Psikoloji & Psikiyatri

Puan Ver
0
Puan Ver
165
Barış Karadirek
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Birçok insan mutlu olmayı ister ve bunu elde etmek için çabalar. Peki ama neden mutlu olmayı isteriz ?
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Bu Homosapiens var olduğu gün de böyle idi, şimdi de aynı. Sadece bize göre mutlu olmanın yöntemleri değişiyor.

En temel neden, beynin ödül mekanizması nedeniyle sürekli haz ve ödül peşinde koşması. Beynin seratonin endorfin dopamin gibi iyi hissetme hormonlarına olan arzu ve iştiyak, psikolojide mutlu olma arzusu olarak görülmekte. Henüz bebek bir gelişim cağında organizma yız. Şeker içerikli zehir yiyerek iyi hissetmeye çalışacak kadar ilkeliz.

Sürekli mutlu olmayı arzuluyor olmamızın en önemli nedeni, aslında gerçek anlamda mutlu olamıyor olmamız psikoloji açısından. Bunu nasıl basarabilecegimizi öğrenemedik

Henüz yaşamımızın merkezine GELISIM gelmedi. Hâlâ haz hedoni üzerinden mutluluk elde etmeye çalışıyoruz. Ve gerçekten tatmin, mutluluk bu yüzden elde edemiyoruz.

Gelişimden, doğru yaşamaktan bağımsız bir mutluluk sözkonusu olmayacak.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Onur Tilkioğlu
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Sosyopatlığın genetikmi yoksa sonradan edinme bir rahatsızlıkmı olduğu tartışılmaktadır. Soruya uyum sağlayabilmek için sonradan edinme bir rahatsızlık olduğunu düşünelim.

Sosyopatlığın en basit tanımı empati yapamayan ve sonucunda umursamazlığın(Ahlak kurallarını, anayasayı vb. hiçe saymak) belirdiği psikolojik bir bozukluktur.

Bu bilgilerle bulacağımız sonuç içe dönüklüğün bir etkisi olmadığı, insanın kendi içinde bittiğidir. İçe dönük birisinin gözlem ve empati yeteneği yüksekse sosyopat olma ihtimali düşüktür. Ancak insanları anlayamayan, içe dönük insanların sosyopat olma ihtimali daha yüksektir.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
80
Esra Kurt
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

İnsanlar bir çok nedenden dolayı sakız çiğnemekten hoşlanabilir. Bunlar tadı, kıvamı, rengi gibi nedenlerden olmasının yanı sıra beyinsel işlemlerden dolayı da olabilir. Yapılan araştırmalara göre sakız çiğnemenin veya diğer bir şekilde söylenirse; çene kasının düzenli olarak kasılmasının beyin üzerinde belirli etkilere sebep olduğu görüldü. Bunlardan en öne çıkanı yapılan iş üzerinde "odak arttırması" ve "hafıza" güçlendirmesidir. Bunun nedenlerinden birini kısaca açıklayacak olursak; sakız çiğnerken düzenli olarak sıkılan çene kası, güçlü bir kas olduğu için beyne giden damarlardan daha çok kan pompalamasıyla beraber oksijen seviyesini yükselmesinden kaynaklandığı düşünülmekte. Bununla beraber bu oksijen artışı ile beyin üzerinde ki stres azalması insanların "stresli" anlarında neden daha hızlı sakız çiğnemesinin başlıca nedenleri olarak gözükmekte. Tabi ki bu eylemin tesirleri her insan üzerinde farklılık gösterebilir.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
120
Beril Yilmaz
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Merhabalar. Etkili bir şiir yazmak için özellikle lirik şiirler yazmak için belirli yaşanmışlıklar gerekir o duyguyu karşı tarafa geçirebilmek için düşünmek değil de duygusal olmak daha ağır basar. Ama kafiye şemalı yazmayı ve kelime dağarcığımızın bol olmasını zihinsel özelliğe katabiliriz. Aşağıdaki linkten araştırabilirsin :)

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
120
Beril Yilmaz
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

The Guardian ‘ın haberini yaptığı bir araştırmaya göre dünyada her yıl 2.6 milyon çocuk gıda yetersizliğinden hayatını kaybediyor. Her dört çocuktan biri gıdasızlıktan kaynaklı olarak gelişemiyor. Açlıktan dolayı gelişemeyen çocukların %80’i ise dünyanın en fakir 20 ülkesinde yaşıyor. Öte yandan OECD’nin Eşitsizlik ve Büyüme konulu Aralık 2014 raporunda, gelir eşitsizliğinin dünya çapında artmasıyla endişelerin de çoğaldığı söyleniyor. Rapora göre en zengin yüzde 10’luk dilim ile en yoksul yüzde 10’luk dilim arasındaki uçurum son 30 yılın en yüksek seviyesine ulaşmış durumda.

Gelişmiş bir kapitalist sisteme sahip olan ABD’de, endişe verici bir biçimde, çocukların %22 gibi büyük bir çoğunluğu yoksulluk içerisinde yaşıyor. Araştırmalar bu durumun; beyin gelişimi, duygusal sağlık ve akademik başarı gibi ölçekler üzerinde uzun vadeli olumsuz etkiler bırakabileceğini gösteriyor. 20 Temmuz’da JAMA Pediatrics ‘de yayımlanan yeni bir çalışma; yoksulluk içerisinde büyümenin beyinde hasara sebep olduğuna dair güçlü ve etkin deliller sağlıyor.

Yoksulluk içerisinde yaşayan küçük yaştaki çocuklar üzerine yapılan çalışmada, Luby ve arkadaşları, beyin yapısında meydana gelen ve depresyon, öğrenme güçlükleri ve stresle başa çıkabilme yetisindeki sınırlılıklar gibi hayat boyu devam edebilecek problemlere yol açabilen değişimleri belirlediler.

Öte yandan; çalışma, besleyici olan ebeveynlerin çocukların beyin anatomilerinde meydana gelen bazı olumsuz etkileri dengeleyebileceklerini gösteriyor. Elde edilen bulgular; ebeveynlerin –özellikle de yoksulluk sınırı altına yaşayanların– beslenme becerilerine dair eğitiminin çocukların bir ömür boyu faydasına olabileceğini ortaya koyuyor.

Araştırma; yoksulluğun gelişen bir beyin üzerindeki –özellikle de hipokampus üzerindeki– etkilerinin çarpıcı bir biçimde ebeveynlikten ve çocukların yaşadığı stresten etkilendiğini gösteriyor.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Bilim Fili
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
Anonim
Anonim
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Kültürlerin ve davranışların evrimine yönelik kaynakları okumayı seviyorum ve evrimsel psikoloji hakkında bir makale yazmak istiyorum sizce erken mi?
Puan Ver
1
Puan Ver
55
Meliodas Drago
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Son 4 yılını tamamen heba eden umursamadan yaşayan ve uğraşmak, çabalamak gibi eylemleri neredeyse unutmak üzere olan bir kişi nasıl kendini toparlar?
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Kabul etmemiz gerekir ki, yaşam tarzını değiştirmekten bağımsız hiçbir çaba, kalıcı çözüm üretmez yaşamı verimli kılma adına.

Zamanı ve yaşamı olumsuz kullanıyor olmak, bir semptomdur. Bir sonuçtur.

Buna neden olan sistematik değişmek zorundadır.

Kendimi detaylı ve objektif olarak analiz etmek zorundayım. Benim hangi yaşam alışkanlıklarım düzenim, verimli olmama engel oluyor?

İstediğim şeyleri yapamıyor olmama neden olan rutinler neler.

