Puan Ver
0
Puan Ver
949
Ix Chel
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Büyük patlamayla meydana gelmiş fizik evrendeki herşey, başı ve sonu olan tanımına girmekte.

Varlıkların oluş nedenleri, bpatlama ile ortaya çıkan ŞEYlerin doğalarının etkileşimi sonucuyla ilgilidir. Bu etkileşim, herşeyin oluş kaynağıdır. Burada bir şeyin oluşum nedenini arıyor olma hali, ŞEYlerin etkileşimini gözden kaçırmak olabilir, çünkü herşeyin sebebi ortak bir kaynağa gidiyor, bpatlama.

Kendi varlığına neden olma öngörüsü, ŞEYin tekil bir varoluş nedenine mahkum etme isteğiyle alakalı. Daha çok yaratılış konusunda taraflaşarak, derinlemesine anlayışa sahip olmayan kişilerin, bir şeyin kendi kendini var edemeyeceği sav ı kaynaklı. Şunu anlamak zorundayız ki, evrenin oluşum ve gelişim süreci, başka bir etkiye ihtiyaç duymayacak şekildedir. ŞEYlerin oluşması için fizik evren dışı bir güce ihtiyaç yoktur. Bu net. Ancak, bu demek değil ki, tasarımcı olmamalıdır. Sonuca varma konusunda hızlı, kısa, anlamdan uzak yaklaşımlar, kendine kendine olamaz, yaratan vardır şeklinde yüzeysel yaklaşınca tutarlı olmuyor bu yaklaşımları.

Varolmada kendine sebep olma, ya da olmama öngörüsü, objektif olmaktan uzak, taraflaşmaya sebep arayan yanlı bir bakış açısı. Çünkü her iki durumda da tasarımcı açısından değişen hiçbir şey yoktur var olduğu öngörüsü açısından.

SONRADAN OLMA argümanı için, kendi varoluşuna sebep olma ve olmama şeklinde bakmak, kişiselleştirilmiş bir bakış açısı. Oysa herşey olması gerektiği gibi olur. Sebep illa bu iki seçeneğe indirgenemez. Eğer tasarımcı açısından bakarsak da, o öngörüye göre sınav mekanı tasarlayacaksa, elbette perde olarak kendi kendine oluşacak bir evren tasarlayacaktır. Eğer kendi kendine olamıyorsa, tasarımcı kusurlu demektir zaten. Burada kendi kendine yi, yine aynı bakış açısının terminolojisi gözüyle kullandım.

Sebepleri olduğu gibi kabul ettikten anladıktan kavradıktan sonra sonuç adına hüküm verebiliriz. Her verdiğimiz hüküm, kişileştirme, anlam yükleme, kendimize göre kurgulama şeklinde olacak. Yani objektif olmayacak. Bunu da kabullenebilecek olgunlukta derinlikte olabilsek keşke.

Teşekkür Et (1)

Kaynaklar

  1. Sartre
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
55
Rohat Okcu
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Vardır. O da şudur: "Büyü bilimsel değildir." Başka açıklama aramayın çünkü bulamazsınız. Büyünün bilimle bir ilgisi yoktur. Gerçek değildir. Tarihin hiçbir döneminde de gerçek olmamıştır, olmayacaktır da... Ancak geçmişte bilime büyü gözüyle bakanlar olmuştur. O ayrı konu...

Teşekkür Et (1)

Kaynaklar

  1. Yalansavar
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
428
Baran Açıl
Teşekkür Et (1)
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Gülmek, dünyanın dört bir yanındaki tüm kültürlerde hayati bir öneme sahiptir. Ancak gülmenin var olma nedeni pek de açık değildir. Kanıtlar gülmenin doğuştan sahip olduğumuz sosyal bir fenomen olduğunu gösterse de (örneğin bir grup içindeysek gülme olasılığımız 30 kat artar), bir iletişim biçimi olarak işlevinin ne olduğu gizemini korumaktadır.

Proceedings of the National Academy of Sciences isimli dergide, UCLA’dan Gregory Bryant öncülüğündeki birçok araştırmacı tarafından Nisan 2016’da bir araştırma yayınlandı. Araştırmada gülmenin, gülmeyi duyan bireylere, birlikte gülen kişilerin yakınlık durumu ile ilgili bilgi verdiği öne sürüldü. Araştırmacılar dinleyicilere, birbirine yabancı iki insanın ve iki arkadaşın eşzamanlı gülmelerinden kısa kesitler sunarak bu insanların yabancı mı yoksa arkadaş mı olduğunu sordular.

Araştırmacıların 24 farklı toplumdan aldığı sonuçlara göre dinleyiciler, gülmenin kendine özel akustik karakteristiklerine dayanarak birbirine yabancı insanları ve birbirleriyle arkadaş olanları güvenilir biçimde ayırt edebildiler.

Bunun nasıl mümkün olduğunu açığa çıkarmak ve gülmenin gerçek anlamını bulmak için, erken dönemlerdeki kökenine gitmeliyiz.

Gülmenin Evrimsel Geçmişi

İstemsiz biçimde, sohbet ya da olaylarla tetiklenen kendiliğinden gülme, yaşamın ilk birkaç ayında ortaya çıkar. Kör ya da sağır çocuklarda da durum aynıdır. Gülme sadece insana özgü kültürel sınırları aşmakla kalmaz, aynı zamanda türler arası sınırları bile aşar; diğer büyük maymun türlerinde de benzer formlarda mevcuttur. Aslına bakılırsa insan gülüşünün evrimsel kökenleri 10 ila 16 milyon yıl öncesine kadar takip edilebilmektedir.

Gülmenin, acıya daha yüksek dayanıklılık ve sosyal statü bildirme ile bağları ortaya konmuşsa da, temel işlevinin sosyal bağlar yaratarak bu bağları derinleştirmek olduğu görülür.

Atalarımız daha büyük ve daha kompleks sosyal yapılar içinde yaşamaya başladıkça, ilişkilerin niteliği hayatta kalabilmek için çok önemli bir hal almaya başladı. Evrim süreci, bu şekildeki işbirlikçi ittifakları oluşturmaya ve devamını sağlamaya yardımcı olan bilişsel stratejilerin gelişimini desteklemiş gibi görünüyor.

Gülmek, muhtemelen gıdıklama gibi oyunlar sırasındaki nefes alma çabasından evrimleşmiş görünüyor. Bu tür bir etkileşim, genç memelilerde işbirlikçi ve rekabetçi davranışı desteklemektedir. Bu şekilde, oyun vasıtasıyla deneyimlenen ortak uyarılma durumunun ifadesi, pozitif bağları güçlendirmekte etkili olmuş olabilir. Gülmenin gerçekten de çocuklarda ve şempanzelerde oyun davranışlarının uzunluğunu artırdığı gösterilmiştir. Aynı zamanda gülmeyi dinleyen insanlarda hem bilinçli, hem de bilinçsiz pozitif duygusal tepkileri doğrudan açığa çıkardığı bulunmuştur.

Sosyal Bir Araç Olarak Gülme

Gülme ve diğer ilkel seslendirmeler ilk ortaya çıktığında nasıl hissettiğimizle çok yakından ilişkiliydi: Sadece olumlu açıdan uyarıldığımızda gülüyor, sıkıntılı olduğumuzda ağlıyor, kızgın olduğumuzda haykırıyorduk. Bu noktada kritik gelişme, bu seslendirmeleri istemli olarak yapabilmemizle, yani ille de altta yatan bir acı, öfke ya da olumlu duygu deneyimiz olmadan da gerçekleştirebilmemizle yaşandı.

Sesimizi daha çok kontrol edebilmemiz, beynimiz daha kompleks şekilde büyüdükçe mümkün oldu. Bu da dil gelişiminde hayati bir öneme sahipti. Aynı zamanda, bizim gülmeyi (ve diğer seslendirmeleri) bilinçli olarak taklit edebilmemize olanak sağladı. Böylelikle sosyal bağlarımızı suni olarak kuvvetlendirip genişletmemize ve hayatta kalma olasılığımızın artmasına neden oldu.

İstemli gülmenin evrimsel kökenleri olduğu yönündeki bu fikir, yetişkin şempanzelerde de benzer davranışların varlığıyla güçlendi. Bu şempanzeler, diğerlerinin kendiliğinden gülmelerine, gülme taklitleri üreterek tepki verebiliyordu. Şempanzelerde ve insanlarda sahte gülme çocukluk döneminde gelişir. Akustik olarak kendiliğinden gülme ile farklıdır ve aynı şekilde sosyal bağ kurmaya hizmet eder.

Günümüzde kendiliğinden gülüş de istemli gülüş de insan yaşamının hemen hemen her boyutunda yaygındır. Örneğin bir arkadaşla şakalaşırken ya da iş arkadaşıyla kibarca sohbet ederken… Ancak, gülmeyi duyan açısından eşdeğerde değillerdir. Kendiliğinden gülme, yüksek perdeden seslerle (ki bu da gerçek uyarılma durumunun göstergesidir), daha kısa sürmesiyle ve daha kısa kahkahalarla karakteristiktir. 2014 yılında araştırmacılar, gülmeyi dinleyen insanların bu iki gülme türünü ayırt edebildiklerini göstermiştir.

Aynı zamanda çok çarpıcı başka bir bulguya daha ulaştılar: İstemli gülmenin sesini yavaşlatıp perdesini ayarlayarak insan sesi olarak tanınması güçleştirildiğinde bile dinleyiciler, bu sesi hayvan seslendirmelerinden ayırt edebildiler. Oysa gülmenin istemsiz olduğu, yani akustik yapısının insan dışındaki primatlardakine çok daha benzer olduğu durumda aynı beceriyi gösteremediler.

Arkadaş mı? Yabancı mı?

Bryant ve meslektaşlarının yazdığı makalede bu işitilebilir fark ortaya konmuştur. Arkadaşların kendiliğinden gülme olasılıkları daha yüksekken, duygusal bir bağ kuramayan yabancıların ise istemli gülme olasılığı yüksektir.

Bu farklılıkları hassas bir şekilde ayırt edebiliyor olmamız gerçeği, gülmenin bir ölçüye kadar dürüst bir mesaj olduğunu gösterir. Evrim sürecinde canlılar arasında sonu gelmeyen rekabet içinde, uyum sağlamaya yönelik kandırma stratejileri, bu kandırmacaları tespit edebilmeye yarayan stratejiler ile birlikte evrimleşmiştir. Bu bakımdan, özgün bir gülmenin akustik nitelikleri, bir grubun üyeleri arasındaki bağlar ve üyelerin statüleri açısından faydalı ipuçlarıdır. Bu da, evrimsel geçmişimizdeki karar verme süreçlerine yardımcı olmuş gibi görünüyor.

