Jeoloji & Paleontoloji

Puan Ver
-1
Puan Ver
470
Bekir Kadak
Teşekkür
Hatırla
Takip
Toprağın cok altına inerek fay hattını kırarak erken deprem oluşturabilir miyiz
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

İnsan eliyle yapılan depremler bulunmaktadır. Bunların sebebi ise genelde fay hattı üzeri ve yakınında çok büyük kütle değişimleridir. Örneğin, bir fay hattı üzerinde yapılan madencilik yıllar içinde o bölgeden milyonlarca ton toprak ve kaya çıkartılması demektir. Böylece fayın üzerindeki yük nispeten kalkacak ve fay daha kolay hareket edebilecektir. Aynı şey barajlar için de geçerli, oraya da daha fazla bir yük binmekte ve kırılma olabilmektedir. Hatta açılan sondajlar, çıkartılan su, gaz ve petrol ile yerin altında oluşan boşluklar bile buna sebebiyet verebilir. Ancak, yapılan hareketlerin o bölgede bir deprem oluşturacağı kesinlikle kestirilemez. Yani bir fay hattının derinlerine gidip, orada bir patlama oluşturmak veya buna benzer bir yolla deprem açmaya çalışmak tehlikeli bir iştir. Çünkü beklenen bölgede daha düşük veya daha yüksek bir deprem olabilir ve daha uzun bir hatta kırılmaya sebebiyet vererek beklenenden çok daha fazla maddi zarara yol açabilir.

Konunun fiziksel olarak açıklaması biraz uzun ve karışık o yüzden kaynaktan okumak daha faydalı olacaktır.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Wikipedia Bağlı Depremler, İnsan hareketleri sonucu oluşmuş depremler.
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
420
Muaz Subaşı
Teşekkür
Hatırla
Takip
Vücutta iskelet dışında zamanla çürüyen kemiksiz yapılar olamaz mı?
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver
Pedram Türkoğlu , Evrim Ağacı Biyoloji Genel Editörü Onaylı Kullanıcı

Karşılaştırmalı anatomi ve filogenetik sayesinde...

Kemiklerimiz, kıkırdaklarımız ve kaslarımız tarafından şekillendirilir. Bir kemiğin gelişim sürecinde hafif eğiklik ve çukurluklar göstermesi, onu bir taraftan çeken kasların olduğuna işarettir. Kemiğin üzerindeki delikler ve oluklar ise uzun süre boyunca hareket eden tendonların izleri veya kemiğin içerisine giren damarların göstergesidir.

Bütün canlıların kemikleri birbirinden bağımsız olarak evrimleşmediği için, filogenetik ve karşılaştırmalı anatomi sayesinde kemiklerin yapısı üzerinden kaslar çizilebiliyor. Zira insan femur kemiği ile fil femur kemiği arasında fazlasıyla benzerlikler vardır. Bilinen bir örnek üzerinden, bulunan yeni fosiller hakkında bilgi sahibi olunabilir. İskelet yapısı dışında çürüyen kemiksiz yapıların en "bilinmeyen" olanı "deridir." Çünkü melanosit denilen pigmentli hücreler barındırır, kıl folikülleri vardır. Dolayısıyla korunmuş melanositleri veya deri tabakası bulunmayan canlıların renkleri kesin olarak bilinemez. Aynı şekilde kemiksiz boynuz yapıları da spekülasyona açıktır. Bu konuda, taksonomi ve filogenetik bilimleri sayesinde yaşayan akrabalarından veya bilinen fosil kayıtlarından yola çıkılarak yorum yapılabilir sadece.

Teşekkür (1)
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Anonim
Anonim
Teşekkür
Hatırla
Takip
Öne Çıkarılan Cevap Öne Çıkarılan Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

İlk resmi olarak isimlendirilen dinozor kemiği 1626 yılında Oxford Üniversitesi doğa bilimcisi ve Kimya Profesörü Robert Plot tarafından tespit edilen Megalosaurus fosilidir.

Ancak bu tespitin hikayesi birazcık daha karışıktır. Aslında keşfedilen ilk dinozor fosilleri Antik Yunan ve Antik Roma'ya kadar gider. Bu iki uygarlık, keşfettikleri bu dev kemiklerin eskiden yaşamış devlere ve "ejderha" adını verdikleri mitolojik yaratıklara ait olduklarını düşündüler. Geliştirdikleri bu uydurma açıklamalar, günümüze kadar ulaşarak yaşayan mitoloji içerisinde yer almayı sürdürdü. İşte Dr. Plot, keşfettiği femur kemiği fosilinin mitolojik bir "dev insan"a ait olduğu düşündü. Bu sebeple kendisi dinozorlarla ilgili herhangi bir çıkarım yapamadı ve mitolojik cevaplara başvurdu.