Yaşam tarzımı değiştirmek için ne çeşit bir güdülenmeye motivasyona ihtiyacım var.

Ben bu yaşamda ne yapmak istiyorum.

Kendimde değiştirmek istediğim yönlerim nelerdir...

En iyi yaptığım şeyler neler.

Yaşam şeklimi tamamen değiştirmeye neden olacak değer sebep vs ne olabilir.

Bu komple değişimi göze alacak motivasyonum var mı.

Kendini analiz, değişime karar verme, yaşayacağı olumsuz duygudurumları aşabilecek motivasyona sahip olmak, yürümeye başlamak.

Değişim kararı vermiş bir kişi, 20 küsur yıldır alışkın olduğu yaşam tarzından ödün vermek zorunda kalacağı için mutsuz zamanları olacaktır mutlaka. Bunları aşabilecek temel önemli nedenleri olmak zorunda. Çünkü GELİŞMEKTEN BAĞIMSIZ bir değişim, vakit kaybıdır.

Yürümüye başlayınca elde edilecek pozitif sonuçlar oluşmaya başlayınca artık artan bir duygudurum düzelmesi ve gelişmenin verdiği dopamin ile sorunlar ortadan kalkacaktır.

Rutin ve konfor, homosapiens in düşmanları... kabul etsek de etmesek de.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
60
Ş.ismet Esmeray
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

İnsanın varoluşla olan etkileşimini anlamada önemli bir kritik nokta. Öleceğini bilme.

Ölümle olan yakın temas, insan için öncelikle yaşamın, yaşıyor olmaktan daha önemli bir anlamı olduğuna olan kanaat oluşturma ihtiyacını doğurur. Eğer yüksek ideallere sahip olur, yaşamı, ondan daha değerli bir anlam için tüketirsem, ölümün vereceği acıdan uzaklaşabilirim, ölüyorum ama şunları bunları bıraktım yaptım gibi diğer canlıların umrunda bile olmayan bir yaklaşımı doğurmaktadır. Bu kaçınılmaz bir durumdur. Çünkü sürüngen beyin yaşamda kalmaya programlanmıştır ve ölüm - ölüm tehlikesi gibi durumlar onun için tam bir alarm nedenidir. İnsanın ölümden korkmasının en önemli nedenlerinden biri yaşamsal güdülerin merkezi sürüngen beyin ve limbik sistem. Bu nedenle ölümün yaşamın ta kendisi olduğunu anlamak gerekiyor. Otofaji ve mitofaji gibi en temel intihar mekanizmaları, BÜTÜNÜN YAŞAMDA KALMASInı öncülleyen yaşamdan vazgeçiş örnekleridir. Enerji üretmekte sorun yaşayan mitekondrilerin kendini imha etmesi, gerektiğinde çekirdeğe ÖL emrini vermesiyle başlayan planlı hücre ölümü, organizmayı yaşamda tutar. Diğer yandan doğan bir çok yavru hayvan, diğer canlıların yem i olur. Örnekten geçilmez doğada bu konuda.

İnsan olarak bizler kendimizi çok değerli görme eğiliminde olduğumuz için -homosapiens nevroza-, ölümü haketmediğimizi, bizim acılardan uzak olmamız gerektiğini zannedecek kadar yüksek bir egoya sahibiz. Sadece ölümlülüğünü bilmenin getirdiği şeyler değil, yaşamdaki acılardan bile rahatsız olan, ÖZEL ötesi varlıklarız gibi yaşıyoruz. Biliyoruz ki, doğayı bilinçli olarak her yönüyle tahrip eden tek türüz. Düz mantık bakarsak ölümü de, hastalık, acı vs yi de gayet hak ediyoruz.

Biraz büyük resme bakarsak, entropik bir evrende yaşamda kalmanın sınırlı bir süresinin olmak zorunda olduğunu, ölümün bu sürecin devamı için olmazsa olmazlığını kabul etmek zorundayız. Eğer gerçekten özel olmak istiyorsak, yaşamın kendisini, ondan alınacak en iyi sonucu gözeterek yaşamamız gerekir. Bu çaba ve özene sahip olmadan kişinin kendini değerli hissetmesi, ölümü kötü görmesi gibi sanal ve egoya dayalı hayallerin hiçbir önemi ve anlamı yoktur.

Diğer canlıların özel olarak ölümle ilgili bir kaygıları olmadığını düşünülmekte. Eğer bizim anlamlı bir kaygımız olacaksa, yeme içme üreme dışında yani diğer canlılardan farklı bir eylemimiz olmak zorunda. FAALİYETten bağımsız bir iddianın hükmü yoktur.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Felsefe ve Ölüm
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
65
Birhan Alaca
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
filmdeki bir sahnede karakterin içinde bulunduğu durumun aynısını rüyamda görüştüm. Ve bu klasik, herhangi filmde olabiliri yüksek bi sahne değildi
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

"Deja vu" (ya da "Dejavu"), doğru yazımıyla "Déjà vu", Fransızcada "zaten görülmüş" demektir. Dolayısıyla ne olduğu, isminde gizlidir: O anda gördüğünüz ya da deneyimlediğiniz bir olayı daha önceden gördüğünüzü ya da deneyimlediğinizi sanma ya da hissetme halidir. Siz de mutlaka deneyimlemişsinizdir: "Off, dur, bu ânı sanki daha önceden yaşamıştım, hatırlıyorum." deyip kafanızın karıştığı olmuştur.

Deja vu Nasıl Oluşur?

1928'den bu yana konuyla ilgili birçok hipotez ileri sürülmüştür. Bunlardan en güçlüleri ve deneysel arka plana dayananları hafıza ile ilişkili olan hipotezlerdir. 

...

Benzerliğe Dayalı Tanımlama

Benzer şekilde, 2008 yılında Dr. Cleary tarafından yapılan bir araştırmada, deja vu'nun hafıza tiplerinden "benzerliğe dayalı tanımlama" ile ilgili olduğu gösterilmiştir. Sonrasında, 2012 yılında yapılan ve sanal gerçeklik kullanılan deneylerde, bu tip hafızanın gerçekten de deja vu ile yakından ilişkili olduğu ispatlanmıştır. Sanal gerçeklik içerisinde, o anda gösterilen bir sahnenin genel hatları, daha önceden görülen ancak tam olarak hatırlanamayan bir sahnenin genel hatlarıyla belli bir ölçekte uyuşuyorsa, kişi deja vu yaşadığını düşünmektedir.

...

Rüyalar

Bir diğer olası açıklama, rüyalarda oluşturulan silik anıların, gerçek hayatta benzerleri ile karşılaşmamız halinde sahte anılar yaratıyor olmasıdır. Alan Brown tarafından 2004 yılında yapılan bir çalışmada, katılımcıların %20'sinin deja vu deneyimlerinin rüyalarıyla örtüştüğü, %40'ının ise hem rüyalar hem gerçek hayattaki deneyimler ile örtüştüğü tespit edilmiştir.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster
Puan Ver
3
Puan Ver
115
Erdener Serez
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
1.Mesela ben özellikle sırtüstü yatınca mutlaka kâbus görüyorum. 2.Örneğin yatmadan önce yatakta birşeyler yemek(!).
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Günlük hayatta biz sürekli bir şeyler görürüz ve yüzde 90 'ınını anlamadan geçeriz. Ama bilinçaltımız öyle değil bilinçaltımız gördüğü her farklılığı anında kaydeder ve sürekli kendini tekrar eder. Bilinçaltının kendini gösterdiği en önemli yer rüyalarımızdır. Yani kabus ya da başka bir rüya olsun genel olarak bilinçaltımızın bir ürünüdür. Bilinçaltına en çok besleyen unsurlar da sex ve korku içerikli durumlardır. Bir çok reklam ögesinde Türkiye de çok kullanılmamakla beraber sürekli ölüm, korku, sex kavramları bir şekilde insanlara enjekte edilir. İllüminati de böyle bir şeydir. The lion King filminin posterinde olduğu gibi bilinçaltımıza oynamaya çalışırlar VS. Kabusları da oluşturan bilinçaltıdır. Aslında bilinçaltında olan her durum seni etkiler. Sırt üstü yatmak belkide senin bilinçaltını tetikliyordur. En azından sırt üstü yattığını düşünmek.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
21k
Ufuk Derin
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Karar verme mekanizmaları açısından nitelikli bir soru.