Ancak araştırmanın bulduğuna göre, dinleyicilerdeki isabet tahmini, rastgele tahminlerden sadece yüzde 11 fazlaydı. Bunun nedeni bazı yabancıların kendiliğinden; bazı arkadaşların ise istemli gülmüş olmasından kaynaklı olabilir. Ancak şurası açıktır ki özgün bir duygusal gülüşü taklit etmek, sosyal açıdan işleri çok kolaylaştırabilecek değerli bir aldatma aracıdır. Bunun ne kadar doğru olduğuna, hazır gülüşmelerin (Ç.N. Özellikle Amerikan komedi dizilerinde rastladığımız, komik sahnelere yerleştirilen insan gülme efektleri) bulaşıcı etkisine tanıklık ederek bile görebilirsiniz.

Modern insanlarda sosyal etkileşimin karmaşık gerçekliği içinde, güçlü ve kendiliğinden gülüşler ile zayıf fakat pürüzsüz, istemli gülüşlerin aromatik karışımı görülür. Bu durum sınırları daha da belirsiz kılmaktadır. Ancak yine de hedef aynıdır, kendimizle aynı tuhaf kıkırdamayı yapan insanlardan hoşlanma eğiliminde oluruz.

John Cleese (Ç.N. Bir İngiliz komedyen) bir keresinde şöyle demiştir: “Gülmek insanlarla sizin aranızda bir bağ kurar. Birlikte bir kahkaha attığınızda her tür mesafe çözülür, sosyal hiyerarşi algıları dağılır.”

Söylediği tam da bu gerçekliğe işaret ediyor gibi. Hatta numaradan güldüğümüzde bile…

Teşekkür Et (1)

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
80
Sude Karaca
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Neden kendi yaptığımız bir çok eyleme kusur bulmakta çekinmezken bir başkası yaptığında hayranlık duyuyoruz?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Samimi bir soru. Hepimizde olan, ancak dışa vurmakta zorlandığımız bir durum.

Hatta bunun kitlesel hali de, Biz türkler diye başlayan, bitmez tükenmez yanlışlarımızın sıralandığı cümleler silsilesi.

Burada yetersizlikten çok, kişinin sürekli olarak kendi eksiklikleri, kusurlarıyla muhatap olduğu aşina olması nedenli bir -tanıklık- aslında. Kendi eksikliklerinin farkındalığını yaşayan kişi, yaptığı iyi bir şeyin de süreçlerini izlediği için, izleyen kadar hayran olamayabilir sonuca.

Bir başkasının sıradan bir işi bile bize güzel gelebilir, çünkü o kişinin hatalarını kusurlarını eksikliklerine hiç tanıklık etmemişizdir. Karşımızda gördüğümüz haliyle vardır bizim için. Bu nedenle hayran olma eğilimi içine girebiliriz.

Tabii ki bunlar, yeterli olduğumuz bir konuda geçerli. Yoksa yetersiz, kendimizi geliştirmemiş olduğumuz konuda başka birinin en basit çıkarımı bile bize etkileyici görünecektir, çünkü kendi yetersizliğimize yakından hakimizdir. Oysa izlediğimiz kişi için basit ve sıradandır büyük ihtimalle.

Aslında farklı konularda farklı düzeylerde yeterliliğimiz olması, birbirimizi tamamlıyor olmamızla alakalı. Entropi ve sosyalliğin iyice karıştığı bir tencerede toplum yemeği oluşuyor en lezzetli haliyle. Kimse eksik ya da yetersiz değil, sadece her konuda süper olmamasıyla karşılaşmakta sürekli olarak.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
80
Sude Karaca
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Fakat buna rağmen okumamı sürekli başa sarıyor,bir şeyleri kaçırdığımı ya da kafamda doğru betimleyemediğimi düşünüyorum.Takıntı olabilir mi?
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Belli konuda edinilen bilgiden çok, o bilgiyi nasıl hangi yolla ele aldığımız ve depoladığımız önemlidir.

Zihinde temel bir genel zemin olmalı varoluşla ilgili kriterlere ayrılmış. Ve hangi konuda bilgi alıyorsak, bilgi bütünlüğünün - zeminin neresiyle ilişkilendireceğimizi biliyor, o şekilde kaydediyor olmamız gerekir ki anlam bütünlüğünde yeri olsun, tekrar ulaşmam mümkün olsun.

Böyle durumlarda, bütünlüğe hizmet edeceği için alınan bilgi, kişiyi duygusal yönden de tatmin eder. Dopamin salınımını tetikler ve yeni şeyler öğrenmeye neden olur. Her yeni bilgi, kendi zemininde anlamlı şekilde kayda geçtiği için zincirleme devam eder gelişim.

-Gereksiz önemsiz ya da abartılı bulunabilecek bir detay vereyim. Kişinin zihninde çalışan faal bir evren modeli olmalı. Her şeyiyle işler halde, büyük patlama sonrası gezegenlerin oluşumu, dünyada canlılığın oluşumu gelişimi vs bildiğimiz kadarının zihin tasarımı harita gibi yaşarsa bizde, her aldığımız bilgi de bu yaşayan evren modeline dahil olabilir ve asla unutmayız. -

Eğer aldığım bilgi anlamlı bir bütünün parçası olarak yerleşmiyorsa, bilginin kendisiyle daha çok alakalı olabilirim. Bu takıntıdan çok, bilgiyi koruma çabası olabilir.

Sevgi ve bilgi dolu günler.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
50
Alpay Yıldız
Teşekkür Et (1)
Sonra Cevapla
Takip Et (1)
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Bu konu, uzun yıllardır bilim insanlarının inceledikleri bir konudur. Açıkçası tam bir karara varılamamış olmakla birlikte, üzerinde durulan çok güçlü kuramlar bulunmaktadır. Bu kuramlar dahilinde birçok araştırma aralıksız sürdürülmektedir ve gün geçtikçe yeni bulgular ortaya çıkarılmaktadır. 

Eşeyli Üreme'nin evriminde araştırılmakta olan üç ana kuram bulunmaktadır:

Bu kuramlardan ilki, mayozun bakteriyel seks, yani transformasyonun özel bir türü olduğu ve bu üreme tipinin özelleşip evrimleşmesi sonucu oluştuğunu ileri sürmektedir. Bazı bakteriler, DNA'larını hücre dışına kelimenin tam anlamıyla "salarlar" ve bu gen, bir başka bakteri tarafından "yenerek" (endositoz ile) hücre içerisine alınır ve öz DNA ile entegre olur. Bu olaya transformasyon denir. Şimdiye kadar bu şekilde üreyen 67 farklı prokaryot türü tanımlanmıştır. Bu kuram sayesinde, prokaryotik eşeyli üreme ile ökaryotik eşeyli üreme arasında eksiksiz bir köprü kurulabilmektedir. Bakteriyel transformasyon ile ökaryotik eşeyli üreme arasında birçok benzerlik bulunmaktadır. Özellikle son zamanlarda keşfedilen G. intestinalis isimli bir tek hücreli protozoa türünde görülen üremede, neredeyse mayozdaki homolog kromozomların üretilme evresiyle birebir benzeşen bir ara basamak görülmüştür ve bu keşif, bu kuramı güçlendiren bir bulgu olmuştur.

İkinci bir kuram, mayoz ile mitozun ikisinin de bakteriyel transformasyondan paralel olarak evrimleştiği ile ilgilidir. Yani ilk başta bakteriler mitoz ile mayoz arası, ne karmaşık ne de basit olan, ancak mitoz kadar da, mayoz kadar da özelleşmemiş olan bir üreme tipine sahiptiler. Sonrasında ise evrim süreçleri sonucunda bir grup prokaryot mitozla bölünmeyi evrimleştirirken, bir diğer grup mayoz ile bölünmeyi evrimleştirmiştir. Bu kuram, günümüzde pek de üzerinde durulmayan, çok fazla kanıta dayanmayan; ancak yine de açıklama gücü açısından değerlendirmeye alınan bir kuramdır.

Son olarak, bizim de bilim camiasının geneli gibi daha muhtemel olarak gördüğümüz, üçüncü bir kuram vardır: Mitozdan Evrimleşen Mayoz. Bu kurama göre, anlaşılacağı üzere, öncelikle mitoz, amitoz gibi bir süreçten evrimleşmiş, sonrasında ise mayoz, mitotik bölünmeden evrimleşmiştir. 

Günümüzde mayoz ile üreyen canlılar, aynı zamanda mitoza da bağımlıdırlar. Çünkü mitoz, yukarıda açıklandığı gibi çok etkili bir üreme, en azından çoğalma sistemidir. Dolayısıyla doğa, ikisi arasında bir denge kurmuş ve ökaryotik canlıların birine mahkum olmaya zorlamamıştır. Kısaca ikisini dengeli bir şekilde kullanabilen canlılar doğada avantajlı konuma geçmişler ve çoğalmışlardır. Günümüzdeki ökaryotik canlıların çoğunda eşeysel üreme mekanizması mayozdur; ancak vücut hücreleri mitoz ile çoğalır. Yani bir ökaryotik bir hayvan türü olarak insanı ele alacak olursak, üreme organlarında mayoz ile üreme hücreleri üretilirken, geriye kalan bütün hücreleri mitoz ile üreyerek çoğalır. Dolayısıyla insanın fiziksel büyümesinin kaynağı mitozdur; ancak üreyebilmesinin tek yolu mayozdur. Hatta burada not düşmek gerekir ki, üreme organlarımız da mitoz bölünme ile oluşup çoğalır; ancak bu hücrelerin genlerinde okunan farklı bölgelerden ötürü, üreme hücrelerini üretmek üzere özelleşen hücreler mayoz bölünme geçirirler. Geri kalan her hücre mitoz ile çoğalır.

Mayozun mitozdan evrimleştiğini düşündüren bu gerçek, bilim insanlarını mayozun evrimleşebilmesindeki basamakların keşfine de itmiştir. Açıkçası bu aşırı kapsamlı bir konudur ve başlı başına yüzlerce sayfalık bir kitap edebilir. Dolayısıyla ne yazık ki burada tamamına girmemiz mümkün değildir. Ancak mayozun nasıl mitozdan evrimleştiğini anlayabilmeniz için basamak basamak geçilen aşamaları, çok da derine girmeden aktaracağız:

Mitozdan Mayoza Evrimde Geçilen Basamaklar:

1. Mitoz Bölünme: Normal bir şekilde canlıların büyük bir kısmı ilk etapta mitozla üremektedir. Bu süreçte, hemen her süreçte olduğu gibi birçok hatalı üreme olabilmektedir. Bunların büyük bir kısmı doğa tarafından elenmektedir. Ancak bir kısmı da "garip" özellikler taşısa da varlığını sürdürebilmektedir. Bunu, altı parmağa sahip olduran bir mutasyona sahip insan gibi düşünebiliriz. Evet, normların dışındadır; ancak mutasyonu ölümcül bir zarara sahip olmadığı için canlıyı yok etmez ve ölene kadar taşınabilir. Mitoz sırasında meydana gelebilecek herhangi bir hata sonucu oluşan "garip" formlar ya da süreçler de bu şekilde sürdürülebilir.

