Bilimseverlere Sor

Puan Ver
0
Puan Ver
55
Umutcan Memati
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
utangaçlık duygusunun bize ne faydası vardı ki günümüze kadar geldi
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Kaynak 1:

Bilim insanlarına göre utanmak evrimsel süreçte ortaya çıktı ve atalarımız için önemli bir işlevi vardı.

Küçük ve izole gruplar halinde yaşayan atalarımız sıklıkla doğanın tehlikeleriyle karşı karşıya kalıyorlardı. Böyle durumlarda grup arkadaşlarına muhtaçtılar ve kötü zamanları aşmak için bir arada olmaları gerekiyordu. Bu sebeple, diğerleri tarafından değersiz görülmek, hayatın tehlikeye girmesi demekti. Dolayısıyla nasıl davranacağını, davranışın getirisini (bir şeyi çalmak bana ne kazandıracak?) ve götürüsünü (bir şey çalarsam bana nasıl davranırlar?) değerlendirmek önemliydi. Araştırmacılar utanan insanların davranışlarının toplumca nasıl karşılanacağını değerlendirdiğini ve tüm toplumların evrimsel geçmişinin benzer olmasından dolayı utanmanın evrensel olduğunu öne sürüyorlar. Ekibin bulguları Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlandı.

Hislerin İşlevi

“Aşevleri, polis merkezleri, hastaneler ve sigorta kurumlarının var olmadığı bir dünyada yaşayan atalarımızın, sergileyecekleri davranışların ileride kendilerine ne gibi sonuçlar doğuracağını iyi değerlendirmeleri gerekiyordu” diyor araştırmacının yürütücülerinden birisi olan, Montreal Üniversitesi’nden Dr. Daniel Sznycer ve ekliyor: “Utanma hissi diğerleri tarafından dışlanmamıza neden olabilecek davranışlardan kaçınmamıza yardımcı olan içsel bir sinyaldir.”

Araştırmanın yürütücüsü, UC Santa Barbara’dan antropoloji profesörü John Tooby ise şunları söylüyor: “Araştırmalara göre insanlar kişisel kazançları da, zaman ve besin kaybını tahmin edebildikleri kadar iyi tahmin edebiliyorlar. Biz ise utanan insanın, gerçekleştireceği eylemin çevresi tarafından olumsuz karşılanacağını aynı kesinlikle tahmin edip edemediğini test ediyoruz” diyor ve devam ediyor: “Asıl test ettiğimiz soru şu: Bir eylemin düşünüldüğünde sebep olduğu utangaçlık hissi, maddi çıkarlar ve kayıpların yanında, sosyal çıkarlar ve kayıplar arasındaki dengenin de sağlayıcısı mı?”

Evrensel İnsan Niteliği

Dr. Sznycer’a göre utanma da acı gibi bir savunma mekanizması, bizi toplumdan dışlanmaya karşı koruyor. Araştırmacılara göre sinir sistemi tarafından ortaya çıkarılan bu his, toplum içerisinde alacağımız en iyi kazanca göre hareket etmemize yardımcı oluyor. Argümanın en önemli noktası, sinir sistemine bağlı bu motivasyon sağlayıcısının temellerinin türümüzün biyolojisinde yatıyor olması. Bu konu hakkında Sznycer şöyle konuşuyor: “Eğer bu doğruysa, dünya üzerindeki diğer toplumlarda da utanma eylemine tanık olmalıydık, bu da bize utanmanın evrimsel bir temeli olduğunu düşündürecekti.”

Bu iddiayı test etmek amacıyla dört kıtadan 15 farklı küçük topluluktan veriler bir araya getirildi. Bu toplumlar birbirlerinden çok farklıydılar. Eğer utanma evrimselse, bu topluluklar arasında benzerlikler gösterecekti; eğer değilse, tarım devrimi gibi kültürel şekilde gerçekleşmişse bazı topluluklarda görülecek, bazılarında ise görülmeyecekti. Hatta antropologlar eğer kültürel evrim söz konusuysa toplumların bazılarının korku hissetme yönlü, bazılarının suçlu hissetme yönlü ve bazılarının utanma-onurlandırma eksenli bir sistem geliştirmiş olacağını iddia etmişti.

Ekip verileri test ettiğinde aradığını buldu. Sznycer inceledikleri verilerde toplulukların bireyleri değerlendirme şekilleri ve değerlendirilen bireyin utanma yoğunluklarının arasında yakınlık bulduklarını dile getiriyor. Araştırmacılar sonraki aşamada ise davranışın etik dışı olup olmamasının utanmaya etkisine baktılar. Sznycer bulguların, davranışın utanmaya sebep olması için etik dışı olmak zorunda olmadığını gösterdiğini söylüyor, “Kişi davranışının hatalı olmadığını bilse bile, toplum tarafından olumsuz değerlendirildiğinde utanıyor.”

Bahsedilmesi gereken bir nokta da, utanmanın sadece toplum içerisindeki bireylerin hareketi değerlendirmesine bağlı olmaması. Yani, farklı toplumlardan gelmiş bireylerin de ayıplaması utanmaya sebep olabiliyor. Bu da utanmanın ne kadar evrimsel ve evrensel olduğunu gösteriyor.

Kaynak 2:

genellikle kültürel, dini, cinsel ya da başka bir şekilde, normlarının dışına adım atan insanlara utanç duygusunu empoze eder. Bu durum mevcut halin sosyolojik bir boyutu olsa da, gerçek utanç duygusu içimizden gelir. En kötü biçimlerinde alaycı bir ses tonu bize; “Yeterince iyi değilsin. Sen kötü bir insansın. Başarısız oldun çünkü sen kusurlusun.” gibi telkinlerde bulunur.

Utanç, genellikle kabul edilen bir başarısızlığa verilen tepki olarak ortaya çıkar; örneğin, bir golü kaçırarak takımın maçı kaybetmesine sebep olmak, eşini aldatmak ya da söz verilen bir toplantıya geç kalmak. Suçluluğun aksine –birisinin eylemleri neticesinde kötü hissetmek ve diğerlerine zarar vermiş olmak– utanç duygusuna kapılan bir kişi bütün suçu kendisine atfetmek yerine; eylemler ile birey olma arasındaki farkı ayırt etmekte başarısız olur.

Suçluluk hisseden sağlıklı bir insan genellikle suçunu itiraf eder, özür diler ve yaptığının sorumluluğunu üstlenir, öte yandan utanç duyan birisinin ise geri çekilme olasılığı daha yüksektir. Ayıp bana-bana-bana hissi; mevcut durumun başkalarına olan etkisini göz önüne alma durumunu gölgede bırakır. Günden güne utanç duygusu hisseden insanların öz güveni düşer ve genellikle depresyon haline ve endişe gibi duygulara (hatta madde bağımlılığına) kapılma durumu giderek daha da yükselir. Daha korkunç hallerde ise; bu durum intihara bile sebep olabilir. James Madison University’den psikoloji profesörü Gregg Henriques şöyle diyor:

” ‘Ben’ açısından (ben tamamen bir aptalım, değersizim ya da çirkinim) öyküleme; birden çok psikopatoloji kalbini taşıyan aşırı utanç deneyimidir. Bunun depresyonun temelindeki duygulardan birisi olduğunu iddia ediyorum.”

Peki utanç duygusunun tamamen anti-sosyal ve zararlı bir rolü varsa, neden bu duygu ile evrimleştik?

Sinik ve ezik bir duruş olarak görülebilen utanç muhtemelen evrimsel bir işaret olabilir. Ev eşyasına zarar veren bir evcil köpeğin sahibi tarafından azarlandığındaki duruşunu anımsayın. Bir şempanze grubunun alanına giren ve yakalanan bir başka şempanzenin grubun baskın bireyi karşısında kambur pozisyonu alması gibi örnekler bu sinik duruşun örnekleridir. İhlalci için, boyun eğme davranışı; sıklıkla yanlış harekette bulunduğu için gelecek cezanın azalmasına dair sinyaller içerir. George Mason University ‘den psikoloji profesörü June Tangney bu durumu şöyle açıklıyor:

“Utanç; hakimiyeti kabul etmenin ilk yoluydu, bir nevi şu anlama geliyordu; ‘İhlal ettiğimin farkındayım ve gidişata saygılıyım.’ Dili geliştirmemizden önce, utanma hali; sosyal kontrol uygulamanın bir yoluydu ve hala bazı durumlarda kullanılıyor.”

Öte yandan, gerçek utanç; birçok uzmana göre tamamen insana özgü bir durum olarak kendisini başkalarından ayrı kavrayabilmeyi gerektirir. Özlüğün ve boyun eğmenin karışımı duygularla ilişkili psikolojik bir yüke sebep olur. Prof. Henriques:

“Eğer dilsiz bir hayvan iseniz, bu ezilme duyguları sizi baş eğme pozisyonu almaya götürür. Fakat insanlar konuşabilirler, bu da şu söylemleri ortaya çıkarır; ‘Ben değersizim, İyi değilim, Kötüyüm.’ “

15 ila 18 aylık çocuklar da utanç duyguları sergileyebilirler. Ve gelişim psikologları çocukların 2.5 yaş civarında tam teşekküllü bir utanç kapasitesiyle donandıklarına inanıyor. Öte yandan, muhtemelen türümüzün evrimsel sürecinde de geç ortaya çıkan suçluluk hissi ise çok daha geç yaşlarda ortaya çıkıyor. Tangney:

“Suçluluk daha karmaşıktır, çünkü suçluluk hissi; özlük ve davranış arasında bir ayrım yapmayı gerektirir. Bence, suçluluk bir tür modern utançtır” diyor.