Prefrontal korteks, bilinçli tercihlerde yüksek aktiviteye sahiptir. Analitik değerlendirme süreçleri burada yoğunluklu olarak gerçekleşir.

Ancak burada, sonuca gitmede kıyaslayacak somut nitelik farkı bulunmamaktadır. Benzer özelliklere sahip türdaş öğelerden seçim yapma durumunda, çok enerji tüketen prefrontal korteks sonuca ulaşmada net yöntem üretemediği için genellikle duygusal, ya da geçmişe ait deneyimlere göre yapay bir tercih e başvurulur. Daha doğrusu bu yaklaşım tüm tercihlerimizde az ya da çok etkindir. Ancak bu tarz somut kriter değerlendirmesine girilemeyen durumlarda ön plana çıkar.

Nitelik sorgulaması yapılamadığı için örneğin bize yakın olanı, daha kırmızı olanı, daha taze görüneni ya da sagdakini almayı rasyonelitesi geri planda bir şekilde seçebiliriz.

Gerçi otörler, irade nin tüm tercihlerinin buna benzer olduğunu ifade ediyorlar, irade nin illüzyon olmasindankaynaklı. En mantıklı olduğunu düşündüğümüz seçimlerimizin bile arka planında deneyimsel ya da duygusal nedenler vardır a denk geliyor yani.

Sonuca gitmede sahip olduğumuz ortak arka planlar, noropazarlama tarafından kullanılmakta.

Nitelikli soru sorabilmek, konuyu anlamanın bir üst sonucu. Teşekkür ederim şahsınıza.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
120
Beril Yilmaz
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
antidepresanlar aşık olma duygumuzu köreltebilir mi?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Kabaca, antidepresanlar nöronal aktiviteyi geçici olarak sekteye uğratmaktalar. Bu nedenle hissizleşme, duygusuzlaşma olarak tanımlanabilir bu etki. Kişi o kadar olumsuz bir mental - duygudurum içindedir ki major depresyon gibi durumlarda, bu hissizlik durumu onun için inanılmaz rahatlatıcı gelebilir. Zaten major depresyon gibi üst düzey sorunlu durumlar dışında kesinlikle önerilmez bu tarz ilaçlar, çünkü intihara meyli uzun süreli kullanımda artırdığı biliniyor.

Bu anlamda aşk a dair içsel tepkiyi, ya da çekilen acıyı da geçici olarak inhibe ettiği söylenebilir, ancak bu nedenle kullanmak için fazla hatalı bir yöntem olacaktır. Çünkü sevgiliye dair dev bir nöral ağ beyinde bulunmaktadır halen, nöronal aktivitenin azalmasının - nöronlar arası iletişim- bu ağ a doğrudan bir etkisi olmaz. Hem de ilacın yan etkisi o kadar sorunlu sonuçlar doğurabilir ki, aşk acısı çekmek bunun yanında oldukça faydalı bile kalacaktır.

Aşk acısı, temelde duygularımızı yönetemiyor olmamızla alakalıdır. Demek istemiyorum ki, aşk acısı çekmek basit insanların işidir, hayır. Ancak kendimizi deneyim yoluyla daha güçlü hale getirme, duygu yönetimi açısından kendimizi deneyeceğimiz bir durumlardır. Aşk acısı gibi durumlarda, beslenmiş derinleştirilmiş nöral bir ağın yok edilmesi için, hakkında bilgi sahibi olmadığımız yepyeni bir konuda uzmanlaşma çabasına girmemiz çok daha etkili olacaktır. Ancak bu, akşam ne yiyeceğini düşünmenin ötesine geçebilmiş kendini geliştirmeye çalışan insanlar için geçerlidir. Bedensel ihtiyaçlarını karşılamanın dışına çıkamamış bireyler için, aşk acısı gibi durumlar kader gibidir. Dürtü duyguyu yorumlayacak gelişmiş orta beyin yoksa, kişi daima duygularının esiri olacak, başka bir kişiyi hayatının merkezi yaparak acı çekmeye mahkum edecektir kendisini.

Kendi başına mutlu olmak, gelişmek zorundadır insan.

Üstteki satırı tekrar okuyunuz.

Kişi o satırdaki hale gelmeden duygusal arayışa girdiğinde, kendisini mutlu edecek kişiyi arar, oysa karşısındaki de kendini mutlu edecek kişiyi aramaktadır. Mutsuz iki insan, karşısındakinin kendini mutlu etmesini umar.

Demek ki, aşk sevgi gibi karşımızdaki kişiyle alakalı olduğunu düşündüğümüz sosyal kişisel bağ bile doğrudan bizimle alakalı.

Gelişen insan ve gelişmeyen insan.

Seçim bizim.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Bu soruyu sormama sebep olan kişi Wolf Messing'dir. Kendisinin dünyaca tanınan bir çok insan(Einstein, Freud, Stalin vb.) ile olan anısıyla karşılaştım ve tanınan kişiler tarafından da bu anılara dair herhangi bir yalanlama göremedim. Özellikle bu durumdan dolayı telepati ilgimi çekti. Yardımlarınız için şimdiden teşekkürler.
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Başka birisi de bu soruyu sormuştu onu da cevaplamıştım o yüzden kopyala-yapıştır yapıyorum buraya.

Telepati yane zikin okuma, tarih boyunca o denli önem görmüştür ki, genellikle tanrılarla bağdaştırılmıştır.Herhangi bir tanrının en temel özelliği insanların zihnini okumak ve dualarına yanıt vermektir.Düşünceler kişisel ve görünmez olduğu için, şarlatanlar ve dolandırıcılar yüzyıllardır aramızdaki bön ve ahmakları istismar etmektedir.Tarih boyunca insan yerine bazı hayvanları kullanarak (güya) telepati ispatlanmaya çalışılmıştır, mesela Akıllı Hans adında bir at karmaşık matematik işlemlerini başararak izleyenleri şaşkına çevirdi.Örneğin eğitmeni 48'i 6'ya bölmesini istediğinde ayağını 8 kere yere vuruyordu.Tabiki de gerçek değil atın yaptığı tek şey, eğiticisinin belli belirsiz yüz ifadelerini izlemekten ibaretti.Eğitmenin yüzü hafif değişene kadar at ayağını yere vuruyordu, seyircide bunu anlamayıp hayrete düşüyordu.