2. Diploid Hücre Oluşumu: Normalde, dediğimiz gibi prokaryotik bir canlıda tek set kromozom bulunmaktadır. Ancak hatalı bir mitoz sonucunda (ki bunun bir tipi "endomitoz" denen "iç mitoz"dur), hücre bölünmeden genler kopyalanır ve tek bir hücre içerisinde hapsolmuş iki kat hücre bulunur. Veya nadiren de olsa iki hücre birbirine "kaynar" ve genler tek bir bedende birleşerek iki katına çıkar. İşte bu şekillerde, haploid (tek set kromozoma sahip) bir canlıdan, diploid (çift set kromozoma sahip) bir canlı oluşur. Bu tip canlıların büyük bir kısmı bu iki setin birbirine bağlanma ve hücre içerisindeki konumlarına göre ölümcül özellikler kazanarak yok olacaktır. Ancak nadir durumlarda bu çok kromozomlu bireyler hayatta kalabilirler. Bunu da büyük bir skalada kromozomal eksikliklere ve fazlalıklara benzetebiliriz. Bir ya da iki kromozomu eksik ya da fazla olan insan bireyleri hayatta kalabilmektedir. Ancak insan gibi modern bir hayvan türü çok karmaşık olduğu için, aşırı kromozom eksikleri ya da fazlaları çok ciddi sorunlar yaratır. Ancak daha basit bir organizmada, kromozom sayısının artması ya da azalması aynı ciddiyette sorunlar yaratmayabilir. Sonrasında ise, mitoz bölünme ile bu çok kromozomlu bireyin sayısı popülasyonda artabilir. Bunun olması için çok uzun evrimsel süreç gereklidir.

3. Homolog Eşlenme: Bu hatalı mitotik bölünmeler sonucu oluşan bireyler içerisinde oluşturulan yeni kombinasyon sonucu var olabilen enzimler, özellikle de "kohezin" isimli kaynaştırıcı enzimler sayesinde bu iki genetik materyal birbiriyle eşlenecek özellikler kazanabilir. Bu, tamamen biyokimyasal bir süreçtir ve DNA'yı oluşturan nükleotitlerin kimyasal yapısı ile alakalıdır. Basitçe, farklı iki DNA'nın benzer kodları taşıyan kısımları, kimyasal çekim sayesinde bir araya gelir. Hatalı eşlenmelere sahip olan bireyler bu genetik kaynaşmayı başaramaz ve elenir. Başarılı olanlarsa yine mitotik bir şekilde çoğalarak ürer ve popülasyon içerisinde sayıları artar.

4. "Paramayoz": Bu şekilde eşleşmiş kromozomlara sahip bireylerin geçirdiği mitozlar sırasında, kaynaşma ya da endomitoz sonucu oluşan iki set önce kopyalanır, sonrasında ise iki hücreye eşit olarak dağıtılır. Daha sonra gelen mitoz sonucunda ise tekrar bir dağıtım olur ve 2 set kromozoma sahip bir bireyden tek setlere sahip 4 yavru üretilmiş olur. Tabii bu ilkin denemelerin büyük bir kısmı başarısızlıkla sonuçlanabilir; ancak uzun süreçler sonucunda tek bir nesil başarıya ulaşsa, bu başarı kalıcı olabilecektir.

5. Haploid Hücre Üretimi: Paramayoz isimli ilkin mayoz sonucunda, değinildiği gibi tek set hücreye sahip 4 yavru üretilir. 

6. Hücre Kaynaşması: Bu aşamada, 2. basamakta da görüldüğü gibi, halihazırda var olan hücreler birbiriyle kaynaşabilmektedirler. Eğer ki bu tek setli kromozomlara sahip olan hücreler, birbirine kaynamaya meyilli olurlarsa, işte o zaman farklı iki bireyden gelen "gamet" hücreleri birbirine kaynamış ve yeni bir ürün üretilmiş olur. Bu da, yukarıda mayozun avantajları olarak gösterdiğimiz sebeplerle doğa tarafından desteklenir. Böylece ilkin bir döllenme gerçekleşmiş olur.

7. Sürecin Döngüselleşmesi: Sadece bu olayı tekil olarak gerçekleştirebilen bireyler değil; aynı zamanda genetik yapısı buna müsaade eden, daha eğilimli olan bireyler de doğal süreçlerle seçileceklerdir. Bu sayede mayoz bölünmeyi daha kolaylıkla başarabilecek genetik materyale sahip canlılar sürekli olarak seçilirler. Bunun sonucunda da mayoz bölünme döngüsü, sürekli bir hal alabilir.

8. Ek Özelliklerin Kazanılması: Döngü bir defa başarıldıktan ve sonrasında sabitlendikten sonra, mayozun ek özellikleri de kademe kademe evrimleşebilecektir. Örneğin crossing-over olayı, mayozun evrimleşmesinden sonra, çeşitliliği arttırıcı bir mekanizma olarak avantaj sağlamış ve evrimleşmiş olabilir. Benzer şekilde sinaptonemal komplekslerin oluşumu, rekombinasyon nodülleri, retrotranspozon susturma etkisi gibi özellikler kademe kademe evrimleşebilecektir.

Tüm bu basamaklar göstermektedir ki, mitozdan başlayarak mayozun evrimleşebilmesi işten bile değildir. Elbette ki bunun oluşabilmesi için yeterince süre tanınması şarttır. Ayrıca burada dikkat edilmesi gereken en kritik unsur bu basamakların her birinde oluşan canlıların hayatta kalabilecek özelliklere sahip olabildiği gerçeğidir. Yani insanlar sanki "yarım bir mayoz" sonucu oluşan canlının hayatta kalamayacağını düşünmektedirler. Halbuki yukarıdaki her bir basamak sonucu oluşan canlı başarıyla hayatta kabilecektir. Dolayısıyla bu konuda herhangi bir sorunla karşılaşılmaz ve Evrim işlemeye devam eder.

Ek olarak: Neden Eşeyli Üreme Evrimleşmiştir?

Mitozun, yani aseksüel olarak üremenin belli başlı birkaç avantajı vardır:

  1. Çok hızlı bir üreme tipidir, kısa sürede birçok kopya üretilebilir.
  2. Oldukça düşük enerji sarfiyatı vardır. Yani kolaylıkla gerçekleşebilir.
  3. Karmaşık olmamasından ötürü süreç açısından riski düşüktür, nadiren hata oluşur (mutasyon açısından değil, sürecin ilerleyişindeki hatalar).
  4. Üretilen bireyler ata bireyle tıpatıp aynıdır, dolayısıyla eğer ki ata bireyler başarılıysa, yavrular da tam olarak başarılı/uyumlu (fit) özelliklere sahip olacaktır.

Ancak aynı zamanda mitoz risklidir çünkü aslında ata birey ile tıpatıp aynı genlere sahip olmak göründüğü kadar iyi değildir. Eğer ki popülasyon içerisine ölümcül bir virüs ya da salgın hastalık girecek olursa, genetik çeşitlilik neredeyse hiç olmayacağından, çok sayıda ölüm ve kitlesel yok oluş olacaktır. Elbette mitozla üreyen canlılarda da bir miktar çeşitlilik vardır; ancak çevrenin sürekli değişimi, çok daha yaygın bir çeşitliliği tetiklemektedir. Üstelik sadece bu da değil, bireylerden birinde meydana gelecek bir ölümcül ya da başarıyı etkileyen mutasyon, olduğu gibi, gelecek nesillere aktarılacak ve bir neslin hayatta kalma ve üreme şansını doğrudan olumsuz etkileyecek, belki yok edecektir. Çünkü mitozla üremede meydana gelen genetik hatalar neredeyse hiçbir zaman tam olarak düzeltilemez.

İşte çeşitliliğin hayati ve eşeysel önemi, bir grup canlı üzerinde seçilim baskısı yaratmıştır. Bunun sonucunda da, nesiller boyunca süren seçilim sonucunda eşeyli üreme evrimleşebilmiştir.

Eşeyli üreme, ya da mayoz, mitozdan biraz daha farklı bir süreçtir. Aslında bakıldığında, arka arkaya iki mitoz gibi gözükebilir; sadece kromozomların dağılımı ve çoğaltılması kademeleri farklıdır. Mayozda öncelikle her bir kromozom eşlenerek homolog kromozomlar üretilir, sonrasında mitoza oldukça benzeyen hücre bölünmesiyle öncelikle homolog kromozomlar farklı iki hücreye ayrılır, sonra yine mitoza oldukça benzeyen ikinci bir bölünmeyle kardeş kromatitler birbirinden ayrılarak toplamda 4 farklı hücreye dağılır. Böylece tek bir hücreden, 4 yeni hücre üretilebilmiş olur. Ana hücrede iki set kromozom bulunmaktayken, yavru hücrelerde birer set kromozom bulunur. Daha sonra bu bir set kromozom ile, karşı cinsten gelen bir set kromozom döllenme sayesinde birleşerek, iki set kromozomdan oluşan (tıpkı ana/baba hücreler gibi) bir canlı oluşturulur. 

Eşeylli üreme evrimleşebilmiştir çünkü belli başlı birçok avantajı vardır:

  1. İki farklı canlının genlerinin karışımından ötürü yüksek bir çeşitlilik potansiyeline sahiptir. Bu sayede her yavru, ebeveynlerinden birçok açıdan farklı olabilmektedir; ancak aynı zamanda ikisinden de bir parça taşımaktadır. Böylece hem güçlü özelliklerin aktarımı yapılırken, aynı zamanda bu özelliklerin üzerine ek birleşimlerin eklenmesi mümkün olmaktadır. Çünkü kimi zaman bir gen, tek bir alel olarak bir bireyde bulunurken deaktif olabilir; ancak eğer bu iki alel, bir yavruda birleşirse, aktive olarak yepyeni bir ürünün ortaya çıkmasını sağlayabilir.
  2. Eşeyli üremede rastlantısal bileşimlerin oranı daha yüksektir. Crossing-over denen olay sayesinde, iki taraftan (iki ebeveynden) gelen genlerin bir kısmı tamamen rastlantısal olarak karışır. Bu karışım, yepyeni özelliklere sahip bireylerin oluşabilmesi demektir. 
  3. Çeşitliliği arttırıcı özelliğinden ötürü farklı koşullara farklı şekillerde dayanıklı olabilen bireyler oluşabilmektedir. Bu sayede Evrimsel süreçte belirli genlere avantajlar sağlayabilir.
  4. Mitoz ile çoğalan popülasyonlar aşırı hızlı büyüyebilir, dolayısıyla kaynaklar çok hızlı tüketilebilir. Ancak mayoz ile üreyen bireylerde, üreme hızı çok daha sınırlandırılmıştır. Kısaca mitozla üreme hırçın bir şekilde ilerleyen bir toplum yaratırken, mayoz ile üreyen türler daha yavaş ama emin adımlarla ilerlerler ve çoğalırlar.
  5. Mayoz ile üreme (ya da genel olarak eşeyli üreme) daha yavaş bir süreçtir. Dolayısıyla sürecin hızından kaynaklanabilecek hataların önüne geçilmiş olur. Süreç sırasında meydana gelen gerek genetik, gerek süreçsel hatalar düzeltilebilir. Açıkçası Eşeyli Üreme sırasında ciddi bir hata ayıklama mekanizması da evrimleşebilmiştir.
  6. Mayozla üreme, daha uzun vadeli enerji planlaması yapılması gerekmektedir. Bu da canlılar üzerinde ilk bakışta olumsuz görünen, ancak aslında son derece faydalı olan bir seçilim baskısı yaratır. Canlılar, üremeye giden yolda ortama çok daha adaptif özellikler geliştirmek zorunda kalırlar. Mitozla üreyen canlılar genellikle çok kısa sürede üreme zamanına erişebildikleri için, fazla bir özellik geliştirmeleri gerekmez.

