Jeoloji & Paleontoloji

Puan Ver
0
Puan Ver
30
Nesib Nesiboğlu
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Yani demek istediğim sadece boy farkındanmı yola çıkıyolar eğer öyleyse bu fosillerin genç bir T rexe aid olmadığı ne malum?
Puan Ver
0
Puan Ver
290
Taha Aydın
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Bir fosilin kalıntısının kaç milyon yıllık olduğuna dair ne yollarla bilgi toplanır?
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver
Aytekin Karaca , Bilimsever bir öğrenci

Fosillerin yaşını öğrenmek için birçok yöntem kullanılabiliyor. Fosil ağaçların halkaları gibi. Bu saatler son derece tutarlıdır, hata payı neredeyse 0'dır ve size yaklaşık yılı değil, spesifik yılı verirler, "4500-4600 yılları arasında" değilde 4562 gibi. Ancak bu saatleri kullanmak için elimizde çok sayıda fosil orman bulunmalıdır, ki bu kadar fosil ormana sahip değiliz. Sadece 11.500 yıl öncesini söyleyebiliyoruz.

Burada bir başka yöntem devreye giriyor. Atomların yarı ömürlerini kullanarak ne kadar eski olduklarını bulabiliyoruz. Bu saatler çok çeşitli olabiliyor. Örneğin Rubidyum-87'nin yarılanma ömrü 49 milyar yıl, fermiyum-244'ünki ise 3,3 milisaniyedir. Bu iki aşırı uç elimizdeki saatlerin ne kadar afallatıcı bir aralıkta işe yarayabileceğini göstermektedir. Karbon-14 de oldukça meşhurdur, yarılanma ömrü 5.730 yıldır. Evrimsel çalışmalarda en çok kullanılan izotop, yarılanma ömrü 1,26 milyar yıl olan potasyum-40'tır.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Richard Dawkins- Yeryüzündeki En Büyük Gösteri Evrimin kanıtları için bir kitap. Bölüm 4'ten yararlandım.
  2. Wikipedia Wikipedia'nın yarılanma süreleri ile alâkalı bir makalesi.
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
3,223
Turgay Aydın
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver
Haluk Çalışı , Kitabı yeni okuyan bir okuyucu.

İş Bankası Yayınları arasından çıkan, Yer Kürenin En Güzel Tarihi adlı kitabı öneririm. Söz konusu kitap; 3 bilim insanı ile yapılan söyleşiler şeklinde sunulmuş. Söyleşiyi: Jacques Girardon adlı gazeteci yapmış. Seride başka kitaplar da var ve benzer formatlar kullanılmış. An itibarı ile kitap tükenmiş görünüyor, ancak kısa sürede tekrar basılacağını sanıyorum.

André Brahic: Astrofizikçi, Paris VII Üniversitesi profesörlerinden ve UFR bünyesindeki bir astrofizik laboratuvarının yöneticisi. (1942-2016) Neptünün etrafındaki halkayı keşfetmiş.

Paul Tapponnier: Jeofizikçi, Singapur Tektonik ve Deprem Araştırmaları Enstitüsü Başkanı. (1947-) Çok sayıda bilimsel makalesi ve alanda verilmiş ödülü mevcut.

Lester R. Brown: ABD Tarım Bakanlığı’nda uzman, Washington Worldwatch Enstitüsü kurucusu. Dünyayı Nasıl Tükettik’in yazarı.(1934-) Çok sayıda ödül sahibi.

