Puan Ver
0
Puan Ver
914
Ix Chel
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver
Ahmet Aykut Aslan , Tarih Öğrencisi ve Araştırmacı

Aşkenazlar Almanya, Fransa ve Doğu Avrupa'da yaşayan veya onların soyundan gelen Yahudilerdir. Sefaradlar ise İspanya, Portekiz, İtalya, Yunanistan, Türkiye, kuzey Afrika ve Ortadoğu'da yaşayan Yahudiler ve onların soyundan gelenlerdir.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Semih Turhan
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Zamanı ölçmede kullanılan birim değişiminin gerekliliği, onu ölçmede yetersizlikten aciz kalmaktan kaynaklanıyor. Öncelikle neden uzunluk birimi değil de, ışık yılı gibi bir ölçek kullanmak gerekiyor.... Bizim dünya şartlarında kullandığımız uzunluk birimleri, uzayda kuasar gibi büyük sistemler için hiçbir şey ifade etmiyor. Onlara ait uzaklıkları tanımlamak için kullanmakta yetersiz kalıyor. Bu birim farklılığı nedeniyle kullandığımız uzunluk ölçütünü o kadar değiştirmek zorunda kalıyoruz ki, ışığın bir yılda aldığı mesafeyi kullanıyoruz. 1 ışık yılı, ışık hızında bir yıl boyunca alınabilecek uzunluk.

Genel tanımlar kafamızda oturduysa, ışık yılı ile mesafe arasındaki korelasyona gelelim. Işık yılının artması, gidilecek uzaklığın artması demek tanım gereği. Ancak bunun mesafeyi almak için gereken zaman dışında zamanla doğrudan korele bir yanı yok. Yani ışık yılı artması, zamanı yavaşlatmaz. Eğer yavaşlatsaydı da, uzun mesafelerde bunun sonuçları astronomik olacağı için insan türünün ömrünü aşacak rakamlara ulaşırdı ve dert olurdu. Burada konu şu, alınacak mesafenin ışık yılı birimiyle artması, o mesafeyi gitmek için gereken zamanın da artması demek. Zaman sadece kütleye olan yakınlığı ile yavaşlar ya da hızlanır. Karadeliğe yaklaşan cisim için üst bir kütleçekim etkisinden dolayı zaman gerçek anlamda -3.gözlemci için- yavaşlar. Karadeliğe yaklaşan kişi bunu hissetmez, bu yavaşlama, bizim zaman birimimize göre rölatif olarak değişimdedir. Fizik evrende her noktanın kendine has bir zaman yapısı vardır görelilik gereği.

Kısaca mesafenin dert üstü dert olmasının nedeni, insan ömrünün bu mesafeler açısından anlamsızlaşacak kadar kısa bir zaman dilimine tekabül ediyor olması. Bu nedenle, yeni gezegen keşfetmek, uzayı daha iyi anlamak için alınması gereken mesafelere farklı çözümler üretilmeye çalışılmakta. En ileri teroik yaklaşım da, uzay zamanın bükülerek elde edilecek soluncan delikleri vs ile uzak ötesi mesafeleri çok kısa sürelerde aşabilmek. Şimdilik sadece teori de olsa bu önemli sorunu aşmanın yollarının bulunacağına emin olabiliriz. -Bir zamanlar nelerin imkansız iken şimdi alelade şeyler olduğunu düşünerek-

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
30
Serkan Öztürk
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Einstein'ın döneminde evrenin sabit olduğu yani genişlemediği düşünülüyordu. Çünkü gözlemlemek için gerekli teknoloji yoktu. Einstein da evrenin genişleyip genişlemediği üzerine kafa yormuştur. Denklemlerinin ilk orjinal halinde evren genişliyor gözüküyordu fakat o zamanki yaygın görüş olan genişlemediği fikrine uyarlamak için denklemlerine "kozmolojik sabit" terimini ekledi. Ve artık denklemlere göre de evren genişlemiyordu. Fakat "doppler etkisi" bize evrenin genişlediğini (hatta hızlanarak genişlediğini) yani, Einstein'ın ilk orjinal denklemlerinin doğru olduğunu gösterdi. Hatta Einstein bunu en büyük hatam diye atfetmiştir.

İşte şimdi asıl soru şu ? Bu hızlanarak genişlemeye sebep olan bir etki olmalı. Bunu tam olarak çözemediğimiz (şimdilik) "karanlık enerji" olarak isimlendiriyoruz.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Anonim
Anonim
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Asıl yüzleşmekten korktukları şey inançlarını yitirmek mi?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Kendini dindar olarak tanımlayıp rasyonel düşünceye uzak durmayı meşru gören kitleler, sadece evrimi reddetmiyor, bilime de sırtını dönmüş durumda. En temel neden başta rasyoneliteyi kaybetmesi. Ancak bu sadece bir semptom. Asıl neden değil.

Biliyoruz ki, kilise baskısı bir dönem yazılmış incil içeriğine uymayan bütün görüş düşünce araştırmayı yok etmeyi misyon edinmişti. Sözde tanrı sözüne karşı gelinememesi durumu, net bilimsel bulgulara ulaşan insanların bile ölümüne neden olmaktaydı. İşte bu kilise baskısı ve hıristiyanlığın RUHBANlığı kutsayan yaklaşımları, müslümanların kültürüne sızmayı ve etkin olmayı başarması üzerine, tanrının sözünden bizim anladığımıza karşıt hiçbirşey ortaya konamaz, koyan olursa haindir dinsizdir, dindarlık kapanarak zikir çekmektir anlayışı hakim olmaya başladı. Sadece bu nedenle değil tabii ki. Ruhbanlık anlayışının, müslüman yaşam tarzına bilinçli olarak sızdırıldığına dair tarihsel bulgular var. Dine aitmiş gibi gösterilen yeni ritüel - sistemler kurgulanarak, gerçek hayattan kopmanın, kendine dönerek içe yönelmenin tek başına kutsanması söz konusu olmuştur.

