Puan Ver
2
Puan Ver
50
Gulcin St
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Sütyen yerçekimine karşı göğüslere destek olur.Yatarken yerçekimi meme dokusunu ayaktaki kadar etkilemez bu bakımdan gece sütyen takmak gerekli değildir.Kullandığınız sütyen bedeninize uygun değilse yanlış alınmışsa her pozisyonda zarar verir.Ayrıca fazla sıkı ise gece uzun süre benzer pozisyonlarda kaldığımızdan da lenf nodlarına basınç uygulayabilir.Bu da uzun vadede lenf çalışmasına zarar verir.

Teşekkür Et

Kaynaklar

  1. Lenf Paylaştığım bilgiler ders içeriğini de kapsamakta
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
3,768
Turgay Aydın
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver
Ahmet Özkaya , Coğrafya Öğretmeni - Yazar

Bilimsel bilgi sürekli değişiklik gösterebilmektedir. Bugün levha teknoniği kuramı, yer bilimlerindeki olayları açıklamada ve elde edilen gözlemler sonucunda en iyisi denilebilir. Ancak gelecekte neler olacağını kesin olarak bilemeyiz. Ayrıca Pangea'dan öncede kıtalar vardır. Bkz: Nuna.

Kıtaların daha önceki zamanlarda tek halde olduğu ile ilgili elimizdeki en güçlü kanıtlardan birtanesi levha tektoniğidir.Eğer levha teknoği kuramı olmasaydı bu durum açıklamak mümkün olamazdı. Pangea kıtası ikiye ayrılmaktadır. Kuzey tarafı 'Laurasia' güney tarafı ise Gondvana'dır. Laurasi'nın ayrılması ile Kuzey Amerika, Asya ve Avrupa meydana gelmiştir. Gondvana'nın ayrılmasıyla ise Güney Amerika, Antartika, Avustralya ve Afrika meydana gelmiştir. Kıtaların ayrılması ile ilgili çeşitli kanıtlar mevcuttur. Bu yazıda Güney Amerika'nın doğusu ile Afrika'nın batısını ele alacağız. Öncelikle Güney Amerika ve Afrika kıtalarının haritada birleştirdiğinizde bir uyum görüceksiniz. Ayırca her iki kıtanın ayrıldığı bölgelerde jeolojik acıdan çok büyük benzerlikler ihtiva etmektedir. Diğer bir durum ise bulunan fosillerin aynı ve benzer olarak bulunmasıdır. Hem hayvan hem bitki fosilleri buna iyi bir örnektir. Yapılan yaşlandırmalar sonucuda her iki kıtanın yaşları aynı ve birbirine çok yakın olarak çıkmaktadır. Yukarıda anlatılan hususlar diğer kıtalar içinde geçerlidir. Ayrıca gelişen teknoloji sayesinde kıtaların hangi yöne ve hangi hızla hareket ettiği artık tespit edilebiliyor. En güçlü kanıtlardan bir tanesi ise Atlantik Okyanusu Sırtıdır. Magma'da konveksiyonel akıntılar sonucu yerkabuğu kütleleri hareket etmekte ve ayrılan bölgede yeni bir kabuk meydana gelmektedir. Yapılan yaşlandırmalar sonucu ise okyanus ortası sırtında  uzaklaştıkça kayaçları yaşı artmakta tersi durumda ise azalmaktadır. Aşağıya kaynak koyuyorum. Levha Tektoniğinin kanıtlarını orada bulabilirsiniz.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
2,085
Mitra Deniz Karataş
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Bir meteor Dünya 'ya doğru geliyor . Ve bu meteor Dünya atmosferinde erimesinin 15 saniye sürdüğünü varsayalım. Bu olaydan uzaklaşan gözlemci bunu 25saniye ve buna yaklaşan gözlemci 20 saniye sürdüğünü görür. Işığın hızı sabit ise bu olayı iki gözlemcinin de eşit sürede eridiğini görmesi gerkmez mı?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Şöyle düşün:sabit bir hızla 2 taş atılıyor. Birisini 5 m  gitmesi hedeflenirken,diğerinin 10 m gitmesi hedefleniyor.Kaçınılmaz olarak 2. taş daha uzun sürede hedefine ulaşacaktır. 

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver
Seco Oz , Bilim meraklısı

Radyasyon, enerjinin yayılması ve bir yerden bir yere elektromanyetik dalgalar diğer bir deyişle fotonlar olarak iletilmesidir. Çok bilimsel olmayan tanımıyla ışık enerjisi diyebiliriz. 