Utanç; evrensel bir insan duygusu olarak görülüyor, fakat her insan aynı frekansta ya da yoğunlukta utanç duygusuna sahip değildir. Benzer biçimde, bazı kültürler diğerlerine kıyasla daha fazla utangaçtırlar. Japon, Koreli ve Amerikalı çocuklarla ilgili bir çalışmada, Tangney öncülüğündeki araştırma ekibi; utanç ölçümü yapılan bir testte Amerikalı çocukların daha düşük skor elde ettiklerini buna karşın Japon çocukların daha yüksek bir skor elde ettikleri bulgusuna ulaştı. Ancak, çocuklar için utanç sonuçları — örneğin; daha fazla sinir hissi– kültürler arasında hemen hemen aynı idi.

Peki utanç bir şeyi başarmakla ilişkilendirilebilir mi? Araştırmalar; utancın bazen davranışlarını değiştirmek isteyen insanları motive edebildiğini ortaya koyuyor, fakat şimdiye kadar insanların bu duygularla hareket ettiğine dair deliller yeterli düzeyde değil. Tangney:

” Deneyimler tarafından saldırı altında olan felç olmuş bozuk bir öze sahipsiniz. Bu koşullar altında, kişi; daha az proaktif olur ve ileri davranışlarında daha az etkili bir tutuma sahip olur” diyor.

Araştırmacı geçmişinin ilk 20 yılında, Tangney; utancın iyiyi geliştirebileceğine dair şüphe duyuyordu. Fakat, son yıllarda, utancın suçlular üzerindeki etkisini araştırıyor ve elde ettiği bulgular; ilk düşüncelerini tekrar değerlendirmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Tangney öncülüğündeki araştırma ekibi; hapishanede bulunmuş ve serbest kalan 500 mahkûmu takip etti ve son derece utangaçlık duyanların bazılarının tekrar suç işlediği fakat diğerlerinin ise suç işlemedikleri bulgusuna ulaştı. Görünen o ki; bazı koşullar altında utanç; tekrar suç işlemeyi engelleyebilir. Fakat, hangi karmaşık faktörlerin mahkûmların utanç duygusunu etkilediğini belirlemek için daha fazla çalışma yapılması gerekiyor. Tangney; hangi koşullar altındaki utanç duygusunun yardımcı olabileceğini bilmemiz gerektiğini ve bunu henüz bilmediğimizi söylüyor.

Öte yandan omzunda bir suçun ağırlığını taşımayan birçoğumuz için bile; utanç tamamıyla kötü değildir. Prof. Henriques; küçük dozlarda da olsa, utanma duygusunun pratik bir amaca hizmet ettiğini; bizi kendi sınırlılıklarımızın farkında olmaya götürdüğünü söylüyor. Küçük düzeyde utangaçlık, bizi narsistik tavır geliştirmekten alıkoyabilir ve durumsal bir özeleştiri ile kendimizin özgün bir değerlendirmesini yapabilmemize olanak sunar.

Teşekkür Et

Kaynaklar

  1. Kaynak 1
  2. Kaynak 2
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
280
Ali Bayraktar
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
İnternetten demirin pH değeri olarak arattım ama bir sonuç bulamadım.Sadece suda çözünen maddelerin mi pH değeri vardır?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Evet çünkü pH değeri H iyonunun molaritesinin negatif logaritması alınarak bulunur. Molarite ise çözünenin molü bölü çözeltinin hacmidir. Yani ortada bir çözelti olması gerekir. Aynı şekilde demirin de suyun içinde çözelti halinde bulunması gerekiyor.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Zafer Bayhan
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Kana kırmızı rengini veren Hemoglobine bağlanan demir. Bazı türlerde ise hemoglobin yerine farklı kan proteinleri evrimleşmiş.

Hemosiyanin yumuşakça ve eklembacaklılarda oksijeni bakıra bağlaması sebebiyle mavi renge dönüşüyor.

Hemeritrin bazı deniz canlılarında parlak mor kan rengine

Biliverdin bazı kertenkelelerde yeşil kana

Antartika'da yaşayan beyaz balıklar da beyaz kana sahip.

Mavi kanlı yani hemosiyanin taşıyan "atnalı yengeci" nin en eski fosil kayıtları 450 milyon yıl öncesine ait.

Yumuşakçaların (salyangoz gibi) en eski fosil kayıtları 550 milyon yıl kadar öncesine dayanıyor.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
93
Fərid Mehdizadə
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Psikolog gözleminde ölçüldüğü kadarıyla benim IQ 115 olduğunu gördüm. Ancak daha da artırmak istiyorum sanırım biraz takıntılıyım bu konuda ????
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver
Utlan 50 , Önceden bunu düşünüp cevap arayan bir kişi

İnsan beyni aynı kol kaslarına , bacak kaslarına benzer . Nasıl spor yapıp vücudunu geliştirebiliyorsan kendi zekanı , aklını meraklı olduğun konularda eğiterek geliştirebilirsin . (Kısa ve öz olduğunu düşünüyorum . Bu parantez içide 200 karakter sınırını geçmek için yazdım )

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
85
Roza Mercan Eskin
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Bilimsel bir soru değil, formata uymuyor ama 12. sınıf öğrencisiyim ve sınava hazırlanıyorum. Fizik okumak istiyorum. Yazımı verimli bir şekilde geçirmek istiyorum. Acaba bu yazı en verimli nasıl geçirebileceğim hakkında tavsiyelerinizi alabilir miyim? Ya da fizik okuyan varsa keşke önceden yapsaydım dediğiniz şeyler var mı?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Bence temel olarak fiziğin konularını ele alarak başlayabilirsin. Mesela neden klasik fizik yetmedi de modern fizik ortaya çıktı özel görelilik nedir genel görelilik nedir kuantum fiziğinin çıkış noktası nedir ve temel öğretileri nelerdir bunlar hakkında ya da atom altı parçacık fiziği hakkında araştırma yapabilirsin. Bunlar hakkında makaleler okuyabilirsin. Makale dediğim de gözünü korkutmasın biraz araştırmayla sadeleştirilmiş ve Türkçe makaleler bulabilirsin. Fiziğin en çok uğraştığı meselelerden biri olan ışığın yapısı hakkında araştırma yapabilirsin. Bir de bir dizi önerebilirim eminim ilgini çekecektir. Dizinin adı genius Albert Einstein'ın hayatını anlatıyor ve oldukça ufuk açıcı ve merak uyandırıcı bir dizi. İyi ki fizik okuyacağım dedirtebilir sana. Bir de kitapçılara gittiğinde bilim kategorisindeki kitapları biraz incelersen eminim fizikle alakalı ilgini çekebilecek bir sürü kitap bulabilirsin. Son olarak da şunu söylemek istiyorum kendine amaç edindiğin mesleğin ne kadar harika bir meslek olduğunu sakın unutma. Çünkü bu ilerleyen zamanlarda hatırlamaya çok ihtiyaç duyacağı bir şey olacak.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
120
Başar Gürol
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et (2)
mesela zamanda oynama yapmak,tarihi değiştirmek,akışı ile oynamak yani zamanda ileri-geri gitmek yada zamanı dondurmak farklı bir boyut yaratabilir mi ya da bu olduğunda boyut nasıl etkilenebilir?
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

3 fiziksel boyutun üstünde, onları kapsayan 4. boyutun zaman olduğu düşünülmekte. Teknik olarak, mekanda nasıl hareket edebiliyorsak, zamanda da hareket edebiliyor olmamız gerekirdi boyutlar açısından. Ancak kütleye sahip olmanın sonucu olarak zaman akışına mahkumuz. Biliyoruz ki fizik kuralları zamanın akışından bağımsızdırlar. Aslında zamanın neden ileri doğru aktığını bilmiyoruz.

Zamanda yapılacak olası bir manipülasyon, sadece sonsuz olasılıklardan bir başkasını seçmek olabilir. Çünkü, zaman boyutu içinde yaparız değişikliği. Zaman boyutunu etkileyebilir, belki de sadece olasılıklar değişir. Nasıl mekanda hareket etmemizin fiziksel boyutlardaki etkisi sınırlı ise, zamanda hareketin zaman boyutuna etkisi de sınırlı olacaktır. Hareket hızının zamanın akış hızını değiştirdiğini biliyoruz. Eğer zamandaki yolculuğun kendi cinsinden hareketinin etkisini artırmanın bir yolu bulunabilirse, belki diğer boyutlara etkisi olabilir. Ancak bunu, bilgimizin olduğu boyutlardan modelleyerek teorik olarak ifade edebiliyoruz. Yoksa belki de bambaşkadır herşey bilmiyoruz.

Ancak, boyut içindeki etkileşimler, o boyuta mahkum varlık için yeni bir boyutun oluşmasını sağlayamazmış gibi duruyor elimizdeki bilgilere bakarak.

Teşekkür Et

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
174
Yaren Köse
Teşekkür Et (1)
Sonra Cevapla
Takip Et
Algıladığımız an yaşadığımız andan sonra geliyor. Beynimiz bir eylemi yapacağımızı biz yapmadan önce algılıyor ve biz karar vermeden harekete geçiyor. Öyleyse beynimiz bizim algıladığımız anı önceden yaşıyor olabilir mi? Acaba zaman algımız beynimiz tarafından bazı kontrol ve düzenlemeleri yapabilmek için mi böyle bir yanıltmayla çalışıyor?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Konuyla ilgili görüşler şöyle idi, beyne doğrudan verilen sinyalin etkisi, ilgili alanın etkilediği fiziksel alana verilmesinden daha uzun görülüyordu. Elimizde bir noktaya iğne batmasının sinyali beyne, aynı alanın beyindeki merkezinin uyarılmasından daha hızlı ulaşıyordu. Bazı bilim insanları, sinyalin zamanda geri gönderilerek beyin tarafından korunma sağladığını düşünüyorlardı. Ancak daha sonra anlaşıldı ki, sinir hücreleri, daha önceki korunma mekanizma hafızalarını kullanarak, bilgi beyne gitmeden reflekse neden olabildikleri anlaşıldı.