İlke olarak beyin, düşüncelerimizi minik elektriksel sinyaller ve elektromanyetik dalgalar şeklinde yayan bir vericidir.Ancak, bir insanın düşüncelerini okumak için bu sinyallerden yararlanmak kolay değildir.İlk olarak, bu sinyaller son derece zayıftır, milliwatt'lar mertebesindedir.İkincisi, sinyaller karmakarışıktır, rastgele gürültüden ayırt edilemezler.Üçüncüsi, beyinlerimiz başka beyinlerden bu sinyaller aracılığı ile benzer mesajlar alma yeteneğine sahip değildir; yani bizim bir antenimiz yoktur.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Michio Kaku-Olanaksızın Fiziği Kitabı alıp okuyabilirsin (telepati dışında yeni şeyler öğrenirsin.)
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
Anonim
Anonim
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Bir insan aşk acısından kurtulmak için izliyeceği bilimsel yol nedir ve ne şekilde uygulanmalıdır?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Beynin dış uyaranlarla etkileşim kurma şekli, nöral ağlar üretmektir. Her dış uyaran için yapılandırılan ağlar, bizim fizik evrenle etkileşim kurmamız için olmazsa olmazdır.

En çok beslenmiş, en çok gelişmiş nöral ağlar genellikle bakım veren, anne baba için olanlardır. İlk oluşmaya başlayıp en yoğun maruz kalınan ve en yakın bağ kurulan uyaranlar oldukları için. Bir de aşık olunan kişi. Dürtüsel çekim etkisi ve orta beynin bağlanma arzusundan dolayı aşık olduğumuz kişi için de, güçlü bir nöral ağ oluşur. Kişi sadece dış uyaran olarak değil, kendi başına kaldığında da onu düşünerek bu ağları besler güçlendirir.

Ancak ani bir ayrılık, kayıp gibi sevgiliden kopma durumlarında, önemli bir dış uyarana ait yapılandırılmış nöral ağ durmakta, ancak fiziksel uyaranı kaybolmuş durumdadır. Bu aslında beyin için de bir sorundur. Uyarandan bağımsız bir ağın varlığı, bizde boşluğa düşme, ne yapacağını bilememe gibi algılanır acının da yanında.

Burada duygusal olarak konuyu aşmanın dışında, biyolojik olarak yapılacak şey, sevgili için örülmüş nöral ağı yok etmektir aslında. Bu da, yeni bir şey öğrenme, yepyeni bir konuda derinlik kazanma ile olur. Kurulacak yeni ve güçlü bir ağ, fiziksel uyaranı kalmamış ağın yok olmasında etkin olacaktır. Duygusal olarak kişi için bu saçma ve nasılsa işe yaramaz gelebilir, ancak işleyiş bu şekilde. Genellikle duygu kontrolü yapamayıp bir kişinin esiri gibi aşk sarhoşu yaşayan kişiler -uzun dönemliden bahsediyorum-, genellikle yeterli analitik rasyonel süreçlere giremeyen güdüsel insanlardır. Herhangi bir konuda uzmanlaşma çabasına giren insanlar, güdüleri ve güdülerin yorumlanmış hali duygularını daha rahat kontrol edebilir yönetebilirler.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
4
Puan Ver
140
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Rosenhan deneyi akıl sağlığı yerinde olmayan hastalara konulan tanıların ne kadar doğru olduğunu anlamaya yönelik psikiyatrik tanı üzerine kurulu bir deneydir. Deney, Stanford Üniversitesi Öğretim Üyesi psikolog David Rosenhan tarafından gerçekleştirilmiştir ve 1973 yılında Science adlı dergide yayımlanmıştır.[1][2] Deney gerçekleştikten sonra psikoloji biliminde psikiyatrik tanının ne kadar önemli ve etkili olduğu münazaralarıyla ciddi bir şekilde değerlendirilmiştir[3]

Deney iki bölümde gerçekleştirildi. İlk bölümde Rosenhan'ın ortakları (Rosenhan'ın kendisi de dahil üç kadın ve beş erkek olmak üzere) sahte hasta rolüne girdiler. Kimi halüsinasyonlar gördüğünü kimi ise farklı psikolojik rahatsızlıklar yaşadığını söyleyerek kendilerini kliniklere hasta olarak kabul ettirdiler (deney ülkenin beş farklı eyaleti ve bu eyalete bağlı farklı hastanelerde yinelenmiştir). Daha sonra kliniklere kabul edilen sahte hastalara kliniğin görevlileri tarafından psikiyatrik tanılar konuldu. Sahte hastalar kliniğe kabul edildikten kısa süre sonra bu sefer -deney gereği- normal hareketler sergilemeye başladılar ve görevlilere artık iyi hissetiklerini söylemeye başladılar. Ancak sahte hastalar klinik görevlileri tarafından pek ciddiye alınmamış, mamafih görevliler sahte hastalara antipsikotik ilaçlarını almaları doğrultusunda salıverileceklerini belirttiler. Sahte hastalar yaklaşık 19 gün boyunca klinikte tutuldular. Klinik, içlerinden birine ''remisyonda şizofren (hafif şizofreni)'' tanısı koyarak diğerlerini de serbest bıraktı. 

Deneyin birinci kısmı gerçekleştikten -ve basında geniş yer edindikten- sonra Rosenhan'a bir klinikten istemde bulunulur. Söz konusu klinik Rosenhan'a bu deneyi yeniden gerçekleştirmesini -fakat bu sefer sahte hastaları kendi kliniklerine göndermesini- ister. Klinik; kendi çalışanlarının gönderilen sahte hastaları -diğer (gerçek) akıl hastalarından- ayrıbileceği güvencesini verir.  Rosenhan teklifi kabul eder ve böylelikle deneyin ikinci kısmı başlar. Klinik çalışanları; o hafta içinde gelen, akıl hastası oldukları iddia edilen 193 hastadan 41'ine ''sahte hasta olabilir'' teşhisinde bulundular, bu 41 hastadan ise 19'u -en az bir psikiyatr ve klinik çalışanı tarafından kontrol edilerek- kliniğe kabul edilmişlerdir; fakat Rosenhan, kliniğe hiç sahte hasta göndermemiştir.

Deneyin sonuçlarının da gösterdiği üzere akıl hastalığı kliniklerinin "normal bir insan ile akıl hastası olan bir insanı birbirinden ayıramadıkları" ortaya çıkmıştır, böylelikle psikiyatri enstitülerine karşı -haklı- bir itimatsızlık oluşmasıyla birlikte (gerçekte akıl hastası olmayan bir kişinin teşhis koyularak kliniğe yatırılması gibi bir spekülasyonda) klinikte gerçekleşebilecek olası dehümanizasyonun da tehlikelerini belirtmiştir deney aynı zamanda.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Kaynak 1
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Görgü kurallarının temelinde ahlak mı yatar? Eğer ahlak yatıyorsa görgü kurallarına uymamak bizi ahlaksız yapar mı?
Cevap
Puan Ver
4
Puan Ver

Şunu bilmek gerekiyor ki, kültür geleneğin kökeni mağaraya dayanmakta. Ahlak görgü kuralı gibi bütün olgular, bunun üzerine bina ediliyor, eklemleniyor. Din de buna dahil.

Bu nedenle temelde daima kültür gelenek kural koyucu, yaşam şeklini belirleyicidir. Ahlak dediğimiz, topluma dahil olmada kullanılacak yöntemler bütünü aslında. Bunu da tamamen kültür gelenek belirler. Bu nedenle toplumdan topluma olan değişiklik, etik yönden uçlara ayrılacak kadar farklılaşabilmekte. Din ise, geleneği onaylayan, onu meşrulaştıran bir araç olarak -kullanılır- çoğu zaman. Daha önce avımız çok olsun, deremiz aksın, zararlı hayvanlardan korusun tanrımız iken, daha sonraları işimiz çok olsun, ticaretimiz şöyle olsun, kötü insanlardan zarar etmekten korusun vs ye dönmüştür. Dinler farklıydı bu iki örnekte. Ancak kullanılış şekli aynı.