Mayoz ya da genel olarak eşeyli üreme ile ilgili olarak daha birçok olumlu yön saymak mümkündür; ancak bu kadarı yeterli olacaktır. Elbette ki eşeyli üremenin getirdiği bazı zorluklar da vardır:

  1. Mayoz ile üreme hızı mitoza göre daha düşük olmasının yukarıda sayılan bazı avantajları olsa da, kısa bir sürede üremek varken çok daha fazla enerji harcayarak üreme hücreleri üretilmektedir. Bu enerji sarfiyatı, yukarıda bahsedilen olumlu yanlarla aşılır.
  2. Eğer tür yeterince şanslıysa, mitoz ile çok kısa sürede başarılı bir genetik yapıya (genotipe), dolayısıyla fiziksel yapıya (fenotipe) sahip olunabilir. Ancak tabii yukarıda sayılan sebeplerle bu yapının yok olması da aynı derecede kolaydır. Mayozda ise elenen birçok fenotip olur, çünkü ciddi miktarda çeşitlilik üretilebilmiş olur. Ancak doğa, hisleri olan ve insani hisleri okşayacak bir yapı olmadığı için, vahşeti de gayet doğal bir şekilde bünyesinde barındırmaktadır. Bu yoğun çeşitlilik, ancak nadir uyumluluk hali (fitness), ciddi bir varolma mücadelesi yaratmaktadır. İşte Evrim'i tetikleyen en önemli unsurlardan biri budur (ki buna Doğal Seçilim diyoruz). Bu süreç sayesinde, bu zorluk da göz ardı edilebilecek bir bedel olmaktadır. Çünkü Evrim geçiriyor olmak, bir tür için iyi bir durumdur.
  3. Eşeyli üremenin bir diğer sıkıntısı, "eş bulma derdi"dir. Çünkü eşeysiz üremede birey kendiliğinden çoğalabilmekteyken, eşeyli üremede bir de karşıt cinsiyetten bir birey bulmak ve hatta çoğu durumda onu kendisiyle üremeye ikna etmek durumundadır. Bu da ciddi bir enerji sarfiyatı demektir. Ne var ki bu da Evrim'i tetikleyen mekanizmalardan biri olarak karşımıza çıkar (ki buna Cinsel Seçilim diyoruz). Cinsel Seçilim, Evrim'in en önemli unsurlarından biridir.
  4. Eşeyli olarak üreyebilmek için, eşey organlarının üretilmesi de ek bir yük getirmektedir. Ancak bir "organ"a sahip olan bir çok hücreliden bahsedebilmemiz için, mayoz bölünmenin sağladığı çeşitlilik ve dolayısıyla Evrim gerekmektedir. Bu sebeple üretilen ve ömür boyunca taşınan bu organ, ödenebilir bir bedeldir.

Görülebileceği gibi, eşeyli üremenin evrimleşebilmesi için birçok bedel ödenmiştir; ancak karşılığında alınanlar, tür için doğrudan ya da dolaylı olarak sayısız avantaj sağlamaktadır. Bu sebeple de doğa tarafından elenmemiş ve türler içerisinde tutulmuştur

Teşekkür Et (1)

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
1,909
Jimmy Braddock
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et (1)
Örnek olarak tırnak kenarları.
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
4
Puan Ver

Bahsettiğiniz süreç immünolojide "inflamasyon" diye geçer. Bu sürecin 4 ana belirtisini, 1. yy'da Celsus isimli Romalı hekim öne sürmüştür. Bunlar sıcaklık (calor), ağrı (dolor), kızarıklık (rubor) ve şişme (tumor). Günümüzde ise bunların mekanizmalarını açıklayabilecek bilgi birikimine sahip olduk.

Bakteriler ile enfekte olmuş dokulara, o bölgedeki bağışıklık sistemi hücreleri tarafından antijen sunumu gerçekleşir. Kompleman dediğimiz hümoral bağışıklık sistemi aktive olur. Hem bağışıklık sistemi hücrelerinden, hem de bölgedeki dokuların bazılarından çeşitli sinyal molekülleri olan sitokin ve kemokinler salınır. Histamin gibi damar geçirgenliği artıran ajanlar sayesinde damar geçirgenliği artar. Çünkü damardan söz konusu bölgeye daha donanımlı bağışıklık sistemi hücreleri göç edecektir. Damardan dokulara hücreler sızarken, aynı şekilde sıvı geçirgenliği de artar. Bu da şişkinlik ve kızarıklık görünümü verir. IL-1 gibi sıcaklığı artıran sitokinler de salınınca, inflamasyon daha belirginleşir. Bu süreçler sırasında bölgedeki sinir uçları uyarıldığı için normalden daha çok ağrı hissederiz.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
60
Yunus Akarsu
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et (1)
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Konuşmanın ve dilin nasıl evrimleştiğini açıklamak yeterli olacaktır.

Kısa: İnsan dili çok uzun ve karmaşık yollardan geçerek bugünlerine gelmiştir. Konuşma, sosyal bir toplumun, hele ki insan gibi zekaya ve giderek artan karmaşıklığa dayalı sosyal bir toplumun kaçınılmaz bir sonucu olarak doğmuştur, çevresel baskıların etkisi altında evrimleşmiştir. İnsan türü, sosyal yapısına bağımlı olarak evrimleşmiş bir türdür ve dolayısıyla sosyal yapıyı destekleyecek her unsur, evrimsel açıdan korunacaktır. İşte zaten çok eski atalara dayanan ses çıkarma yetisi, giderek karmaşık bir hal almış ve konuşma olarak, daha karmaşık ses paketleri halinde kendini göstermeye başlamıştır. Bu karmaşıklaşmayı, seslerin tekrarlanması ve belirli kurallara göre dizilmesi takip etmiştir ve sonucunda, günümüzdeki diller evrimleşmiştir.

Biraz Ayrıntı: Konuşmanın Evrimindeki Kilit Noktalar

Bu konu da, uzun zamandır bilim insanlarının merceği altındadır. Her ne kadar araştırmalar, bütün noktaları belirleyip, genel bir teori geliştirebilecek kadar sonuç getirmiş olamasa da, bütün araştırmaların vardığı tek bir nokta vardır: Beynin evrimi!

Yine zekanın evrimiyle ilgili yazımızda açıkladığımız gibi, beynin evrimini tetikleyen belli başlı unsurlar olmuştur. Bu unsurlar, insanların evrimi sırasında çevresel olarak etki etmeseydi, belki de hiçbir zaman insan bu kadar zeki bir tür olamayacaktı. Benzer şekilde, bu unsurlar eğer aynı şekilde (veya benzer şekillerde), başka canlı türlerinin üzerine etki etseydi, günümüzde zeki olan türler başka türler olacaktı (veya hiçbir tür zeki olmayacaktı). Ancak doğal süreçlerin etkisi altında, insanın zekasına etki eden bazı unsurlar bir araya geldi ve insan beyni, hızla evrimleşmeye başladı. Bu süreçte, insanı "insan" yapan birçok özellik kazanıldı. İşte konuşma da, bunlardan biridir.

Konuşmayı sağlayan birincil beyin bölgeleri, en üstte verdiğimiz yazımızda da belirttiğimiz gibi Broca Alanı ve Wernicke Alanı denen iki alandır ve bunlar, beynin en dış kabuğunda, yani özellikle insana "insani" özelliklerini katan kabukta bulunur.

Bu alanların evrimi, konuşmanın gerçekleşmesi için inanılmaz bir öneme sahiptir; zira Broca Alanı ses biçimlerini kontrol ederken, Wernicke Alanı daha gelişmiş boyutta, kelime dizimi ve cümle bazında anlamlı sesler çıkarılmasını sağlar. Eğer ki bir insanın Broca Bölgesi hasar görürse, o kişinin konuşabilmesi imkansızdır. Öte yandan bir kişinin Broca Bölgesi sağlamken, Wernicke Alanı hasar görürse, kişi sesler çıkarır ve konuşabilir; ancak bu konuşma anlamlı olmaz, sorulara anlamlı cevaplar verilemez ve kişi, bu anlamsızlığı bilinçli olarak fark edemez, sorulara mantıklı cevaplar verdiğini sanar. Yani bizim karmaşık konuşmamız, beynin bu iki bölgesinin dansıyla sağlanır.

Tam da beklendiği gibi, Evrimsel Biyoloji açısından incelediğimizde ise, insanın yakın akrabası olan türlerde müthiş bir durumla karşılaşılır: Bu canlıların beyinlerinde, Wernicke Alanı'na karşılık gelen bölge, insanınkinden daha basit yapılıdır ve bu canlıların hemen hiçbirinde insandaki kadar gelişmiş bir Broca Alanı bulunmaz! Bu canlılarda, bunların homologları (eşleri) bulunur; ancak Broca Alanı, oldukça basit yapılıdır (Wernicke Alanı göreceli olarak daha karmaşık ve ileri düzeydir). Yani bu canlıların konuşamaması, beyinlerindeki evrimle, özellikle de Broca Alanı'nın evrimiyle doğrudan alakalıdır diyebiliriz.

Yapılan araştırmalara göre insana giden kolda, konuşmayı ilk başaran türler, iki ayak üzerine kalkmaya başlamalarıyla birlikte Australopithecus cinsleri ve yakın akrabaları olmuştur. Tarih olarak ise 3.5 milyon yıl kadar önce, yani bu cinslerin evriminin en üst noktalarındayken bildiğimiz anlamıyla konuşmaya yakın bir iletişim türünün başladığı düşünülmektedir. Bunun sebebi iki ayak üzerine kalkmanın beraberinde getirdiği kas ve iskelet sistemi değişimlerinin konuşmaya uygun, L şeklindeki ses yolunu evrimleştirmesidir. Ancak yine de bu türlerin konuşma biçimi, asla bizler, yani Homo cinsi kadar ileri düzey olamamıştır. Hatta uzmanlar, oldukça yakın akrabalarımız olan Neandertallerin bile insan kadar karmaşık sesler çıkaramadığı (ve hatta bazı bilim insanları ise konuşamadığı) yönünde veriler sunmaktadırlar. Tüm bu türlerin ses çıkarma ile konuşma arasındaki evrimsel geçişine Hawaii Üniversitesi'nden dilbilim profesörü Derek Bickerton ön-dil adını vermektedir. Bu tanıma göre, tam olarak konuşayan türlerin, tam olarak konuşmak için evrimleştirmesi gereken unsurlar:

  1. Tam gelişmiş bir söz dizimi,
  2. Geçmişe ve geleceğe yönelik referansta bulunabilmek adına çekimler,
  3. Kapalı sistemli bir kelime dağarcığıdır.