Bununla ilgili bir otörün anlattığı olayda da, kişi otobandan aracıyla sürüş halinde ilerlerken istemsiz bir şekilde sıkılarak kenara çekmiştir aracını. O anda, önünde giden tır sallanarak aniden yavaşlamış kazaya neden olmuştur. Kazanın, tırın arka tekerleklerinden birinin çıkması nedeniyle olduğu anlaşıldığında, otör, arabasını kenara çeken kişinin, rutin dönüşünden çıkarak yalpayalan tekerleğin görünüşünü tehlike olarak ele alıp kişiyi olumsuz duyguduruma sokmuştur. Bilinçaltı, bütün dış uyaranları eksiksiz tarar. Elde ettiği deneyimlerle karşılaştırarak sonuç çıkararak bilinci yönetebilir gerektiğinde. İşte bu gibi durugörü, sinestezi vs savunma sistemleri, bilincin olayı anlayıp yorumlaması için gereken uzun süreye gerek kalmadan hızla sonuca giderek bireyi korurlar. Biliyoruz ki, tehlike anında beyin sapı bütün kortekse darbe yaparak yönetimi ele alır. Çünkü ani durumlar, ölüm tehlikesinin olduğu anlarda çok enerji yakarak, analitik süreçlerle sonuç üreten korteks, çok zayıf ve yetersiz kalır. Bütün deprem kursları, bilgilerini almış birinin deprem anında neden bunların hiçbirini uygulayamadan sağa sola kaçtığını bu şekilde yorumlayabiliriz.

Bilinç ve bilinçaltı da bir bütün. Biz ayırıyoruz anlayabilmek için. İşte bir çok deneyde, kararın verilmeden önce, beyinde sinyal olarak belirmiş olması da, kararların da doğrudan-salt bilinçle verilmediğini gösteriyor. Çok mantıklı, inanılmaz analitik düşündüğümüzü zannederken, bilinçaltının da BENLİĞİMİZİN yüzde 95-99unu oluşturduğunu atlıyor muyuz acaba.

Teknik olarak ise, biz ŞİMDİnin gerisinde yaşıyoruz. Işık, nesneden yansıyıp retinaya gelip, sinyale dönüşüp beyinde yorumlanmasıyla geçen zaman, bizi geçmişte yaşatmaya neden olmakta. Aynen yıldızlardan gelen ışığın, onların geçmişini görmemize neden olduğu gibi. Kırmızı kaslar, bizim istemimiz SONRASI sinyal alır ve kasılır- gevşer.

Teşekkür Et (3)
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
Teşekkür Et (1)
Sonra Cevapla
Takip Et
Koronavirüsten korunmak için neler yapmak gerekiyor?
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Hastalığın ve genel olarak koronavirüslerin henüz bir aşısı bulunmuyor. Şu anda paniğe kapılmayı gerektiren bir durum yok; çünkü tüm ülkeler tehlikenin farkında ve gerekli önlemler alınıyor gibi gözüküyor. Bir kulağınızın bu konudaki gelişmelerde olmasını önemle tavsiye ederim. O zamana dek, şu faydalı uygulamaları takip edebilirsiniz:

  • Elinizi en az 20 saniye boyunca su ve sabunla yıkayın. Eğer bunlara erişiminiz yoksa, alkol-temelli bir dezenfektan kullanın.
  • Ellerinizi yıkamış olsanız bile ağzınıza, gözünüze, burnunuza dokunmaktan kaçının.
  • Pişmemiş etten uzak durun.
  • Hastaysanız, evden çıkmayın.
  • Ağzınızı ve burnunuzu bir mendil ile kapatarak öksürün veya hapşırın. Sonrasında mendili çöpe atın.
  • Sıklıkla dokunduğunuz yüzeyleri dezenfekte edin.
  • Genel olarak hasta kişilerden uzak durun.
  • Wuhan bölgesini yakın dönemde ziyaret etmiş olabilecek kişilerden uzak durun.
  • Çin'e seyahat edecekseniz canlı hayvan marketlerinden uzak durmanızı ve salgın semptomlarına karşı uyanık olun.
Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Koronavirüsün tedavisi ne?
Cevap
Puan Ver
4
Puan Ver

Salgının başlamasından sonraki haftalarda çok sayıda araştırmacı, çok sayıda tedavi yöntemi denemişse de başarı elde edilememişti. Ancak ilk önemli haber 31 Ocak 2020'de The New England Journal of Medicine dergisinden geldi: ABD'deki ilk koronavirüs hastası, SARS ve MERS CoV dahil RNA virüslerine karşı etkili olan remdesivir ile tedavi edildiğinde, ertesi gün iyileşme emareleri gösterdi. 35 yaşındaki hastanın ateşi sadece 1 günde 39.4'ten 37.3'e geriledi ve oksijen satürasyon değerleri %94'ten %96'ya yükseldi. Ayrıca akciğer alt loplarında duyulan çift taraflı hırıltılar ("ral") kayboldu. 5 günlük uygulama sonrasında ateşi tamamen düştü ve öksürük haricindeki tüm semptomları iyileşti.

Ancak bu acil durum denemeleri haricinde remdesivir, aslen Ebola salgını için üretilmekteydi ve 2019-nCoV'a karşı çalışabilirliğine yönelik deneyler sadece insan-harici hayvanlar üzerinde yapıldı. Örneğin 4 Şubat 2020'de Nature dergisinde yayınlanan bir makalede remdesivir olası bir ilaç olarak tespit edildi. Aslen Ebola ve Marburg gibi virüslere karşı üretilen remdesivir, genel olarak RNA virüsleri üzerinde (örneğin Junin, Lassa, Hendra virüsleri üzerinde) özellikle etkili bir ilaç. Ve MERS ile SARS da dahil, koronavirüslere karşı da etkili! Umut, buradan kaynaklanıyor.

Aynı araştırmada, anti-sıtma / anti-otoimmün ilacı olarak kullanılan klorokin'in 2019-nCoV'u efektif olarak durdurabildiği gösterildi. Ancak bu deney, birçok diğer deney gibi hayvanlar üzerinde yapılmıştı (spesifik olarak, Afrika yeşil maymunlarından elde edilen Vero E6 böbrek hücrelerinde).

1 Şubat 2020 itibariyle, üzerinde çalışılan tedavi yöntemleri ve yaklaşımlar arasında şunlar bulunuyor:

  • Çin'deki bir ekip, 2019-nCoV'a bağlanan bir antijen üretmeyi başardılar. Aynı ekip, 2002 yılında SARS için de bir antijen üretmeyi başarmıştı. Ne yazık ki bu antijenden ilaç üretebilmek için gereken antijen miktarına ulaşmak için birkaç ay boyunca uğraşmak gerekiyor. O noktadan sonra hayvanlarda ve insanlarda deneyler yapılabiliyor.
  • Regeneron isimli bir biyoteknoloji firması, MERS'e karşı 2 ayrı antijen üretmişti. Ne yazık ki bu antijenlerin 2019-nCoV'da da çalışması beklenmiyor; ancak firma, Ebola'ya karşı insan testlerine geçilebilecek düzeydeki bir antijeni 6 ay içinde hazırlamayı başarmıştı.
  • WuXi Biyolojik isimli bir diğer Çin firması, 2019-nCoV'u tedavi etmek için 100 kişilik bir ekiple çalışmaya devam ediyor. Hedefleri, bir rekor olarak görülebilecek 4-5 ay içinde tedaviyi geliştirebilmek.
  • ABD'li RenBio firması, bacak kaslarına enjekte edilen genler yoluyla antijen üretmeye çalışıyor.
  • HIV için kullanılan ilaçlardan bazılarının 2019-nCoV için de çalışması mümkün. Örneğin ABD'li BioCryst Farmakoloji isimli firmanın ürettiği, Ebola tedavisinde de kullanılan galidesivir isimli bir ilaç, koronavirüsü de tedavi etmeyi sağlayabilir.
  • ABD'li Gilead firması, remdesivir kullanarak 2019-nCoV'u tedavi etmeye çalışıyor. Çinli yetkililer 31 Ocak'ta bunu hastalar üzerinde denemeyi kabul etti. Ancak bu ilaç henüz herhangi bir tedavi için önerilen bir ilaç değil ve akademik çalışmalar sadece insan-harici hayvanlarda yapıldı. Acil durumdan ötürü bazı denemeler yapılabilir; ancak ticari kullanımının zaman alması olası.
  • Moderna ve Johnson & Johnson gibi firmalar da profilaktik aşılar üreterek hastalığa karşı önlem geliştirmeye çalışıyorlar.
  • Dünya'nın en büyük aşı üreticilerinden GlaxoSmithKline, 2 Şubat 2020'de yaptığı bir açıklama ile, kendilerinin geliştirdiği yeni bir aşı üretim teknolojisini diğer firmalara açacaklarını ve koronavirüs aşısı üretimini bu sayede hızlandırmayı umduklarını açıkladı. Bu teknoloji, aynı miktarda malzeme ile daha fazla doz aşı üretilmesini ve dolayısıyla test edilebilmesini mümkün kılıyor. Firma, Epidemik Hazırlık İnovasyonları Koalisyonu isimli bir uluslararası ajans ile birlikte çalışıyor.