Evrim inkarcılığı da hıristiyanlıktan bize geçmiş bir yaklaşımdır. Kutsal kaynaklarda yaratılışın başlangıcına dair herhangi net bir ifadenin geçmiyor olmasına rağmen, kişiler sadece bilimsel argümanların TANRI YARATMIŞTIR demiyor olmasından bile rahatsızlık duyarak, abiyogenezin ya da türlerin genetik varyasyonlarla değişimini tanrı yaratımına alternatifmiş gibi algılanması söz konusu olmuştur. Diğer yandan bilimsel evrim teorisi yanında darwinizm olarak bilinen, dinlere karşı odakların, evrimi tanrı yaratımına karşı tez olarak sunması da konuyu kutuplamaya iten bir faktör. Çünkü zaten bilimsel literatüre uzaklığı fersah ile ölçülen dindar kesimin, bilimsel evrim ile darwinist odakları ayıracak bakış açıları söz konusu olamamaktadır.

Yani bu kişiler sadece evrim teorisine değil, bilime de mesafeli, şüpheci durmaktalar. Bütün bilim insanlarının ateist olduğunu zannetmekteler. Bilimin tanrısal metinlere karşı olduğunu zannetmekteler. Kırmızı asa, sözler köşkü vs vs oluşumlar tamamen bu kriterlere uyan, belli bir düşünceyi kutsayıp temel alıp, diğer bütün bakış açılarını dışlayıp yargılayan yaklaşımlarıyla rasyonaliteden kopmuş gençler malesef. Onlar, toplumdaki bu tarz kişileri temsil eden simgeler. Yani böyle düşünen kitlelerin, sosyal dışa vurumu.

Rasyonalite ile barışmamış bir bakış açısı sağlıklı olamaz.

Rasyonaliteden bağımsız İYİLİK söz konusu olamaz.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
-1
Puan Ver
310
Murat Yılmaz
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Yaratılışçı görüşün sık sık Behe'den alıntı yaptığını görüyoruz. Acaba Behe'nin evrim görüşünü Darwinizmden ayıran nedir? Ayrıntılarda mı temelden mi?
Puan Ver
0
Puan Ver
185
Emre Ayhan
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Merhaba, faydalı olup olmadığını bilmiyorum fakat kulak kıllığı 'y' gonozomuyla aktarıldığından dolayı dişi bireylerde (xx) görülmez sadece erkeklerde(xy) gözlemlenir. Bir genin yeni nesile aktarılması için faydalı oluması lazım diye bir kaide yok, zararlı bir mutasyonda aktarılabilir faydalı da hiçbir etkisi olmayan da.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Anıl Ketenci
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Yarasalar bir memeli ama nasıl uçabiliyorlar ? Yıllar içinde hangi ortak canlıdan ayrılmışlar ve neye adapte olmuşlar merak ediyorum
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Selamlar. Bu soruya bir zaman önce ben de yanıt aramıştım. Fakat yarasalar küçük canlılar oldukları için çoğu kaynak yetersiz fosilden (daha doğrusu sağlıksız fosillerden) ötürü kesin bir yanıt getirmekten kaçınıyor. Youtube'da bu canlıların evrimine detaylı değinen , PBS Eons kanalının bir videosu var. Bu kanalı takip etmeni de meraklı birisi olarak tavsiye ederim...

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
538
Ahmet Akbulut
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Eğer gökten gelmişse insanlar bunu ilk ne zaman öğreniliyor.
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver
Koralp Erin , Astrofizik meraklısı...

Demir, gezegenimizi oluşturan elementlerin başında gelir. Gezegenin iç çekirdeğinin, erimiş demir ve ağır metallerden oluştuğunu düşünüyoruz. Güneş sistemimiz oluşurken, başı boş dolaşan kaya parçaları ve sıcak gazların büyük miktarda demir içerdiğini ve kayalık gezegenlerin hepsinde, hatta Saturn ve Jupiter'in uydularında bile yüksek oranda demir bulgularına rastlıyoruz.

Dünyadaki en yaygın 4. elementtir. Sadece yerkabuğumuz bile ]emir içerir. Hemen hemen yerkabuğunun her katmanında bulunduğu için, gezegenimiz ile beraber oluşmuş olmalıdır. Tabi ki bazı asteroidler ile beraber gezegenimize demir cevheri düşmektedir, fakat bu miktar çok çok düşüktür.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Dünyanın İç Çekirdeği Wikipedia
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
2,120
Şevval Güneş
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Doğal afetlerin sıradan zamana göre yoğunlaştığı bir dönemde, kişinin paranoyaya benzer korkular yaşaması, bilinçaltının yaşamda kalma dürtüsünün bir dışa vurumu olarak düşünülebilir. Doğal bir afete karşı tetikte ol, yaşamda kal. Bu duygudurum, kişilik örüntüsünün bozulmadığı, nevroz a bile yaklaşmadığı tetikte olma halidir. Sempatik sistem aktivasyonu, bireyi yaşamda kalmaya güdüleyerek dış uyaranlara karşı hassaslaştırır, hızlı kaçınma, yaşamda kalma konusunda motive eder adrenalin noradrenalin kortizol vs ile. Travma ise, bireyin yaşadığı duygusal ya da bedensel bir sorun ile başa çıkamama, onunla yüzleşememe sonucu yaşadığı çöküntü, kişilik örüntüsünün geçici ya da kalıcı biçimde hasara uğradığı sorunlu bir duygudurumdur. Kişi ya konuyu kabullenecek vakti bulamamıştır, ya da yaşadığı sorunun vermiş olduğu olumsuzluklara karşı kendisini aciz hissetmektedir, yardım alacak destek bulamamıştır vs vs. Travma dışı durumlarda psikolojik destek almak yerine, korkuya paniğe neden olan konuda bilgilenmek daha kalıcı çözümler üretir. Çünkü psikolojide patoloji ile norm un arası, hizmet verene de bağlı olarak oldukça flu bir alandır. Konuyla ilgili yapılan deneylerde, sorunu olmayan kişilerin bir psikoloğa gönderildiği, bu kişilere tanı konulduğu bildirilmiştir. Deney farklı şartlarda tekrarlandığında, verilen kararların çoğunun yargılara bağlı olduğu anlaşılmıştır. Yani bir psikologdan yardım almak, o ne derse yapmak değil, kendini tanıma çabasına girmiş kişinin enine boyuna değerlendirerek analiz edeceği bir rehberliktir.