Megalosaurus
Megalosaurus

Aynı fosilin ilk defa isimlendirilmesi ise, 1824 yılında William Buckland tarafından yapıldı. Buckland, konuyu biraz daha bilimsel perspektife sokarak, kemiği Megalosaurus adını verdiği bir cins altında isimlendirerek "mitolojik" yanını kırdı. Halen teknik olarak "sıradan" ve "doğal" bir canlıya ait olarak görülmüyordu; ancak asırlar boyu süregelen uydurma açıklamalara nazaran bu unvanını yitirmişti. 1824'ten 2 sene önce, 1822 yılında Mary Ann Mantell ve eşi, Iguanodon adı verilen bir canlının fosilleri üzerinde çalışmaya başlaması, "dinozorlar" üzerindeki ilk resmi bilimsel araştırma olarak tarihe geçti. Ancak bu yeni doğan bilim dalı üzerine çalışanlar birbirlerinden pek haberdar olmadıkları için, bulguları da bütünleşik değildi.

Nihayet, tüm bunlardan 20 sene kadar sonra, 1841 yılında, Charles Darwin'in ebedi dostu ve neredeyse ebedi evrim karşıtlarından biri olan, tüm Dünya'nın saygısını kazanmış büyük bilim insanlarından olan, günümüzün en ihtişamlı bilim müzelerinden biri olan Londra Doğa Tarihi Müzesi'nin kurucusu paleontolog Richard Owen, dinozorlara ait diş ve femur fosilleri üzerinde yaptığı detaylı inceleme sonucu, bunların herhangi bir diğer hayvanın kemiklerinden farksız olduğunu tespit ve ilan etti. Bulguları ve analizleri sayesinde bilim camiasını kısa sürede ikna etti. Böylece Owen, bilim (ve toplum) literatürüne ilk defa "Dinosauria" ("korkunç sürüngenler") kelimesini kattı. Bu yıldan sonra dinozorların Nuh'un Gemisi'nden kaçan hayali yaratıklara veya ejderha-devler gibi mitolojik uydurmalara ait olduğu fikirleri giderek azaldı ve yok oldu denebilir.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Scholastic
  2. ThoughtCo
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
95
Nesib Nesiboğlu
Teşekkür
Hatırla
Takip
Yani demek istediğim sadece boy farkındanmı yola çıkıyolar eğer öyleyse bu fosillerin genç bir T rexe aid olmadığı ne malum?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver
Pedram Türkoğlu , Evrim Ağacı Biyoloji Genel Editörü Onaylı Kullanıcı

Koskoca karşılaştırmalı anatomi ve taksonomi bilim dallarını "sadece boy farkı" diyerek kısıtlayamayız. :)

Osteoloji (kemik bilim) açısından zaten bir canlının yavru veya yetişkin olduğu anlaşılıyor. Kemik trabekülleri, spongioform yapıdaki boşluklar yavrularda daha belirgindir. Yetişkinliğe doğru kemik daha kompakt bir hal alır. Anatomik olarak kemik bölgelerinin incelenmesi ile taksonomik sınıflandırılmalar yapılabiliyor. Örneğin femur başının çapı, açısı, genişliği, tutunduğu kasların izleri her biri farklı bilgi verir. Bu sayede taksonomik olarak tür, cins, aile olarak sınıflandırılabilir. Elbette sadece karşılaştırmalı anatomi yetmez. Bulunduğu coğrafya ve zaman dilimi (yaş tayini) de önemlidir. Bu yüzden Jura'ya ait bir Tyrannosaurus bulunması beklenmez.

Teşekkür (1)

Kaynaklar

  1. Nature Titanosaur Osteodermleri
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
405
Arda Erşen
Teşekkür
Hatırla
Takip
eğer sıcak havalarda tam ufka doğru bakarsanız havanın dalgalandığını göreceksiniz bunun sebebi ne olabilir ?
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver
Antigravity 74100 , 40 yıllık antiyerçekimi teorisyeni ve 5 yıllık 'Deneysel Fizikçi'

Isınan hava yükselir. Yükselen sıcak havanın yerini görece daha soğuk hava alır. Havanın yükselmesi, bu sirkülasyon nedeniyle homojen değildir. Aynı zamanda hava ışığın kırılmasına sebep olur. Ufukta dalgalandığı görülen hava katmanının bulunduğu yer ile bulunduğumuz yerin arasındaki hava katmanı oldukça kalın olduğu için, yükselen havanın ışığı kırma etkisi ile dalga dalga görülür.

Çok yaygın olarak bilinen serap etkisi de aynı fiziksel kanunlar sonucunda ortaya çıkmaktadır. Ayrıntılı bilgi için "Serap Nedir ve Nasıl Oluşur?" konulu kaynaktan yararlanabilirsiniz.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
330
Taha Aydın
Teşekkür
Hatırla
Takip
Bir fosilin kalıntısının kaç milyon yıllık olduğuna dair ne yollarla bilgi toplanır?
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver
Aytekin Karaca , Bilimsever bir öğrenci

Fosillerin yaşını öğrenmek için birçok yöntem kullanılabiliyor. Fosil ağaçların halkaları gibi. Bu saatler son derece tutarlıdır, hata payı neredeyse 0'dır ve size yaklaşık yılı değil, spesifik yılı verirler, "4500-4600 yılları arasında" değilde 4562 gibi. Ancak bu saatleri kullanmak için elimizde çok sayıda fosil orman bulunmalıdır, ki bu kadar fosil ormana sahip değiliz. Sadece 11.500 yıl öncesini söyleyebiliyoruz.