Bir yandan virüse özel bir aşı üzerinde çalışılıyor; ancak Dünya Sağlık Örgütü'nün bildirdiğine göre süreç oldukça yavaş işliyor ve yakın vadede bir aşı üretilmesi beklenmiyor. Pasteur Enstitüsü, aşı üretiminin 20 ayı bulabileceğini ilan etti.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Sadece koronavirüs değil, virüslerin geneli nasıl tedavi edilir?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Genel olarak viral hastalıklar iki şekilde tedavi edilebiliyor: Virüslerin üremekte kullandığı proteinlerine engel olan moleküller kullanmak veya antijenler kullanarak virüsleri yok etmek. Bu yöntemlerden ilki, eğer çalışırsa, tedavi açısından çok etkili olsa da, ne yazık ki bu amaçla üretilmeye çalışılan ilaçların %99'u başarısız oluyor. Bu nedenle araştırmalar, antijen üretimine odaklanıyor. Sağlıklı bir insanın doğal yollarla antijen üretmesi 2 haftayı bulabiliyor. Bu süreçte antijen içeren ilaçlarla tedaviler, savunma sistemine süre tanıyor ve kişilerin iyileşmesini sağlayabiliyor.

Yaygın olarak etkili olduğu ispatlanan bir tedavi üretilene kadar, hastalığın kendisinden ziyade, hastalığın semptomları tedavi edilerek, bağışıklık sistemine yardımcı olunmaya çalışılıyor.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
Teşekkür Et (1)
Sonra Cevapla
Takip Et
Koronavirüsü teşhis etmekte kullanılan yöntemler neler? Kan veya idrar örneği alınıyor mu?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

An itibariyle koronavirüsün türü sadece hastanelerde ve özel laboratuvarlarda, rRT-PCR (ters transkriptaz polimeraz zincir tepkimesi) adı verilen bir yöntemle, kan örneği veya solunum yolundan alınan mukus örneğiyle teşhis edilebiliyor. Sonuçlar genellikle birkaç saat ila birkaç gün içinde elde edilebiliyor.

Çin'deki araştırmacılar, koronavirüsü 8-15 dakika içinde tespit edebilecek bir kit geliştirmeyi başardıklarını duyurdular.

24 Şubat 2020'de JAMA'da yayınlanan ve 72.314 vakayı kapsayan analize göre, vakaların:

  • %62'sinin COVID-19'a yönelik viral nükleik asit test sonuçları pozitif geldi.
  • %22'si, test kapasitesi yetersizliği dolayısıyla semptom ve maruziyete bağlı olarak hasta kategorisine alındı.
  • %15'i Çin'in Hubei bölgesinde kullanılan "klinik olarak tanılanmış vaka" kategorisindeydi. Bunlara da test uygulanmadı ama semptom ve akciğer görüntülerine bağlı olarak bu tanı yapıldı.
  • %1'i asimptomatik vakalardı; yani nükleik asit testleri pozitif geldi ama hastalarda ateş, kuru öksürük, bitkinlik gibi belirtiler yoktu.
Teşekkür Et (1)
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Koronavirüs salgınında risk grubunda kimler var? Grupta olup olmadığımı bilmek istiyorum.
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Hastalığın risk grubunda olup olmadığınızı birkaç farklı açıdan değerlendirmekte fayda var. 24 Ocak 2020 itibariyle virüsün bulaştığı kişilerin %73 civarının erkek olduğu ve ortanca yaşın 49 olduğu tespit edildi. Bir grup hasta, birbiriyle aynı evde yaşayan bir aileydi. 24 Şubat 2020'de JAMA'da yayınlanan ve 72314 vakayı kapsayan bir analize göre, vakaların:

  • %3'ü 80 yaş üstüydü.
  • %87'si 30-79 yaş arasıydı.
  • %8'i 20-29 yaş arasıydı.
  • %1'i 10-19 yaş arasıydı.
  • %1'i 10 yaş altıydı.

29 Ocak 2020 itibariyle elde edilen, 99 hasta üzerinde yapılan ve The Lancet dergisinde yayınlanan verilere göre, tıpkı grip vakalarında olduğu gibi daha yaşlı ve halihazırda hasta olan (savunma sistemleri zayıf) kişiler hastalıktan daha çok etkilenmektedir (bununla ilgili daha fazla bilgiyi, yazımızın Müddet Tahmini kısmından alabilirsiniz); ancak hastalar arasında hemen yaştan insan bulmak mümkündür. Ciddi vakaların sadece %10'u 40 yaş altı insanlardır. Ancak bu veriye dikkatli yaklaşmakta fayda var; çünkü araştırma verileri 14+ yaşa hizmet veren hastanelerdeki hastalardan seçilmiştir; yine de gençlerin ve yetişkinlerin ezici çoğunluğunu kapsaması bakımından önemli bir araştırmadır.

4 Şubat 2020 itibariyle, Çin'de ölen 425 kişinin (tüm Dünya'daki ölümlerin %99.5'inin) %80'inin 60 yaş üstü olduğu ve %75'inin salgın sırasında devam eden başka bir hastalığı olduğu belirlendi.

17 Şubat 2020'de Çince olarak yayınlanan ve sonrasında sözünü ettiğim JAMA araştırmasında da tekrar edilen verilere göre COVID-19'un öldürücülük oranı yaşa göre (yani hastalığa yakalanılması halinde yaşa bağlı olarak ölüm riski) şöyle değişiyo

  • 80+ yaş: %14.8
  • 70-79 yaş: %8
  • 60-69 yaş: %3.6
  • 50-59 yaş: %1.3
  • 40-49 yaş: %0.4
  • 30-39 yaş: %0.2
  • 20-29 yaş: %0.2
  • 10-19 yaş: %0.2
  • 0-9 yaş: 0 ölüm
Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Hastalığın semptomlarının grip veya nezleden pek bir farkı yok gibi?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Evet, nezleye çok benzer bir hastalık diyebilirim ama yine de belirtilerden haberdar olmakta fayda var. İlk COVID19 hastası (bu yeni koronavirüsün sebep olduğu hastalığa sahip olan ilk hasta), sebebi bilinmeyen bir pnömoni (zatürree) geliştirmişti ve sonradan sebebin 2019-nCoV (resmi adıyla SARS-CoV-2) olduğu tespit edildi. Hastaların %90'ında ateş, %80'inde bitkinlik ve kuru öksürük, %20'sinde nefes darlığı, %15'inde solunum yetmezliği görüldü. Bakteriyel pnömonilerin aksine viral pnömonilerde balgamlı öksürük görülmeyebilir. Ateş yerine subfebril ateş denilen daha düşük vücut sıcaklıkları da olabilir.

Bu semptomların şiddeti hafif-orta arası olarak tanımlanıyor. Dediğim gibi, büyük oranda nezleye benzetmek mümkün. Tıpkı nezlede olduğu gibi, koronavirüs bulaştığında da burnunuz akabilir, öksürebilirsiniz, boğazınız ağrıyabilir, baş ağrısı yaşayabilirsiniz, ateşiniz çıkabilir. Buna prodromal belirtiler denir, çoğu viral hastalığın akut başlangıç kliniği bu şekildedir.

2019-nCoV bulaşan hastalarda hafif bir öksürük görülüyor; sonrasında 1 hafta boyunca süren nefes darlığı yaşanabiliyor. Şu ana kadar bu vakaların %15-20 arasının ciddi bir tehlikeye dönüştüğü ve hastanede ventilasyon gibi bir müdahaleyi gerektirdiği belirlendi.

Teşekkür Et (1)
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Haberlerde her türlü hayvandan bahsettiler yarasa, sürüngenler, yılanlar, çeşit çeşit bir dolu hayvan saydılar. Bu virüs hangi hayvandan bulaştı?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Bu şu anda bilinmiyor ve daha uzun bir süre bilinemeyebilir. SARS gibi yıllar önce olup bitmiş hastalıkların bile kökeni tam olarak bilinemiyor; ancak çok güçlü adaylardan söz etmek mümkün. İzah edeyim:

Wuhan koronavirüsünün (SARS-CoV-2'nin) de parçası olduğu betakoronavirüsler, yarasa kökenli virüslerdir; yani aslen yarasalarda bulunan koronavirüslerin evrimleşmiş torunlarıdır. Örneğin SARS'ın, özellikle de Rhinolophus sinicus türü yarasalardan köken aldığı düşünülmektedir.

Virüslerin köken aldığı canlılara virüs rezervuarı adı verilir. Ancak insanlara virüsün bulaşma kaynağı her zaman ana rezervuar olmayabilir; aracı hayvanlardan da bulaşabilir. Örneğin SARS insanlara misk kedileri aracılığıyla, MERS ise tek hörgüçlü develer aracılığıyla bulaşmıştı. En azından, en olası kaynakların bu hayvanlar olduğu düşünülüyor; çünkü dediğim gibi, virüslerin ana kaynağını her zaman hatasız olarak bilmek mümkün değil.

SARS-CoV-2'nin ana kaynağının ise çok-bantlı bungarus (Bungarus multicinctus) olarak bilinen, aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz yılan türü olduğu iddia edilmişti. Ancak güncel veriler, bunun pek de mümkün olmayabileceğini gösteriyor.

Virüsün ana kaynağı olduğu iddia edilen çok-bantlı bungarus ("Bungarus multicinctus").
Virüsün ana kaynağı olduğu iddia edilen çok-bantlı bungarus ("Bungarus multicinctus").
Journal of Medical Virology

SARS-CoV-2'nin genomik analizi, Rhinolophus sinicus türü yarasalardan alınan genomlara %80 civarında benzemektedir. Yapılan bir diğer çalışmada, R. sinicus'un yakın akrabalarından Rhinolophus affinis türü yarasalardan örnekler alınmış ve SARS-CoV-2 genomunun bu genom ile %96 oranında benzeştiği ileri sürülmüştür.

Rhinolophus sinicus
Rhinolophus sinicus

7 Şubat 2020'de Çinli araştırmacılar, SARS-CoV-2'nin genetik sekansının pangolin adı verilen bir hayvandan aldıkları genlerle %99 oranında örtüştüğünü bulduklarını ilan ettiler; ancak akademik çalışmalarını henüz yayınlamadılar.