Elektromanyetik spektrumun tamamı, yani radyo dalgaları, mikrodalgalar, kızıl ötesi, görünür ışık, mor ötesi, x ışınları, gama ışınları radyasyondur. 

Buna karşılık halk arasında çoğunlukla x-ışınlarına bazen de gama ışınlarına radyasyon denmektedir.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
3
Puan Ver
2,092
Recep Enes Şahin
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
4
Puan Ver
Erdoğan Ahmet Özden , Öğrenmeye meraklı genç bir sapiens

Evren, Big Beng ile bu günden kabaca 14 milyar yıl önce genişlemeye başladı. Bu durumda evrendeki maksimum hız sınırı olan ışık hızını göz önüne alınca Evrenin çapınında 14 milyar olması gerektiğini düşünürüz ancak WMAP uydusunun yapmış olduğu ölçümler, bize Evrenin 93 milyar çapında olduğunu gösteriyor. Şu halde; Evet. Evrenin genişleme hızı ışık hızından hızlıdır denilebilir ama şunuda atlamamak gerekir: Evrenin genişleme hızı ile kastedilen günlük hayatta kastetiğimiz hız kavramı birbirlerinden bi' hayli farklı. Hız, bir A noktasından başka bir B noktasına ne kadar sürede gidildiğidir. Evrende ise bir hareket yoktur, genişleme vardır. Hemde tek bir noktadan değil tüm noktalardan. Bu durumda evren için hız kavramını kullanamayacağımızdan kıyaslama yapmakta pek akıl karı olmaz. Umarım yardımcı olmuşumdur Evrim Ağacı'nı takip eden güzek insan.

Teşekkür Et

Kaynaklar

  1. rasyonalist Konuyla ilgili daha teknik blgiler edinmek için kontrol edebilirsin
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
Anonim
Anonim
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
bir çok şeyi rahatlıkla eritebiliyorken neden midemizin kendisini eritmiyor?
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
6
Puan Ver

Bu harika bir soru! Aslında eritiyor; çünkü maddelerin "Ben özel bir maddeyim, beni eritemezsin!" gibi bir mentalitesi bulunamıyor. Dolayısıyla mide duvarımız da durmaksızın asiditesi bildiğimiz limondan 10 kat güçlü olan hidroklorik asit etkisi altında durmadan eriyor. Ancak eriyen şey, midemizin kendisi değil, midedeki goblet hücrelerin salgıladığı kalın mukus tabakası. Bu tabaka durmaksızın salgılanarak mide sıvısı ile mide duvarı arasında koruma görevi görüyor. Bu mukoza içinde bikarbonat molekülleri bulunuyor ve asit mukozanın iç bölgelerine sızdığı anda bu bazik molekülle tepkimeye girerek etkisiz hale geliyor. 

Teşekkür Et

Kaynaklar

  1. Scientific American Burada koruyucu mekanizmalar anlatılmış; biraz teknik ama yine de güzel.
Devamını Göster
Puan Ver
6
Puan Ver
3,750
Albus Dumbledore
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Yani aslında aşk dediğimiz şey aslında yok ve biz daha modern ve uysal görünebilmek için cinsel isteğimizi aşk adıyla mı anıyor ve baskılıyoruz? Çünkü bir hayvan aşık olabilir mi bilmiyorum. Yani amacı sadece sekstir. Yoksa bizim de mi öyle?
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
5
Puan Ver
Emre Ertürk , Evrim Ağacı çevirmeni

İnsan örneğinde cinsel istek tek başına türün devamı için yeterli olmazdı. Bence açık birkaç neden var.