Burada bir başka yöntem devreye giriyor. Atomların yarı ömürlerini kullanarak ne kadar eski olduklarını bulabiliyoruz. Bu saatler çok çeşitli olabiliyor. Örneğin Rubidyum-87'nin yarılanma ömrü 49 milyar yıl, fermiyum-244'ünki ise 3,3 milisaniyedir. Bu iki aşırı uç elimizdeki saatlerin ne kadar afallatıcı bir aralıkta işe yarayabileceğini göstermektedir. Karbon-14 de oldukça meşhurdur, yarılanma ömrü 5.730 yıldır. Evrimsel çalışmalarda en çok kullanılan izotop, yarılanma ömrü 1,26 milyar yıl olan potasyum-40'tır.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Richard Dawkins- Yeryüzündeki En Büyük Gösteri Evrimin kanıtları için bir kitap. Bölüm 4'ten yararlandım.
  2. Wikipedia Wikipedia'nın yarılanma süreleri ile alâkalı bir makalesi.
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
3,943
Turgay Aydın
Teşekkür
Hatırla
Takip
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver
Haluk Çalışır , Kitabı yeni okuyan bir okuyucu.

İş Bankası Yayınları arasından çıkan, Yer Kürenin En Güzel Tarihi adlı kitabı öneririm. Söz konusu kitap; 3 bilim insanı ile yapılan söyleşiler şeklinde sunulmuş. Söyleşiyi: Jacques Girardon adlı gazeteci yapmış. Seride başka kitaplar da var ve benzer formatlar kullanılmış. An itibarı ile kitap tükenmiş görünüyor, ancak kısa sürede tekrar basılacağını sanıyorum.

André Brahic: Astrofizikçi, Paris VII Üniversitesi profesörlerinden ve UFR bünyesindeki bir astrofizik laboratuvarının yöneticisi. (1942-2016) Neptünün etrafındaki halkayı keşfetmiş.

Paul Tapponnier: Jeofizikçi, Singapur Tektonik ve Deprem Araştırmaları Enstitüsü Başkanı. (1947-) Çok sayıda bilimsel makalesi ve alanda verilmiş ödülü mevcut.

Lester R. Brown: ABD Tarım Bakanlığı’nda uzman, Washington Worldwatch Enstitüsü kurucusu. Dünyayı Nasıl Tükettik’in yazarı.(1934-) Çok sayıda ödül sahibi.

Yazar: Andre Brahic, Çeviren: Saadet Özen

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
3,943
Turgay Aydın
Teşekkür
Hatırla
Takip (1)
Mesela volkanik patlamalarda bazı lavlar bazalt olurken bazıları obsidyen oluyor ,bunun nedeni nedir ?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver
Mehmet Erol , Jeoloji Meraklısı

Aslında diğer kayaç grupları(sedimanter ve metamorfik) da bir çok kayaç türünü kapsar. Magmatik kayaçların sınıflandırılması ise kabaca oluşum ortamları ve içeriğindeki mineral oranına göre belirlenir. Kayacın kökeni bir volkanik akma veya patlama ise soğuyan magmanın mineral içeriğine göre kayaç oluşacaktır. Örneğin basaltın içerisinde piroksen, plajioklas, olivine ve diğer minerallerden bulunurken, söylediğin obsidyen(cam) sadece silicadan meydana gelmektedir. Eğer bazaltı oluşturan magma yüzeye çıkmamış ve derinlerde yavaş yavaş soğuyarak oluşsaydı(yüz binlerce yıl mertebesi) adına gabro diyecektik. Eğer bu konulara meraklıysanız, basit bir jeolojiye giriş kitabında dahi çok daha doyurucu ve ilginç bilgiler edinebilirsiniz.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. basalt
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
30
Mustafa ÖZdemir
Teşekkür
Hatırla
Takip
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Eğer Arap plakasının kuzeye doğru olan hareketinin hızı artar ise, Doğu Anadolu bölgesinde bu baskıya karşılık bir yükselme ve en nihayetinde kırılmalar görülecektir. Bu baskının şiddet derecesine göre makro ya da mikro fay hatları oluşabilir.