Olumsuz duygudurum yaşamak, reel, yaşamın gerçeği, bir parçasıdır. Onunla başa çıkma ile kendimizi tanır ve geliştiririz. Bu sayede NORMAL duygudurum ile NEVROTİK, histerik duygudurumu ayırabiliriz. Aksi takdirde her sorunlu hissedişte rehberlik almak, aslında bir şeylerle başa çıkamamak ve özgüven yıpranmasına neden olur. Ebeveynine kaçan çocuk hissi, bilinçaltı açısından acizlik olarak okunabilir.

Sorun yaşadığımız konuda bilgilenerek önlem alma çabasına girmek en doğru olanıdır. Ve tabii ki kendimizi tanıma çabasından bağımsız bir çözüm, gelişim, rehberlik, yardım yoktur. Varsa da yoktur. :)

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Travma Krono
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Ibrahim Bektas
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver
Koralp Erin , Astrofizik meraklısı...

Ana asteroit kuşağı aslında filmlerde gösterilenden çok daha az nüfuslu ve büyük hacimlidir. Bu alana yaklaşık 35 milyon güneş sığabilir.

Gökbilimciler, ana asteroit kuşağında 1 km'den daha büyük asteroit sayısının yaklaşık 80.000 olduğunu tahmin ediyorlar. Bu, ortalama olarak, büyük asteroitler arasındaki mesafenin yaklaşık 17 milyon km olduğu anlamına gelir. Ana kuşaktaki daha küçük asteroit sayısı için tahminler eklemiş olsak bile, yine de asteroitler arasındaki ortalama mesafenin, tipik bir uzay aracının boyutundan milyonlarca kat fazladır.

Bu nedenle, kazayla çarpışma olasılığı çok düşüktür ve görev planlamacılarının asteroitler ve meteoroidlerden kaçınmak için herhangi bir adım atmasına gerek yoktur.

Diğer yandan uzay tozu, uzay araçları için problem olabilir. 1967'de NASA'nın Mariner Uzay Sondası, uzay tozuna daldığında dünyadan çok uzakta değildi. 45 dakika boyunca iletişim kesilmesinin yanında, uzay aracının çeşitli yerlerinde yırtıklar oluşmuş ve yörüngeden sapmıştır. Neyseki hasar, görevi aksatacak kadar büyük değildi. NASA çok uzun zamadır, uzay tozlarını takip etmektedir. Özellikle kuyruklu yıldızların bıraktığı uzun izler kütle çekimi araştırması yapan bilim adamlarının gözdesiydi. Nasa belli bir süre bu tozlardan kaçınmak için rota düzeltmeleri yapsa da, günümüzde tozdan korunabilen yüksek teknolojili sondalar veya teleskoplar üretiyor. Yüne de bu kalkanlar %100 koruma sağlamamaktadır.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Severek İzliyoruz
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Insan elleri gibi yada aynı veya fazlası işlevselli benzer organları olmuyan canlıların bu seviyelere çıkabilmesi çok zor görüyorum zeka geliştirebilselerde kısıtlı olur bizimkisi ise kompleks kişisel görüşüm

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Bahtiyar Doğuş
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Limit hız olmazsa ne olur? başlığı adı altında fizik projem var ve öğretmenimiz somut bi deney yapmamı istiyor. Yardım edebilirseniz sevinirim :)
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Limit hızın olmaması demek, serbest bırakılan bir cismin ilerlediği ortamda onun hareketine karşı koyacak akışkan ortamın olmaması demektir. Dolayısıyla cisim hareketine karşı bir direnç (sürtünme) kuvveti ile karşılaşmayacaktır. Direncin olduğu durumda demir ile tüy aynı anda bırakılırsa yere ilk önce demir ulaşır daha sonra tüy. Ama ortamda direnç yoksa limit hız da olmaz ve demir ile tüy aynı anda yere ulaşırlar.

Bunun için uzayda yapılan bu deneye ait videoya bakabilirsiniz. Sanırım yardımcı olacaktır.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. çekiç ve tüy deneyi limit hız
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
410
Oğuzhan Kömcü
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Kanguru, koala ve tükenmiş veya hala yaşan başka tür hayvanlarda var . Bunlar neden keseli olmayı seçti evrim sürecinde.Develerin Avustralya da işi ne
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Sorunuzun cevabı için keselilerin evrimine uzaktan bi göz atalm.. Kangurular üzerinden anlatalım:

Kangurumsu canlıların atalarının otçul olduklarını ve agacta yaşadıklarını biliyoruz. Agaçtan ağaca zıplayan bu canlılar karada yaşamaya başladıktan sonra hızlı hareket etmelerine engel olan 4 ayaklı yaşamı terk ederek dogruldular iki ayaklı olmak zıplama yeteneğiyle de birleşince günümüzün kangurularının temelleri atıldı diyebiliriz. Bu hızlı hareket yetenegi daha fazla yayılmalarına ve üreyebilmelerine yol açtı.

Ancak kanguruların gebelik süreci 10 ile 40 gün arası sürüyor. Embriyo halinde doğurulan yavru kanguru annesinin kesesinde kesenin içindeki memelerden süt emerek büyüyor.

Yani keseye sahip olmalarının sebebi erken doğum sonrası post natal dönemdeki gelişimi sağlamak.

Erken doğumun sebebini sorgulayacak olursak,

Bu olayın nedenlerinden bir tanesi(kangurulara spesifik bir örnek veriyoruz ama bütün keselilerin durumlarını ayrı ayrı açıklayan bir çok sebep var. )

Zıplayarak hareket eden kanguruların yavrularını rahimlerinde büyütmeleri embriyonun hayatta kalabilmesi ve düzgün gelişebilmesi açısından oldukça zor.

Erken doğumun sebeplerinden bir tanesi bu.