Yazar: Andre Brahic, Çeviren: Saadet Özen

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
3,223
Turgay Aydın
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Mesela volkanik patlamalarda bazı lavlar bazalt olurken bazıları obsidyen oluyor ,bunun nedeni nedir ?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Aslında diğer kayaç grupları(sedimanter ve metamorfik) da bir çok kayaç türünü kapsar. Magmatik kayaçların sınıflandırılması ise kabaca oluşum ortamları ve içeriğindeki mineral oranına göre belirlenir. Kayacın kökeni bir volkanik akma veya patlama ise soğuyan magmanın mineral içeriğine göre kayaç oluşacaktır. Örneğin basaltın içerisinde piroksen, plajioklas, olivine ve diğer minerallerden bulunurken, söylediğin obsidyen(cam) sadece silicadan meydana gelmektedir. Eğer bazaltı oluşturan magma yüzeye çıkmamış ve derinlerde yavaş yavaş soğuyarak oluşsaydı(yüz binlerce yıl mertebesi) adına gabro diyecektik. Eğer bu konulara meraklıysanız, basit bir jeolojiye giriş kitabında dahi çok daha doyurucu ve ilginç bilgiler edinebilirsiniz.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. basalt
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
30
Mustafa ÖZdemir
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Eğer Arap plakasının kuzeye doğru olan hareketinin hızı artar ise, Doğu Anadolu bölgesinde bu baskıya karşılık bir yükselme ve en nihayetinde kırılmalar görülecektir. Bu baskının şiddet derecesine göre makro ya da mikro fay hatları oluşabilir.

Geçmişte gerçekleşen levha hareketlerinin hızı çok fazla olduğundan Kuzey Anadolu ve Doğu Anadolu fay hatları gibi büyük fay hatları oluşmuştur. Arap plakasının ilerleme hızı tekrardan yüksek seviyelere ulaşırsa eğer, Doğu Anadolu'da büyük fay hatları meydana gelebilir. Eğer hareket hızı normal seyrinde ilerlerse 2011 Van Depreminde olduğu gibi mikro fay hatları oluşmaya devam edecektir.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
764
Ix Chel
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Dağların olduğu yerde çok deprem olur ama dağlar bu depremleri azaltır. Bunun bir sebebi de dağların kökleri olmasıdır. Dağların yüksekliği hesaplanırken deniz seviyesinden üstü hesaplanır. Ama bir de alt kısmı vardır. Yüksek dağlar, kuzey denizlerinde yüzen buzdağları gibidir; büyük ve derin kökleri yeraltında, küçük ve sivri tepeleri ise yerüstünde bulunur. dağ kütlesinin tüm hacminin 9/10'unu kök, 1/10'unu ise yüksek zirveler oluşturur, tıpkı su içinde yüzen buz kütleleri gibi.(1)örneğin zirvesi yeryüzünden yaklaşık 9 km yukarıda olan everest dağı’nın 125 km’den fazla kökü vardır. dünyaca ünlü deniz altı jeologlarından biri olan prof. siaveda ise; kıtalardaki dağlar ve okyanuslardaki dağlar arasındaki temel fark materyalindedir… fakat her ikisinde de dağları destekleyen kökler vardır. (2) eski abd ulusal bilimler akademisi başkanı olan frank press "the earth" adlı kitabında dağların kazık şeklinde kökleri olduğuna değiniyor

ayrıca belçikalı bir sismolog olan thierry camelbeeck 2016'daki bir yazısında "dağların parçalanmasının deformasyona bunun da depremlere yol açtığına" değinmişti (3) Aslında dağların kökleri olmasa bile sadece ağırlıklarından gelen basınç ile sarsıntıları azaltabilir.

Konuyu basit bir örnek ile sonlandıralım ve sonuca geçelim.  Şöyle ki;hareket halinde olan bir cismin (örneğin bir topaç veya masada titreşen bir telefon) üzerine yukardan elinizle basınç uygularsanız o hareketin azalamasından veya durmasından daha doğal bir şey olamaz.

Şimdi senin soruna gelelim: 2'side aynı zararı görmez. Çünkü dağlar sadece depremlerin sarsıntılarını azaltır ama dağların olduğu yerde yine depremler olur düz iki yerde ise deprem olursa dağların olduğu yerdeki deprem ile eşit sarsıntıda olmaz. Şimdi sorunu kısaca özetleyelim.