Geçmişte gerçekleşen levha hareketlerinin hızı çok fazla olduğundan Kuzey Anadolu ve Doğu Anadolu fay hatları gibi büyük fay hatları oluşmuştur. Arap plakasının ilerleme hızı tekrardan yüksek seviyelere ulaşırsa eğer, Doğu Anadolu'da büyük fay hatları meydana gelebilir. Eğer hareket hızı normal seyrinde ilerlerse 2011 Van Depreminde olduğu gibi mikro fay hatları oluşmaya devam edecektir.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
949
Ix Chel
Teşekkür
Hatırla
Takip
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Dağların olduğu yerde çok deprem olur ama dağlar bu depremleri azaltır. Bunun bir sebebi de dağların kökleri olmasıdır. Dağların yüksekliği hesaplanırken deniz seviyesinden üstü hesaplanır. Ama bir de alt kısmı vardır. Yüksek dağlar, kuzey denizlerinde yüzen buzdağları gibidir; büyük ve derin kökleri yeraltında, küçük ve sivri tepeleri ise yerüstünde bulunur. dağ kütlesinin tüm hacminin 9/10'unu kök, 1/10'unu ise yüksek zirveler oluşturur, tıpkı su içinde yüzen buz kütleleri gibi.(1)örneğin zirvesi yeryüzünden yaklaşık 9 km yukarıda olan everest dağı’nın 125 km’den fazla kökü vardır. dünyaca ünlü deniz altı jeologlarından biri olan prof. siaveda ise; kıtalardaki dağlar ve okyanuslardaki dağlar arasındaki temel fark materyalindedir… fakat her ikisinde de dağları destekleyen kökler vardır. (2) eski abd ulusal bilimler akademisi başkanı olan frank press "the earth" adlı kitabında dağların kazık şeklinde kökleri olduğuna değiniyor

ayrıca belçikalı bir sismolog olan thierry camelbeeck 2016'daki bir yazısında "dağların parçalanmasının deformasyona bunun da depremlere yol açtığına" değinmişti (3) Aslında dağların kökleri olmasa bile sadece ağırlıklarından gelen basınç ile sarsıntıları azaltabilir.

Konuyu basit bir örnek ile sonlandıralım ve sonuca geçelim.  Şöyle ki;hareket halinde olan bir cismin (örneğin bir topaç veya masada titreşen bir telefon) üzerine yukardan elinizle basınç uygularsanız o hareketin azalamasından veya durmasından daha doğal bir şey olamaz.

Şimdi senin soruna gelelim: 2'side aynı zararı görmez. Çünkü dağlar sadece depremlerin sarsıntılarını azaltır ama dağların olduğu yerde yine depremler olur düz iki yerde ise deprem olursa dağların olduğu yerdeki deprem ile eşit sarsıntıda olmaz. Şimdi sorunu kısaca özetleyelim.

Mesela dağların olduğu yerde 5 şiddetli bir deprem oldu aynı şekide düz yerdede 5 şiddetlik bir deprem oldu düz yerlerde herhangi bir ağırlık olmadığı için 5 şiddette olacak ama dağların olduğu yerde , izostasik denge (Isostatic Equilibrium) olduğu için depremin SARSINTISINI AZALTIR ve aynı zararı görmeyiz.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Wikipedia izostasik dengenin iyi anlaşılması lazım sorunun anlaşılması için.
  2. euronews haber sitesi
  3. Wikipedia dağlar hakkında bilgi
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
61K
Ersals Krononot
Teşekkür
Hatırla
Takip
Bazı yaklaşımlar, dunyanin canlı olmasını bu fenomene ve her an düşen yıldırımlarla oluşan elektrik akımına bağlıyor. Kabul edilebilir bir düşünce mi
Puan Ver
0
Puan Ver
3,943
Turgay Aydın
Teşekkür
Hatırla
Takip (1)
Volkanizmayla nasıl bir ilişkisi vardır ?
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Kapadokya’yı özel bir coğrafya yapan ve peri bacaları oluşumuyla böylesine görsel bir şölene dönüştüren sihirli değnek değil elbette, jeolojik zamanlardaki aktif volkanlar. Neredeyse 60 milyon yıl önce 3. Jeolojik dönemde başlayan Torosların yükselmesi ve kuzeyde bulunan Anadolu fayını sıkıştırması sonucu bölgedeki yanardağlar birden harekete geçmiş. Karlı siluetiyle şimdilerde manzarasına doyulmayan Erciyes DağıGüllüdağ ve Hasandağı bundan 10 milyon yıl öncesine kadar lav püskürtmeye başlayan aktif yanardağlar; Kapadokya Bölgesi ise arkeolojik kazılarda bulunan deniz canlılarının fosillerinden anlaşıldığı üzere bir iç denizmiş.