Dolayısıyla konuşmanın evrimi gibi soyut gelen bir konuda bile kademeli bir evrimden söz etmek mümkündür.

Yapılan bazı araştırmalar ise, dili tetikleyen olgunun insanların FOXP2 isimli bir alelinde meydana gelen bir mutasyon olduğunu ileri sürmektedir. Ancak sonradan gelen araştırmalar, bu araştırmanın iddialarını biraz sarsmıştır, zira incelemeler, bu mutasyonun Neandertal-Modern İnsan ayrımından önce gerçekleştiğini, dolayısıyla insan konuşmasında doğrudan bir etkisi olamayacağını göstermektedir. 

Daha fazla ayrıntı için makaleye mutlaka bakınız. https://evrimagaci.org/insanlarda-konusmanin-evrimi-uzerine-337

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
7
Puan Ver
1,145
Kaan Sardoğan
Teşekkür Et (2)
Sonra Cevapla
Takip Et
İnsanlar yüzünden nesli tükenen çok sayı da tür olsa da insanlardan önce de çok sayıda nesil tükendi.Bizim buna engel olma çabamızın amacı nedir? Not:Yanlış anlaşılma olmasın sorumda kötü bir amaç beslemiyorum gerçekten merakımdan kaynaklı bir şekilde sordum.
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Soruya cevap vermekten önce bilgi yanlışını düzeltmek isterim. İnsanların bu dünya üzerindeki her bölgede yaşadığını, yapaylaştığını ve aşırı popilasyonlaşma durumuna girdiğini belirtmek isterim. Bu faktörler nedeniyle insan ırkı dünyadaki her canlıyı etkilemektedir ve sonucunda canlıların nesillerini orantılı olarak azaltma ve arttırma durumunda bulundu(k)lar. Bu durumun farkında olan bazı grup ve belli devlet komiteleri zararı hafifletmek için belli çalışmalarda bulunuyorlar.

Bu yazıyı yazarken genellemelerde bulundum çünkü doğal olarak hangi türlerin yok olması gerektiğini bilemeyiz. Çünkü bu seçilim yapay olarak(insan) bozulmuş durumdadır.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
54K
Ersals Krononot
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Doğal ortamında yaşayan inek sığır vs hayvan sadece ot yiyerek nasıl şişman olabilir.
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Onların bağırsaklarında selülozu sindirebilecek bakteriler bulunuyor. Bitkilerde bulunan selülozu bir besin değeri olarak kullanabiliyorlar. Ayrıca ticari amaçlar yüzünden onların hareketlerini kısıtlıyor hatta genetiklerini değiştiriyoruz. Yani daha ağır olmaları için elimizden geleni yapıyoruz.

Ben gdo’ya karşı olanlardan değilim.

Teşekkür Et

Kaynaklar

  1. İnek
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
55
Boran Durkaya
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Afrika'da yaşayan insanlar günler boyunca aç kalabiliyor. Fakat bizim gibi insanlar 24 saatten fazla aç kalırlarsa ölme noktasına geliyorlar. Sorum şu, canlılar açlık yönünde adaptasyon geçirebilir mi? Cahilliğimin kusruna bakın ama örnek vermem gerekirse DNA kendini daha az protein ile yaşama konusunda geliştirebilir mi?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Öncelikle adaptasyonun ne olduğundan çok kısaca bahsedim. Adaptasyon; Canlının içine girdiği çevreye, iklime vb. uyma. Ayrıca adaptasyon doğal seleksiyonda başarılı olmuş, ona sahip olan organizmayı evrimsel olarak daha uyumlu kılan bir özelliktir. Örneğin kutuplarda yaşayan hayvanların beyaz posta sahip olması.

Senin düşüncene gelirsek Afrika’daki yaşayan insanlar “Seçilim Mekanizmaları” sayesinde açlığa dayanamayanların ölmesi sebebiyle elenip dayananların üreyip soyu devam ettirmesi sonucu açlık yönünde adapte olmuş denebilir. Tabi DNA’ları mutasyon geçirip uzun zaman gerçekten açlığa dayanabilenlerin soyu devam etmeli. Bu aslında zahmetli ve uzun süreli bi iş. Bi anda gerçekleşmez nesiller sürmesi gerekir bu yüzden de gözlemleyebilme olasılığımız düşük.

Sonuç olarak bakarsak bu mümkün olabilir. Ama dediğim koşulların gerçekleşmesi gerektiğini unutmamak gerekir.

Teşekkür Et

Kaynaklar

  1. Wikipedia Nedir?
  2. FenSepetim Adaptasyon Örnekleri
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
1,909
Jimmy Braddock
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver
Altan Özerenler , Biyoteknoloji Öğrencisi

 Bir organ veya dokudaki hücrelerin düzensiz olarak bölünüp çoğalmasıyla beliren kötü urlara denir. Yani Genel anlamda ise kanser vücudumuzun çeşitli bölgelerindeki hücrelerin kontrolsüz çoğalmasıdır.

Meme kanseri, testis kanseri, kalınbağırsak ve rektum kanseri, akciğer kanseri, rahim ağzı kanseri, rahim iç zarı kanseri, idrar yolu kanseri, mesane kanseri, ağız kanseri, gırtlak kanseri, prostat kanseri ve cilt kanseri gibi türleri vardır. En sık görülenler meme, prostat, akciğer ve rahim ağzı kanseridir.

Tedavilerinde ise kan transfüzyonu tedavisi, cerrahi tedavi, radrasyon tedavisi, hedeflenmiş tedavi, immünoloji tedavi, hipertermi tedavi, kök hücre tedavisi ve fotodinamik tedavi gibi tedavi çeşitleri vardır.

İmmün artırıcı besinler ve antioksidanlar gibi alternatif yöntemlerde kanser tedavisi yöntemlerinin etkinliğini artırdığına inanılmaktadır. Alternatif tedavi yöntemleri kanser tedavisine yardımcı olabilir, ancak geleneksel tedavi yöntemlerinin yerini almamalıdır.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver
Güncel örnek 1
Güncel örnek 1
Safsata kılavuzu
Çiftlikbank mağduru Kadriye Yıldız
Çiftlikbank mağduru Kadriye Yıldız
Youtube

Ortak Tutuma Başvurma Safsatası

(Appeal To Common Practice)

Tanım: Öneriyi kabul ettirmek için, büyük çoğunluğunun ortak bir davranışı olduğu düşüncesine başvurarak doğru olduğunu iddia etme.

Güncel örnekler verilmiştir. Bazı kelimeler filtreye takıldığı için görsel olarak yükledim.

Teşekkür Et

Kaynaklar

  1. Kaynak 1
  2. Kaynak 2
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
30
Yagiz Kilic
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

 Pişirme esnasında oluşan buhar, alüminyumun çözünmesine sebep olur ve çözünen alüminyum yiyeceklere nüfuz eder. Bunun sonucunda ise vücutta ağır metal birikimi yaşanır.Asitli ve yüksek ısıda pişirilen yiyeceklerde kesinlikle kullanmamalıyız. Ayrıca donmuş gıdaları sarmaktan da kaçınmalıyız.Alüminyumu saklamak, sarmak için bir araç olarak kullanabiliriz ancak bunu yaparken de gıdaların ıslak, asidik-bazik ya da çok tuzlu olmamalarına dikkat etmeliyiz.Alüminyum gibi mutfakta tercih edilen metali ısı işlemi yapmadan sadece koruma amaçlı kullanmak gayet uygun ve sağlıklı bir tercihtir.

Teşekkür Et

Kaynaklar

  1. Bilimfili
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
949
Ix Chel
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Aklımızdaki kusur ile onun aklındaki kusur bir olamaz.Onu tanımdığımıza göre gerçek kutsallığa dair bilgi sahibi değiliz.Kötülük kutsal olabilir mi?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Tanrısallık, bizim doğrudan anlayabileceğimiz bir olgu değil.

Elimizde sadece insan ve insanî değerler var modelleme yapmak için. Iyi kötü, olumlu olumsuz, doğru yanlış, güzel çirkin gibi kavramlar sadece insan için geçerli. Insanıdoğadan kaldırsak bunların hiçbiri kalmaz. Doğa gereklilik prensibine göre çalışır. Hiçbirşey iyi kötü doğru yanlış değildir. Olması gerekene uygundur sadece.

Bunu var ettiğine inanılan bir tanrı, büyük ihtimalle nasıl merkezine gelmesi gerektiğini bilmeyen insana yol tabelası olsun diye çıkarmış olmalı. Tabelalar ulaşılacak hedef için heryere konmuş.

Doğanın kaotik olması kötü olması demek değildir. Bizim algı kapasitemiz, olasılıkların azlığına düzen diyebilecek kadar zavallı ve basit. Daha varoluşu anlayamamışız. Tanrisalligi nasıl anlayalım.

Tanrı iyi mi kötü mü den öte ben kendi potansiyelimin en üst noktasına ulaşmak için Ne yaptım. Merkezimi dengemi aradım mı. Eğer bunları yaparsam, olası bir üst irade nin olupolmadığını daha net göreceğim. Gündelik yaşama mahkum, kendini geliştirme çabası olmayan bir zihin, bilgi edinmedigikonuda kanaat sahibi olma derdine girer. Düşünce ve inançları zayıf olur.

Biz bir hücreye insanı anlatmakta nasıl zorlanacak isek, olası tanri da kendini sembolik ve bizim yapımıza göre aktarmak isteyecektir. Bizim zihnimizdeki tanrı ile kendisi arasında alaka olmadığını bildiği için sandığımızdan daha iyi daha sevecen olma ihtimali de yüksek olabilir. Reddeden kafasındaki tanrıyı reddetti, inanan kendi kafasındaki tanrıya inandı. Ama o hep başka bambaşka idi belki. Ve bunları değil, kendini keşfetmek için yaptıklarımla ilgilidir.

Ama benim düşüncelerimdeki ile alakası olmadığı her durumda geçerli

Teşekkür Et (1)
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
428
Baran Açıl
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Makale biraz uzun ve birçok kanıt sunuyor. Makaleyi buraya taşımak zor olacağı için makalenin linkini koyuyorum. Mutlaka okuyun.

https://evrimagaci.org/sudan-karaya-cikis-nasil-evrimlesti-karaya-atilan-ilk-adimlardan-neler-ogrenebiliriz-125

Teşekkür Et (1)

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Onur Tilkioğlu
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Sosyopatlığın genetikmi yoksa sonradan edinme bir rahatsızlıkmı olduğu tartışılmaktadır. Soruya uyum sağlayabilmek için sonradan edinme bir rahatsızlık olduğunu düşünelim.