Ahlak yapısının değişkenliği, etik insani değerlerin evrensel olmalarına rağmen toplumdan topluma değişiklik göstermesi de yine kültür geleneğin belirleyiciliğinden kaynaklanmakta.

Küreselleşme ile tek tipleşmenin yaygınlaşmasıyla, yavaş yavaş kültürel yapı ortak değerlere gitmekte. -Değer burada pozitif anlamda değil, genel anlamda-. Ahlak yapısı da kültür ve gelenek kökeninden kopmakta bu nedenle. Evrenselleşmiş etik insani değerler, ahlak konusunda referans olarak kabul edilirse, baskın kültürlerin yaygınlaşması yerine, daha insani bir yapıya geçmek mümkün olabilir.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
85
Ali Faruk
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Duygularımızı neden dışarı yansıyoruz? Dışa vurma ihtiyacı hissediyoruz?
Cevap
Puan Ver
4
Puan Ver

Müzik, resim ve genel anlamıyla sanat, insanın sosyokültürel evriminde çok önemli bir basamaktır, bir dönüm noktasıdır. Çünkü sık sık farklı açılardan bakarak açıkladığımız gibi, insan evriminin en önemli olayı olan zekanın gelişimi, pek çok yan etkiyle beraber gelmiştir. Bu yan etkilerin en temeli, algıdır. İnsan, etrafını algılamaya başladıkça daha önce hiçbir canlının fark etmediği olay ve olguları fark etmeye başlamış, olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi kurmaya başlamış, zaman kavramının farkına varmış ve bunun gibi pek çok evrimsel farkındalık geçirmiştir. Elbette ki bu yenilikler, oldukça radikal oldukları için bazı olumsuz durumlar da yaratabilmiştir; insanlar da bu durumlara karşı savunma mekanizmaları geliştirmiştir.

Bunlardan en tipik olanı, algıyla beraber gelen çevresel farkındalık sonucunda etrafındaki olayları açıklayamayan atalarımızın, bu kavramları açıklamak üzere bazı hayali doğaüstü olguları, yine zekanın evrimiyle gelişen hayal güçleri dahilinde yaratmalarıdır. Bu, dönem insanlarının mental dengelerinin korunması açısından çok önemlidir. Çünkü zekanın evrimiyle beraber gelen algı sayesinde farkına varılan olaylar, insanın doğa karşısında aciz olduğunun da farkına varmasını sağlamıştır. Doğaüstü ve asılsız bile olsa bu açıklamaları kendi kendilerine teselli olarak yaratan insan bireyleri, bu tip bir teselliye sahip olmayanlara karşı mental açıdan, dolayısıyla genel anlamda avantaj sağlamıştır...

...

Sanat da, temel olarak benzer bir şekilde ortaya çıkmış, insanın iç dünyasının keşfiyle beraber gelmiştir. İnsan, gelişen zekası sayesinde iç dünyasını algılamaya başlamış ve duygularına anlam yüklemeye başlamıştır. Anlam yüklemek, insan evriminin bir diğer önemli noktasıdır. Anlam yükleme yetisi sayesinde insan sosyal hayvanlar arasında da bir adım öteye giderek, ifade başarısı konusunda kendisini geliştirmiş, olaylar arasındaki ilişki zincirini çok daha kolay çözebilmiş ve bu çözülenleri türünün diğer bireylerine aktararak birikimli bir bilginin başlamasına sebep olmuştur. Dolayısıyla sanatın en temel ayaklarından biri olan "kavramlara anlam yüklemek", insan zekası ve evriminin vazgeçilmez bir parçası olmuş, sosyal başarısının temel taşlarından biri haline gelmiştir.

Bu temellerden bir diğer olan estetik algısı, bildiğimiz anlamıyla insanın evrimleşmeye başlamasından ve algısının gelişiminin ilk dönemlerinden beri vardır ve gelişmektedir. İnsan, doğada ve yaşamında bir estetik arar. Bu, yine mental dengenin sağlanmasıyla açıklanabilir. Çünkü estetik, dış dünyadaki kavramların, insanın iç dünyası ile birleşmesi ve bunun kişiye güzel gelen, mutluluk veren bir biçimde olması demektir. Kişi, algılamaya başladığı dünyaya bakar ve kendi iç dünyasıyla kıyaslar. Bu kıyas, bilinçli olarak yapılmasa bile, insanın mental gelişimi sırasında bu otonom bir halde, beynimizin arka planında çalışmakta ve mental dengemizin sağlanması için beynimizi ve iç dünyamızı beslemektedir...

...

İşte sanat, tüm bu içsel ve soyut duygu ve düşüncelerin, somutlaştırılıp bir ürün olarak dışa vurulmasıyla ilgilidir. Sanat, tıpkı doğal ancak açıklanması güç fenomenlerin açıklaması için kullanılan hayali doğaüstü varlıklar gibi, insanın mental dengesini korumak için var edilmiş bir araçtır. İnsan, sadece dış dünyasına değil, iç dünyasına da anlam katar ve estetik arar. Bu katılan anlamlar, insandan insana değişebileceği gibi, zamana ve mekana göre de farklılık gösterebilir. Dolayısıyla sanat anlayışı, evrensel değil, öznel ve kişisel bir kavramdır. Ancak ne olursa olsun, sanatın var olmasının sebebi, insanın iç dünyasına kattığı anlamın ve estetiğin dışa, somut metotlarla vurulması ihtiyacıdır. Bu sayede, evriminin ilk basamaklarından beridir insan mental dengesini koruyabilmiş ve bunu yapamayanlara karşı avantajlı konuma geçebilmiştir.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
80
Sude Karaca
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Neden kendi yaptığımız bir çok eyleme kusur bulmakta çekinmezken bir başkası yaptığında hayranlık duyuyoruz?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Samimi bir soru. Hepimizde olan, ancak dışa vurmakta zorlandığımız bir durum.

Hatta bunun kitlesel hali de, Biz türkler diye başlayan, bitmez tükenmez yanlışlarımızın sıralandığı cümleler silsilesi.

Burada yetersizlikten çok, kişinin sürekli olarak kendi eksiklikleri, kusurlarıyla muhatap olduğu aşina olması nedenli bir -tanıklık- aslında. Kendi eksikliklerinin farkındalığını yaşayan kişi, yaptığı iyi bir şeyin de süreçlerini izlediği için, izleyen kadar hayran olamayabilir sonuca.

Bir başkasının sıradan bir işi bile bize güzel gelebilir, çünkü o kişinin hatalarını kusurlarını eksikliklerine hiç tanıklık etmemişizdir. Karşımızda gördüğümüz haliyle vardır bizim için. Bu nedenle hayran olma eğilimi içine girebiliriz.

Tabii ki bunlar, yeterli olduğumuz bir konuda geçerli. Yoksa yetersiz, kendimizi geliştirmemiş olduğumuz konuda başka birinin en basit çıkarımı bile bize etkileyici görünecektir, çünkü kendi yetersizliğimize yakından hakimizdir. Oysa izlediğimiz kişi için basit ve sıradandır büyük ihtimalle.

Aslında farklı konularda farklı düzeylerde yeterliliğimiz olması, birbirimizi tamamlıyor olmamızla alakalı. Entropi ve sosyalliğin iyice karıştığı bir tencerede toplum yemeği oluşuyor en lezzetli haliyle. Kimse eksik ya da yetersiz değil, sadece her konuda süper olmamasıyla karşılaşmakta sürekli olarak.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
80
Sude Karaca
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Fakat buna rağmen okumamı sürekli başa sarıyor,bir şeyleri kaçırdığımı ya da kafamda doğru betimleyemediğimi düşünüyorum.Takıntı olabilir mi?
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Belli konuda edinilen bilgiden çok, o bilgiyi nasıl hangi yolla ele aldığımız ve depoladığımız önemlidir.