Yanardağlardan 10 milyon yıl önce Üst Miyosen’le başlayıp, 2 milyon yıl önce Pliosen’e kadar püsküren lavlar, platolara inerek bu iç denizi, gölleri ve akarsuları kurutmuş. Kuruyan zeminin üstünde neredeyse 100 – 150 metre kalınlığında bir tüf tabakası oluşmuş. Oluşan tabakanın içinde volkan külü, kil, kumtaşı, kil ve bazalt içeren kayaçlar olduğundan bazı alanlarda sert, bazı alanlarda ise oyulabilecek yoğunlukta lav birikmeleri olmuş. Bu tabaka ilerleyen zamanlarda bölgeden geçen Kızılırmak başta olmak üzere, vadilerin yamacından inen seller ve rüzgarların etkisiyle değişime uğramış. Bitki örtüsünün azlığı ve tüf tabakasının geçirimsizliğiyle kuvvetlenen sel suları akarken, sert kayaların arasında inatla yol açmaya çalışmış. Sert kayalar azgın suların gücü karşısında çatlayıp koparken, alt kısımlarında ise derin dalgalı vadiler bırakmış. Tabiatın bu coğrafyada asırlar boyu bir sanatkar, bir heykeltıraş edasıyla çalışması ve emek vermesiyle ise, sel sularının aşındırmasından kendini koruyan sert kayalar, dünyada eşi benzeri olmayan şapkalı, konik gövdeli peribacaları oluşumu gerçekleşmiş.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Kaynak 1
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
Anonim
Anonim
Teşekkür
Hatırla
Takip
Haberlerde Amerika'da ve hatta İngiltere gibi ülkelerde, Japonya'da falan oluşan kasırgaları görüyoruz. Bunlar ne kadar yağmur yağdırıyor?
Cevap
Puan Ver
4
Puan Ver

Kimi ülkede siklon veya tayfun olarak da bilinen kasırgalar, tek bir gün içerisinde 9.1 trilyon litre yağış bırakabilirler!

Bu aşırı yıkıcı fırtınalar, okyanusun 26.7 santigrattan sıcak noktalarında meydana gelirler ve genellikle ekvatorun 5-15 derece kuzey ve güneyindeki enlemlerde oluşmaya meyillidirler. Küresel ısınmanın en büyük tehlikelerinden birisi, giderek sayıca artan ve şiddet açısından güçlenen kasırgaların yaratılıyor olmasıdır.

Örneğin NASA uyduları tarafından 8 Eylül 2017'de yakalanan bu fotoğrafta 3 farklı kasırga (Katia, Irma, Jose) bir arada görülmektedir. Bunların ilki hariç her biri en yükseğin 5 olduğu kategori sisteminde 4. kategoride olan kasırgalardır (Katia Kategori-1'dir). Yani bu kasırgaların bünyesinde oluşan rüzgarlar saatte 210-250 kilometre hıza ulaşabilmektedir!

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
2,092
Recep Enes Şahin
Teşekkür
Hatırla
Takip
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Popüler bilimle uğraşan herkes Evren'imizin yaklaşık 13.82 milyar yıl yaşında olduğunu bilecektir. Kıyas olması bakımından Güneş Sistemi'nin yaşı 4.6 milyar yıl, Dünya'nın yaşı 4.53 milyar yıl, canlılığın yaşı 3.9 milyar yıl, çok hücreli yaşamın yaşı 1 milyar yıl, ilk karasal omurgalıların yaşı 375 milyon yıl, ilk primatların yaşı 47 milyon yıl, ilk insansının yaşı 6 milyon yıl, ilk insan türünün (Homo sp.) yaşı 2 milyon yıl, türümüzün yaşı ise 200.000 yıldır. 

Ancak Evren'in yaşının nasıl hesaplanabildiği konusu, birçoklarının pek de bilmediği bir konudur. Her ne kadar yine popüler düzeyde fizikle ilgilenen biri, Evren'in yaşının hesabında "kızıla kayma" ve "Evren'in genişleme hızı" gibi kavramlara başvurulduğunu bilecek olsa da, bunların matematiksel olarak yaş hesabında nasıl kullanıldığını birçok kişi bilmeyecektir. Bu yazımızda, söz konusu hesaplamaların çok yüzeysel bir versiyonunu sizlere göstermeye çalışacağız.

İlk olarak, Evren'in yaşını hesaplayabilmek için Evren'imizin genişlemekte olan bir yapı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bu, elimizdeki bütün gözlemlerle uyumlu bir iddiadır ve Hubble Yasası gereği galaktik kümelerin birbirinden uzaklaşıyor olması da bunu doğrudan ispatlamamızı sağlamaktadır. Ayrıca bu bilgi parçası, Evren'imizin geçmişte bugün olduğundan çok daha küçük olması gerektiğinin de göstergesidir. Bu önemlidir, çünkü hesaplarımızı buna dayandırmak durumundayız.

Evren'in yaşını hesaplayabilmek için Evren'in görünen genişleme hızının (şu anda galaksi kümelerinin birbirinden uzaklaşma miktarının) Evren'in tarihi boyunca sabit olduğunu varsayabiliriz. Elbette ki aslında bu doğru değildir ve böyle bir varsayım, hesabımıza bir miktar hata payı katacaktır; ancak yine de hesapları kolaylaştırması açısından kullanışlı bir varsayım olduğunu söyleyebiliriz. Zaten göreceğiniz üzere, sonucu da öyle aman aman değiştirmeyecektir. 

