bildiğimiz geleceğin aslında bozulması gerekir -gelecek her harekette farklılaşır-, fakat sanırım burada geleceğimizi anlık olarak bilebiliyoruz, yani aslında kaderimde sağdan gitmek var, ben soldan gidip bundan kurtulayım gibi bir şey olmuyor. Kurtulmaya birazdan değineceğim.
☆ Varsayalım ki, şu anda ömrümde neler yaşanacağını biliyorum, "ne zaman öleceğim" sorusunun en saçma soru olduğu bir zamandayım. Bana bu bilgiyi istersen silelim diyen birileri geliyor, onlara daha adam akıllı cevap bile veremezdim çünkü psikolojik olarak çıldırmış olurdum. İnsan hayatını eğlenceli yapan bilinmezlik değil midir? Yarın ne olacak acaba, sınavımda başarılı olacak mıyım, patronum sunumumu sevecek mi, hatta övecek mi diye düşünmez miyiz yatarken? En yüksek başarıyı elde etmek için sınava çalışır, gece gündüz sunumumuzu güzelleştirmek için yollar ararız. Ya peki yolun sonunda sınavı kazanıp kazanmayacağımı, sunumumun sevilip sevilmeyeceğini yolun başında anlarsam? Ben bunu neden yazıyorum? Birçok bilimseverin yorumumu okuyup belki de faydalı bir işe imza atabilmek için. Bu farkındalık bende olsaydı, belki de yorumlarımın sadece iki kişi tarafından sevileceğini bilirdim, veya iki bin iki. Buna göre yorumlarımı yazar/yazmazdım. Hayat süper gitmeye başlar, en iyi yolları takip ederek başarıyı elde ederdim.
☆ Lakin, bir yerden sonra ana sıkıntımıza gelirdim. Hayatın eğlencesi kalmazdı, zevki kalmazdı. Tabi bir noktada hala bizi mutlu edecek şeyler var, geleceği bilmek eğlenceli şeyleri yok etmiyor. Kimine göre partiye gitmek, kimine göre lunaparka gitmek, kimine göre ise kitap okumak. Sıkıntının sebebi hayatın bilinmezliğinin ortadan kalkması, bu "eğlenceli" şeyler beni mental çöküşten önce bir süre idare edebilirdi sadece. Çevreye meraklı gözlerle bakmamaya, hatta bugün ne giysem diye düşünmemeye başlardım, eninde sonunda olacaklar belli diye. Bunu sonraki maddede daha detaylı açıkladım.
☆ Kontrol edilmişlik hissi basar insanı. Yaşamanın anlamsız olması düşüncesi zaten her şeyin merkezinde ancak insan on yıl sonra bile kendi hayatında ne olacağını biliyorsa kendi hayatını bir film şeritten izliyormuş gibi düşünür, "bilgelik"ten ziyade. "On yıl sonra yapacağım şeyi biliyorsam zaten bu kesinleşmiştir, benim hayatım üzerinde herhangi bir kontrolüm kalmamıştır çünkü zaten her şey planlanmış, bana da bunu oynamak kalmıştır." düşüncesinde olmanın kurtuluş anahtarıdır bu gerçeği unutmak. "En azından hayatımın çoktan kurgulanmış olduğu gerçeğini bilmektense eski bene en yakın konuma geri dönmeliyim." Eski bene en yakın konum ifadesi, insanın geleceğini bilmediği dönemi ifade ediyor, gelecek unutulsa bile "bir yerlerde geleceğim çoktan tasarlandı" düşüncesi insanı asla yalnız bırakmayacak ne de olsa, bu geleceği unutmanın kalıcı bir etkisi olacak demeye çalışıyorum. Ele aldığım psikolojideki insan "bilgelik"i unutmak ve kendi hayatında yeniden söz sahibi olduğunu düşünerek hayatına bir anlam kattığını "düşünmek" istiyor, bazı şeylerden -mesela hayatının üzerinde hiçbir zaman söz sahibi olmadığı düşüncesi- asla kurtulamayacak olsa da.
☆ Dediklerim, insanın hayatını kontrol edemiyor oluşu, hayatın zaferlerle dolu olmasından ve daha birçok sebepten dolayı sıkıcı ve daha önemlisi anlamsız oluşu, geleceğim hakkında aslında söz sahibi olmuş olsam da benim tam tersini düşünmeye başlamam ve sonunda psikolojimin bozulması şu anda düşününce baya anlamsız gelebilir fakat bana göre bunların çoğu bu farkındalığı kazandığımızda olacak şeylerin kronolojik sırası.
☆ Her şeyin sonunda, biz bunları yazarken, oturduğumuz koltuklardan bunu nimet olarak düşünsek de (artık hata yapmayacağım / hayatım kusursuz olacak beklentisi) aslında bu farkındalık bizim yaşam amacımızı sömürüp bizi psikolojik olarak varoluşsal sorularla çökertmekten daha ileriye gidemeyecek.
☆ Kısacası, "bilgelik"ten vazgeçmek o anki insana göre "kurtuluş, barış, huzur" gibi güzel, rahatlatıcı kavramlardan öteye gidemezdi.
☆ (Açıkçası, gelecek hakkında haberdar olmayı "bilgelik", "bilgi" gibi şu anda tek kelimeyle açıklanabilecek ifadelerle bir tutmak hatalı geliyor. Yolun karşısında hangi bina vardır bilirim, evimin kaç dakika ötesinde metro istasyonu var bilirim, beş dilde yazmayı bilirim ama bunlar gelecek hakkında şu anda bahsedilen farkındalık seviyesinin yanında çok basit kalıyor. Ömrümün sonuna kadar neler yaşanacağını "biliyorum" ifadesi bana hatalı geliyor, bu farkındalık seviyesini basit bir şeymiş gibi algılamama sebep oluyor. Benim fikrimce bu farkındalığa sahip olan hiçbir insan bir yerden sonra bundan memnun kalmazdı ve "bir yerden sonra" çokta uzun olmazdı.)
Yaşamsal…
Böyle bir durumda unutmak yaşamsal bir sigortadır. En azından türümüz için…
Baştan sona hayatında neler olacağını bilen bir insana ne kadar insan diyebiliriz. Böylesi bir evrim muhtemeldir ki unutmaya gerek kalmaksızın, unutabilmenin türümüze yaşamsal katkısına benzer ve farklı yaşamsal bir sigorta geliştirmiş olmalıdır. En azından doğanın diyalektiğinin bütüncül yaklaşımı bunu öngörür.
Yok şayet öyle değil de, hem bugün itibarı ile tanımlandığı üzere insan olma vasfımızı koruyup hem de baştan sona hayatımızda neler olacağını bileceksek, ki unutabilme yetimiz yok demektir, bunun vereceği onanmaz acı ve sırtımıza yükleyeceği yük o denli büyük olur ki, yaşam bir cehenneme döner ve ömür boyu keş gezmek zorunda kalırız ya da kendi fişimizi çekeriz. Sevgiyle…