Mesela dağların olduğu yerde 5 şiddetli bir deprem oldu aynı şekide düz yerdede 5 şiddetlik bir deprem oldu düz yerlerde herhangi bir ağırlık olmadığı için 5 şiddette olacak ama dağların olduğu yerde , izostasik denge (Isostatic Equilibrium) olduğu için depremin SARSINTISINI AZALTIR ve aynı zararı görmeyiz.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Wikipedia izostasik dengenin iyi anlaşılması lazım sorunun anlaşılması için.
  2. euronews haber sitesi
  3. Wikipedia dağlar hakkında bilgi
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
44k
Ersals Krononot
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Bazı yaklaşımlar, dunyanin canlı olmasını bu fenomene ve her an düşen yıldırımlarla oluşan elektrik akımına bağlıyor. Kabul edilebilir bir düşünce mi
Puan Ver
0
Puan Ver
3,223
Turgay Aydın
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Volkanizmayla nasıl bir ilişkisi vardır ?
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Kapadokya’yı özel bir coğrafya yapan ve peri bacaları oluşumuyla böylesine görsel bir şölene dönüştüren sihirli değnek değil elbette, jeolojik zamanlardaki aktif volkanlar. Neredeyse 60 milyon yıl önce 3. Jeolojik dönemde başlayan Torosların yükselmesi ve kuzeyde bulunan Anadolu fayını sıkıştırması sonucu bölgedeki yanardağlar birden harekete geçmiş. Karlı siluetiyle şimdilerde manzarasına doyulmayan Erciyes DağıGüllüdağ ve Hasandağı bundan 10 milyon yıl öncesine kadar lav püskürtmeye başlayan aktif yanardağlar; Kapadokya Bölgesi ise arkeolojik kazılarda bulunan deniz canlılarının fosillerinden anlaşıldığı üzere bir iç denizmiş.

Yanardağlardan 10 milyon yıl önce Üst Miyosen’le başlayıp, 2 milyon yıl önce Pliosen’e kadar püsküren lavlar, platolara inerek bu iç denizi, gölleri ve akarsuları kurutmuş. Kuruyan zeminin üstünde neredeyse 100 – 150 metre kalınlığında bir tüf tabakası oluşmuş. Oluşan tabakanın içinde volkan külü, kil, kumtaşı, kil ve bazalt içeren kayaçlar olduğundan bazı alanlarda sert, bazı alanlarda ise oyulabilecek yoğunlukta lav birikmeleri olmuş. Bu tabaka ilerleyen zamanlarda bölgeden geçen Kızılırmak başta olmak üzere, vadilerin yamacından inen seller ve rüzgarların etkisiyle değişime uğramış. Bitki örtüsünün azlığı ve tüf tabakasının geçirimsizliğiyle kuvvetlenen sel suları akarken, sert kayaların arasında inatla yol açmaya çalışmış. Sert kayalar azgın suların gücü karşısında çatlayıp koparken, alt kısımlarında ise derin dalgalı vadiler bırakmış. Tabiatın bu coğrafyada asırlar boyu bir sanatkar, bir heykeltıraş edasıyla çalışması ve emek vermesiyle ise, sel sularının aşındırmasından kendini koruyan sert kayalar, dünyada eşi benzeri olmayan şapkalı, konik gövdeli peribacaları oluşumu gerçekleşmiş.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Kaynak 1
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
Anonim
Anonim
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Haberlerde Amerika'da ve hatta İngiltere gibi ülkelerde, Japonya'da falan oluşan kasırgaları görüyoruz. Bunlar ne kadar yağmur yağdırıyor?
Cevap
Puan Ver
4
Puan Ver

Kimi ülkede siklon veya tayfun olarak da bilinen kasırgalar, tek bir gün içerisinde 9.1 trilyon litre yağış bırakabilirler!