Eğer ki galaksi kümelerinin birbirinden uzaklaşma hızını Evren'in genişleme hızı olarak kabul edersek, galaksilerin birbirinden ne kadar süre önce ayrılmaya başladığını da hesaplayabiliriz; zira aralarında mesafeyi de net olarak bilebilmekteyiz. Bu da, "ilk genişleme"nin ne zaman başladığını, dolayısıyla Büyük Patlama'nın ne zaman yaşandığını, dolayısıyla Evren'in yaşını verecektir.

Elbette ki, Evren'in genişleme hızı, onun yaşına da doğrudan etki etmektedir: Eğer ki Evren çok hızlı bir şekilde genişliyorsa, günümüzdeki genişliğine göreceli olarak kısa bir sürede ulaşabilecek ve daha genç bir Evren'de yaşıyor olmamıza neden olacaktır. Ancak eğer ki genişleme göreceli olarak yavaşsa, muhtemelen çok yaşlı bir Evren içerisinde yaşıyoruz demektir; çünkü günümüzde gözlediğimiz galaksiler arası mesafelerin oluşumu için aşırı uzun bir süre gerekecektir. 

Hubble Teleskobu'ndan elde ettiğimiz görsel veriler ile kozmologlar tarafından yapılan analizler sayesinde Evren'in genişleme hızının Hubble Sabiti (H0) ile ilişkili olduğunu bilmekteyiz. Bu sabit, birbirinden uzaklaşan galaksilerden birinden diğerine gelen ışığın "kırmızıya kayma" miktarına bağlı olarak belirlenmektedir. Bu olay, belli bir dalga boyuna sahip olan ışığın alması gereken yolun Evren'in genişlemesi dolayısıyla "uzaması", dolayısıyla dalganın adeta bir spagetti gibi uzayarak frekansının düşmesi ve bu nedenle daha "kızılımsı" bir dalga boyuna kaymasına verilen isimdir. Bunun ne kadar hızlı yaşandığına bağlı olarak, Evren'in genişleme hızını tespit edebilmekteyiz.

İşte Hubble Yasası'nı kullanarak, Evren'in yaklaşık yaşını hesaplamak mümkündür. Diyelim ki, gözlediğimiz iki galaksi arasındaki mesafe "D" olsun. Bu ikisinin birbirinden görünen uzaklaşma hızı "v" olsun. Bu durumda, bu galaksiler bir zamanlar birbirlerine "değecek kadar" yakın mesafede iken, Evren'in genişlemesi sebebiyle günümüzde birbirlerinden "v" hızıyla, "D" kadar uzaklaşmışlardır. Eğer ki basit bir şekilde D'yi, v'ye bölersek, bu uzaklaşmanın ne kadar sürede yaşandığını belirleyebiliriz - ki bu da bize Evren'in yaşını verecektir!

Bunu anlamanın kolay bir yolu şudur: Eğer ki Ankara ile İstanbul arasındaki 533 kilometrelik mesafeyi saatte 100 kilometre ile aldığınızı biliyorsak, bu durumda 533'ü 100'e bölerek 5.33 saat süresini elde edebiliriz. İşte burada yapacağımız da aynen budur. Şimdi, bildiklerimizi bir araya getirelim:

t = D / v

Bu denklemin bize Evren'in yaşını vereceğini söylemiştik. Bunun yanısıra, Hubble Yasası genişleme hızının Hubble Sabiti ile galaksiler-arası mesafe kadar olduğunu belirtmektedir. Bunu şöyle ifade edebiliriz:

v = H0 * D

Bu durumda, bu ikinci denklemi birinci denkleme yerleştirecek olursak, "D" değişkeninin birbirini sadeleştirdiğini görürüz. Bu durumda geriye kalan şudur:

t = 1 / H0

Günümüzde gözlemsel verilere dayanarak elde ettiğimiz en iyi Hubble Sabiti megaparsek (30.800 katrilyon kilometre) başına ve saniye başına 73 kilometredir (H0 = 73 km/s/Mpc). Burada megaparsek ile kilometreyi sadeleştirecek olursak, Hubble sabitinin aynı zamanda şöyle de ifade edilebileceğihi görürüz:

H0 = 2.37 x 10-18 1/s

Bu durumda, bu sabiti bir önceki denklemde yerine yazıp hesaplamayı yaparsak, karşımıza çıkan süre 421.94 katrilyon saniyedir. Bu zaman miktarını yıla çevirecek olursak:

t = 13.4 milyar yıl

karşımıza çıkmaktadır.