Konuyla ilgili daha detaylı okumalar yapabiliceginiz makaleler dizinin içeren linki kaynaklara ekledim.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Keselilerin evrimi
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
600
Kerim Dibekli
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Sigara kullanan bir arkadaşımın akciğer filmi çekilmesi gerekiyordu. Hırıltılı şekilde, ciğerden gelen ve çok sık, çok kötü öksürüyordu. Filmde kötü bir şey çıkmasından korkuyordu. Filmin çekileceği sabaha uyandığı zaman öksürüğü geçmiş şekilde uyandı. Bir rastlantı mı, yoksa korkunun faydası var mı? Şu an öksürüğü kalmadı.
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Sigaraya bağlı bulguların varlığı, semptomların gelişmiş olması, öksürüğün kesilmesinin yanında o kadar önemli sorunlar ki, burada tedavi ya da plasebo gibi şeylerden bile bahsetmek zor görünüyor. Sigaranın etkilerinin vücuttan tamamen temizlenmesi diye bir şey malesef söz konusu bile değil. Büyük oranda yok olabilir sağlıklı yaşama geçilerek. Ancak hücrelerin bütün organelleri gibi nükleus DNA da hasar görür sigara nedeniyle. Ve bu hasarlar bir sonraki nesile geçer. Kişi 20li yaşlarında bir süre sigara içip bıraktı diyelim, 30 lu yaşlarında çocuğu olduğunda, hasarlı genetik yapı, çocuğa geçer. Sigaradan kaynaklı sorun sadece kansermiş de, filmde kitleye rastlanacak mıyı konuşuyor olmak bir hata. 90 yaşına kadar sigara içip kanser olmayan kişiler de var. Yani sonucun dejeneratif kronik bir hastalık olarak görünmüyor olması sorun olmadığı anlamına gelmiyor malesef. Sigara dumanına maruz kalmak bile ciddi sorun.

Kişinin doktordan, hastalıktan korkmak yerine, sigaraya içmeye devam etmekten korkmaya ihtiyacı var, çünkü öksürük değil, ömründen giden yıllar onun kaybı olacak. - Telomer kısalmasından, oksijen miktarının azalmasına, DNA kırıklarından, kan hücrelerinin protein yapısının bozulmasına vs vs kişinin potansiyel ömründen yüksek miktarı yok olmaktadır. -

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
10
İhtiyar Hu
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Geri dönüşüme getirme imkanımız olmadığında yakmayı tercih edelim yoksa olduğu gibi kalmasını mı?
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver
Ahmet Kerem Algüzey , Kimya mühendisliği lisans öğrencisi Onaylı Kullanıcı

Hiçbiri.

Plastik atıklarınızı lütfen yakmayın. Plastik atıkları yakmak çevreye oldukça zararlı bir eylemdir. Doğadan direkt olarak alıp kullandığınız odunları ısınma amaçlı yakarken bile polisiklik aromatik hidrokarbon (PAH) adı verilen, sağlığa zararlı, kanserojen maddeler açığa çıkar. Plastik atıkları yaktığınızda ise dioksin, furan, civa ve klorlu bifenil bileşiklerini doğaya salmış olursunuz. Bu bileşiklerin sağlığa olan zararlarını kelimelerle ifade etmeye kalkmak dahi oldukça güçtür. Üstelik açığa çıkan karbondioksit gazı da, küresel ısınma etkilerini artıran başlıca sera gazıdır.

Özellikle dioksin adı verilen kimyasal kansere yol açar, üreme organlarına zarar verir, vücudun gelişimini bozar ve bağışıklık sistemine zarar verir. Plastiği yaktığınızda açığa çıkacak olan bu ve bunun gibi gazların çevreye, insan sağlığına olan zararları çok fazladır. Plastik atıklarınızı geri dönüşüme verme imkanınız yoksa lütfen yakmayın. Biriktirip çöpe atın veya temizlenebilecek durumdaysa lütfen tekrar kullanın.

"Faydalılık" sorunuza gelince, plastiği ne yakmak faydalıdır, ne de olduğu gibi doğaya bırakmak. İkisi de inanılmaz derecede zararlıdır. Plastik doğada binlerce yıl bozunmadan kalabilir. Yaktığınızda da üstte bahsettiğim gazları atmosfere yayarak, hem kendinizin hem sevdiklerinizin sağlığı ile oynarsınız. Nerede yaşadığınızı bilmediğimden, eğer plastik atıklarınızı geri dönüşüme vermek istiyorsanız en azından ÇEVKO'nun ücretsiz danışma hattını bir deneyin derim. Kırsal bir yerde yaşıyorsanız yardımcı olurlar mı bilemiyorum, ama şehirde yaşıyorsanız atıklarınızla zaten belediyenizin ilgileniyor olması gerekir. Bu konuda yerel belediye ve ÇEVKO ile iletişime geçmeniz daha doğru olur. Sağlıcakla kalın.

Yanarken zehirli gazlar yayan plastik atıklar.
Yanarken zehirli gazlar yayan plastik atıklar.
The Conservation
Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
90
Onur
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Aslında crispr ve bazı bebeklerin bile bazı geninin değiştiğini bu sitede okudum, çok güzel yazılardı. Virüsler için de aynısı mümkün mü?
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

KISA CEVAP: Virüsler için aynısı mümkün değil. En azından uzun vadede mümkün değil.

AÇIKLAMA: Çünkü virüsler, bilinen en basit canlılık formlarından bir tanesi olmakla birlikte en hızlı şekilde evrimleşen canlılardır. Yani virüs başka bir organizmanın hücresinin içine girince o hücrenin içindeki çekirdeğinin üzerindeki porlardan(delikler) geçer ve içindeki genetik materyalini(RNA'sını) bulunduğu hücrenin DNA'sına aktarır(bazı virüsler direkt olarak çekirdeğe kadar gelirken bazıları hücre zarındaki bağlandığı reseptörlerden ve ya açtığı yada bulduğu deliklerden RNA'sını püskürtür).

En nihayetinde hücrenin DNA'sı sayesinde kendisini klonlamaya başlar ve bu klonlar da aynı şekilde kendilerini klonlayarak kısa sürede bütün organizmaya dağılırlar.