Pangolin
Pangolin

Bu nedenle henüz ana kaynak net değil; ancak en olası adaylar arasında yarasalar ve pangolinler bulunuyor diyebiliriz. Bu konuda araştırmalar devam ediyor. Virüsün evrimsel kökenine yönelik çalışmalar da devam etmekte ve her yeni bulguyla netlik kazanmaktadır.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Bu karar neye göre veriliyor? Bu, hastalığın pandemik olduğu anlamına mı geliyor?
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Hayır, küresel kriz alarmı, pandemik uyarısı demek değil. Bu ikisi ayrı şeyler. Ocak ayı boyunca yaptığı toplantılarda küresel bir kriz ilanı yapmak için erken olduğunu vurgulayan Dünya Sağlık Örgütü, 30 Ocak 2020 günü Wuhan Koronavirüsü dolayısıyla küresel halk sağlığı krizi (PHEIC) ilanında bulundu. Bu ilanın yapılması için 3 şartın sağlanması gerekiyor:

  • Olay (örneğin salgın), olağanüstü veya beklenmedik olmalı.
  • Salgın, başladığı ülke haricindeki ülkeleri de tehdit edecek boyutta olmalı.
  • Salgının kontrol altına alınması için küresel bir çabanın gerekmesi.

Bu 3 şart da sağlandığı için küresel kriz alarmı verildi. Bunun, bireysel olarak sizin için pek bir şey ifade ettiği söylenemez. Burada anlattığımız önlemleri almanız gerekiyor ama o konuda bu uyarı sonrasında herhangi bir değişim olmadı. Zaten o önlemleri almanız gerekiyordu.

Dünya Sağlık Örgütü'nün küresel kriz ilan etmesi halinde salgına yönelik fon artışı sağlanabiliyor. Bu, Dünya Sağlık Örgütü'nün Dünya'ya bir nevi "İş ciddi. Siper alın ve çalışmaları hızlandırın." deme yolu olarak görülebilir. Bu süreçte Dünya Sağlık Örgütü, yönlendirici bir çatı kurum olarak faaliyet gösterebiliyor. Ayrıca bu uyarı sayesinde Dünya Sağlık Örgütü, çeşitli ülkelere karşı geçici seyahat kısıtları uygulayabiliyor. 5 Şubat 2020 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü şu kararları aldı:

  • Acil Durum Fonu'ndan 9 milyon dolar, bu salgına ayrılacak.
  • Etkilenen 24 ülkeye 500.000 maske, 350.000 çift eldiven, 40.000 respiratör, 18.000 izolasyon kıyafeti gönderilecek.
  • 70'ten fazla referans laboratuvarına 250.000 adet test gönderilecek.
  • Daha fazla ülkeye bulaşmayı önlemek için Stratejik Hazırlık ve Tepki Planı hayata geçirilecek. Planın fonlanması için 3 aylığına 675 milyon dolara ihtiyaç duyuluyor.
Teşekkür Et (1)
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Wuhan'daki koronavirüs neden bu kadar çok yayıldı? SARS'ın yakın kuzeni olduğu söyleniyordu, neden ondan çok daha fazla bulaşıyor?
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

SARS-CoV-2, meşhur SARS hastalığına neden olan SARS-CoV'un yakın bir kuzeni olsa da tıpatıp aynı virüs değil. Dolayısıyla temel karakteristikleri büyük oranda aynı olsa da belli başlı farklar beklemekteyiz. Bulaşıcılığı da bunlardan birisi.

Virüs, Ebola gibi virüslerin aksine vücut sıvıları yoluyla değil, solunum yoluyla, insandan insana bulaşıyor. Üstelik virüs, henüz "kuluçka" evresindeyken, yani bulaştığı kişilerde semptomlar belirmeden önce diğer insanlara da bulaşabildiğinden endişe ediliyor. Benzer şekilde, her hasta, hastalığı benzer şiddet ve semptomlarla geçirmiyor; dolayısıyla daha az şiddette geçirenler hastanelere başvurmayabilir ve hastalığın yayılmasına sebep olabilirler. Bunlar çok tehlikeli, çünkü karantina ve önlem ihtimalini neredeyse yok ediyor. Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi (CDC), şu anda kuluçka öncesi bulaşmaya yönelik kanıt olmadığını ileri sürüyor.

Virüsün temel üreme sayısı (R0) olarak bilinen özelliğinin 1.4-2.5 arasında olduğu düşünülüyor; yani virüsün bulaştığı her bir kişi, kendisinden başka ortalamada 1.4 ila 2.5 kişiye (ya da kabaca 1-3 kişiye) bulaştırabiliyor. Bu sayı, MERS salgınında görülen 0.7 civarındaki temel üreme sayısından epey büyük. SARS için bu değer 2-5 arasıydı ve bu salgın sırasında 8000 insan hastalanmış ve en az 774 ölüm yaşanmıştı. Ayrıca SARS-CoV-2'nin zincir halinde 4 kişiye kadar bulaşabildiği hesaplanıyor.

Bu veriler önemli, çünkü bundan yola çıkarak salgının küresel bir krize dönüşüp dönüşmeyeceği, eğer dönüşecekse de bu şekilde bir salgına dönüşmesinin önüne geçmek için virüsün bulaşıcılığının ne kadar önlenmesi gerektiği tespit edilebiliyor. Bir virüsün küresel salgına dönüşebilmesi için R0 değerinin 1'den büyük olması gerekiyor. Bu nedenle MERS çok ciddi bir küresel salgına dönüşmemişti; ancak SARS dönüşmüştü. SARS-CoV-2'nin 1.4-2.5 düzeyindeki değeri, küresel salgın ihtimaline işaret ediyor - ki gidişat da o yönde. Buna ek olarak, an itibariyle eldeki veriler, virüs bulaşabilirliğinin en az %60'ı bloke edilmezse, salgının önüne geçemeyeceğimizi gösteriyor.

Hastalığın nasıl bulaştığı önemli, çünkü SARS ve MERS salgınlarında her hasta eşit derecede bulaştırıcı değildi; bazı hastalara süperbulaştırıcı adı verilmişti çünkü çok daha fazla insana, çok daha hızlı bir şekilde virüsü bulaştırabiliyorlardı. Eğer SARS-CoV-2 için de böyle bir durum varsa, bu kişilerin erken tespiti büyük önem arz edebilir.

Teşekkür Et (2)
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Anonim
Anonim
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Bazı insanların bahsettiği kadar büyük bir risk var mı? Hastalananlar hep ölüyor mu?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Salgın halen devam ettiği için SARS-CoV-2'nin henüz SARS virüsü kadar ölümcül olup olmadığı bilinmiyor. Ancak güncel tahminler şu yönde:

  • 2019-nCoV'un (SARS-CoV-2'nin) vaka öldürücülük oranı ilk tahminlere göre %2.9 olarak belirlendi.
  • Salgının ilk 2 haftasında bu oran %4 olarak güncellendi.
  • 4 Şubat 2020 itibariyle, Çin genelindeki öldürücülük oranı %2.1, salgının başladığı Wuhan bölgesindeki öldürücülük oranı %3.1 civarındaydı.
  • Genel öldürücülük ortalamasının %2 civarında kaldığı hesaplanıyor.
  • JAMA dergisinde 24 Şubat 2020'de yayınlanan ve 72.314 hasta üzerinde yapılan bir analizde, virüsün genel öldürücülük oranı %2.3 olarak belirlendi.

Kıyas olması bakımından, 2003 yılında salgına dönüşen SARS, bulaştığı her 10 kişiden 1'ini öldürdü; yani SARS-CoV'un öldürücülük oranı %10 idi.

Bu ikilinin yakın bir diğer kuzeni ise, Orta Doğu'da (özellikle Suudi Arabistan'da) görülen MERS (İng: "Middle East Respiratory Syndrome", Tr: "Orta Doğu Solunum Sendromu") salgınına sebep olan MERS-CoV isimli virüstü. MERS salgını sırasında her 10 kişiden 4'ü ölmüştü; yani MERS-CoV'un öldürücülük oranı %40 idi.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Bu koronavirüsün bir özelliği var mı?
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

2019-nCoV isimli (resmi ismiyle SARS-CoV-2), pozitif polariteli tek zincirli bir RNA virüsüdür. Virüs, insanlarda Koronavirüs Hastalığı 2019 (COVID-19) adı verilen, bulaşıcı bir hastalığa sebep olmaktadır.

Virüs, SARS (İng: "Severe Acute Respiratory Syndrome", Tr: "Şiddetli Akut Solunum Sendromu") isimli hastalığa neden olan SARS-CoV isimli virüsün yakın bir kuzenidir.

Yapılan ilk genom analizleri, 2019-nCoV takma isimli virüsün genomunun en az %80-90 oranında SARS-CoV ile aynı olduğunu gösteriyordu. Gerçekten de 11 Şubat 2020 tarihinde, virüslere resmi isimlerini veren Uluslararası Virüs Taksonomisi Komitesi'nin Koronavirüs Araştırma Grubu, virüse resmî olarak SARS-CoV-2 ismini verdi ve hastalığın Şiddetli Akut Solunum Sendromu salgınına neden olan SARS-CoV'un yakın bir akrabası (bir "kardeşi") olduğunu ilan etti.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Anonim
Anonim
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Evet, mümkün ve yapıldı da! Hatta bir bebek, 2014 yılında bu şekilde doğdu. Adı açıklanmayan 36 yaşındaki bir kadın, Mayer-Rokitansky-Küster-Hauser (MRKH) Sendromu ile doğmuştu; dolayısıyla bir rahmi bulunmuyordu. Ancak kendisi aynı zamanda, 2012-2013 yılları arasında organ bağışı sayesinde canlı donörlerden rahim almış 9 İsveçli kadından birisiydi. Bu kadınların bazıları bu rahimleri kendi ailelerinden (örneğin annelerinden!) almışlardı. Ancak The Lancet dergisinde yayımlanan makalede yer alan bu spesifik kadının rahmi, 61 yaşındaki bir "aile dostu"ndan geliyordu. 2013'teki ameliyattan önceki 7 senedir menopozdaydı.