Görülebileceği gibi bu sayının üzerinde 420 milyon yıl civarında hata payı bulunmaktadır; çünkü burada size çok çok basit bir hesaplama sunduk. Lakin eğer ki hem Hubble Sabiti üzerindeki geliştirmeleri hesaba katar, hem de Evren'in genişleme hızının özellikle de ilk başlarda hiç de sabit olmayabileceğini dikkate katacak olursanız, 13.82 milyar yıl sayısını elde etmeniz mümkün olacaktır. Günümüzde Avrupa Uzay Ajansı tarafından yürütülen Planck Görevi'nden gelen veriler kullanılarak art alan mikrodalga ışıması gibi verilere bakarak da daha isabetli hesaplamalar yapılmaktadır.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
560
Görkem Yıldız
Teşekkür
Hatırla
Takip
Homo sapiensler yani bizim atalarımız, Afrika'dan nasıl olup da okyanusa rağmen Avustralya kıtasına ulaşmıştır?
Cevap
Puan Ver
4
Puan Ver

70.000 ila 100.000 yıl önce, Homo sapiens Afrika kıtasından göç ederek Avrupa ve Asya'ya yerleşmeye başladı.Asya kıtasından da avustralya ya 35.000 ila 65.000 yıl önce teknelerle  göç ettiler. Aslında o zamanda buzul çağı daha devam ettiği için okyonuslar bu kadar yüksek değildi. Bu sayede de kolayca avustralya ya yerleştiler.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Khan acedemy
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
560
Görkem Yıldız
Teşekkür
Hatırla
Takip
Venüs'ün bundan milyonlarca yıl öncesi için, şu anki Dünya'ya çok benzediği söyleniyor. Bu durumda o dönemde gelişmiş bir canlı varsa, fosilleri Venüs'ün şu anki durumuna rağmen duruyor olabilir mi?
Puan Ver
0
Puan Ver
35
Teşekkür
Hatırla
Takip
Merhabalar, Ben Cerrahpasa Tip Fakultesi ogrencisiyim. Yillardir yaptigim planlar ve yogun calismalar sonucu cok iyi isler basardim ve gelecegim adina umutluyum. Ancak, Fatih'te oturdugum ev eski oldugu gibi, tip fakultesinin binalari da cok eski. Dolayisiyla bu sorunun cevabini merak ediyorum (Yuzde 20 mi 80 mi gibi). Tesekkur ederim.
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver
Furkan Çalışkan , Makine Mühendisliği öğrencisi

Merhaba dostum,

Günümüz teknolojisiyle bunu bilmek mümkün değil maalesef. Çünkü fay kırılmaları son derece kaotik bir şekilde gerçekleşiyor. Tıpkı günümüzdeki cisimler gibi. Örneğin bir cama taş atsak kırılacağını biliriz ama nasıl kırılacağını kestiremeyiz. Jeoloji uzmanları arasındaki ortak görüş 5.8 büyüklüğünde gerçekleşmiş olan depremin büyük İstanbul depreminin tarihini erkene çektiği yönünde. Bu yarın da olabilir 2027 yılında da. Şu an için ikisi de aynı ihtimalde.

Deprem erken cihaz sistemleri olarak da şu an için yalnızca birkaç saniye öncesinde tespit edebiliyoruz. Ki bu birkaç saniyelik süre bile hayati öneme sahip. Bu süre zarfında su ve doğalgaz hattının otomatik olarak kesilmesi deprem sonrasında su taşkınları, doğalgaz sızıntıları gibi problemlerin önüne geçebilir.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
505
Yıldız Tozu
Teşekkür
Hatırla
Takip
Uranyum bozunma işleminin uygulandığını biliyorum ama tam anlayamadım..teşekkürler..
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver
Muhammet Ergün , Coğrafya Öğretmeni

Günümüzde kesin süre ve yaş saptanması konusunda özellikle radyoaktif maddelerin özelliklerinden yararlanmak daha sağlıklı sonuçlar vermektedir. Bu yöntemler uzun ve titiz laboratuvar çalışmaları gerektirir.

RADYOMETRİK YÖNTEMLER

Bu yöntemde radyoaktif maddelerin zamanla başka maddelere dönüşmek üzere parçalanmalarından yararlanılır. Bu parçalanmanın hızı her radyoaktif madde için belirlidir ve sürekli aynı kalır.Kayada ilksel olarak var olan radyoaktif maddenin yarısının parçalanması için geçen süreye yarı ömür denilir. Radyoaktif maddelerin yarı ömürleri arasındaki farklar yaş tayininde yüksek derecede doğru sonuçlar verilmesini sağlamaktadır.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
-1
Puan Ver
Teşekkür
Hatırla
Takip
Rüzgarların çok etkisi olmasa da akarsular yoluyla dünya çapında her an (total olarak bakıldığında) yüzlerce ton toprak parçası geri dönmeksizin denizlere karışıyor. Bu süreç suyun var olduğu dönemlerden itibaren devam ediyorsa eğer, nasıl oluyor da karasal alanın tümünü kaybetmiyoruz? Zamanı mı var
Öne Çıkarılan Cevap Öne Çıkarılan Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver
Ahmet Özkaya , Coğrafya Öğretmeni - Yazar

Her bir morfojenetik bölgede, çeşitli aşındırma faaliyetleri etkindir. Nemli bir iklimde akarsu hakimken, kurak sahalarda rüzgar faaliyeti daha ön plandadır. Ancak dış etmen ve süreçleri içerisinde kuşkusuz en önemli aşındırma ve biriktirme faaliyetini akarsular üstlenirler.