Sosyopatlığın en basit tanımı empati yapamayan ve sonucunda umursamazlığın(Ahlak kurallarını, anayasayı vb. hiçe saymak) belirdiği psikolojik bir bozukluktur.

Bu bilgilerle bulacağımız sonuç içe dönüklüğün bir etkisi olmadığı, insanın kendi içinde bittiğidir. İçe dönük birisinin gözlem ve empati yeteneği yüksekse sosyopat olma ihtimali düşüktür. Ancak insanları anlayamayan, içe dönük insanların sosyopat olma ihtimali daha yüksektir.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
473
Ahmet Can
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Merhabalar Laktik asit kanda bulunursa mı yorgunluk yapar yoksa kaslarda oksijensiz solunumda üretildiğinde sinir uçlarını uyarıp mı yorgunluk yapar?
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver
Halil Gün , Üniversite Öğrencisi

Güzel bir soru,

Uzun yola çıkılacağı zaman ya da dikkat gerektiren işler yapılacağı zaman kişinin ayran içmemesi önemle tavsiye edilir. Bu tavsiye doğru olmakla birlikte, bilimsel bir yönü de vardır. Bildiğiniz gibi ayranın ana maddesi yoğurttur. Yoğurt sütten elde edilir. Sütten yoğurt elde etmeyi sağlayan bakteriler vardır. Bu bakteriler metabolizma sonucu laktik asit meydana getirir. Bu nedenle laktik asit yoğurtta ve dolayısıyla ayranda oldukça fazla bulunur. Laktik asit vücutta sinirlerin gevşemesini sağlar ve insanda rahatlık hissi uyandırır. Ayrıca ayranın içindeki yoğurt bakterileri laktik aside neden olduğu gibi kanser başlangıcını önleme ve tümör hücrelerinin gelişimini geriletme gibi özelliklere de sahiptir.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
26K
Ufuk Derin
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Karar verme mekanizmaları açısından nitelikli bir soru.

Prefrontal korteks, bilinçli tercihlerde yüksek aktiviteye sahiptir. Analitik değerlendirme süreçleri burada yoğunluklu olarak gerçekleşir.

Ancak burada, sonuca gitmede kıyaslayacak somut nitelik farkı bulunmamaktadır. Benzer özelliklere sahip türdaş öğelerden seçim yapma durumunda, çok enerji tüketen prefrontal korteks sonuca ulaşmada net yöntem üretemediği için genellikle duygusal, ya da geçmişe ait deneyimlere göre yapay bir tercih e başvurulur. Daha doğrusu bu yaklaşım tüm tercihlerimizde az ya da çok etkindir. Ancak bu tarz somut kriter değerlendirmesine girilemeyen durumlarda ön plana çıkar.

Nitelik sorgulaması yapılamadığı için örneğin bize yakın olanı, daha kırmızı olanı, daha taze görüneni ya da sagdakini almayı rasyonelitesi geri planda bir şekilde seçebiliriz.

Gerçi otörler, irade nin tüm tercihlerinin buna benzer olduğunu ifade ediyorlar, irade nin illüzyon olmasindankaynaklı. En mantıklı olduğunu düşündüğümüz seçimlerimizin bile arka planında deneyimsel ya da duygusal nedenler vardır a denk geliyor yani.

Sonuca gitmede sahip olduğumuz ortak arka planlar, noropazarlama tarafından kullanılmakta.

Nitelikli soru sorabilmek, konuyu anlamanın bir üst sonucu. Teşekkür ederim şahsınıza.

Teşekkür Et

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
26K
Ufuk Derin
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et (1)
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Ya "gelişime" ihtiyaç duymadılar ya da ihtiyaç duydukları gelişimi somut olarak gerçekleştirebilecek imkanlara sahip değildiler. Daha kısa ve öz olarak ifade etmek gerekirse "istemediler" veya isteseler de "yapamadılar". Biz tarih boyunca yaptık da onlar benzer imkanlara sahipken neden yapamadılar sorusu "istemedikleri" ihtimalini kuvvetlendiriyor. İstememelerinin altında yatan sebep de kültürleri. Peki, kültürleri ne ki, bizimki gibi bir "gelişimi" istemedi? Bu soruya kesin bir cevap vermek güç. Ancak kanaatim daha az zamanda daha çok kazanç isteğinin tavır alışlarında bulunmaması. Zorunlu ihtiyaçları bugüne karşılandığı için ya böyle bir isteği bugüne kadar gün yüzüne çıkaran olmadı ya da çıkarmak anti-sosyal bir eylem olarak değerlendirildi. Birinci ihtimalin ikincisine göre daha zayıf olduğunu düşünüyorum. Zira insanın tabiatında kültür aksini emretmediği sürece daha az zamanda daha çok kazanç sağlama isteği vardır. Böyle bir isteğin kendiliğinden ortaya çıkmamış olması çok zor. Yine de mevcut ihtiyaçlarının onlara göre az bir emekle zaten karşılanıyor olması böyle bir isteğin doğmasını da engellemiş olabilir. Bu tip ilkel kabilelerin nispeten sıcak bölgelerde bulunuyor olması da bu ihtimali güçlendiriyor. Zira yüksek sıcaklık mevcut ihtiyaçların zaten göreli az bir emekle karşılandığı toplumlarda gevşemeyi, daha çok kazanca erişme isteğini azaltmayı, beraberinde getirir.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Kaan Kireççi
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
(Genellikle böyle bilim dallarına ilgim olduğu için bunu yazma gereği duydum.)
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Astrolojiyi kastediyorsanız, sahtebilimdir. Gerçek değildir. Ancak çoğu gerçek biim de -loji ile biter. Biyoloji, psikoloji, zooloji, vb. gibi. Bunlar gerçektir ve bilim insanları tarafından üzerlerinde profesyonelce çalışılır zaten.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
295
İlknur Özdemir
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver
Halil Gün , Üniversite Öğrencisi

Beyin, vücudun tüm işlevlerini kontrol eden, dış dünyadan bilgiyi yorumlayan ve aklın ve ruhun özünü somutlaştıran üç kiloluk bir organdır. Zeka, yaratıcılık, duygu ve hafıza, beyin tarafından yönetilen pek çok şeyden birkaçıdır. Kafatası içinde korunan beyin; serebrum, beyincik ve beyin sapından oluşur.

Beyin, beş duyumuzla bilgi alır: görme, koklama, dokunma, tatma ve işitme. Çoğu zaman bir seferde olur. Mesajları bizim için anlamı olan bir şekilde toplar ve bu bilgiyi hafızamızda saklayabilir. Beyin düşüncelerimizi, hafızamızı ve konuşmayı, kolların ve bacakların hareketini ve vücudumuzdaki birçok organın işlevini kontrol eder.

Merkezi sinir sistemi (CNS) beyin ve omurilikten oluşur. Periferik sinir sistemi (PNS), omurilikten ve omurilikten gelen beyin sinirlerinden geçen omurilik sinirlerden oluşur.

Beyin

Beyin, serebrum, beyincik ve beyin sapından oluşur (Şekil 1).

imageimage

Şekil 1. Beynin üç ana bölümü vardır: cerebrum, cerebellum(beyincik) ve beyin sapı.

Serebrum: beynin en büyük kısmıdır ve sağ ve sol yarıkürelerden oluşur. Dokunma, görme ve işitmeyi yorumlama, konuşma, akıl yürütme, duygular, öğrenme ve hareketin hassas kontrolü gibi daha yüksek işlevleri yerine getirir.

Beyincik: Serebrumun altında bulunur. Fonksiyonu kas hareketlerini koordine etmek, postürü ve dengeyi korumaktır.

Beyinsapı: serebrum ve beyinciği omuriliğe bağlayan bir röle merkezi görevi görür. Solunum, kalp hızı, vücut ısısı, uyku ve uyku döngüleri, sindirim, hapşırma, öksürme, kusma ve yutma gibi birçok otomatik işlevi yerine getirir.

Sağ Beyin – Sol Beyin

Beyin ikiye bölünür: sağ ve sol yarımküreler (Şek. 2) Bir tarafı diğerine mesaj ileten ‘Corpus Callosum’ adı verilen bir lif demetiyle birleşirler. Her yarımküre, vücudun karşı tarafını kontrol eder. Beynin sağ tarafında bir inme meydana gelirse, sol kolunuz veya bacağınız zayıf veya felç olabilir.

Yarım kürelerin tüm fonksiyonları paylaşılmaz. Genel olarak, sol yarımküre konuşma, anlama, aritmetik ve yazmayı kontrol eder. Sağ yarıküre yaratıcılık, mekânsal yetenek, sanatsal ve müziksel becerileri kontrol eder. İnsanların yaklaşık %92’sinde sol yarıküre, el kullanımında ve dilinde baskındır.

imageimage

Şekil 2. Serebrum, sol ve sağ yarımkürelere ayrılmıştır. İki taraf sinir lifleri corpus callosum ile bağlanır.

Beynin Lobları

Serebral yarıküreler beyni loblara bölen farklı çatlaklara sahiptir. Her yarım kürede 4 lob bulunur: frontal, temporal, parietal ve oksipital (Şekil 3). Her lob, bir kez daha, çok özel fonksiyonlara hizmet eden alanlara bölünebilir. Beynin her lobunun yalnız çalışmadığını anlamak önemlidir. Beynin lobları ile sağ ve sol yarımküreler arasında çok karmaşık ilişkiler vardır.

imageimage

Şekil 3. Cerebrum dört loba ayrılır: frontal, parietal, oksipital ve temporal.

Frontal lob
  • Kişilik, davranış ve duygular
  • Yargılama, planlama, problem çözme
  • Konuşma: konuşma ve yazma (Broca’nın bölgesi)
  • Vücut hareketi (motor fonksiyonları)
  • Zeka, konsantrasyon, öz farkındalık
Parietal lob
  • Dili, kelimeleri yorumlar.
  • Dokunma duyusu, ağrı, sıcaklık (duyusal şerit)
  • Görme, işitme, motor, duyusal ve hafızadan gelen sinyalleri yorumlar.
  • Mekansal ve görsel algı
Oksipital lob
  • Görmeyi yorumluyor(renk, ışık, hareket).
Temporal lob
  • Dili anlama (Wernicke bölgesi)
  • Bellek
  • İşitme
  • Sıralama ve organizasyon

Dil

Genel olarak, beynin sol yarımküresi dil ve konuşmadan sorumludur ve “baskın” yarım küre olarak adlandırılır. Sağ yarımküre, görsel bilgi ve mekânsal işleme yorumlamada büyük rol oynar. Solak olan insanların yaklaşık üçte birinde, konuşma fonksiyonu beynin sağ tarafında yer alabilir. Solak kişiler, konuşma merkezlerinin bu bölgedeki herhangi bir ameliyattan önce sol veya sağ tarafta olup olmadığını belirlemek için özel testlere ihtiyaç duyabilirler.

