Önce bir kaç konuya açıklık getirmeye çalışalım. Her karadelikte spagettileşme olmaz. Bir karadelik ne kadar küçükse spagettileşme o denli şiddetli, tam tersi süper kütleli ise neredeyse hiç olmaz. Diğer bir konu spagettileşme için olay ufku civarında veya içinde olmanıza gerek yok, olay ufkunun çok ötesinde de bu tuhaf durumu yaşayabilirsiniz.
Bir kaç Güneş kütleli karadeliklerde, yani olay ufku yarı çapı (Schwarzchild çapı) çok küçük olanlarda spagettileşme çok şiddetli olur. Bu durumu anlayabilmemiz için Eintein'ın Genel Görelilik formüllerine bile ihtiyacımız yok, Newton fiziği durumu anlamamız için yeterli olur. Aslında spagettileşmeye neden olan durum çekim kuvvetinin şiddetinden ziyade ayaklarınıza ve başınıza farklı uygulanan gel-git kuvveti farkıdır. Newton gel-git kuvvet farkı formülüne göre: "Kaynak kısmında formülü görebilirsiniz. Yazıya ekleyince tuhaf bir uyarı veriyor"
ΔFg: Cismin yani bir insanın ayak ve baş arasındaki kuvvet farkı, G: Kütle çekim sabit, M: Karadeliğin kütlesi, m: insanın kütlesi, Δr: insanın boyu, r: insanın karadeliğin merkezine uzaklığı. Formüldende görebileceğiniz gibi merkeze uzaklığın küpü üst payı bölen olduğundan "r" ne kadar küçülürse "ΔFg" değeri o kadar büyük oluyor ve başınız ile ayağınıza uygulanan kuvvet farkı o denli büyüyor.
Muhtemelen süper kütleli olanlarda spagettileşme neden olmuyor anladınız. Süper kütleli olanlarda olay ufku yarı çapı çok ötededir, yani "r" değeri o denli büyük ki "ΔFg"değeride sıfıra yakınsıyor. Sonuç olarak siz olay ufkunu geçseniz bile spagettileşme yaşamamış oluyorsunuz.[1]
Merhaba
Bu gerçekten ilginç bir düşünce deneyi. Lakin mevcut fizik bilgimize göre karadeliğin tekilliği, bildiğimiz fizik yasalarının artık çalışmadığı bir bölge olarak kabul ediliyor. Bu nedenle "tekilliğin içinde bir süpernova gücünde patlama meydana gelse ne olurdu?" sorunuza kesin bir cevap vermek bugün için mümkün değil gibi görünüyor. Keza yine de genel görelilik açısından düşündüğümüzde, süpernova patlamaları uzay-zamanda büyük dalgalanmalara ve kütle-enerji dağılımında önemli değişimlere yol açabilir. Lakin bir karadeliğin olay ufkunun içine giren enerji de artık sistemin dışına çıkamaz zira dışarıdaki bir gözlemci açısından bu enerji karadeliğin toplam kütlesine eklenmiş gibi görünür. Yani sezgisel olarak beklenen "içeriden gelen dev bir patlama karadeliği parçalar mı?" sonucu ortaya çıkmaz. Keza asıl ilginç nokta ise tekillik kavramıdır. Eğer kuantum kütleçekimi teorileri gelecekte tekilliğin aslında sonlu bir fiziksel yapı olduğunu gösterirse, böylesine aşırı enerjili olayların uzay-zamanın yapısında bugün öngöremediğimiz etkiler oluşturması teorik olarak mümkün olabilir. Lakin dediğim gibi mevcut bilgilerimizle uzay-zamanı "aşmak" veya onun dışına çıkmak anlamına gelecek bir mekanizma bilmiyoruz. Çünkü uzay-zaman, olayların gerçekleştiği sahne değil fiziksel evrenin kendisinin bir parçasıdır. Kısacası fikir ilk bakışta mantıklı görünse de, bugün bildiğimiz fizik çerçevesinde böyle bir patlama uzay-zamanı aşmaktan çok karadeliğin enerji içeriğini artırırdı. Fakat tekilliğin gerçek doğasını henüz bilmediğimiz için soru hala teorik fiziğin en derin bilinmezlerinden birine dokunuyor. [1] Umarım açıklayıcı olmuştur. Saygılarımla.
Olay sadece kelimeleri dilbilgisi kurallarına göre peş peşe dizmekten ibaret değil. İşin asıl sırrı, duygulara hitap edebilmekte bitiyor. Üstelik bu durum sadece yazı yazmak için değil; daha iyi konuşabilmek, ikna edebilmek ve hayattaki daha pek çok şey için de geçerli.