  • İnsanın üreme süreci (yavrunun yeterince büyümesi de dahil) görece uzun ve çok sıkıntılı. Aşk, genel bir işlev olarak, en başta bu süreci iki taraf için de dayanılır kılıyor, hem süreçte ortaya çıkan zorluklara karşı hem de uzun süre birbirlerine dayanabilmeleri açısından... Aşkın bittiği ilişkilerde bir anda her şeyin renginin nasıl soluklaştığını ve genel olarak evlilik hayatının nasıl tatsız bir monotonluğa dönüştüğünü düşünün...
  • Aşkın oluşması, cinsel seçilimde özellikle kadına "Sağlıklı spermlere ve sağlam genlere ek olarak bu adamdan düzgün bir koruyucu ve sağlayıcı partner/baba olur. Girmek üzere olduğum bu zor yolda bana ciddi yararı olacak gibi görünüyor. Yapışayım en iyisi ben buna." duygusunu veriyor. Erkeğe ise "Yav, bu kadın pek şahane bir şey yahu! Benim olsun ve onu hep koruyayım ve hep seveyim ve hep sevişelim. Ayrıca bununla çocuk yaparsam hem çocuğum sağlıklı olur hem de babalık yapacak hevesim de olabilir" duygusunu veriyor. Hepsi bilinçdışı düzeyde tabi ki... Evrim bu konularda (üreme ve hayattakalım), bu noktada zar atamaz, işi bireyin keyfine bırakamazdı. :)))
  • İnsan dişisi görece zor hamile kalabiliyor. Hamileliğin garantilenmesi için defalarca çiftleşme eyleminin gerektiği durumlar hiç de az değil. Aşk bunu çok etkili bir biçimde garantiliyor. Aşk olmasaydı bir erkeğin defalarca aynı kadınla, bir kadının da defalarca aynı erkekle çiftleşmesi çoğu zaman mümkün olmazdı.
  • Hamilelik sürecinde kadın desteğe ve korunmaya muhtaç bir hale geliyor. Erkeğin bu desteği "koşulsuz" sağlamasında aşkla oluşan bağlanmanın rolü büyük.
  • Evrimsel süreçte 2 ayak üzerinde yürümeye geçişle insanın (kadının) başına gelen doğum kanalının daralması problemi ve buna bağlı olarak insan yavrularının gelişimini tamamlamadan oldukça "ham" bir şekilde doğması, doğum sonrası büyük bir ebeveyn yatırımını gerekli kılıyor. Aşk sayesinde, yavrunun bakıma en muhtaç olduğu ilk yıllarda erkek başka kadınları taramaya ve kaynak aktarmaya tüm enerjisiyle başlamıyor; ve eşine ve ailesine destek olmaya devam edebiliyor.
  • Aynı şekilde, belli bir süre sonra aşkı hissettiren biyolojik şalterlerin net bir biçimde kapanması ve birçok çiftte bunun yerine genel bir karşılıklı "kıl olma" halinin başlaması da aynı derecede manidar. "Bu göreviniz tamamlanmıştır. Boş durmayın. Yeni genom kompozisyonlarında yeni yavrular üretmek için çaba içine girmenin vakti gelmiştir. Nerde benim çeşitliliğim?!" tarzında evrimsel bir mesaj...

 

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
6
Puan Ver
1,795
Nikola Tesla
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
en yakın akrabalarımız olan şempanzelerde inanma gibi bir duygu bulunur mu? yoksa sadece insana özel bir durum mu?
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

https://www.sozcu.com.tr/2016/dunya/evrim-karsitlarini-sarsacak-gozlem-sempanzelerde-tanri-inancina-rastlandi-1121770/ 

Bu habere göz atabilirsiniz GİNE CUMHURİYETİ 'nde şempanzelerin inanç tapınma ritüelini yaptıkları ile ilgili görseller ve videolar mevcut 
Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
1,795
Nikola Tesla
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Yıldırımda mikrosaniyeler içinde çok yüksek enerji açığa çıkar. Açığa çıkan enerji belki  bir sene boyunca yüzlerce haneyi idare edebilir ancak bu kadar kısa sürede bu enerjiyi depolayacak sistemin maliyeti, bu hanelerin onlarca yıllık elektrik masrafını geçebilir. Tabi sistemin bakımı, değişeni derken her sene üzerine biraz daha masraf yapılması gerekir. 

Kısaca; göz açıp kapayıncaya kadar şarj edip, aylarca kullanılacak bir depolama sistemi yapmak şu anki teknolojiyle biraz zor gibi.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Charles Darwin
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Diğer canlılara kıyasla daha zeki olabiliriz ancak her canlının birbirinden farklı üstünlükleri var ölümsüz canlılar var beynini kopyalayabilen canlılar var insanoğlunun egosu diyebilir miyiz?
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Üstünlükle neyi kastettiğinize bağlı.

Sadece zekanın insanları daha üstün kılacağını düşünmüyorum. Zaten insanların diğer canlılardan daha üstün olduğunu savunacak çoğu kişi de bunu sadece zekadan dolayı söylemez. İnsanlar bilimle, sanatla, felsefeyle uğraşabiliyor; uygarlıklar kurabiliyor, ahlaki kavramlar üzerinde düşünüp ahlaki gerekçeleri tartarak eylemlerde bulunabiliyor, dahası insanlar muhtemelen diğer hayvanlardan çok daha fazla ve yoğun duyguya, genel olarak da çok daha zengin/detaylı bir zihinsel yaşantıya sahip. Hayatta kalma açısından, dayanıklılık açısından ve bir takım 'yerel' fiziksel/zihinsel yetenekler açısından bizden daha üstün varlıklar olabilir. Ancak genel olarak bir varlığı değerli kılan şeyler her neyseler insanlar olarak bunlara daha fazla sahibiz ve bu da objektif bir şeymiş -yani sadece bizim kayırmacılığımızdan kaynaklanmıyormuş- gibi görünüyor. Bir insanla başka bir hayvan yangında mahsur kalsa kimin kurtarılmasının daha makul olacağı çok daha bariz görünüyor. 