Bu aşırı yıkıcı fırtınalar, okyanusun 26.7 santigrattan sıcak noktalarında meydana gelirler ve genellikle ekvatorun 5-15 derece kuzey ve güneyindeki enlemlerde oluşmaya meyillidirler. Küresel ısınmanın en büyük tehlikelerinden birisi, giderek sayıca artan ve şiddet açısından güçlenen kasırgaların yaratılıyor olmasıdır.

Örneğin NASA uyduları tarafından 8 Eylül 2017'de yakalanan bu fotoğrafta 3 farklı kasırga (Katia, Irma, Jose) bir arada görülmektedir. Bunların ilki hariç her biri en yükseğin 5 olduğu kategori sisteminde 4. kategoride olan kasırgalardır (Katia Kategori-1'dir). Yani bu kasırgaların bünyesinde oluşan rüzgarlar saatte 210-250 kilometre hıza ulaşabilmektedir!

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
2,092
Recep Enes Şahin
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Popüler bilimle uğraşan herkes Evren'imizin yaklaşık 13.82 milyar yıl yaşında olduğunu bilecektir. Kıyas olması bakımından Güneş Sistemi'nin yaşı 4.6 milyar yıl, Dünya'nın yaşı 4.53 milyar yıl, canlılığın yaşı 3.9 milyar yıl, çok hücreli yaşamın yaşı 1 milyar yıl, ilk karasal omurgalıların yaşı 375 milyon yıl, ilk primatların yaşı 47 milyon yıl, ilk insansının yaşı 6 milyon yıl, ilk insan türünün (Homo sp.) yaşı 2 milyon yıl, türümüzün yaşı ise 200.000 yıldır. 

Ancak Evren'in yaşının nasıl hesaplanabildiği konusu, birçoklarının pek de bilmediği bir konudur. Her ne kadar yine popüler düzeyde fizikle ilgilenen biri, Evren'in yaşının hesabında "kızıla kayma" ve "Evren'in genişleme hızı" gibi kavramlara başvurulduğunu bilecek olsa da, bunların matematiksel olarak yaş hesabında nasıl kullanıldığını birçok kişi bilmeyecektir. Bu yazımızda, söz konusu hesaplamaların çok yüzeysel bir versiyonunu sizlere göstermeye çalışacağız.

İlk olarak, Evren'in yaşını hesaplayabilmek için Evren'imizin genişlemekte olan bir yapı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bu, elimizdeki bütün gözlemlerle uyumlu bir iddiadır ve Hubble Yasası gereği galaktik kümelerin birbirinden uzaklaşıyor olması da bunu doğrudan ispatlamamızı sağlamaktadır. Ayrıca bu bilgi parçası, Evren'imizin geçmişte bugün olduğundan çok daha küçük olması gerektiğinin de göstergesidir. Bu önemlidir, çünkü hesaplarımızı buna dayandırmak durumundayız.

Evren'in yaşını hesaplayabilmek için Evren'in görünen genişleme hızının (şu anda galaksi kümelerinin birbirinden uzaklaşma miktarının) Evren'in tarihi boyunca sabit olduğunu varsayabiliriz. Elbette ki aslında bu doğru değildir ve böyle bir varsayım, hesabımıza bir miktar hata payı katacaktır; ancak yine de hesapları kolaylaştırması açısından kullanışlı bir varsayım olduğunu söyleyebiliriz. Zaten göreceğiniz üzere, sonucu da öyle aman aman değiştirmeyecektir. 

Eğer ki galaksi kümelerinin birbirinden uzaklaşma hızını Evren'in genişleme hızı olarak kabul edersek, galaksilerin birbirinden ne kadar süre önce ayrılmaya başladığını da hesaplayabiliriz; zira aralarında mesafeyi de net olarak bilebilmekteyiz. Bu da, "ilk genişleme"nin ne zaman başladığını, dolayısıyla Büyük Patlama'nın ne zaman yaşandığını, dolayısıyla Evren'in yaşını verecektir.