Ancak bu, donöründen rahmi alan 36 yaşındaki kadının geçtiğimiz hafta sağlıklı bir çocuk doğurmasına engel olmadı! Gothenburg Üniversitesi Obstetrik ve Jinekoloji Bölümü'nden Mats Brännström tarafından yapılan ameliyat, doğum ve bakım, tarihe bir ilk olarak geçti.

Bu başarının sadece bu tür nadir sendromlara sahip kişiler için değil, aynı zamanda cinsiyet değiştirmiş (transgender) bireylerin yavru sahibi olabilmesinin de önünü açtığı vurgulanıyor. Uzmanlara göre bu denemeler yıllardır yapılıyordu; ancak ilk defa sorunsuz bir şekilde çocuk sahibi olmak mümkün oldu.

Teşekkür Et

Kaynaklar

  1. io9
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
1,640
Alim Karaçay
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
sinüs := bir açının birim çemberi kestiği noktanın apsisi kosinüs := bir açının birim çemberi kestiği noktanın ordinatı şeklinde tanımladık ama bu ne işimize yaradı sadece tanım gereği bir açının sinüs değerini ve tanım gereği bir açının kosinüs değerlerini bulduk neden bu tarz tanımlara ihtiyaç duyuldu yani neden 135 derecenin sinüsü 1 e eşit dedik ve cevap : tanım gereği tamam ama bu tanımlar ( yukardaki tanımlar ) "tam olarak" ne ifade ediyor ne işimize yarıyor neden bu tarz tanımlar yapma ihtiyacı duyduk tabi ki sırf soru sorulsun diye değil bunu biliyorum ama neden var bu tanımlar ??
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

bizim ezberlediğimiz, sonucu tam sayı olan bazı değerler tek başlarına çok birşey ifade etmez. ancak her bir açı değeri için hesaplanmış ve tablo haline getirilmiş değerler olduğunu bildiğimizde faydası ortaya çıkıyor. basit bir örnek olarak 2m ve 3m boyundaki demirlerden bir çadır yapmak istediğimizi düşünelim. bunların hangilerini hangi açıyla dikersek ne kadar taban genişliği elde edeceğimizi bu tablolara bakarak hesaplayabiliriz. ama burada belirtmek gerekir ki bu değerlerin hepsi en ilkel çizim programlarının dahi kodlarında bulunur ve kağıt kalemle cosinus hesabı yapan insan kalmamıştır.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Bazen kelimelerle bazense şiddetle. Soru ise burada eğer bir insan yapısı gereği şiddete meyilli ise bu bir evrimsel değişimmidir ? Örnek olarak sinirlenen 2 kişi sebebi aynı birisi kendini tutabiliyor birisi tutamıyor. Karekterle diyenler için adrenalini söylemek istiyorum bazı insanlar çok yüksek derecede üretiyorlar.
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Öfkenin temellerini biyolojik-genetik ve sosyal öğrenme olarak açıklayabiliriz. Biyolojik genetikte beyindeki dürtü ile ilgili merkez daha aktif olan insanlar daha çabuk öfkelenir. Sosyal öğrenmede ise şu örneği verebiliriz. Varsayalım babanın bir haksızlığa uğradığı durumda gösterdiği yaklaşımda çocuk neye nasıl tepki vereceğini öğrenir. Dolayısıyla sosyal otorite figürlerinin tepki tarzı kişinin öfkeyi nasıl ifade edeceğinde belirleyicidir.

Ayrıca insanlar arasındaki biyolojik farklılıklar özellikle stres hormonlarını nasıl ve ne sürede yıktığı öfke seviye ve süresine de etki etmektedir. Stres halinde adrenalinden kortizole bir çok farklı hormon salgılanır ve bu hirmonlar kalp atışı hızı, nefes alma, kasların kaçmaya veya savaşmaya hazırlanması şeklinde vücutta ki mekanizmaları harekete geçirir. Stres atlatıldıktan sonra ise bu hormonların salgılandığı organlara geri bildirimiyle hormonların salgılanmasının kesilmesi ve kandaki hormonun yıkımlanması başlar. Geri-bildirim ve hormon yıkımlanma metabolizması bireyler arasında farklılık gösterir. Hormonları daha uzun sürede yıkımlanan birey daha uzun süre öfke gösterecektir.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Her alanda kesin olmayarak nitelendirilen bir yöntemin bilimde çok sık kullanılıp internette ve makalelerde çok yer edinmesini anlamıyorum. 50 bin yıl geriye gidebiliyor diyorlar ama neden se internete milyar yıllardan bahsediyorlar ? Bu kadar çok bilim insanının böyle boş felsefik bir konuya yönelmesi çok garip.
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver
Aytekin Karaca , Bilimsever bir öğrenci

Karbon 14 testlerinin kesin olmayışı sonuçlarının tamamen hatalı olduğu anlamına değil, sapma oranları olduğu anlamına geliyor. Karbon 14'ün sapma oranı yaklaşık 100-200 yıldır, yani çok yüksek ölçüde güvenilirdir.

Karbon-14 gibi birçok yöntem daha vardır, bunlar atomların yarı ömürlerinden faydalanarak icat edilen tarihleme yöntemleridir. Tarihlemek istediğiniz şeyin yaşına bağlı olarak farklı bir atom türü kullanmanız gerekiyor. Ve ne mutlu ki çok çeşitli atomlarımız var. Rubidyum-87'nin yarılanma ömrü 49 milyar yıl, fermiyum-244'ünkü ise 3.3 milisaniyedir. Bu iki ayrı uç atomların ne kadar büyük bir aralıkta çalışabileceğini göstermektedir. Örneğin 2.7 milyar yıllık bir yapıyı tarihlendirmek istiyorsanız buna uygun başka bir atom kullanırsınız.

Teşekkür Et (1)

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı Yarı Ömür ile ilgili daha kapsamlı bir açıklama.
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
55
Mete Keskin
Teşekkür Et (1)
Sonra Cevapla
Takip Et (1)
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

kaplumbağanın yarışını konu alan paradokslar. (bkz: cevaplamasi zor sorular/4)'te bir tanesi ele alınmış. bu paradoksun basitleştirilmiş iki versiyonu şöyledir:

1- amacımız a noktasından b noktasına gitmek olsun. bu yolu tamamlamak için önce yolun yarısını hele bi katedelim. geri kalan yolu yeni gorev olarak ele alalım ve aynı yaklaşımla hele bir yarısını gidelim bakalım.. bir süre bu şekilde devam edelim. sonra birden anlayalım ki, ne kadar gidersek gidelim, bu yol hiç bitmez, çünkü sonradan mutlaka gidecek bir "öteki yarı" kalır.

2- aynı problemi ele alalım. a'dan b'ye gitmek için öncelikle mesafenin yarısını "hele bi" katetmek gerekiyor. peki bu "yarım" mesafeyi aslında katedebilmek için öncelikle onun da yarısını katetmemiz gerekmiyor mu? hayhay, edelim fakat bu "çeyrek" mesafenin de öncelikle ilk yarısını bitirmemiz gerekmiyor mu ki sonradan diğer yarısını düşünelim? aaa ilk paradoksta anlatılan "hedefe ulaşamamak" şöyle dursun, yerimizden bile kıpırdıyamıyormuşuz demek ki.

zenon sanırım burda sapıtıyordu, lafı "hareket yoktur" demeye getiriyordu. örnek olarak da şöyle bir paradoksla çıkagelmişti.

3- havaya bir ok attığınızı düşünün. bu ok size hareket ediyormuş gibi gelebilir, sebebi x süre içinde y kadar mesafe gitmesidir. x'i küçük aralıklara bölün, birer saniye mesela, o zaman diyebilirsiniz ki birinci saniye boyunca ok şu kadar gitti, 2. saniyede şu kadar, bunları topladım y'yi verdi. zaman aralıklarını daha da küçültelim, hatta öyle küçük olsunlar ki, bir daha bölünemesinler, buna "an" diyelim. şimdi bakalım bu ok "an" sürede ne kadar mesafe gider? hiç gitmez. (okun fotoğrafını çektiğinizi düşünün, ok fotoğrafta durmaktadır değil mi?) e her "an" 0 mesafe giden bir ok nasıl olur da hareket eder?

zenon'un devrinde büyük ihtimalle infial yaratan bu paradokslar yıllar sonra limitin, sonsuz toplamın vesairenin devreye girmesiyle çözülüvermiştir.

Teşekkür Et (2)

Kaynaklar

  1. ekşi sözlük
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
45
Erdem Altın
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et (3)
Merhaba. Youtube videolarınızda, yeri geldiğinde, "en yakın kuzenimiz şempanzeler" diyorsunuz. Buradan hareketle, en yakın amcamız, halamız, teyzemiz kimlerdir? Mesela, Ankarapithecus meteai primatıyla akrabalık bağımız nedir? Ankara'dan sevgiler, saygılar... :)
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Kuzen denilirken "amca, hala, dayı veya teyzenin çocuğu" anlamında kullanılmıyor. Buradaki benzetme şu: Siz kuzeniniz ile aynı dedeyi paylaşıyorsunuz, yani atanız ortak.