Ancak buradaki kritik nokta ve aynı zamanda sorunuzun cevabı, bu klonlamalar esnasında hücrelerin DNA'ları ile birleşen virüslerin RNA'ları belirli miktarlarda değişikliğe uğrarlar yani mutasyon geçirirler ki bu evrimleşmek anlamına geliyor. (Kaynak 3)

Dolayısıyla sizin herhangi bir amaç için RNA'sını düzenliyerek ürettiğiniz virüsünüz laboratuvar ortamından çıkarak ekosisteme karıştığı anda evrimleşmeye ve dolayısıylada sizin düzünleğiniz o RNA değişmeye başlar ve böylece de o RNA'ya bağlı olarak yani virüsünüze dair amaçladıklarınızı gerçekleştirememiş olursunuz. (Ancak virüslerin gen sayısı 2 ile 200 arası değiştiği için çok farklı çeşitleri mevcut dolayısıyla genel bir şey söylemek zor ama söyliyecek olursam bu viral evrim hedeflenen amaçlara ulaşmaya engel olur. Yine de viral evrim oldukça geniş ve faal bir alan olmasından ötürü virüsler üzerinde genetik mühendisliğinin yapıldığı çalışmalar da vardır diye düşünüyorum her ne kadar ben yaptığım ufak makale taramasında bulamasam da. Böyle bir çalışmayı bilenler veya böyle bir çalışmaya ulaşmış olanlardan paylaşmalarını rica ediyorum, bulursam ben de paylaşmaya çalışırım.)

Ancak amacınız ölümcül bir virüs oluşturmak ise RNA'yı düzenliyerek bunu yapmanız mümkün yani ölümcül olmayacak kadar evrilene kadar amaçladığını miktarda organizmayı saprofitlerin akşam yemeği yapabilirsiniz.(Böyle bir şeyin yapılmasındansa yapılmaması galiba etiğe bir miktar daha uygun.)

Kaynak bölümünde sözünü ettiğim viral evrim sürecinin morfizması üzerine Columbia Üniversitesinin 2013 tarihli bir makalesini ekledim.

Viral evrim evrimsel biyolojinin oldukça önemli bir alt dalı olup, oldukça faal bir alandır. Sorduğunuz soruya bugün olumsuz cevap vermek durumunda olsam da geleceğin biyoteknolojisinin hangi noktalara varabileceğini kestirmek zor.

Öte yandan organizmaların genleriyle düzenlemeler yaparak virüslere karşı direnç oluşturmaya yönelik çalışmalar da var. Patatesleri baz alan bir çalışmayı kaynaklara ekledim.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Topology of Viral Evolution Viral evrim sürecinin morfizması üzerine Columbia Üniversitesinin 2013 tarihli bir makalesi.
  2. Engineering resistance to mixed virus infection in a commercial potato cultivar: resistance to potato virus X and potato virus Y Organizmaların genleriyle düzenlemeler yaparak virüslere karşı direnç oluşturmaya yönelik patatesleri baz alan bir çalışma.
  3. Viral Genetics Yazımızın geniş bir özeti. Kaynaklarında daha geniş bir makale yelpazesi mevcut.
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
35
Volkan Coşkun
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Burada yine bilimsel metodu, bilimsel argümanları görmezden gelerek, kendi bakış açısını mutlaklaştıran bir yaklaşım söz konusu. Bu tarz bakan arkadaşlara acilen düşmanı oldukları bilim ile barışmalarını tekrar söylüyorum. Defalarca burada konusu geçti. Çünkü bir noktada kaale alınmazlıkları nedeniyle dalga geçilme konusu oluyorlar. Kötü niyetli olmadıklarını düşündüğüm için bilimle barışmalarını öneriyorum.

Ben soruyu tekrar sorayım,

Bir organizmanın başka türlere faydalı olmasının gerekliliği tanrı ile bağdaştırılıyor ise ve bunda samimi iseniz, diğer türlere zararlı olanların da tanrısızlığa delil olmasını kabul etmeniz gerekir. Bu, bitkisel gelişim süreçlerinin, meyvenin eşeyli üremedeki rolü, canlılığın ortak gelişimi ve hepsinin birbiriyle DİREKT yakınlığı vs vs milyon tane süreci hiçe sayarak bodoslama hatalı bakış açısını sunmak arkadaşlar üzgünüm.

Eğer bir ağacın meyvesini bile tanrı yapmak zorunda kalıyorsa, tanrı bu düzeni eksik mi yaratmış tek başına elma bile yapamıyor ağaç.....

Ne dersiniz.

(Konu tanrı var yok değil. Keşke onu tartışacak durumda olunsa da konuşsak. Burada temelde sorunlu bir bakış açısı var onu irdelemek istedim. Kesinlikle tanrı var yok anlamı çıkarılmasın)

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
310
Murat Yılmaz
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Tür içi evrim reddedilemez çünkü açıktır. Ancak türler arası geçiş ve türlerin ortak atadan geldiğini savunan makro evrim ispatlanamaz iddiası...
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Yazının video hali için: https://youtu.be/vx1SLKZL5Ls

Konuyu anlamak için, size şunu soralım: Bize Dünya'nın döndüğüne dair gözlenebilir bir kanıt sunabilir misiniz? Hadi ama, hemen şimdi! Gösteremiyor musunuz? Güneş'e mi işaret edeceksiniz? Ya Güneş, Dünya'nın etrafında dönüyorsa... Ne bileceğiz?

Peki, kıtaların hareketinin gözlenebilir bir kanıtını sunun! Hadi, bekliyoruz! Jeolojik kayıtlardan, kıtaların birbirine bakan taraflarındaki fosillerin örtüşmesinden, uydulardan çekilen uzun dönem fotoğraflardan mı söz edeceksiniz? Üzgünüz, bunlar gözlenebilir kanıtlar değiller. Ya eskiye aitler, ya da uydurma fotoğraflar olabilirler.