Zihinde temel bir genel zemin olmalı varoluşla ilgili kriterlere ayrılmış. Ve hangi konuda bilgi alıyorsak, bilgi bütünlüğünün - zeminin neresiyle ilişkilendireceğimizi biliyor, o şekilde kaydediyor olmamız gerekir ki anlam bütünlüğünde yeri olsun, tekrar ulaşmam mümkün olsun.

Böyle durumlarda, bütünlüğe hizmet edeceği için alınan bilgi, kişiyi duygusal yönden de tatmin eder. Dopamin salınımını tetikler ve yeni şeyler öğrenmeye neden olur. Her yeni bilgi, kendi zemininde anlamlı şekilde kayda geçtiği için zincirleme devam eder gelişim.

-Gereksiz önemsiz ya da abartılı bulunabilecek bir detay vereyim. Kişinin zihninde çalışan faal bir evren modeli olmalı. Her şeyiyle işler halde, büyük patlama sonrası gezegenlerin oluşumu, dünyada canlılığın oluşumu gelişimi vs bildiğimiz kadarının zihin tasarımı harita gibi yaşarsa bizde, her aldığımız bilgi de bu yaşayan evren modeline dahil olabilir ve asla unutmayız. -

Eğer aldığım bilgi anlamlı bir bütünün parçası olarak yerleşmiyorsa, bilginin kendisiyle daha çok alakalı olabilirim. Bu takıntıdan çok, bilgiyi koruma çabası olabilir.

Sevgi ve bilgi dolu günler.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
21k
Ufuk Derin
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Asıl soruya ek olarak "Küfürler nasıl ortaya çıkmış olabilir?"
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Sercan Sefunc
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Bir durumla alakalı rivayet varsa birçok kişi bu rivayetleri doğrular ve çoğu kendisi de gördüğüne gerçekten inanır. Gerçeklikle alakası olmayan bir durumun bir topluluk tarafından nasıl 'gözlemlenebilir' hale geldiğini merak ediyorum.
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Dediğinizi "komplo teorileri" olarak ele alabiliriz.

Evrimsel Boyut

Bir komplo teorisi her zaman bir örüntü (pattern, şablon) hipotezi içerir. Araştırmacılar, komplo teorilerine inanmanın, örüntü algılama adaptasyonuyla ilgili olduğu görüşünü belirtmişlerdir (Shermer, 2012; Whitson ve Galinsky, 2008). Buna göre bu kişiler, dünyada olan biten bazı olaylar arasında gerçekte olmayan nedensellik bağları kurmakta, ilgisiz olaylar arasında bir ilişki olduğuna inanmaktadır. 

Çevremizdeki şeylerin birbirleri ile kurdukları nedensel bağın algılanmasına ilişkin varsayımlara “Örüntü Algılama” denir. Örüntü algılama, atalarımızın tehditleri ve fırsatları tespit etmesinde, eylemlerinin sonuçlarını görmelerinde ve davranışlarını mevcut şartlara uygun şekilde düzenlemelerinde oldukça işlevsel olmuştur. Örneğin kendi grubumuzdan birkaç kişi belirli bir bölgedeki farklı bir meyveyi yiyor ve daha sonra hastalanıyorsa, bu iki durum arasında kurulan bağlantı hayat kurtarabilir. Ya da ormanda uzaktan, ağaç yaprakları arasında kısmi olarak görülen ve hareket eden sarımsı renklerin zihinde birleştirilerek bir yırtıcı olabileceğini düşünmek yaşamkalım için çok önemlidir. Unutulmaması gereken, bu çıkarımların yanlış da olabileceğidir. İlk durumda o meyveyi yiyen insanlar, o bölgedeki özel bir böcek türü tarafından ısırıldığı için hastalanıyor da olabilir. Ya da ikinci durumda uzaktan seçilen sarı renkler bir ceylana da ait olabilir. Evrimsel süreç içinde kazandığımız adaptasyonlar her zaman güvenilir sonuçlar vermeyebilir. 

Uzaktan gördüğümüz şey bir kaplansa ya da o meyveler zehirliyse, algıladığımız örüntü gerçektir ve bu algılama bizim hayatımızı kurtarır. Çünkü tehlikeli bir yırtıcıdan kaçmış, zehirli bir meyveden yememiş oluruz. Ancak algıladığımız örüntü yanlışsa, biz boşuna kaçmış ya da o meyveden boşuna yememiş oluruz ancak bunun bedeli o kadar yüksek değildir. Yani doğada örüntü algılamakta sınırlarımızı biraz geniş tutmanın bize sağlayabileceği muhtemel fayda, algılamamanın muhtemel zararından daha fazladır. 

Elbette şunu unutmamalıyız; en faydalı durum en doğru algılama biçimidir. Çevremizdeki şeyleri gerçekte olduğu gibi algılayabilmemiz, kendi yaşamkalımımızı en uygun koşullarda sürdürebilmemiz için çok önemlidir.

Anlık örüntü algılamamız bireysel düzlemde atalarımızdan hâlâ pek farklılaşmış değil ve hataya da oldukça yatkındır. Kapsamlı ve uzun vadeli örüntü algılamayı günümüzde bilimin yardımıyla çok daha doğru bir şekilde yapabiliyoruz. Bu yüzden günümüzde evreni, hayatı ve tüm varlığı anlamak için bilimsel bulgulardan çok bireysel kanaatlere dayanmak anlamsızdır. Örneğin günlük yaşamımızda sınırlı bireysel gözlemlerimizle küresel ısınmayı ya da dünyanın şeklini fark edemeyebiliriz. Bu durumda geçerli ve güvenilir niceliksel verilere dayanan bilimsel gerçekleri baz alarak fikir sahibi olmalıyız.

Çevremizde bizim için zararlı olabilecek bir şeylerin mevcut olma olasılığını tespit edebilme eğilimi hepimizde var. Ancak komplo teorisine inananlarda bu eğilim mantıksal olmaktan çok sezgisel bağlamda işlev gösterir.

Özetle uyaranlar arasında doğru nedensel bağlantılar kurmaya dayanan örüntü algılama, hayatta kalmamızı çok kolaylaştırır. Ancak bu algılama doğru olmaktan uzaklaştıkça işlevini tam yerine getiremiyor demektir. İrrasyonel algılamalar ve inançlar da bu noktada ortaya çıkar. 

Bireysel Boyut

Evrimsel dinamikler türümüzün her üyesini kuvvetli şekilde etkilemekte ve yönlendirmektedir. Bunun yanı sıra kişiler arası farklılıklar da fazladır. Kimi insanların komplo teorilerine daha yatkın olmasıyla ilgili olarak araştırmaların ortaya koyduğu sonuçlara göz atalım.

Araştırmalara göre bir komplo teorisine inanan insanın, diğer komplo teorilerine de inanma olasılığı yüksektir (Douglas ve Sutton, 2011; Lewandowski ve ark.,2013; Swami ve ark., 2011). Bu durum komplo teorileri arasında bir bağlantı olmasa bile geçerlidir. Goertzel’in 1994’te yaptığı araştırmada, belirli bir komplo teorisine inanan insanlarla ilgili en önemli ortak özelliğin, bu insanların başka bir komplo teorisine daha inanmaları olduğu bulunmuştur. Yani bir komplo teorisine inanan kişinin, ilgisiz bile olsa bir diğerine de inanma olasılığı yüksektir. Örneğin Hornsey ve arkadaşlarının (2018) yaptıkları bir araştırmada aşı karşıtlarının aynı zamanda Prenses Diana, 11 Eylül olayları ve Kennedy suikastı konusunda da komplo teorilerine inandığı ortaya çıkmıştır. 