Afazi, en çok inme veya travma nedeniyle beyin hasarı nedeniyle konuşma üretimi, kavrama, okuma ya da yazma olaylarını etkileyen bir dil rahatsızlığıdır. Afazi türü, hasar gören beyin bölgesine bağlıdır.

Broca bölgesi: sol frontal lobda uzanmaktadır(Şekil 3). Bu alan hasar görürse, konuşma seslerini üretmek için dil veya yüz kaslarını hareket ettirmek zor olabilir. Kişi hala konuşulan dili okuyabiliyor ve anlayabiliyor, ancak konuşma ve yazmada zorluk çekiyordur (yani harf ve kelimeler oluşturuyor, çizgiler içinde yazmıyor). Broca’nın afazi olarak adlandırılıyor.

Wernicke bölgesi: sol temporal lobda uzanır(Şekil 3). Bu bölgedeki hasar Wernicke afazisine neden olur. Birey hiçbir anlamı olmayan, gereksiz kelimeleri ekleyen ve hatta yeni kelimeler yaratabilecek uzun cümlelerle konuşabilir. Konuşma sesleri çıkarabilir, ancak konuşmayı anlamada güçlük çekerler ve bu yüzden hatalarından habersizdirler.

Korteks

Serebrumun yüzeyi korteks olarak adlandırılır. Tepeler ve vadiler ile katlanmış bir görünüme sahiptir. Korteks belirli katmanlarda düzenlenmiş 16 milyar nöronlar (beyincik 70 milyar = 86 milyar toplam) içerir. Sinir hücresi cisimleri korteks gri-kahverengiyi renklendirir. Adı gri maddedir(Şek. 4). Korteksin altında, beyin alanlarını birbirine bağlayan uzun beyaz lifler (aksonlar) vardır. Beyaz madde denir..

imageimage

Şekil 4. Korteks, aksonlar (beyaz madde) ile diğer beyin bölgelerine bağlanan nöronları (gri madde) içerir. Korteks katlanmış bir görünüme sahiptir. Bir kata gyrus denir ve arasındaki vadi bir sulkustur.

Korteksin katlanması, beyinin yüzey alanını arttırır ve daha fazla nöronun kafatasının içine girmesine ve daha yüksek fonksiyonlara olanak vermesine izin verir. Her kat gyrus olarak adlandırılır ve kıvrımlar arasındaki her oluk bir sulkus olarak adlandırılır. Belirli beyin bölgelerinin tanımlanmasına yardımcı olan katlar ve oluklar için isimler vardır.

Derin yapılar

Beyaz cevher yolları adı verilen yollar, korteksin bölgelerini birbirine bağlar. Mesajlar, bir gyrustan diğerine, bir lobdan diğerine, beynin bir tarafından diğerine ve beynin derinlerindeki yapılara gidebilir(Şekil 5).

imageimage

Şekil 5. Bazal ganglionu gösteren koronal kesit.

Hipotalamus: üçüncü ventrikülün tabanında yer alır ve otonom sistemin ana kontrolüdür. Açlık, susuzluk, uyku ve cinsel tepki gibi davranışları kontrol etmede rol oynar. Ayrıca vücut ısısını, kan basıncını, duygularını ve hormonların salgılanmasını düzenler.

Hipofiz bezi: sella turcica adı verilen kafa tabanında küçük bir kemik cebinde yatar. Hipofiz bezi hipofiz sapı ile beynin hipotalamusuna bağlanır. “Ana bez” olarak bilinir, vücuttaki diğer endokrin bezleri kontrol eder. Cinsel gelişimi kontrol eden, kemik ve kas gelişimini destekleyen ve strese yanıt veren hormonları salgılar.

Epifiz bezi: üçüncü ventrikülün arkasında bulunur. Melatonin salgılayarak vücudun iç saatini ve sirkadiyen ritimleri düzenlemeye yardımcı olur. Cinsel gelişimde bazı rolleri vardır.

Thalamus: gelen ve kortekse giden hemen hemen tüm bilgiler için bir röle istasyonu olarak hizmet vermektedir. Acı hissi, dikkat, uyanıklık ve hafızada rol oynar.

Bazal ganglion: kaudat, putamen ve globus pallidus içerir. Bu çekirdekler, parmak ucu hareketleri gibi ince hareketleri koordine etmek için serebellumla çalışır.

Limbik sistem: duygularımızın, öğrenmenin ve hafızanın merkezidir. Bu sistemde cingulate gyri, hipotalamus, amigdala (duygusal reaksiyonlar) ve hipokampus (bellek) bulunur.

Bellek

Bellek(hafıza), üç aşamayı içeren karmaşık bir süreçtir: kodlama (hangi bilgilerin önemli olduğuna karar vermek), saklamak ve geri çağırmak. Beynin farklı alanları farklı bellek tiplerinde yer alır(Şekil 6). Bir olayın kısa süreli bellekten uzun süreli belleğe (kodlama denilen) geçmesi için beyniniz dikkat ve prova yapmalıdır.

image

Şekil 6. Hafıza oluşumunda yer alan limbik sistemin yapıları. Prefrontal korteks kısa bir süreliğine kısa süreli bellekte güncel olayları tutar. Hipokampus, uzun süreli belleği kodlamaktan sorumludur.

Prefrontal kortekste çalışma belleği olarak da adlandırılan kısa süreli hafıza oluşur.Yaklaşık bir dakika boyunca bilgi depolar ve kapasitesi yaklaşık 7 maddeyle sınırlıdır.Örneğin, size söylediği bir telefon numarasını çevirmenizi sağlar. Ayrıca okuma sırasında, sadece okuduğunuz cümleyi ezberlemek için araya girer, böylece bir sonraki cümle mantıklıdır.

Uzun süreli hafıza temporal lobun hipokampüsünde işlenir ve daha uzun süre bir şey ezberlemek istediğinizde aktif hale gelir. Bu bellek sınırsız içerik ve süre kapasitesine sahiptir. Kişisel hatıraların yanı sıra gerçekleri ve figürleri içerir.

Beceri hafızası, bazal gangliyaya bilgi aktaran serebellumda işlenir. Ayakkabı bağlama, enstrüman çalma veya bisiklete binme gibi otomatik olarak öğrenilen anıları saklar.

Ventriküller ve beyin omurilik sıvısı

Beyin, ventriküller olarak adlandırılan içi boş sıvı dolu boşluklara sahiptir(Şekil 7). Ventriküllerin içi, renksiz serebrospinal sıvıyı (CSF) oluşturan koroid pleksus adı verilen bir şerit benzeri yapıdır. CSF ve onun etrafında beyin ve omurilik akar. Bu dolaşım sıvısı sürekli olarak emilir ve tekrar doldurulur.

image

Şekil 7. CSF, beyindeki derin ventriküllerin içinde üretilir. BOS sıvısı beyin ve omurilikte dolaşır ve ardından subaraknoid boşluğa geçer. Yaygın tıkanıklık alanları: 1) Monro foramenleri, 2) Sylvius su kemeri ve 3) obex.

Lateral ventriküller adı verilen serebral yarıkürelerin derinlerinde iki ventrikül vardır. Her ikisi de üçüncü ventrikülle Monro’nun foramenleri olarak adlandırılan ayrı bir açıklık üzerinden bağlanır. Üçüncü ventrikül, dördüncü ventrikül ile Sylvius’un su kemeri olarak adlandırılan uzun bir dar borudan bağlanır. Dördüncü ventrikülden, BOS, banyo yaptığı ve beyni yastıkladığı subaraknoid boşluğa akar. CSF, araknoid villus adı verilen superior sagittal sinüste özel yapılar tarafından geri dönüştürülür(veya emilir).

Emilen CSF miktarı ile üretilen miktar arasında bir denge sağlanır. Sistemdeki bir bozulma veya tıkanıklık, ventriküllerin (hidrosefali) genişlemesine veya omurilikte sıvı birikmesine (siringomiyeliye) neden olabilen BOS birikmesine neden olabilir.

Kafatası

Kemik kafatasının amacı beyni sakatlıktan korumaktır. Kafatası, sütür hatları boyunca birbirine kaynaşan 8 kemikten oluşur. Bu kemikler frontal, parietal (2), temporal (2), sfenoid, oksipital ve etmoidi içerir (Şekil 8). Yüz maksilla, zigoma, nazal, palatin, lakrimal, inferior nazal konka, mandibula ve vomer dahil olmak üzere 14 eşleştirilmiş kemiklerden oluşur.

image

Şekil 8. Beyin kafatası içinde korunmaktadır. Kafatası sekiz kemikten oluşur.

Kafatasının içinde üç ayrı alan vardır: anterior fossa, orta fossa ve posterior fossa(Şek. 9). Doktorlar bazen bir tümörün yerini bu terimlerle, örneğin orta fossa meningiom ile ifade eder.

image

Şekil 9. Kafatasının tabanındaki kafatası sinirlerinin beyin ile çıkarılması. Kranial sinirler beyin sapından köken alırlar, kafatasından foramina denen deliklere doğru çıkarak inerve ettikleri vücudun bölümlerine giderler. Beyin sapı kafatasından foramen magnumdan çıkar. Kafatasının tabanı, anterior, orta ve posterior fossae olmak üzere 3 bölgeye ayrılmıştır.

Bilgisayarın arkasından çıkan kablolara benzer şekilde, tüm atardamarlar, damarlar ve sinirler kafatasının tabanından foramina denilen deliklerden çıkmaktadır. Ortadaki büyük delik (foramen magnum) omuriliğin çıktığı yerdir.

Kraniyal sinirler

Beyin, omurilik ve on iki çift kranial sinir yoluyla vücut ile iletişim kurar (Şekil 9). İşitme, göz hareketi, yüz hisleri, tat alma, yutma, yüz, boyun, omuz ve dil kaslarının hareketini kontrol eden on iki çift kranial sinirden on tanesi beyin sapında ortaya çıkar. Koku ve görme için kranial sinirler serebrumdan kaynaklanır.

On iki kranial sinirlerin Romen rakamı, adı ve ana fonksiyonu:

NumaraAdFonksiyon

IolfactorykokuIIopticgörmeIIIoculomotorgöz hareketleri, gözbebeğiIVtrochleargöz hareketleriVtrigeminalyüz hissiVIabducensgöz hareketleriVIIfacialyüz hareketleri, tükürük salgılamakVIIIvestibulocochlearişitme, dengeIXglossopharyngealtat alma, yutmaXvaguskalp atışı, sindirimXIaccessorykafa hareketleriXIIhypoglossaldil hareketleri

Zarlar

Beyin ve omurilik, meninks denilen üç doku tabakasıyla kaplanır ve korunur. En dış tabakadan içeri doğru: dura mater, araknoid materyal ve pia mater.