Sadece zekanın neden yetmediğine bir örnek vereyim. Diyelim ki Dünya'ya uzaylı bir varlık geldi ancak bizlerin IQ testlerinde kullandıkları dışındaki zihinsel yetilerden hiçbirine sahip değil. Üstelik bu varlığın IQ puanı da hepimizden daha yüksek olsun. Böyle bir varlığın insandan daha değerli olduğunu düşünmezdik. Mesela ahlaki fail olmamak, yani ahlaki nedenleri tartarak ahlaki kararlar verememek ve pek çok duyguya sahip olamamak bu varlığın çok büyük bir handikapı olurdu bizlere kıyasla. Ama bahsettiğim çok sayıdaki yetiye bizlerden çok daha fazla/efektif bir şekilde sahip olan bir varlık olsaydı onun insanlardan çok daha değerli olacağını söyleyebiliriz. İnsanlar bir bakıma bunu Tanrı için söyler mesela. Var olması durumunda Tanrı herhangi bir insandan çok daha değerli olurdu. 

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
95
Nisanur Baltacı
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Kesinlikle vardır. Rüyaların kaynağı zaten bizzat bilinçaltıdır. Günlük hayatta bilinçaltımızdakilerin açığa çıktığı bazı durumlar vardır ve bunlardan biri de rüyalardır. Ünlü psikiyatrist Sigmund Freud'a göre de rüyalar bilinçaltımızın rahatlama alanıdır yani gerçek hayatta yap(a)madığımız davranışları dilediğimiz gibi yapabildiğimiz, hiçbir kısıtlamanın (vicdan, toplum baskısı vb.) olmadığı alanlardır.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver
Doğan Soyiç , Psikoloji öğrencisi

Neden psikoloji düşünmüyorsun? Bu saydığın bölümlere göre daha kolay okuyabileceğini düşünüyorum. Sonrasında nöröpsikoji konusuna odaklanabilirsin. Elbette, hangi bölüme gidersen git ilgini çekmeyen zorunlu dersler olacak. Psikoloji'de bunlara daha kolay atlatıp kendi amaçlarına daha fazla vakit ayırabileciğini düşünüyorum.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
30
Salih Özsoy
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Farklı coğrafyalarda gördüğüm tür çeşitliliğinde, coğrafi izolasyonun rolünü görüyorum. Fakat serçe ve solucanlar dünyanın her yerinde aynı görünüme sahip. Evrim geçirdikten sonra bu kadar geniş coğrafyaya dağılmış olamazlar. Olsalar, geldikleri coğrafyanın etkisiyle farklılaşmaları gerekmez miydi?
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

mrb arkadaşım, Bir canlının ne yönde evrim geçirdiğini kavrayabilmemiz için bir kaç önemli faktörün yanında çevre  izolasyonundan daha  ziyade çevre şartlarını iyi tahlil etmemiz gerekir. Çünkü evrimi yönlendiren en büyük faktörlerden biri çevredir. Öncelikle gözlemlediğin canlıları daha ayrıntılı bir şekilde belirtmen bu soruyu cevaplandırmak için önemli örneğin hangi solucan yassı mı? yuvarlak mı? halkalı mı? 

Aynı zamanda bir canlının evrim geçirdiğini sadece dış görünüşüne bakarak anlaşılacağını , hatta çoğu zaman dış görünüşün yani morfolojisinin yeterli bir veri olacağını, düşünmüyorum bu tarz yapay sınıflandırmayı Aristo yapmıştır. Modern biyoloji bize çok daha bilimsel ve kesin sonuçlar vermektedir. Dış görünüş ufak bir ipucu niteliğindedir.

Sözünü ettiğin coğrafi koşullar yine sözünü ettiğin canlılar için dış görünüşlerinde değil de farklı bir biyolojik sisteminde etkili olmuş olabilir. Biliyorsun seçilimin aklı yoktur bilinçli ilerlemez yani 'farklı coğrafyada yaşayan aynı tür canlıların kesinlikle morfolojileri farklıdır' diye  bir kural yoktur ama eğilim dış görünüşlerinin farklı olacağı yönündedir.