Hatta birbirleriyle çelişkili olan iki komplo teorisinden birisine inanan bir insanın, aynı zamanda diğerine de inanma olasılığı da yüksektir. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde yaklaşık 1000 kişinin canını alan Ebola virüsü hakkında yapılan bir araştırmada halkın yaklaşık dörtte biri bu virüse “inanmadığını” belirtti. Halkın %46’sı ise bu virüsün “dış güçlerin bir oyunu” veya ekonomik kazanç sağlamak isteyen grupların komplosu olduğuna inandığını ifade etti. Daha ilginç olanı ise, %18’i bu üç ifadeye birden inandığını söyledi. Oysa virüsün varlığına inanmamak gibi bir durum, açıkça diğer iki ifade ile çelişmektedir.

Wood ve arkadaşlarının (2012) yaptıkları araştırma sonucuna göre Prenses Diana’nın kendi ölümünü tezgâhladığına inananlar, aynı zamanda onun cinayete kurban gittiğine de daha çok inanmaktadır (Prenses Diana araba kazasında ölmüştür). Usama bin Ladin’in daha ABD’li askerler onu öldürmeden önce ölmüş olduğuna inanan insanlar, onun hâlâ hayatta olduğuna da diğer insanlardan daha çok inanma eğilimindedir. 

Kısaca bazı insanların zihni komplo teorilerine inanmaya daha yatkındır. Onlar için komplo teorisinin içeriği ya da mantıksal çelişkileri o kadar önemli değildir. Aynı toplumda yaşamalarına ve benzer evrimsel eğilimlere sahip olmalarına karşın, bazı insanların bu türden fikirlere diğerlerinden daha açık olması konu ile ilgili bireysel farkların varlığını gösterir.

Bu türden inançlara yatkın olan insanlarda araştırmalarla ortaya çıkan bazı ortak özellikler şunlardır:

1. Teleolojik Düşünme

Üç yaşındaki bir çocuğa “Dereler neden var?” diye sorarsanız “Biz su içebilelim diye” cevabını alabilirsiniz. Aynı çocuk güneşin varlık nedenini insanların ısınması için gibi sonuca bağlayabilir. Etrafımızdaki şeylerin varlığının ve tüm olup bitenin bir amacı olduğu şeklindeki düşünceye “Teleolojik Düşünme” denir. Bu düşünme şekline göre insanların ve diğer canlıların varlığının, gezegenlerin ve hareket şekillerinin hatta tüm evrenin var olmasının bir amacı vardır. 

Güneş ışığının aynı şekilde diğer gezegenlere de vurduğu bilgisini edinen bir insanda bu tarz düşünmenin zayıflaması, bilimlerin açıklama ve kapsam alanı genişledikçe de teleolojik düşünmenin kapsama alanının daralması beklenir. Oysa gerçekliği algılamaya çalışırken bilimden çok inançlarına dayanan kişiler, evrenin ve içinde olup bitenlerin nedeni yerine varsayımsal bir amaca odaklanır. Evrenin, akıllı bir tasarımla bir amaç doğrultusunda oluşturulduğu, tüm süreçlerin ve içinde yer alan tüm nesnelerin bu amaca uygun hareket ettiği inancıyla terbiye edilmiş zihinlerin komplo teorilerine de daha yatkın oldukları araştırmalarla ortaya konmuştur. Örneğin Current Biology dergisinde yayınlanan bir araştırma teleolojik düşünme ile komplo teorileri arasında kanıtlar ortaya koyuyor (Wagner-Egger ve ark., 2018). Araştırmada 2000’den fazla insan ile görüşülmüş ve belli başlı komplo teorilerine inandığını belirten insanların, aynı zamanda akıllı tasarıma da daha çok inandığı ortaya çıkmış. Bu araştırmada daha önceki başka araştırmalarda da ortaya konduğu gibi (ör. Pobiner, 2016), teleolojik düşünme ile evrimi reddetme de ilgili bulunmuş. Bu da şaşırtıcı bir sonuç değildir çünkü evrimsel açıklamalar teleolojiye değil nedenselliğe dayanır.

Sadece çocuklar değil, bazı yetişkinler de olayları açıklarken bu olayların nedenini değil amacını düşünme eğilimindedir. Bu onları komplo teorilerine inanmaya daha yatkın kılar. 

2. Rastlantısallığı Kavrayamama

Komplo teorilerine inanan insanların rastlantısallığı yeterince kavrayamadığına dair bulgular mevcuttur.

Van Prooijen ve arkadaşlarının (2018) yaptıkları araştırmada defalarca yazı tura atılmış, sonuçlar kaydedilip insanlara bu sonuçlarda bir mantıksal dizilim, yani bir örüntü olup olmadığı sorulmuştur. Katılımcılardan komplo teorilerine inananlar, inanmayanlara göre bu dizilerde daha çok (aslında olmayan) örüntü tespit etmiştir. 

Başka bir araştırmada (Hart ve Graether, 2018) katılımcılara, bilgisayar tarafından dil bilgisi kurallarına uygun olarak rastgele üretilen cümleler sunulmuş ve bu cümlelerin kendileri için ne kadar derin bir gerçeklik ifade ettiği sorulmuştur. Örneğin bu cümlelerden biri “Bütüncüllük sonsuz fenomeni susturur” şeklindedir. Yanıt tabii ki bu tür cümlelerin tamamen saçma olduğudur; çünkü içerdiği kelimeler dil bilgisi kuralları kullanılmasına karşın rastgele üretilmiştir. Komplo teorilerine inananlar, bu tür rastgele cümlelerin derin anlamları olduğunu daha çok düşünme eğilimde olmuştur. 

Tesadüfîliği tespit etmekte zorlanan insanlarda paranormal inançların da daha yoğun olduğu bulunmuştur

Kısaca komplo teorilerine inanan insanlar, tamamen rastgele olan uyaranlar arasında bile örüntüler tespit etme eğilimindedir. (Wiseman ve Watt, 2006).

3. Belirsizlikten Kaçınma 

Kimi insanlar çevrelerinde olan bitenlerin ve başlarına geleceklerin belirsiz olduğu gerçeğini kabullenmekten daha fazla kaçınır. Bu insanlar kontrol edemedikleri, öngöremeyecekleri olaylarla dolu bir dünyada olmanın yarattığı kaygı ile başa çıkmakta zorlanır. Bilinmeyeni yeterince tolere edemezler. Bu yüzden algıladıkları şeyler arasında bağ kurmaya, sıradan olaylarda derin anlamlar aramaya daha eğilimli olurlar. Whitson ve arkadaşlarının (2014) yaptıkları bir çalışmada da belirsizlikten kaçınma eğilimi daha yüksek olan insanların komplo teorilerine daha yatkın oldukları bulunmuştur.

4. Dini İnanç Sahibi Olma 

Dünyanın düz olduğunu iddia edenlerin %52’si kendisini “çok dindar” olarak tanımlarken, normal popülasyonda bu oran %20 civarındadır. Bu durum sadece düz dünyacılarla ilgili de değil. Dini inanç sahibi olmak ile her türden komplo teorilerine inanmak arasında kuvvetli bir ilişki bulunmuştur (Wagner-Egger ve ark., 2018).