Dura mater: kafatasının iç kısımlarını yakından çizen güçlü, kalın bir zardır; onun iki tabakası, periosteal ve meningeal dura, sadece venöz sinüsler oluşturmak için kaynaştırılır ve ayrılır. Dura küçük katlar veya bölmeler oluşturur. İki özel dural kıvrım, falks ve tentoryum vardır. Falks, beynin sağ ve sol yarıkürelerini ayırır ve tentoryumu serebellumdan ayırır.

Araknoid mater: tüm beynini örten ince, ağ benzeri bir zardır. Araknoid elastik dokudan yapılır. Dura ve araknoid membranlar arasındaki boşluk subdural boşluk olarak adlandırılır.

Pia mater: kıvrımlarını ve oluklarını takip eden beynin yüzeyine sarılır. Pia mater beynin derinlerine ulaşan birçok kan damarına sahiptir. Araknoid ve pia arasındaki boşluk subaraknoid boşluk olarak adlandırılır. Beyin omurilik sıvısının beynini yıkadığı ve yastıkladığı yer burasıdır.

Kan Temini

Kan, beyine iki çift arter, internal karotid arterler ve vertebral arterler tarafından taşınır(Şekil 10). Dahili karotid arterler, beynin çoğunu besler.

image

Şekil 10. Ortak karotis arteri boyuna kadar uzanır ve iç ve dış karotis arterlere ayrılır. Beynin anterior dolaşımı internal karotid arterlerle (ICA) beslenir ve posterior sirkülasyon vertebral arterler (VA) tarafından beslenir. İki sistem Willis Çemberinde (yeşil daire) bağlanır.

Vertebral arterler serebellumu, beyin sapını ve serebrumun alt kısmını besler. Kafatasından geçtikten sonra sağ ve sol vertebral arterler baziler arteri oluşturmak için birleşir. Baziler arter ve internal karotid arterler, Willis’in Çemberi adı verilen beynin tabanında birbirleriyle “iletişim kurarlar”(Şekil 11). Dahili karotid ile vertebral-bazilar sistemleri arasındaki iletişim, beynin önemli bir güvenlik özelliğidir. Ana damarlardan biri tıkanırsa, Willis çemberinin çevresine gelen ve beyin hasarını önlemek için kan akımı sağlanır.

image

Şekil 11. Willis Çemberinin üstten görünüşü. İnternal karotis ve vertebral-bazilar sistemleri anterior communicating (Acom) ve posterior komünikasyon (Pcom) arterleri ile birleştirilir.

Beynin venöz dolaşımı vücudun geri kalanından çok farklıdır. Genellikle atardamarlar ve damarlar, vücudun belirli bölgelerini besleyip boşalttıkları için birlikte çalışırlar. Yani, bir çift vertebral ven ve internal karotis damarının olacağını düşünürdüm. Ancak, beyinde durum böyle değildir. Büyük damar toplayıcıları, venöz sinüsler oluşturmak için duraya entegre edilmiştir.Yüz ve burun bölgesinde hava sinüsleri ile karıştırılmamalıdır. Venöz sinüsler beyinden kanı toplar ve iç juguler venlere iletir. Üst ve alt sagittal sinüsler serebrumu boşaltır, kavernöz sinüsler ön kafa tabanını drene eder. Tüm sinüsler sonunda kafatasından çıkan ve juguler damarları oluşturan sigmoid sinüslere akar. Bu iki juguler ven, esasen beynin tek drenajıdır.

Beynin Hücreleri

Beyin iki tip hücreden oluşur: sinir hücreleri (nöronlar) ve glia hücreleri.

Sinir hücreleri

Nöronların birçok boyutu ve şekli vardır, ancak hepsi bir hücre gövdesi, dendritler ve bir aksondan oluşur. Nöron, elektrik ve kimyasal sinyaller yoluyla bilgi aktarır. Evinizde elektrik kablolarını görüntülemeye çalışın. Bir elektrik devresi, bir ışık anahtarı açıldığında, bir ampulün ışınlanacağı şekilde bağlanan çok sayıda telden oluşur. Heyecanlanan bir nöron, enerjisini yakın çevresindeki nöronlara iletecektir.

Nöronlar enerjilerini ya da “konuşma” deyimini, sinaps olarak adlandırılan küçük bir boşlukta birbirlerine iletirler(Şekil 12). Bir nöronun, diğer sinir hücrelerinden gelen mesajları toplayan antenler gibi davranan dendrit denen çok sayıda kolu vardır. Bu mesajlar iletinin iletilip iletilmeyeceğini belirleyen hücre gövdesine geçirilir. Önemli mesajlar, nörotransmiterler içeren keselerin sinaps içine açıldığı aksonun sonuna iletilir. Nörotransmiter molekülleri sinapstan geçer ve alıcı sinir hücresindeki özel reseptörlere uyar, bu da hücrenin mesajdan geçmesini uyarır.

image

Şekil 12. Sinir hücreleri bir hücre gövdesi, dendritler ve aksondan oluşur. Nöronlar, nörotransmitterleri sinaps olarak adlandırılan küçük bir boşlukta değiştirerek birbirleriyle iletişim kurarlar.

Glia hücreleri

Glia(Yunanca kelime anlamı yapıştırıcı) beyin, beslenme, koruma ve yapısal destek ile nöronlar sağlayan hücrelerdir. Sinir hücrelerinden yaklaşık 10 ila 50 kat daha çok glia vardır ve beyin tümörlerinde en sık görülen hücrelerdir.

Astroliya veya astrositlerin bakımından görevlileridir. Kan beyin bariyerini düzenler, besin ve moleküllerin nöronlarla etkileşmesine izin verir. Homeostazı, nöronal savunma ve onarımı, skar oluşumunu kontrol ederler ve ayrıca elektriksel impulsları etkilerler.

Oligodendroglia hücreleri, aksonları yalıtan ve elektriksel mesajların daha hızlı ilerlemesine izin veren miyelin adı verilen yağlı bir madde oluşturur.

Ependimal hücreler ventrikülleri hizalar ve beyin omurilik sıvısını (CSF) salgılar.

Microglia beyinin bağışıklık hücreleridir, onu istilacılardan korur ve kalıntıları temizler. Ayrıca sinapsları da eritirler.

Kaynak: https://mayfieldclinic.com/pe-anatbrain.htm

 

Teşekkür Et

Kaynaklar

  1. Wikipedia
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Maymun insanın en yakın akrabasıdır. Maymun ile insanın genlerinin %98.77'si aynıdır. Ancak kalan %1.23 fark sanılanın aksine daha büyüktür. Bu nedenle insan ile maymun çiftleşse bile kromozom farkından dolayı verimli döl veremezler.

Teşekkür Et

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
1,410
Ufuk Can Yıldız
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Genel izafiyet diye sordum, yerçekimi ile alakalıdır herhalde diye, ancak belki de özel izafiyetle ilgilidir ya da her ikisiyle de, bilemiyorum.
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Determinizm; evrende bir düzen olduğunu ve bu düzen çözüldüğünde nedenlerin ve sonuçların açıklanıp daha sonra gelişecek olayların bilgisini elde edebileceğimizi iddia eden felsefi bir terimdir. Yani bir olayın başlangıç koşullarını tüm çevresiyle bilirsek o olayın nasıl gelişeceği ve nasıl biteceği hakkında %100 lük bir sonuca erişebileceğimizi iddia eder. Bu görüş kuantum fiziğinin keşfedilmesi sonucu çürütülmüştür. Fakat newton fiziğinde geçerliliği bulunmaktadır. Örneğin bir oku havaya fırlattığımızda o okun fırlatılma koşulları hakkındaki tüm bilgilere sahip olursak o okun kaç derecelik açıyla nereye düşeceğini kesin olarak hesaplayabiliriz. Einstein'ın genel izafiyet kuramıda genel çerçevesiyle newton fiziğinin daha gelişmiş bir versiyonudur. İzafiyet Newton'ın kuramlarında açıklayamadığı olayları açıklığa kavuşturur ve newton'ın açıkladığı olguları farklı bir bakış açısıyla değerlendirir. Newton fiziği ve genel göreliliği bir denklemin farklı iki çözüm yolu olarak düşünebiliriz. Bir okun hareketini genel görelilik ile de açıklayabiliriz fakat elde edeceğimiz sonuç aynı olurken sonuca daha karmaşık bir yoldan ulaşırız. Bu yönüyle genel görelilik temel manasıyla newton fiziğindeki determinst yaklaşıma sahiptir.

Teşekkür Et (1)
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
3,768
Turgay Aydın
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et (1)
Mesela volkanik patlamalarda bazı lavlar bazalt olurken bazıları obsidyen oluyor ,bunun nedeni nedir ?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver
Mehmet Erol , Jeoloji Meraklısı

Aslında diğer kayaç grupları(sedimanter ve metamorfik) da bir çok kayaç türünü kapsar. Magmatik kayaçların sınıflandırılması ise kabaca oluşum ortamları ve içeriğindeki mineral oranına göre belirlenir. Kayacın kökeni bir volkanik akma veya patlama ise soğuyan magmanın mineral içeriğine göre kayaç oluşacaktır. Örneğin basaltın içerisinde piroksen, plajioklas, olivine ve diğer minerallerden bulunurken, söylediğin obsidyen(cam) sadece silicadan meydana gelmektedir. Eğer bazaltı oluşturan magma yüzeye çıkmamış ve derinlerde yavaş yavaş soğuyarak oluşsaydı(yüz binlerce yıl mertebesi) adına gabro diyecektik. Eğer bu konulara meraklıysanız, basit bir jeolojiye giriş kitabında dahi çok daha doyurucu ve ilginç bilgiler edinebilirsiniz.

Teşekkür Et

Kaynaklar

  1. basalt
Devamını Göster

Toplam 2740 soru

Evrim Ağacı Soru & Cevap Platformu, Türkiye'deki bilimseverler tarafından kolektif ve öz denetime dayalı bir şekilde sürdürülen, özgür bir ortamdır. Evrim Ağacı tarafından yayınlanan makalelerin aksine, bu platforma girilen soru ve cevapların içeriği veya gerçek/doğru olup olmadıkları Evrim Ağacı yönetimi tarafından denetlenmemektedir. Evrim Ağacı, bu platformda yayınlanan cevapları herhangi bir şekilde desteklememekte veya doğruluğunu garanti etmemektedir. Doğru olmadığını düşündüğünüz cevapları, size sunulan denetim araçlarıyla işaretleyebilir, daha doğru olan cevapları kaynaklarıyla girebilir ve oylama araçlarıyla platformun daha güvenilir bir ortama evrimleşmesine katkı sağlayabilirsiniz.
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“İnsanlar zalimken kuzu, boyun eğerken kurt gibi gözükür.”
Carl von Doren
Geri Bildirim Gönder