Elbette ki, Evren'in genişleme hızı, onun yaşına da doğrudan etki etmektedir: Eğer ki Evren çok hızlı bir şekilde genişliyorsa, günümüzdeki genişliğine göreceli olarak kısa bir sürede ulaşabilecek ve daha genç bir Evren'de yaşıyor olmamıza neden olacaktır. Ancak eğer ki genişleme göreceli olarak yavaşsa, muhtemelen çok yaşlı bir Evren içerisinde yaşıyoruz demektir; çünkü günümüzde gözlediğimiz galaksiler arası mesafelerin oluşumu için aşırı uzun bir süre gerekecektir. 

Hubble Teleskobu'ndan elde ettiğimiz görsel veriler ile kozmologlar tarafından yapılan analizler sayesinde Evren'in genişleme hızının Hubble Sabiti (H0) ile ilişkili olduğunu bilmekteyiz. Bu sabit, birbirinden uzaklaşan galaksilerden birinden diğerine gelen ışığın "kırmızıya kayma" miktarına bağlı olarak belirlenmektedir. Bu olay, belli bir dalga boyuna sahip olan ışığın alması gereken yolun Evren'in genişlemesi dolayısıyla "uzaması", dolayısıyla dalganın adeta bir spagetti gibi uzayarak frekansının düşmesi ve bu nedenle daha "kızılımsı" bir dalga boyuna kaymasına verilen isimdir. Bunun ne kadar hızlı yaşandığına bağlı olarak, Evren'in genişleme hızını tespit edebilmekteyiz.

İşte Hubble Yasası'nı kullanarak, Evren'in yaklaşık yaşını hesaplamak mümkündür. Diyelim ki, gözlediğimiz iki galaksi arasındaki mesafe "D" olsun. Bu ikisinin birbirinden görünen uzaklaşma hızı "v" olsun. Bu durumda, bu galaksiler bir zamanlar birbirlerine "değecek kadar" yakın mesafede iken, Evren'in genişlemesi sebebiyle günümüzde birbirlerinden "v" hızıyla, "D" kadar uzaklaşmışlardır. Eğer ki basit bir şekilde D'yi, v'ye bölersek, bu uzaklaşmanın ne kadar sürede yaşandığını belirleyebiliriz - ki bu da bize Evren'in yaşını verecektir!

Bunu anlamanın kolay bir yolu şudur: Eğer ki Ankara ile İstanbul arasındaki 533 kilometrelik mesafeyi saatte 100 kilometre ile aldığınızı biliyorsak, bu durumda 533'ü 100'e bölerek 5.33 saat süresini elde edebiliriz. İşte burada yapacağımız da aynen budur. Şimdi, bildiklerimizi bir araya getirelim:

t = D / v

Bu denklemin bize Evren'in yaşını vereceğini söylemiştik. Bunun yanısıra, Hubble Yasası genişleme hızının Hubble Sabiti ile galaksiler-arası mesafe kadar olduğunu belirtmektedir. Bunu şöyle ifade edebiliriz:

v = H0 * D

Bu durumda, bu ikinci denklemi birinci denkleme yerleştirecek olursak, "D" değişkeninin birbirini sadeleştirdiğini görürüz. Bu durumda geriye kalan şudur:

t = 1 / H0

Günümüzde gözlemsel verilere dayanarak elde ettiğimiz en iyi Hubble Sabiti megaparsek (30.800 katrilyon kilometre) başına ve saniye başına 73 kilometredir (H0 = 73 km/s/Mpc). Burada megaparsek ile kilometreyi sadeleştirecek olursak, Hubble sabitinin aynı zamanda şöyle de ifade edilebileceğihi görürüz:

H0 = 2.37 x 10-18 1/s

Bu durumda, bu sabiti bir önceki denklemde yerine yazıp hesaplamayı yaparsak, karşımıza çıkan süre 421.94 katrilyon saniyedir. Bu zaman miktarını yıla çevirecek olursak:

t = 13.4 milyar yıl

karşımıza çıkmaktadır.