İnsanlar mantıklarıyla hareket ettiklerini zannederler ama direksiyonda her zaman duygular vardır. Şöyle bir tarihe dönüp bakın; mesela Hitler… Yaptıkları ve o karanlık ideolojisi bir yana, adam kitlelerin duygularına nasıl oynayacağını o kadar iyi çözmüştü ki, uygun ya da uygunsuz ne söylerse söylesin koca bir kalabalığı anında peşinden sürükleyebiliyordu. Ne dediyse "he" dediler ve edindiği o malum kitle, sırf çok rasyonel argümanlar duyduğu için değil, hislerine dokunulduğu için o yola girdi. Yani işin özü; duyguyu yakaladın mı, gerisi çorap söküğü gibi geliyor.
Bunlar dışında yazı için diyebileceklerim:
Uzun, bitmek bilmeyen cümleler okuyucuyu boğar. Kısa cümleleri uzunların arasına serpiştirin. Noktalara ve virgüllere, okuyucuya verdiğiniz birer nefes molası gözüyle bakın.
Fazla Yağları Eritin: "Gereksiz kelime" akıcılığın en sinsi düşmanıdır. Bir kelimeyi cümleden çıkardığınızda anlam bozulmuyorsa, o kelimeyi hiç acımadan çöpe atın. Metniniz ne kadar fit ve yalın olursa, o kadar hızlı okunur.[1]
Bilimde Mutlaklık Yoktur!
Bilimi sağlam bir dost kılan ve sürekli değiştirip geliştiren şey de budur. Bir diğeri ise kanıtlanabilirlik değil aksine yanlışlanabilirliktir.
Bunu söylemek ve söz konusu dinler olduğu zaman deneye tabi tutamayacağımız, gözlemleyemeyeceğimiz ve en önemlisi yanlışlanmaya kapalı ve öte dünyaya yönelik olan bir alanın verileri ile bu dünyanın somut-maddi yaşamının organize edilemeyeceğini, bunun sürdürülebilir olmadığını söylemek din karşıtlığı değil aksine inançlara yönelik dini, ekonomi politiğin kalbine oturtup, metalaştırıp bir rant aracına çevirenlerden daha samimi ve daha saygılı bir tutumdur.
Dinlerin ve inanç sistemlerinin sosyolojik zeminde söylemlerinin ve bu söylemlerin vesile olduğu davranışsal pratiklerinin bilim ile bazı yerlerde örtüşmesi ne bilimi dogma safına itip mahkum etmeye ne de din ve inanç sistemlerinin söylem ve öğretilerini bilime özgü olan kanıt saymaya dayanak olamaz.
Aslında çok basit bir soru ile iki alan arasındaki farka yönelik çok basit bir sonuca varabiliriz. Hangisinde ne esastır?
Bilimde bilmek, inançta inanmak…
Biraz daha açarsak; Bilim biliyorum der. Yani kanıtlayabilirim der… Din ve inanç sistemleri ise inanıyorum der. Yani somut olarak kanıtlayamam ve bu uğraşa da giremem der.
Çünkü bilimde kanıtı dayatan tek şey şüphedir. Oysa din ve inanç sistemlerinde zinhar yasak olan tek şey şüphedir.
Keşke herkes en az bilim insanları, bilimle uğraşanlar, bilime sadık olanlar kadar dinlere ve inançlara samimice saygı duyabilse… İşte o zaman samimi inançlarımızı boynumuza birer boyunduruğa çevirecek hiçbir din bezirganı kalmazdı ve dünya daha iyi bir yer olurdu.
Dinler, inançlar özgürce yaşanır, tartışılmaz, tartıştırılmaz ve savunulmaya da ihtiyaçları yoktur. Eğer bir yerde tam tersi oluyorsa, yani özgürce yaşanmıyor dayatılıyor, tartışılıyor, tartıştırılıyor ve en acı olanı sanki birilerinin tekelindeymiş gibi savunulma ihtiyacı duyuluyorsa, bilimin de inancın da ortaklaşabileceği bir konu daha hasıl olmuş demektir. İkisi de aynı şeyi söyler: Ortada yanlış olan bir şey var…
Entelektüel dürüstlük bilimle bilmeyi inançla inanmayı tercih etmek ve bu iki farklı alanı, ortak felsefi temelleri haricinde ve felsefi zeminle sınırlı olmak üzere asla karıştırmamak ve karşılaştırmamaktır.
Şayet bu dürüstlüğü ortaya koymaz isek bilim de din de bilim ve din olmaktan çıkar. Böyle bir ortamda yapılacak her tür entelektüel tartışmanın adı artık ağız dalaşıdır. Amaç ise had bildirmek olur. Sevgiyle…