Peki, iklim değişikliğinin kanıtlarını gösterin? Hani, dışarı bakıyoruz, iklim değişmiyor? Buzulların merkezinde hapsolmuş oksijen izotoplarından mı bahsedeceksiniz? Fosil polenlerden mi? Göl ve okyanus birikintilerinden elde edilen kanıtlardan mı? Üzgünüz, onlar milyonlarca yıl öncesine ait, yani gözlenebilir değiller.

Peki, bir yıldızın oluşumunun gözlenebilir bir kanıtını sunun... Sonuçta yıldızların süpernova sonucunda oluşan bulutsulardan arta kalanlar olduğunu iddia ediyorsunuz. Hadi, nerede kanıtınız? Teleskoptan bakacağız da, milyonlarca yıl öncesinin ışığını göreceğiz de... Büyük Patlama'ya da kanıtınız, milyonlarca yıl öncesinden kalma radyasyondur kesin. Reziller, bilim dedikleri şeye bak!

Ne yaptığımızı (daha doğrusu yaptıklarını) görüyor musunuz? Bilimin "gözlenebilir ve test edilebilir olmasıyla" ilgili temel ilkesini kullanıyoruz, evet. Ama bu "gözlenebilirliği", şu anda, anlık olarak gözleyebileceğimiz şeylerle kısıtlıyoruz. Test edilebilirliği de, sadece şu anda olup biteni test etmekle sınırlandırıyoruz. Böylece tek bir hamleyle jeolojiyi, kozmolojiyi, kuantum fiziğini, iklimbilimi, paleobiyolojiyi, minerolojiyi ve daha nice bilimi silip atmış olduk.

Neden? Çünkü bu bilim dallarında, örneğin kütleçekiminin etkilerini gözlemek istediğimde yaptığımız gibi, anlık olarak bir topu yere bırakıp da düştüğünü göremiyoruz. Demek ki bunların hiçbiri kanıt değil! Bilimlerin yarısı çöpe gitti!

Böyle bir şey elbette ki söz konusu değil. Evrim, popülasyon içi gen ve özellik dağılımlarının nesiller içerisindeki değişimi olarak tanımlanmaktadır. Yani tanımı, bir türün diğerine dönüşmesi değildir. Ancak popülasyon içi gen ve özellik dağılımlarının nesiller içerisindeki değişimi, uzun vadede türlerin yeni türlere evrimleşmesiyle de sonuçlanır, evet. Ancak bu tip bir makroevrim, tanımı gereği uzun zaman dilimlerinde olan bir süreçtir. Tıpkı yıldız ve galaksilerin oluşumu gibi... Diğer kozmolojik olayların uzun zaman dilimlerinde gerçekleşmesi gibi.... Tıpkı iklim değişikliğinin, kıtaların hareketinin, astronomik cisimlerin hareketinin aşırı uzun zaman dilimlerine yayıldığında net bir şekilde gözlenebilmesi gibi... Ancak örneğin birkaç gün boyunca Dünya'nın Güneş'e ve diğer yıldızlara göre olan konumunu bir teleskopla takip edecek olursanız, yörüngesinin ufak bir kısmını gözleyebilirsiniz. Bu demek değil ki yörüngenin tamamını bilemeyiz. Sadece çok uzun zaman dilimlerinde gözlemeniz gerekmektedir.

Dolayısıyla size "Evrime gözlenebilir tek bir kanıt sunabilir misiniz?" diye sorulduğunda, fosil kayıtlarından, genlerden, laboratuvar deneylerinden, doğadaki gözlemlerden örnekler vermenizde hiçbir sakınca yok. Yani verdiğiniz cevap doğru! Karşı taraf, sözcüklerin anlamlarını değiştirip, gerçeklerin içini boşaltarak sahtekarlık yapıyor. Ya da bir laboratuvar deneyinde ya da doğa gözleminde bir türün diğerine dönüşmüyor olması, evrimin olmadığı anlamına gelmiyor.

Kıtaları uyduyla gözlerken de 2-3 santimetrelik hareket görüyoruz. Hiçbir zaman kıtaların bundan 200 milyon yıl önce Pangaea denen tek bir kıta olduğunu uydu verilerine bakarak görmeyeceğiz. Bu konuda daha fazla bilgiyi buradan alabilirsiniz.

Benzer şekilde, bundan 10 milyon yıl sonraki kıta konumlarını da, 10 milyon yıllık bir gözlem haricinde doğrudan bilmenin bir yolu yok. Ya da bundan 20 milyon yıl öncesinin ikliminin neye benzediğini... Ya da Samanyolu Galaksisi oluşurken tam olarak olan her şeyi...

Zaten bilim, işte burada devreye giriyor. Zeki ve çalışkan insanlar tarafından sürdürülen analizler sayesinde, bugünkü ufak değişimlere bakarak, doğadan ve laboratuvarlarımızdan elde ettiğimiz verileri inceleyerek, geçmişe ve geleceğe dair çok isabetli tespitlerde bulunabiliyoruz.

Daha önceden ele aldığımız üniformitaryanizm ilkesi çerçevesinde, günümüzde gözlediğimiz doğa yasalarının, milyonlarca yıl önce de bu şekilde olduğunu, milyonlarca yıl sonra da bu şekilde olacağını öngörüyoruz. Şu anda topu bıraktığımızda yere düşüyor. 200 milyon yıl öncesine gidip topu bıraksanız da yine yere düşecekti. Çünkü bu tip yasalar, Evren'in dokusundan kaynaklanan doğa yasalarıdır. Evren'in dokusu ve yapısı değişmedikçe, bu yasalar da değişmeyecektir.