Görülebileceği gibi bu sayının üzerinde 420 milyon yıl civarında hata payı bulunmaktadır; çünkü burada size çok çok basit bir hesaplama sunduk. Lakin eğer ki hem Hubble Sabiti üzerindeki geliştirmeleri hesaba katar, hem de Evren'in genişleme hızının özellikle de ilk başlarda hiç de sabit olmayabileceğini dikkate katacak olursanız, 13.82 milyar yıl sayısını elde etmeniz mümkün olacaktır. Günümüzde Avrupa Uzay Ajansı tarafından yürütülen Planck Görevi'nden gelen veriler kullanılarak art alan mikrodalga ışıması gibi verilere bakarak da daha isabetli hesaplamalar yapılmaktadır.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
560
Görkem Yıldız
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Homo sapiensler yani bizim atalarımız, Afrika'dan nasıl olup da okyanusa rağmen Avustralya kıtasına ulaşmıştır?
Cevap
Puan Ver
4
Puan Ver

70.000 ila 100.000 yıl önce, Homo sapiens Afrika kıtasından göç ederek Avrupa ve Asya'ya yerleşmeye başladı.Asya kıtasından da avustralya ya 35.000 ila 65.000 yıl önce teknelerle  göç ettiler. Aslında o zamanda buzul çağı daha devam ettiği için okyonuslar bu kadar yüksek değildi. Bu sayede de kolayca avustralya ya yerleştiler.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Khan acedemy
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
560
Görkem Yıldız
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Venüs'ün bundan milyonlarca yıl öncesi için, şu anki Dünya'ya çok benzediği söyleniyor. Bu durumda o dönemde gelişmiş bir canlı varsa, fosilleri Venüs'ün şu anki durumuna rağmen duruyor olabilir mi?
Puan Ver
-1
Puan Ver
470
Bekir Kadak
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Toprağın cok altına inerek fay hattını kırarak erken deprem oluşturabilir miyiz
Puan Ver
0
Puan Ver
35
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Merhabalar, Ben Cerrahpasa Tip Fakultesi ogrencisiyim. Yillardir yaptigim planlar ve yogun calismalar sonucu cok iyi isler basardim ve gelecegim adina umutluyum. Ancak, Fatih'te oturdugum ev eski oldugu gibi, tip fakultesinin binalari da cok eski. Dolayisiyla bu sorunun cevabini merak ediyorum (Yuzde 20 mi 80 mi gibi). Tesekkur ederim.
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver
Furkan Çalışkan , Makine Mühendisliği öğrencisi

Merhaba dostum,

Günümüz teknolojisiyle bunu bilmek mümkün değil maalesef. Çünkü fay kırılmaları son derece kaotik bir şekilde gerçekleşiyor. Tıpkı günümüzdeki cisimler gibi. Örneğin bir cama taş atsak kırılacağını biliriz ama nasıl kırılacağını kestiremeyiz. Jeoloji uzmanları arasındaki ortak görüş 5.8 büyüklüğünde gerçekleşmiş olan depremin büyük İstanbul depreminin tarihini erkene çektiği yönünde. Bu yarın da olabilir 2027 yılında da. Şu an için ikisi de aynı ihtimalde.

Deprem erken cihaz sistemleri olarak da şu an için yalnızca birkaç saniye öncesinde tespit edebiliyoruz. Ki bu birkaç saniyelik süre bile hayati öneme sahip. Bu süre zarfında su ve doğalgaz hattının otomatik olarak kesilmesi deprem sonrasında su taşkınları, doğalgaz sızıntıları gibi problemlerin önüne geçebilir.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
495
Yıldız Tozu
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Uranyum bozunma işleminin uygulandığını biliyorum ama tam anlayamadım..teşekkürler..
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver
Muhammet Ergün , Coğrafya Öğretmeni

Günümüzde kesin süre ve yaş saptanması konusunda özellikle radyoaktif maddelerin özelliklerinden yararlanmak daha sağlıklı sonuçlar vermektedir. Bu yöntemler uzun ve titiz laboratuvar çalışmaları gerektirir.