Daha iyi anlamak için:

Ortak Ata
Ortak Ata
Evrim Ağacı

"A ve B Türlerinin Ortak Atası"na "D türü" "A, B ve C Türlerinin Ortak Atası"na "E türü"diyeceğim.

Ben "A türü" olacağım. Burada D türü evrimsel olarak benim atamdır, D türü görüldüğü üzere B türünün de ortak atası. A ve B türü ortak bir atayı paylaşıyor. Bunun için soy ağacına benzetme yapılıyor ve "kuzen" denerek iki canlının ortak atası olduğu vurgulanıyor. A türü ile C türü de evrimsel olarak kuzen. Ortak ata daha geride olduğu için daha uzak kuzen. Yani burada kuzen "ortak bir atayı paylaşan türlerin genel ifadesi." O yüzden amca, hala, dayı, teyze aramanıza gerek yok.

Teşekkür Et (1)

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
475
Yağız Bayrakçı
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Video versiyonu için: https://youtu.be/VbeeWUQzDEU

Gelelim cevaba:

Türler arası benzerlik, evrimin kanıtı olmaktan ziyade bir sonucudur. Bir nevi "ipucu" olarak düşünülebilir. Türler arası biyolojik, morfolojik, genetik, anatomik, fizyolojik, davranışsal benzerlikler ve bu benzerliklerin türden türe kademeli olarak değişiyor olması, bu canlıların ortak atalardan türleştiği fikrini akla getirir. Ancak bu demek değildir ki evrimsel biyologlar, "Evrim doğruysa türler arası benzerlik olmalı. Türler arası benzerlik var. Dolayısıyla evrim var." gibi bir mantık hatası yapmaktadırlar. Benzerlik işin ilk adımıdır. Sadece bir parçasıdır. Sonraki adım, bu benzerliğin neden var olduğunu açıklamaktır.

Bu yazıda, evrimsel biyoloji çerçevesinde karşımıza çıkan benzerliğin, evrimsel olarak neden anlamlı bir benzerlik olduğunu üç açıdan ele alarak izah edeceğiz:

Birincisi, söz konusu benzerliklerin yüzeysel olmayışı ve diğer bilim dallarından gelen verilerle teste tabi tutulabilir olması bakımından.

İkincisi ise bilimin temelinde yatan ilkelerden biri olan Üniformitaryenizm açısından ele alarak...

Üçüncüsü ise, yine bilimsel düşüncede önemli bir yeri olan Parsimoni ilkesi ile.

Benzerlikler Yüzeysel Değildir!

İlkiyle başlayalım: Eğer ki türler arası benzerlik tek tek özelliklerde ve yüzeysel bir biçimde olsaydı, muhtemelen benzerlikten yola çıkarak evrime ulaşmak mümkün olmazdı. Hatta eğer öyle olsaydı, belki de doğadaki evrim yasasını asla keşfedememiş olacaktık. Ancak türler arası benzerlik yüzeysel veya tekil, yani izole edilmiş birkaç tür için geçerli değildir! Bir şempanze ile bir insanın sadece yüz hatları ve bakışları birbirini andırıyor değildir. Aynı zamanda genleri de benzer. Aynı zamanda fizyolojileri, histolojileri ve anatomileri de benzer. Daha önemlisi, bu benzerlikler birbiriyle uygun oranlardadır. Yani genlerimiz birbirine aşırı benzerken, anatomik özelliklerimiz ucundan azıcık benzer değildir. Bu, çok ama çok önemli bir ipucu. Söz konusu benzerliklerin rastgele değil, anlamlı olduğunu gösteriyor!

Bunu test etmenin bir yolu, farklı bir alandan gelen verileri kullanmak: Bu alan matematik, genetik, paleontoloji ve saire olabilir. Bu yazıda paleontolojiye odaklanalım. Bu sahadan gelen verileri kullanarak evrimsel biyolojiyi nasıl sınava tabi tutabiliriz?

Şöyle: Türler arası benzerlik eğer ki ortak atalardan türeyerek var oluşun bir ürünüyse, birbirinden farklı iki canlı grubu arasındaki ara geçiş türlerinin de bu benzerliğin ortasında bir yerlerde olması gerekir. Bunu zaten biliyoruz ve hatta bunu hem deneysel olarak, hem de bugüne kadar keşfedilen binlerce ara geçiş fosili sayesinde doğrulayabiliyoruz. Ancak burada evrimin gücünü ve paleontolojinin bu sınavından nasıl geçtiğini gösteren çok kritik bir nokta var: İki tür arasındaki bir geçiş türünün sadece var olması yetmez. Aynı zamanda, çok spesifik bir tarih aralığında yaşamış olması gerekir!

Sudan Karaya Evrim

Bir örnek verelim: Karasal canlıların sucul canlılardan evrimleştiğini biliyoruz. Dolayısıyla bir noktada suda yaşamdan karada yaşama geçiş olması gerekiyor.

Gerçekten de var! Bu geçiş, 400 milyon yıl kadar önce yaşamış Eusthenopteron ve Panderichtys gibi sucul cinslerle başladı ve 350 milyon yıl kadar önce yaşamış Acanthostega ve Ichtyostega gibi dört ayaklı karasal canlılarla devam etti.

Ancak bu sucul ve karasal canlılar arasında bulunan, hem sucul, hem de karasal canlıların özelliklerini taşıyan, neredeyse tam olarak ortada bulunan bir geçiş türüne bir türlü ulaşılamadı. İşte kritik nokta da burada: Bulunması gereken geçiş türünün sadece bu özellikleri taşıması yetmez! Aynı zamanda bu türün, tam da 400 ila 350 milyon yılın ortasında bir yerlerde yaşamış bir canlı olması gerekir!

İşte Neil Shubin ve ekibinin bulduğu Tiktaalik, tam da bu özellikleri taşıyor. Hem karasal, hem denizel canlıların özelliklerine sahip ve tam da olması gerektiği gibi, 375 milyon yıl önce yaşamış bir canlı türü! Bu canlı evrimin değil de, bağımsız bir yaratımın ürünü olsaydı, 5000 sene önce de yaşayabilirdi, 3 milyar sene önce de... Ancak görüyoruz ki, canlıların var oldukları zaman aralıkları ve sahip oldukları özellikler birbirlerinden bağımsız değil. Hem özellikler son derece yumuşak bir geçiş gösteriyor, hem de bu özelliklere sahip olan canlıların yaşadıkları jeolojik zaman dilimleri evrimsel biyolojinin öngörüleri ile örtüşüyor.

Üniformitaryanizm ve Evrim

Burada, doğada gördüğümüz canlılar arası kademeli benzerliğin evrimsel olarak anlamlı olmasının ikinci nedenine gelebiliriz: Bilimdeki üniformitaryanizm ilkesi.

Bu, Jeoloji'de "Günümüz, geçmişin anahtarıdır." olarak bilinen ilkedir... Ancak bu ilke sadece jeolojide değil, astrofizikten biyolojiye kadar bütün doğa bilimlerinde etkilidir.

Ne olduğunu kısaca şöyle anlatabiliriz. Bu ilkenin söylediğine göre Evren içerisinde süregelen doğal yasalar ve süreçler, geçmişte de benzer şekilde işlemiştir ve gelecekte de benzer şekilde işleyecektir. Bu ilke bize doğa yasalarının süreğen olduğunu, doğaya şekil veren doğal yasaların etkisinin uzun zaman dilimlerinde de devam edeceğini söyler. Bu ilkenin en önemli çıkarımlarından birisi şudur: Şu anda var olan sürecin çevresi üzerindeki ufak etkileri, uzun vadede sürekli devam etmesi sonucunda devasa etkilere dönüşebilmektedir.

Bunun evrimle ne alakası var diye sorabilirsiniz. Aslında mikroevrim ile makroevrim kavramları arasındaki köprüyü kuruyor olması bakımından müthiş ilgisi var. Bu ilkenin evrimle bir diğer ilgisi ise, doğada gördüğümüz türler arası kademeli benzerliğin anlamlı olma sebebini açıklıyor olması.

Bu söz, sadece türler arası benzerliklerin farkındalığı için geçerli değil. Tür içerisindeki farklılıkların yüzeyselliği için de geçerli. İnsanlık tarihi, birbirini

Bu söz, sadece türler arası benzerliklerin farkındalığı için geçerli değil. Tür içerisindeki farklılıkların yüzeyselliği için de geçerli. İnsanlık tarihi, birbirini "benzer" ve "öteki" olarak ayırt etmenin tarihinden ibarettir. Ancak bu yüzeysel farklılıkların ötesine geçmeyi bir başarabilirsek, sadece ekolojik sistem içerisindeki yerimizi anlamakla kalmayacağız, türümüz içerisindeki huzur ve dengeyi de sağlayabileceğiz.

Nehirler, Nehir Yatakları ve Evrim

Hemen bir örnek verelim: Nehirler ve nehir yatakları...

Bilirsiniz, bir nehir, aktığı yol boyunca bir vadi kazar. Bunun sebebi akışkan olan suyun, toprak ile sürtünmesi ve onu aşındırmasıdır. Bir nehir, bu aşınmayı yüz binlerce, hatta milyonlarca yıl boyunca sürdürebilir. Eğer ki günümüzde var olan nehrin yatağını inceleyecek olsaydık, aylar boyunca incelesek bile çok az bir aşınma görürdük. Sonuçta Dünya üzerindeki tek bir insan bile bir nehrin Büyük Kanyon'u kazdığını bizzat görmemiştir. Ve eğer ki zamanda yolculuk yapmanın bir yolunu icat edemezsek, muhtemelen asla da görmeyecektir.