Komplo teorileri ile dinler arasındaki paralellik gerçekten de dikkat çekicidir. Dinler de dünyayı teleolojik olarak yorumlar, belirli bir dine mensup insanlar kendilerinin, diğerleri tarafından “büyük oyunlara” kurban olduğunu düşünür, bilimsel gerçekler yerine duygulara hitap eden aktarılmış ifadelere inanırlar. Dinler ve komplo teorilerinin ilişkisini inceleyen Franks ve arkadaşları (2013) bu yüzden komplo teorilerini “quasi-religion” (dinimsi, din gibi) olarak betimler. Onlara göre komplo teorileri, yapıları, işleyiş süreçleri ve inananların zihinsel yapıları açısından dinleri andırır.

Yazımızın girişinde New York’un kuzey bölgelerinde aşı olmamış çocukların halka açık alanlara çıkmasının yasaklandığına ilişkin habere dönelim. Bölgeden silinmiş olan kızamığın tekrar hortlayarak bir sağlık tehdidi haline gelmesine neden olan şeyin, aşı karşıtı Ortodoks Yahudi aileler olduğu belirtiliyor. Bu ailelerden biri aşı olmamış çocuklarıyla birlikte İsrail’e bir ziyarete gitmiş, çocuk orada kızamık kapmış ve ülkeye dönünce de hastalık, aşı olmamış diğer çocuklara bulaşarak yayılmış.

5. Öne Çıkma, Kendini Gösterme İsteği 

Toplum içinde ön plana çıkma, diğer insanlara göre daha özel olduğunu hissetme eğilimi arttıkça, komplo teorilerine inanma eğilimi de artmaktadır (Imhoff ve Lamberty, 2017). Bu insanlar “Birçok insanın göremediği bir gerçeği görüyorum, bilmediği bir gizemi biliyorum, o hâlde özel ve önemli olmalıyım” şeklindeki düşüncelere sahiptir. Bir araştırmada katılımcılara narsisizm ölçeği uygulanmış ve inandıkları komplo teorileri incelenmiş, sonuçta narsisizm skalasından yüksek puan alanların komplo teorilerine daha çok inandığı bulunmuştur (Chichocka ve ark., 2016).  

6. Eğitim Seviyesinin Düşük Olması

Genel bulgulara göre eğitim seviyesi arttıkça komplo teorilerine olan inanç azalmaktadır. Bunun olası nedeni ile ilgili Swami ve arkadaşları (2014) bir deneysel düzen tasarladılar. Katılımcıların bir kısmına cümle parçalarını birleştirme şeklinde, analitik düşünme yeteneklerini harekete geçiren bir görev verildi. Daha sonra bu katılımcılara ve bu görevin hiç verilmediği diğer bir grup katılımcıya, bir komplo teorisi okunarak ne kadar inandıkları soruldu. Baştaki görevi almayanların, yani analitik düşünme yetenekleri uyandırılmayan katılımcıların daha çok inandığı ortaya çıktı. Buna göre, eğitim süreci içinde kişi birçok ayrı boyutta analitik düşünme durumunda kaldığı için olayları daha kapsamlı ve objektif değerlendirip, bağlantılar tespit ederken sezgisellikten çok mantığa dayanan düşünsel süreçleri daha çok kullanmaktadır.

7. Batıl İnanç Sahibi Olma 

Komplo teorileri ve batıl inançlara inanma arasında da pozitif bir ilişki bulunmuştur (Darwin ve ark., 2011; Swami ve ark., 2011). Bu madde de teleolojik düşünme ve dini inanç sahibi olmakla ilgili olup, yine hayatı mantıktan çok sezgisel/duygusal eğilimleriyle yorumlayan insanlarda komplo teorilerine karşı daha çok yatkınlık olduğu bulguları ile paraleldir. 

Toplumsal Boyut

Komplo teorileri tüm dünyada yaygındır. Örneğin Mozambik, Nijerya ve Tanzanya’da halkın önemli bir kısmı toplumdaki elit ve gizli bir tabakanın toplumu yönlendirdiğine, ülkeleri üzerinde oynanan gizli batı oyunlarına, hatta kendilerine düşman olanların büyü yaptığına inanmaktadır (West ve Sanders, 2003).

Bazı ülke liderleri de komplo teorilerini besler. Örneğin Donald Trump küresel ısınmanın Çinlilerin icadı bir kavram olduğunu, amaçlarının da ABD’yi üretimde geri bırakmak olduğunu söylemiştir. Bir başka konuşmasında ise aşılar konusunda ciddi şüphelerini dile getirip, aşıların otizme yol açtığını belirtmiştir.

Elbette ki başka ülkelerde de benzer durumlar vardır. Elimizde komplo teorilerinin yaygınlığına dair ülkeler bazında pek veri olmasa da, dünyanın birçok ülkesinde ekonomik, askeri ve politik açıklamalar yapılırken komplo teorileri kullanıldığını biliyoruz. Politikacılar da bu bakış açısını söylemleriyle destekler. Örneğin birçok politikacı “ülkesi üzerinde dönen kirli oyunlar”, “üst akıl”, “dış güçlerin gizli oyunları”, “büyük resim” gibi ifadeleri sık sık kullanarak komplo teorilerini destekler. Etki ve erişim alanı daha yüksek olan insanların bu tür söylemleri sıradan insanların gerçekliği olduğu gibi görmesini engeller. Politikacıların bu söylemleri gerçekten inanarak mı yoksa manipülasyon amaçlı mı ifade ettikleri tartışılabilir, çünkü halkın da bunlara inanması, ülkede olup bitenler hakkındaki yönetimsel sorumluluk payını azaltır. Nedeni ne olursa olsun yöneticiler tarafından dile getirilen bu tür söylemlerin komplo teorilerini ciddi biçimde beslediği inkâr edilemez.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
3,260
Altan Özerenler
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver
Pedram Türkoğlu , Evrim Ağacı Biyoloji Genel Editörü Onaylı Kullanıcı

Cevap terimlerde gizli aslında. Asosyal (a-sosyal), a- eki ile sosyallikten yoksunluk anlamındadır. Böylece sosyal ilişkilere girmemek uğruna kaçınma davranışı sergiler. Diğer yandan antisosyal (anti-sosyal) ise anti- eki ile sosyal (toplum) kavramına karşıtlığı belirtir. Böylece davranışları ile diğer insanların sosyal haklarına ve toplum normuna karşı gelir, kimi zaman şiddet de içerebilir.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Wikipedia Antisocial Personality Disorder
Devamını Göster

Toplam 181 soru

Evrim Ağacı Soru & Cevap Platformu, Türkiye'deki bilimseverler tarafından kolektif ve öz denetime dayalı bir şekilde sürdürülen, özgür bir ortamdır. Evrim Ağacı tarafından yayınlanan makalelerin aksine, bu platforma girilen soru ve cevapların içeriği veya gerçek/doğru olup olmadıkları Evrim Ağacı yönetimi tarafından denetlenmemektedir. Evrim Ağacı, bu platformda yayınlanan cevapları herhangi bir şekilde desteklememekte veya doğruluğunu garanti etmemektedir. Doğru olmadığını düşündüğünüz cevapları, size sunulan denetim araçlarıyla işaretleyebilir, daha doğru olan cevapları kaynaklarıyla girebilir ve oylama araçlarıyla platformun daha güvenilir bir ortama evrimleşmesine katkı sağlayabilirsiniz.
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“Matematiğin en azından büyük temel prensipleri konusunda kendimi geliştirmediğim için derin pişmanlık duyuyorum; zira bunu yapanların fazladan bir duyusu var gibidir.”
Charles Darwin
Geri Bildirim Gönder