RADYOMETRİK YÖNTEMLER

Bu yöntemde radyoaktif maddelerin zamanla başka maddelere dönüşmek üzere parçalanmalarından yararlanılır. Bu parçalanmanın hızı her radyoaktif madde için belirlidir ve sürekli aynı kalır.Kayada ilksel olarak var olan radyoaktif maddenin yarısının parçalanması için geçen süreye yarı ömür denilir. Radyoaktif maddelerin yarı ömürleri arasındaki farklar yaş tayininde yüksek derecede doğru sonuçlar verilmesini sağlamaktadır.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
-1
Puan Ver
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Rüzgarların çok etkisi olmasa da akarsular yoluyla dünya çapında her an (total olarak bakıldığında) yüzlerce ton toprak parçası geri dönmeksizin denizlere karışıyor. Bu süreç suyun var olduğu dönemlerden itibaren devam ediyorsa eğer, nasıl oluyor da karasal alanın tümünü kaybetmiyoruz? Zamanı mı var
Öne Çıkarılan Cevap Öne Çıkarılan Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver
Ahmet Özkaya , Coğrafya Öğretmeni - Yazar

Her bir morfojenetik bölgede, çeşitli aşındırma faaliyetleri etkindir. Nemli bir iklimde akarsu hakimken, kurak sahalarda rüzgar faaliyeti daha ön plandadır. Ancak dış etmen ve süreçleri içerisinde kuşkusuz en önemli aşındırma ve biriktirme faaliyetini akarsular üstlenirler.

Ancak akarsular, tüm alüvyonu deniz veya okyanus tabanlarında biriktirecek gibi bir yanılgı oluşmasın. Akarsular taşıdığı alüvyonu eğer kıta sahanlığı genişse (şelf) verimli delta ovaları meydana getirir. Nil deltası, Kızılırmak deltası vb. gibi.

Akarsuların bazı biriktirme şekilleri

-Birikinti konisi

-Ova

-Taban seviyesi ovası

-Delta ovası

Örneğin: Bir maden sahasındaki ekskavatörü akarsu düşünelim. Ekskavatör kazdıkça çıkan hafriyatı denize bıraksın. Bu süreyi milyonlarca yıla göre değerlendirdiğimizde, ekskavatör ne kadar kazarsa kazsın saha yükseldikçe malzeme tekrar oluşacaktır. Elbette her saha yükselecek diye bir kavram yanılgısı oluşmasın. Epirojenik hareketler sonucu bir taraf magmaya batarken diğer taraf yükselmektedir. Bir teknenin suya bir kısmı batarken diğer kısmının yükselmesi gibi.

Volkanlar, yeryüzündeki malzemenin oluşmasında çok büyük etkiye sahiptir. Çarpışma sahalarında (konverjans) dalma batma zonunda eriyen malzeme, tekrar onu konveksiyonel akıntı etkisiyle püskürterek, volkanların patlamasına ve lav yığınlarının yayılmasına sebep olur. Kısacası bir taraf erirken diğer taraf tekrar malzeme tedarik etmektedir.