Evrimi laboratuvarda şu anda gözleyebiliyoruz. Bakteriler, yepyeni özellikler kazanıyor. 2012 senesinde Minnesota Üniversitesi'ndeki bir laboratuvarda, tek hücreli maya mantarları yapay seçilim yoluyla olan evrim sayesinde çok hücreli yapılara evrimleşti! Hem de sadece 60 günde! Bu tip yepyeni özellikler, uzun vadede bir araya gelerek yepyeni canlı türlerini yaratmak zorundadır; çünkü canlı türleri ve çeşitleri, birbirinden genetik, ekolojik ve eşeysel gibi çeşitli biçimlerde ayrılan canlılar olarak tanımlanırlar. Yeterince özellik bir bakteri türü üzerinde ufak ufak ama kademeli bir biçimde biriktiğinde, yeni bir canlı türü türleşmiş olacaktır. Çünkü o yeni özelliklerle donanmış canlı, deneyin başlangıcındaki atasından genetik, ekolojik ve eşeysel olarak farklı yapıda olacaktır. Bu yüzden laboratuvar deneylerinde gözlediğimiz değişiklikler, evrimin gözlenebilir kanıtlarıdır.

Benzer şekilde... Doğaya bakıp, hem günümüzde süregelen evrimsel değişimleri görebiliyoruz, hem de geçmişte olanları... Örneğin dikensırtlı balıklar, gölün farklı bölgelerinde farklı balık türlerine evrimleşiyorlar. Galapagos Adaları'ndaki ispinozlar, bundan milyonlarca yıl önce farklı kuş türlerine evrimleştiler. Fosil kayıtlarına bakıp, balinaların karasal memelilerden nasıl evrimleştiğini tespit edebiliyoruz. Aynı zamanda balinaların iskeletlerine bakarak, bu evrimin izlerini halen vücutlarında bir damga gibi taşıdıklarını görüyoruz. İnsanın genlerine bakıyoruz ve 48 kromozomlu atalarından kalma izleri sentromerlerinde görebiliyoruz. Canlıların davranışlarına, fizyolojilerine, anatomilerine, genlerine, fosil kayıtlarına bakıyoruz ve bu farklı kanıt tipleri, aynı tarihi, bambaşka açılardan doğruluyor. Eğer ki bu kadar farklı açıdan, her seferinde aynı sonuca ulaşamıyor olsaydık, belki de tekil benzerlikler yüzeysel kalacaktı. Ancak daha önceden de işlediğimiz üzere, bu benzerlikler yüzeysel değil! Tutarlı ve birbirini bütünleyen bir biçimde...

Hatta tüm bunları geçtik, canlıların vücutlarına bakıp da görebileceğiniz her bir özellik, evrimin gözlenebilir birer kanıtıdır! Zira, örneğin bundan 375 milyon yıl önceki atalarınızda görülen 5, 6 ve 7 parmaklılık arasından 5 parmaklılık seçilmemiş olsaydı, bugün bir elinizde 5 parmağınız olmayacaktı. Tıpkı tüm karasal omurgalı kuzenlerinizde olduğu gibi... Ancak amfibilerde, balıklarda veya bitkiler gibi diğer alemlerde bu özelliğe rastlamıyoruz, çünkü ortak atamız 5 parmaklılığın ortaya çıkmasından öncesine dayanıyor, sonrasına değil! Bu konuda daha fazla bilgiyi buradan alabilirsiniz.

Sonuç

Unutmayın! Bilim sadece şu anda, anlık olarak, sürecin bütünün bir anda gözleyebildiğiniz şeylerle ilgili değildir. Bilim, gerçekte var olanı sistemli bir şekilde gözleyerek, deneye tabi tutarak, inceleyerek ortaya çıkarma sanatıdır. Bunun metodolojisi, yüzlerce yıllık bilim tarihinde, milyonlarca bilim insanının zorlu emekleri sayesinde geliştirilmiştir. Sahip olduğumuz her şeyi, sadece telefonlarımızı, internetimizi, arabalarımızı değil, evrimsel tarihimize dair tüm bildiklerimizi bilime ve metodolojisine borçluyuz.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
1,625
Tolga Sağlam
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Çin'den yayılmakta olan bu virüsün aşısı henüz yok ve uzun yıllar üretilecek gibi durmuyor.
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Durumun potansiyel vahametini anlamak adına: Yeni salgın tehdidinin ardındaki 2019-nCoV isimli pozitif polariteli tek zincirli RNA virüsü, SARS (Severe Acute Respiratory Syndrome, Şiddetli Akut Solunum Sendromu) virüsünün yakın bir kuzeni. Ancak henüz SARS virüsü kadar ölümcül mü, bilinmiyor. SARS, bulaştığı her 10 kişiden 1'ini öldürdü. Benzer bir virüs olan ve Orta Doğu'da görülen MERS (Middle East Respiratory Syndrome, Orta Doğu Solunum Sendromu) salgınında ise her 10 kişiden 4'ü ölmüştü. Geçirdiğimiz bu salgınlar Corona virüsünden daha tehlikeliydi ve daha çok can aldı korkmaya gerek yok :) Not: Ölülerin yaş ortalamasına bakılırsa çoğunlukla yaşlıların öldüğünü görebiliriz bir çeşit nüfus temizleme aracı olarak görebiliriz bunu çin hükümetinin gözünden bakarsak ;)

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
25k
Ufuk Derin
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Evet, suda kalan parmaklarımızın buruşmasının evrimsel süreçte kazanılan bir özellik olduğu biliniyor.

İnsanlar çoğunlukla parmaklarının kırışmasının nedeninin, deri içerisine giren fazla suyun şişirme etkisi olduğunu sanmaktadırlar. Ancak bilim insanları, 1930 yılından beri nedenin aslında bu olmadığını gayet iyi bir şekilde biliyorlar. Çünkü deri altındaki sinirleri zarar görmüş kişilerde, ne kadar suya batırılırsa batırılsın bu buruşma meydana gelmemektedir. Bu da, bu kırışıklığın nedeninin otonom sinir sistemimizle, yani refleksif ve istemsiz hareketlerimizi kontrol eden sinir sistemimizle bir alakası olabileceğini göstermektedir.