Yine de sorunu  daha tatmin edici bir şekilde  cevaplanması için gezdiğin ,sözünü ettiğin coğrafyanın özellikleri aynı zamanda o coğrafyanın jeolojik geçmişi bilinmesi daha net ve kesin cevap verilmesinde fayda sağlayacaktır. Bir de sözünü ettiğin canlıların sistematiği yani tam olarak ne oldukları nı da bilmek gerekir diye düşünüyorum

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Öne Çıkarılan Cevap Öne Çıkarılan Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver
Tunç Kanal , Elektrik Mühendisi

Aslına bakarsanız Yıldırım ne AC ne de DC akımdır.

Günlük hayatta AC akımdan bahsederken genellikle Sinüzoidal form işaret edilir. Aslında bu tanım AC akımı tanımlamak için yeterli değildir. Bir akımın AC akım olarak tanımlanması için; akımın artı ve eksi yönde periyodik bir dalga formu göstermesi gereklidir. Bu form sinüzoidal  olabileceği gibi kare, üçgen yada hayal edebileceğiniz herhangi bir formda olabilir. 

DC akımı ise daha basit bir tanımı var: Artı yada eksi yönde zamandan bağımız olarak sabit bir akım olması gereklidir.

Yıldırım ise darbe akımı ya da seri darbe akımlarıdır. Yüzlerce kiloamper akımın birkaç mili saniyede boşalması sonucu olur. 

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
4
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Merhabalar Hegelin diyalektigini kimse ile tartisamiyorum cunku kimse bos is veya bir sonuca varmayan bi ugras oldugundan bahsediyor ama ben celal sengorun neden hegele aptal dedigini cok merak ediyorum .
Cevap
Puan Ver
9
Puan Ver

Selamlar. 

Öncelikle sorunuza dair iki hususa dikkat etmemiz gerek gibi görünüyor. 

İlk olarak bu soruya dair en tatmin edici cevap Celal Şengör’ün bizzat kendisinden gelebilir sanırım, bizim vereceğimiz cevaplar “yaklaşık cevap”, “tahmini bir çıkarım” olarak kalacaktır. İkinci olarak böylesi bir soruya verilen cevabı temellendirmek oldukça zor; çünkü sadece bir felsefe sorusu değil daha farklı değişkenler de konunun içinde bulunabilir. 

Celal Şengör kendi ifadelerinden bildiğimiz kadarıyla Popper’ın felsefe anlayışına yaslanan biri. Hegel’in mensubu olduğu Alman İdealizmi geleneği ile Popper’ın yakın durduğu Anglo-Sakson ya da Analitik Gelenek; felsefeye dair farklı varsayımlara sahipler. Bu anlamda Hegel’i sevmemesi gelenek yaklaşımı farkılığından ileri geliyor olabilir. Bu ilk tahmini çıkarımımız. 

Diğer yandan Celal Şengör’ün Marksizm’e hiç sıcak bakmadığını biliyoruz. Konuya ilgili olanlar Marksizm’in Hegel’den ciddi bir temel aldığını bilir. Celal Şengör Hegel’i Marksizme kaynak olan yapılardan biri olduğu için de sevmiyor olabilir. Ancak bu temellendirilmesi zor bir varsayım. Bu varsayımı daha kabul edilebilir kılmak için Hegel eleştirileri ile Marksizm eleştirilerini bazen peş peşe yaptığını bir kanıt olarak sunmak mümkün olabilir. Bu çıkarımımız bir anlamda Celal Şengör’ün oldukça tartışmalı olan politik pozisyonu ile ilişkilidir. 

Ancak en temelde felsefi içerikli bir tartışma olarak Celal Şengör’ün diyalektik anlayışı eleştirdiği bilinmektedir; modern dönemde bu anlayışı ‘dirilten’ Hegel’dir. İnternetteki bazı videolarında Celal Şengör’ün Diyalektik anlayış için ‘zırva’ dediğini biliyoruz. (Bu Diyalektik eleştirisinin ciddi sıkıntılar içerdiği başka bir başlıkta tartışılabilir.) 