Ancak nehrin kısa vadede az miktarda da olsa yatağını kademe kademe aşındırması, uzun vadede bu aşınmanın vadileri yaratabileceği fikrini doğurur. Sonrasında, apayrı vadileri inceleyip her birinin geçmişinde veya bugününde bir nehrin bulunduğunu tespit etmek, vadilerin gerçekten de nehirler tarafından açıldığı fikrini doğrular. Daha sonra bu açıklamayı jeolojik ve minerolojik yöntemlerle inceleyip daha da güçlendirebilirsiniz. Yani yine, çok yönlü bir analiz sonucunda argümanlarımız şekillenir.

Vadiler ve kanyonlar arasındaki bu yapısal benzerlik, göz ardı edemeyeceğimiz kadar önemli bir ipucudur. Çünkü farklı unsurlar arasındaki benzerlikler, neredeyse her zaman kendi kendini tekrar eden doğa yasalarının, birbirinden farklı yapıları kademeli bir biçimde şekillendirmesi sonucunda elde edilir.

Belki de Hepsi Aynı Şekilde Yaratılmıştır?

Benzerlikleri "Ama belki de her bir nehir ayrı ayrı, aynı yaratıcı tarafından yaratılmıştır, ondan öyle benzerdir." diyerek geçiştiremeyiz. Bilimsel bir muhakeme için eldeki veriyi incelemek, bağımsız gözlemler sonucu elde ettiğimiz bu benzerlikleri anlamlandırmak zorundayız. "Bana ne, sonuçta benzerlik de yaratılmış olabilir." demek bilimsel bir yaklaşım sunmaz, bize herhangi bir ek bilgi vermez.

Aynı şey, canlılar arası benzerlikte de geçerlidir. Bu canlılığın kademeli ve sistematik oluşu, matematiksel olarak da ispatlayabildiğimiz bir evrim yasası ile birleştirildiğinde harika bir açıklamaya dönüşmektedir: Evrim Teorisi. Bu teori, çok farklı açılardan teste tabi tutulup, her seferinde doğrulanabilmektedir. Veriler ve bulguların bu derece uyumlu olması, teorimizin doğruluğuna işaret etmektedir.

Şempanzeler ve Bonobolar, günümüzde yaşayan en yakın kuzenlerimiz. Bu demek değil ki Evrim Tarihi'ndeki en yakın akrabalarımız şempanzelerdir (veya bonobolardır). Tam tersine, şempanzeler aslında bize

Şempanzeler ve Bonobolar, günümüzde yaşayan en yakın kuzenlerimiz. Bu demek değil ki Evrim Tarihi'ndeki en yakın akrabalarımız şempanzelerdir (veya bonobolardır). Tam tersine, şempanzeler aslında bize "o kadar da" yakın değildirler, zira insanlarla şempanzelerin ortak atası 6 milyon yıl önce yaşamıştır. Bu süre zarfında, insana giden kolda, insana çok daha yakın olan birçok diğer insan türü yaşamıştır. Örneğin insanın bilinen en yakın kuzeni, aslında Neandertal İnsanları'dır. Ancak bu insan türlerinin hiçbiri artık hayatta değildir (biz hariç), dolayısıyla günümüzde yaşayan, en yakın akrabalarımız olarak şempanzeleri ve bonoboları bulmaktayız. Aslında uzun zamanlar önce ayrıldığımız bu akrabalarımızla bile, iki kuzenin birbirine benzeyeceği kadar benziyoruz. Belki biraz daha fazla... Görsel, bu benzerlikleri gözlerimiz önüne sermektedir.

Parsimoni İlkesi ve Evrim

Benzerliklere bakarak Evrim Teorisi'ne ait izleri görmenin neden isabetli bir sonuç olduğunu anlamanın bir diğer yolu ise parsimoni ilkesidir. Aslında parsimoni ilkesi bilimin temel ilkelerinden biri değildir; ancak yol gösterici olması bakımından önemlidir.

Occam'ın Usturası olarak da bilinen bu ilkeye göre, aynı konuyu izah eden birden fazla açıklama arasından en az sayıda varsayıma dayananı muhtemelen doğrudur. Burada kilit sözcük, muhtemelen sözcüğüdür. Elbette ki rekabet halinde birden fazla hipotez veya teori var diye, bunlar arasından en basit olanı her zaman doğru olacak diye bir kaide yok. Ancak bugüne kadar tekrar tekrar görüldüğü üzere, bir teoriye ne kadar fazla sayıda ispatlanmamış veya test edilmemiş varsayım eklerseniz, gerçeğe ulaşma ihtimaliniz o kadar düşmektedir.

Şimdi... Elimizde milyonlarca canlı var ve bunlar arasında kademeli bir benzerlik var. Üstelik bu benzerlik, her açıdan kademeli ve her açıdan birbiriyle uyumlu. Bu durumu ortak bir atadan ayrılan dallar ile izah edebilirsiniz. Her bir dal, ortak bir atadan geldiği için belli başlı benzerliklere sahip olacaktır. Ancak bu ortak atalardan genetik ve fiziksel ayrışma miktarlarına bağlı olarak belli başlı farklılıklara da sahip olacaklardır. Bu canlıları ve tüm ortak ataları bir ölçeğe yerleştirecek olursak, gradyan adını verdiğimiz kademeli bir değişim grafiği elde ederiz. Bunu buradaki yazımızda da görebilirsiniz.

Bu, tıpkı geniş bir leğene bir damla renklendirici damlattığınızda, bu damlanın civarında rengin en koyu olduğunu görmeniz gibidir. Eğer ki bu damladan giderek uzaklaşan noktalarda bakacak olursanız, rengin de giderek açıldığını göreceksiniz. İşte bu, gradyana bir örnektir.

Şimdi... Bu gradyanın merkezden uçlara kadar her bir renk kademesinin birileri tarafından ayrı ayrı getirilip suyun içine tam da olması gibi enjekte edildiğini iddia edebilirsiniz. Yani tek bir damladan etrafa yayılan renklendirici açıklamasını reddedebilirsiniz. Bu bir izâh olacaktır, evet. Ancak bu öylesine zorlu, öylesine karmaşık ve bu damlaları enjekte edenin becerilerine dair öylesine fazla varsayımı ispatsız bir şekilde kabul etmenizi gerektirecektir ki, leğen içerisindeki tüm renk skalasının tek bir damladan yayınım sonucu geldiğini düşünmek çok ama çok daha makul olacaktır.

İşte Evrim Teorisi de, aşırı fazla sayıda diğer nedenle birlikte, biraz da bu nedenle canlıların ayrı ayrı yaratılmasına göre daha makul bir bilimsel açıklamadır. Çok ama çok daha az varsayıma dayanır, parçalarının her birinin mekaniği bilimsel olarak test edilmiş, gözlenmiş ve doğrulanmıştır, farklı bilim dallarından gelen veriler teorinin bütün parçalarıyla uyumludur ve daha nicesi...

Kısaca Evrim Teorisi, bilimsel açıdan mantıklı ve makuldür. Bugüne kadar ileri sürülen hiçbir alternatifin böyle bir özelliği bulunmamaktadır. Bu bakımdan, Okkam'ın Usturası, ya da parsimoni ilkesi, diğer alternatif açıklamaları daha da olanaksız kılmaktadır. Bir gün, bir noktada Evrim Teorisi, bizim bugünkü açıklamalarımızı tanıyamayacağımız kadar gelişebilir, değişebilir, evrimleşebilir. Ancak varacağı nokta tüm canlıların birdenbire, son halleriyle, oldukları şekilde, "puf" diye var edildikleri olmayacaktır. Tıpkı bugün olduğu gibi, o gelecekteki açıklama da çağın biliminin bütün yöntemlerine, açıklamalarına ve sistemlerine uygun biçimde olacak ve toplumun en aydın, en ilerici, en düşünce zengini insanları olan bilim insanları tarafından inşa edilecektir.

Sonuç

İşte böyle... Peki... Bir soru açıkta kaldı... Bizim arabalarımız da birbirine benziyor. Ama biz onları ayrı ayrı yaratıyoruz. Arabalar sonuçta evrimleşerek var olmadılar, öyle değil mi?

Bir düşünün... Arabanın, bilgisayarların, uçakların var oluş tarihini bir inceleyin. Ve üzerinde biraz kafa yorun. Hangi araba, son haliyle var oldu? Mesela Ford Fiesta'nın en son modelinin tasarımı, birdenbire mi var oldu? Elektrikli arabaların var olabilmesi için, 1 asrı aşan bir süre boyunca ne tip araçların icadı, testi ve elenmesi gerekti? Bugünkü yolcu uçaklarımız, son halleriyle, birdenbire mi var oldu? Örneğin uçakların mucidi Wright Kardeşler'in ilk icat ettiği uçak bir Boeing 777 miydi?

Bu soruların cevapları için buradaki ve buradaki yazılarımızı okumanızı tavsiye ederiz.

Teşekkür Et

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster

Toplam 2689 soru

Evrim Ağacı Soru & Cevap Platformu, Türkiye'deki bilimseverler tarafından kolektif ve öz denetime dayalı bir şekilde sürdürülen, özgür bir ortamdır. Evrim Ağacı tarafından yayınlanan makalelerin aksine, bu platforma girilen soru ve cevapların içeriği veya gerçek/doğru olup olmadıkları Evrim Ağacı yönetimi tarafından denetlenmemektedir. Evrim Ağacı, bu platformda yayınlanan cevapları herhangi bir şekilde desteklememekte veya doğruluğunu garanti etmemektedir. Doğru olmadığını düşündüğünüz cevapları, size sunulan denetim araçlarıyla işaretleyebilir, daha doğru olan cevapları kaynaklarıyla girebilir ve oylama araçlarıyla platformun daha güvenilir bir ortama evrimleşmesine katkı sağlayabilirsiniz.
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“Bilim, gerçek olan tek büyüdür.”
Genndy Tartakovsky
Geri Bildirim Gönder