Ancak akarsular, tüm alüvyonu deniz veya okyanus tabanlarında biriktirecek gibi bir yanılgı oluşmasın. Akarsular taşıdığı alüvyonu eğer kıta sahanlığı genişse (şelf) verimli delta ovaları meydana getirir. Nil deltası, Kızılırmak deltası vb. gibi.

Akarsuların bazı biriktirme şekilleri

-Birikinti konisi

-Ova

-Taban seviyesi ovası

-Delta ovası

Örneğin: Bir maden sahasındaki ekskavatörü akarsu düşünelim. Ekskavatör kazdıkça çıkan hafriyatı denize bıraksın. Bu süreyi milyonlarca yıla göre değerlendirdiğimizde, ekskavatör ne kadar kazarsa kazsın saha yükseldikçe malzeme tekrar oluşacaktır. Elbette her saha yükselecek diye bir kavram yanılgısı oluşmasın. Epirojenik hareketler sonucu bir taraf magmaya batarken diğer taraf yükselmektedir. Bir teknenin suya bir kısmı batarken diğer kısmının yükselmesi gibi.

Volkanlar, yeryüzündeki malzemenin oluşmasında çok büyük etkiye sahiptir. Çarpışma sahalarında (konverjans) dalma batma zonunda eriyen malzeme, tekrar onu konveksiyonel akıntı etkisiyle püskürterek, volkanların patlamasına ve lav yığınlarının yayılmasına sebep olur. Kısacası bir taraf erirken diğer taraf tekrar malzeme tedarik etmektedir.

Özetlemem gerekirse eğer: İç etmen ve süreçlerin yapıcı (dağ, volkan, vb.) yapıcı rol üstlenirken akarsular ve diğer dış etmen ve süreçleri (akarsu, rüzgar, fiziksel ve kimyasal parçalanmalar vb.) aşındırıcı rol üstlendikleri için bu döngü milyonlarca yıldır devam etmektedir. Ayrıca transgresyon (deniz ilerlemesi) ve regresyon (deniz gerilemesi) olayları geçmiş jeolojik dönemlerde yaşanmıştır. Bunun en önemli sebebi buzullaşma döneminde regresyon ve buzul erimesi dönemlerinde ise transgresyon yaşanmıştır. Bu sebeple geçmiş dönemlerde iklim değişikliği sebebiyle karaların alanlarında farklılıklar olmuştur. Son olarak belirteyim: Türkiye'nin kuzeyinde bulunan Kuzey Anadolu Dağları, Tetis denizinin içerisinde yükselmiştir. Orojenez sonucu sıkışan bölgeler, tıpkı bir plastiğin yanlardan sıkışıp yükselmesi gibi yükselirler.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı Bu kaynak sorunuzun cevabını tam olarak karşılamasa, iç ve dış etmenler arasındaki döngü hakkında size fikir verecektir.
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Poyraz Özgül
Teşekkür
Hatırla
Takip
Dişi Tiranozorların erkeklerden büyük olduğunu 2 belgeselde duymuştum. Dişiler hemen hemen erkeklerle aynı boyuttaydı ancak dişiler erkeklerden %10 %20 %30 oranında büyüktü diyor bilim insanları
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Mert Eray Oran
Teşekkür
Hatırla
Takip
Merak ettiğim bir konu. Zira bu kadar devasa bir yapının nasıl oluştuğunu merak ediyorum
Puan Ver
3
Puan Ver
115
Osman Ersoy
Teşekkür
Hatırla
Takip
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Merhaba fosillerin Yaşlarının belirlenmesinde kullanılan en yaygın teknik. Fosilde biriken radyoaktiviteden kaynaklanan enerjiyi hesaplamaktır. Ve bu sayede. Fosile zarar vermeden fosilin tahmini yaşı hesaplanır. Daha ayrıntılı açıklaması içinde belirttiğim kaynağa bakabilirsin

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Biyologlar.Com Biyoloji konusunda gayet hoş bir web sitesidir
Devamını Göster

Toplam 35 soru

Evrim Ağacı Soru & Cevap Platformu, Türkiye'deki bilimseverler tarafından kolektif ve öz denetime dayalı bir şekilde sürdürülen, özgür bir ortamdır. Evrim Ağacı tarafından yayınlanan makalelerin aksine, bu platforma girilen soru ve cevapların içeriği veya gerçek/doğru olup olmadıkları Evrim Ağacı yönetimi tarafından denetlenmemektedir. Evrim Ağacı, bu platformda yayınlanan cevapları herhangi bir şekilde desteklememekte veya doğruluğunu garanti etmemektedir. Doğru olmadığını düşündüğünüz cevapları, size sunulan denetim araçlarıyla işaretleyebilir, daha doğru olan cevapları kaynaklarıyla girebilir ve oylama araçlarıyla platformun daha güvenilir bir ortama evrimleşmesine katkı sağlayabilirsiniz.
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“Deneyim, bilimlerin anasıdır.”
Miguel de Cervantes
Geri Bildirim Gönder