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Anonim
Anonim
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Elbette yukarıda yazılan iki sorunun da internette yanıtı var. Ancak ben bu soruların yanıtını Evrim Ağacı'nın okurlarından okumak isterim.
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver
Gwynbleidd . , Bir tarih araştırmacısı

Ortaçağ kavimler göçü ile başlıyor ama en büyük problem bu değil. Felsefe ve bilim de batı dünyası için Sokrates düşünce sistemi en büyük kötülüğü yaptı.Sokrates düşünce sistemi yunan medeniyetini bilimden ve felsefeden uzaklaştırdı tanrıya yaklaştırdı.Hristiyanlık geldiği zaman yayılması kolay oldu ve inananlar sorgulama veya sorgulayıcı düşünce sistemi düşman oldu çünkü tanrısal şeylere karşı çıkmak günah düşüncesi ve kilise baskısı durumu kötüleştirdi.Doğu bölgesi yani Arap yarım adası yani müslüman toplumlar Yunan felsefesini ve bilimini okuyarak kendini geliştirdi taki gazali gelene kadar gazali ise Sokrates in  yaptığın benzerini yapıp tanrısal ve vahiy sel vahiysel bilgini sorgulanmazlıgı bu coğrafyada da medeniyet çöküşüne sebep oldu.Bilimin vb şeylerin gelişmesi 14 ve 15 yüzyılları arasında matbaa gelmesi rönesansın başlamış ile tekrar batı dünyasında bilim felsefe ve sanat yükselme oldu ama doğu coğrafyası karanlık kalmaya devam etti.Velhasıl kelam yanlış insanlar yanlış düşünceler bilimin zarar görmesini sağladı 

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
5
Puan Ver
46
Ninth Ninth
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Öldükten sonra ne olur veya ölürken ne olur?
Cevap
Puan Ver
5
Puan Ver

Aslında ölüm en yalın tanımıyla enerji kullanarak entropi artışına karşı koyamayacak noktaya gelmek demek. Bu tanım yalın olsa da bazı teknik terimler içeriyor; fakat işin özü gerçekten de bu: Bizler, etraftan aldığımız "besin" adını verdiğimiz kimyasal ve düzenli enerji paketlerini vücudumuza alarak parçalıyoruz; yani entropilerini (düzensizliklerini) arttırıyoruz. Bu sırada açığa çıkan enerjiyi kullanarak, kendi entropimizin (düzensizliğimizin) artışına karşı koyuyoruz. Yani vücudumuz açık bir sistem olduğu için, enerji sarfiyatı yoluyla ikinci yasaya direnebiliyoruz. Ancak bu süreçte parçalarımız yaşlanıyor, çünkü durmaksızın bölünmek, yenilenmek, parçaların değişmesi, vb. nedenlerle en nihayetinde fiziksel olan bu yapılar bozunmaya başlıyor. Düşünsenize, en yüce dağlar bile milyonlarca yılda aşınıp ufacık tozlara dönüşüyor; çok daha dirençsiz olan biyolojik yapıların buna uzun süre katlanması pek kolay değil. Dolayısıyla nihayetinde biz de "ufalanıyoruz". Buna "ölüm" diyoruz.

Tabii ki bu süreci birçok farklı açıdan değerlendirmek mümkün. Genetikte telomer kısalması, tıpta kalp veya beyin durması gibi farklı şekillerde bu süreci tanımlamak mümkün. Ama en özünde olan yukarıda anlattığım gibi. 

Etrafımızdaki atomların bir araya gelmesi sonucu karmaşık sistemler (mesela gezegenler, yıldızlar, insanlar, galaksiler, dağlar) oluşuyor; ancak hiçbiri sonsuza kadar aynı konfigürasyonda kalamıyor. Dolayısıyla bir yerde parçalanıyorlar ve bu onların "ölümü" oluyor. Galaksiler de ölüyor, dağlar da, yıldızlar da, gezegenler de, insanlar da...

Bu açıdan bakıldığında ölüm doğum kadar sıradan bir şey. Var oluşun kaçınılmaz bir parçası.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
20
Mapiya Aiyanna
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Bükülen ya da eğilen uzayın, zamanı döngüselliğe sokma olasılığı var mıdır? Zaman bu bükülmeden dolayı dışarıya doğru değil de içeriye doğru sonsuz bir döngüye kapılmış olabilir mi? Ya evrenin kendisi böyle bir döngünün tezahürüyse? Her döngünün başlangıcında tekrar başladığımız yere mi dönüyoruz?
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

"Bir Solukta Evrenin Resimli Tarihi"adlı kitapta da geçtiği üzere zaten zamanin doğrusal olduğu hakkında bir teori vardir ve big bang ile big crunch' ın(evrenin sonu) aynı şeyler olduğunu savunur.Ve bu teoride bu döngüsellik için bükülen ya da eğilen uzayın etkisinin olmadığını anımsamaktayım.Daha kesin bilgiler için kitabi okumanı öneririm 80 sayfa uzunluğunda.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Internetten bunu araştırmaya çalıştım ancak sorumdan alakasız yanıtlar buldum (hastalıklar gibi). Halbuki benim demek istediğim bir süre kendimizi bir şeylere verdiğimizde veya beynimizi bir süre kullanıldığımızda neden başımız ağrır? Bunun mekanizması ne? Tam olarak nere ağrır?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver
Mitra Deniz Karataş , Üniversite hazırlık öğrencisi