Kırışık parmaklar atalarımızın özellikle ıslak bölgelerde yetişen bitkileri ve akıntılar içerisinde avlanırken avımız olan hayvanları kavramamızı kolaylaştırdığını söylüyor. Benzer şekilde, ayak parmaklarımızın da kırışması, hem ıslak zeminde çıplak yürürken daha sıkı bir tutuş sağlamaktadır.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
335
Beril Yilmaz
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
insanların birbirine kötülük yapma sebepleri nelerdir öne geçme çabası mı kendini ispatlamak mı?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Bu çok sorulan bir soru hem felsefi hem de diğer açılardan. Konu ile ilgili evrim ağacının fazla vaktinizi almayacak bir makalesi var, alta bırakıyorum. Oradan direkt bilgi sahibi olabileceğinize inanıyorum. İyi okumalar

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
50
Onur Tınmaz
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
İnsanoğlu'nun uzay-zamanı bükebilmesi teorik olarak mümkün mü?
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Aklıma Kardashev Ölçeği geldi, bu ölçekte 3 tip medeniyet vardı.

  1. tip medeniyetler: bize benzer kendi gezegenlerini kolayca yönetebilen türde medeniyetlerdir.
  2. tip medeniyetler: kendi güneş sistemlerini tamamen kontrol edebilen medeniyetlerdir
  3. tip medeniyetler: kendi galaksilerini kontrol edebilen medeniyetlerdir.
  4. ve daha sonraki medeniyetler evrenlerini kontrol etmeye kadar gidebilirler.

Bu bağlamda 2. tip medeniyetlerden itibaren insanlık uzay zamanı bükebilir diye düşünüyorum. Çünkü artık enerji için belkide o zaman yıldızları çarpıştırabilecek hale gelebiliriz. Uzay zamanı bükmek bize o zaman çok kolay gelecektir. Tabikide bunu daha bilemeyiz. Bu tip bir medeniyet olduğumuzda uzay zamanı büken karadelikler bile oluşturabileceğiz. Biraz yüzeysel bir cevap oldu ama umarım yararı olmuştur. Konu ile ilgili Evrim Ağacının bir videosunu aşağıya bırakıyorum.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
52k
Ersals Krononot
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
nin evrimsel sürecinde özerk yapısı, 2. beyin tanımı açısından benzerlik söz konusu olabilir mi?
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

''Görüş'' olarak sözünü ettiğiniz mefhum bilim literatüründe ''Endosimbiyoz Teorisi'' olarak geçer ve temelleri 1905 yılında atılan bu teori doğal seçilim yoluyla ökaryotik hücrelerin nasıl evrimleştiğini çok sağlam verilerle gözler önüne serer, kısacası Endosimbiyoz Teorisinden ''bir görüşe göre'' diye bahsetmek çok da doğru değil.

Sorunuza gelirsek, enterik sistem ile ilgili aynı durum söz konusu olabilir mi derken anlaşıldığı kadarıyla galiba şu şekilde sormuşsunuz; dışarıdan başka bir sinir sisteminin gelip bizim sinir sistemimize yerleşmesi söz konusu olabilir mi?

Hayır. Olamaz. İnsan sinir sisteminin evrimi bütün basamaklarıyla sölenterlerdeki ''sistemimsi'' yapılardan itibaren (aslında çok daha öncesinden) titizlikle çalışılmış bir konu olmakla birlikte literatürde, bahsettiğiniz görüşle ilgili tek bir tane bile makale yok. (Belki biz bulamamışızdır, bulan kişiler ekleyebilir.)

İkinci beyin ''tanım''ına gelirsek bunun sebebi nöron yoğunluğudur yani barındırdığı nöronların sayısının oldukça fazla olması ve özerk(!) çalışabilmesidir.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
215
Zehra Demir
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Kendimde ve yakın çevremde gözlemlediğim bir sorun tam olarak bir sorun mu bilemedim ama görüşlerinizi merak ediyorum.
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Bağcılar kekosu: "Zirveyi görmek için önce dibi görmek gerekir." :)

Yani en nihayetinde belli bir tecrübe seviyesine ulaşmak gerektiğinde başarılı oluruz diye düşünüyorum. Diğer türlü olsa herkes başarılı olurdu sanırım. O belirli seviyedeki tecrübeye ulaşmak için de sürekli deneyip, hata yapmak, moral bozuklukları, maddi veya manevi kayıplar gibi kötü tecrübeleri/başarısızlıkları mantıklı bir şekilde lehimize kullanmamız gerekir.

"tabii bunların hepsi genelleme" ilk denemesinde başarılı olan da çok vardır mutlaka :)

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
55
Eren Avşar
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Anneden bebeğe embriyonik dönemde plasenta yoluyla mı geçer?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Bebek, anne karnından çıkana kadar tamamen sterildir. Bebek, vicudunda bulunacak bakterileri anne karnından çıktığı an çıktığı bölgeden alır ve aldığı koloniler gelişmeye başlar. Bu gelişimde anne sütünün bile etkisi olduğu gözlemlenmiştir. Bakterilerin bebeğin vicudunda 2 sene içinde gelişimini tamamlar ve biğnevi yerleşmiş olur. Bu durum bağırsak hücreleri içinde geçerlidir.

Atacağım videoda türkçe altyazı mevcut. Oradan daha ayrıntılı ve animasyon şeklinde görebilirsin.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Bakteriler ile ilgili bilgi(sizin sorunuzada belli bir bölümünde değiniliyor.)
Devamını Göster

Toplam 2676 soru

Evrim Ağacı Soru & Cevap Platformu, Türkiye'deki bilimseverler tarafından kolektif ve öz denetime dayalı bir şekilde sürdürülen, özgür bir ortamdır. Evrim Ağacı tarafından yayınlanan makalelerin aksine, bu platforma girilen soru ve cevapların içeriği veya gerçek/doğru olup olmadıkları Evrim Ağacı yönetimi tarafından denetlenmemektedir. Evrim Ağacı, bu platformda yayınlanan cevapları herhangi bir şekilde desteklememekte veya doğruluğunu garanti etmemektedir. Doğru olmadığını düşündüğünüz cevapları, size sunulan denetim araçlarıyla işaretleyebilir, daha doğru olan cevapları kaynaklarıyla girebilir ve oylama araçlarıyla platformun daha güvenilir bir ortama evrimleşmesine katkı sağlayabilirsiniz.
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“Biyoloji bir bilimdir. Evrim ise onu eşsiz kılan gerçektir.”
Jared Diamond
Geri Bildirim Gönder