Baş ağrısının başlıca sebeplerinden biri beyin zarında meydana gelen iltihaplardır. Iltihap aktıkça salgıladığı kimyasal madde sinirleri uyarır ve ağrı hissi oluşturur. Baş ağrısının bir diğer sebeplerinden biri ise vücudun günlük mineral ve vitamin ihtiyacını karşılayamamasından kaynaklanır. Bunların dışında migren gibi kronik bir çok hastalık daha vardır. Bir şeye odaklanınca beyin ağrıması diye bir şey yoktur. Beyin de vücuttaki diğer organlar gibi belirli bir göreve sahip sinir hücrelerinden oluşmuş bir organdır. 

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
primatların iki ayakları üzerinde durmasını açıklamaya çalışırken sebepler bulmaya çalışıyoruz.soru şu; evrim öngörülebilir midir? günümüz koşullarında şu an yaşayan dolayısıyla hala doğal olarak evrimleşmeye devam eden canlıların binlerce yıl sonrasının öngörülme ihtimali nedir?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Evrimin ne yönde gideceğini kesin olarak olarak bilemeyiz fakat bazı tahminlerde bulunabiliriz.Mesela insanlarda yirmilik dişler dediğimiz yapının gelecek nesillerde tamamen yok olacağı köreleceği tahmin ediliyor aynısı apandist içinde geçerlidir.Foklarda arka ayakların giderek bir yüzgece döneceği tahmin ediliyor.Deniz tabanlarında hiçbir ışığın giremediği yerler var buradaki balıklarda göz dediğimiz organ görme işlevini yitirmiş fakat göz hala yerli yerinde çünkü evrimde büyük sıçramalar yerine kademeli bir değişim var.Bu gözlerinde gelecek nesillerde yok olacağı tahmin ediliyor.

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
30
Walter Bishop
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Bir videoda Chernobyl bölgesinde radyasyondan enerji üreten mantarların evrimleştiğini duymuştum. Linkini koyduğum başka videoda adam radyasyon yiyip kendi iç enerjisini üreten mantarlardan bahsediyor. Böyle bir teknoloji tasarlanabilir mi?
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver
Mitra Deniz Karataş , Üniversite hazırlık öğrencisi
Radyasyon yüksek enerji taşıyan Gamma parçacıklarıdır (her radyoaktif kaynak Gamma yaymaz bazıları alfa ve beta parçacıkları da yayar). Bu parçacıklar taşıdığı yüksek enerjiye sahip olduklarından ve parçacıkların girişkenlikleri fazla olduğundan durdurulması zordur. Ama bu parçacıklar doğada bazı maddeler ile etkileşime girerler. Bunlara sintilatör madde denir. Sintilatör maddeler yüksek enerjili atom altı parçacıklar ile etkileşime girerek sintilasyon (ışıldama) olusturular. Parçacıklar bu maddeden geçtikleri zaman enerjilerinin bir kısmı ile maddede foton meydana getirirler. Yani radyasyonu başka bir enerjiye çevirmek mümkündür ama girişkenlikleri çok yüksek olduğundan radyasyonu durduracak maddeler az bulunması ve maliyeti yüksek olduğundan pek verimli olmaz.
Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
30
Walter Bishop
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Yaşam hakkında "evrenimizin kurallarıyla çalışan (moleküllerin elektron alışverişi gibi veya Newton'ın hareket yasaları gibi), dna eşlenmesinden kan pompalanmasına kadar basitçe açıklanabilen olguların bir araya gelip komplike davranışlar sergileyen birer cihaz halini almasıdır" diyebilir miyiz?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver
Koralp Erin , Astrofizik meraklısı...

Bilim; bir kişi, kurum veya bir din değildir. Böyle şeylerle ilgilenmez. Gözleme ve deneye dayanır. Şu anda gözlemlenen pozitif gerçek bir süre sonra değişebilir, bilim de yeni verilere dayanarak yoluna devam eder, dayatmacı değildir. Felsefeden, siyasetten, dinden etkilenmez. Bir düşünce biçiminin bilim üzerinde hiç bir etkisi yoktur. 

Ortaçağda felsefe, bilime eş değerdi. İnsanlar açıklayamadığı şeyleri, felsefe ile çözmeye hatta yaymaya çalışmışlardı ve o zamanda saygı duyulurdu. Günümüzde teknoloji ve bilimin ilerlemesi, hatta insan davranışlarının gizemi çözülmeye başlandıkça, felsefe; saygınlığını yitirdi. Elinizde veri yok, yeterli gözlem yok, deney yok, kanıt yok. Böyle bir düşünceyi eğitimli beyinlere yayamazsınız. Ciddiye de alınmaz. 

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
30
Walter Bishop
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Kuantum düzeyinde varlıklar olsaydık ve zaman kavramımız o dünyaya göre işleseydi yine de bu konuya açıklık getiremez miydik?
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Fakat belirsizlik ilkesinin sebebi gözlemci değil midir ? Gözlem yapmazsak parçacığın konumu saptayamıyoruz, gözlem yaparsak gama ışınlarına maruz bıraktığımız için hızını etkiliyoruz, ışığı azalttığımızda ise yine konumunu net ölçemiyoruz. Gözlemci olmadığında yani o mikro dünyada durum nasıl acaba ?

Teşekkür Et
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Küçük dilimize dokunulunca kusmanın atalarımız için zehirlenme olaylarında avantaj sağlayabileceğini düşünüyorum ama elini kullanamayan daha doğrusu elleri olmayan memeli hayvanlarda nasıl bir avantaj saglar?
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver
Burak Bardakçı , Tıp fakültesi öğrencisi

Aslında o refleks elimizle dokunmamıza bağlı değildir. Yanlış yoldan giden parçaları çıkartmak içindir. İstenmeyen bir şeyi yutulursa da aynı refleks devreye girerek öğürme ve kusmaya sebep olacaktır. Yani yabancı cisimlerin kaçmasını önlemeye yöneliktir.Bu refleksi tüy yutmuş kedilerde de sık sık görürürüz.

Gag refleksi (kusma refleksi) yabancı veya zararlı materyalin farinks, larinks ya da trakeye girmesini önleyen, normal yutkunma sırasında gerçekleşmeyen koruyucu bir reflekstir(1).

Teşekkür Et

Kaynaklar

  1. Gag refleksi 2. paragrafın orjinal metni.
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
3,768
Turgay Aydın
Teşekkür Et
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

    Avcıların gözleri yüzlerinin önlerindedir. Bu sayede iki gözlerinin görüş alanlarının belli kısımları çakışarak birbirlerini tamamlar ve 3 boyutlu görüş sağlanır. bu alanlar ne kadara çakışırsa canlının görüş alanı o kadar daralır ama aynı zamanda derinlik algısı, mesafe algısı o kadara güçlenir. Bu sayede uzak mesafelerdeki avlarını daha kolay tespit edebilir, yakalamak için hızlarını ve yönlerini daha rahat ayarlayabilirler. Buna binoküler görme denir.    Gözleri başlarının iki yanında olan hayvanların görüş alanları minimal düzeyde üst üste biner. Bu onlara çok az binoküler görme yeteneği sağlarken büyük bir görüş açısı sağlar. Bu sayede üzerlerine gelen tehlikeleri daha kolay fark ederler.    

Teşekkür Et

Kaynaklar

  1. Yaşam, Biyoloji Bilimi, 9. Baskıdan Çeviri, Sayfa 997-998 Bu kaynaktan okuduklarıma dayanarak yazdım.
Devamını Göster

Toplam 2740 soru

Evrim Ağacı Soru & Cevap Platformu, Türkiye'deki bilimseverler tarafından kolektif ve öz denetime dayalı bir şekilde sürdürülen, özgür bir ortamdır. Evrim Ağacı tarafından yayınlanan makalelerin aksine, bu platforma girilen soru ve cevapların içeriği veya gerçek/doğru olup olmadıkları Evrim Ağacı yönetimi tarafından denetlenmemektedir. Evrim Ağacı, bu platformda yayınlanan cevapları herhangi bir şekilde desteklememekte veya doğruluğunu garanti etmemektedir. Doğru olmadığını düşündüğünüz cevapları, size sunulan denetim araçlarıyla işaretleyebilir, daha doğru olan cevapları kaynaklarıyla girebilir ve oylama araçlarıyla platformun daha güvenilir bir ortama evrimleşmesine katkı sağlayabilirsiniz.
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“Tüm insanlar eşittir. İnsanlar arasındaki farkın sebebi doğum değil, erdemlerdir.”
Voltaire
Geri Bildirim Gönder