Özetlemem gerekirse eğer: İç etmen ve süreçlerin yapıcı (dağ, volkan, vb.) yapıcı rol üstlenirken akarsular ve diğer dış etmen ve süreçleri (akarsu, rüzgar, fiziksel ve kimyasal parçalanmalar vb.) aşındırıcı rol üstlendikleri için bu döngü milyonlarca yıldır devam etmektedir. Ayrıca transgresyon (deniz ilerlemesi) ve regresyon (deniz gerilemesi) olayları geçmiş jeolojik dönemlerde yaşanmıştır. Bunun en önemli sebebi buzullaşma döneminde regresyon ve buzul erimesi dönemlerinde ise transgresyon yaşanmıştır. Bu sebeple geçmiş dönemlerde iklim değişikliği sebebiyle karaların alanlarında farklılıklar olmuştur. Son olarak belirteyim: Türkiye'nin kuzeyinde bulunan Kuzey Anadolu Dağları, Tetis denizinin içerisinde yükselmiştir. Orojenez sonucu sıkışan bölgeler, tıpkı bir plastiğin yanlardan sıkışıp yükselmesi gibi yükselirler.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı Bu kaynak sorunuzun cevabını tam olarak karşılamasa, iç ve dış etmenler arasındaki döngü hakkında size fikir verecektir.
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Poyraz Özgül
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Dişi Tiranozorların erkeklerden büyük olduğunu 2 belgeselde duymuştum. Dişiler hemen hemen erkeklerle aynı boyuttaydı ancak dişiler erkeklerden %10 %20 %30 oranında büyüktü diyor bilim insanları
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Mert Eray Oran
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Merak ettiğim bir konu. Zira bu kadar devasa bir yapının nasıl oluştuğunu merak ediyorum
Puan Ver
3
Puan Ver
115
Osman Ersoy
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Merhaba fosillerin Yaşlarının belirlenmesinde kullanılan en yaygın teknik. Fosilde biriken radyoaktiviteden kaynaklanan enerjiyi hesaplamaktır. Ve bu sayede. Fosile zarar vermeden fosilin tahmini yaşı hesaplanır. Daha ayrıntılı açıklaması içinde belirttiğim kaynağa bakabilirsin

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Biyologlar.Com Biyoloji konusunda gayet hoş bir web sitesidir
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
Anonim
Anonim
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Kıtaların kayması'nın tarihçesi

Kıtaların kaymış olabileceği fikri ilk defa 1596'da Abraham Orhelius tarafndan ortaya atılmıştır. Sonrasında ise kıtaların ayrılması, Orhelius'tan bağımsız bir şekilde daha gelişmiş olarak 1912'de Afred Wegener tarafından teori olarak öne sürüldü. Wegener, kıtaların kaymasının mekanizmasını açıklayamadığı için ve kıtasal hareket hızını çok fazla olarak tahmin etmesi (250cm/yıl) sebebiyle teorisi uzun yıllar kabul görmedi.

 İngiliz jeolog Arthur Holmes 1920'de plaka bağlantılarının denizin altında uzanabileceğini ve 1928'de manto içindeki konveksiyon akımlarının itici güç olabileceğini öne sürdü. 1931'de, Dünya'nın mantosunun, radyoaktif bozunma tarafından üretilen ısıyı dağıtan ve kabuğu yüzeyde hareket ettiren konveksiyon hücreleri içerdiğini ileri sürdü. 1944'te kitabın sonu kıtasal kayma ile ilgili bir bölümle biten Fiziksel Jeoloji İlkeleri yayınlandı. 1947'de Maurice Ewing liderliğindeki bir bilim adamı ekibi, Atlantik Okyanusu'ndaki bir yükselişin varlığını doğruladı ve sedimentlerin altındaki deniz tabanının, kıta kabuğundan kimyasal ve fiziksel olarak farklı olduğunu buldu. Batimetre okyanusya taşındıkta okyanus altında bir okyanus ortası sırtı tespit edildi. Bunun önemli bir sonucu, sistem boyunca yeni okyanus tabanının yaratılmış olmasıydı. Bu sonuç "Büyük küresel yarık" (Greal global rift) kavramına öncülük etti.

 Bilim insanları denizaltıları tespit etmek için II. Dünya Savaşı sırasında geliştirilen cihazları kullanarak okyanus tabanındaki tuhaf manyetik varyasyonları tanımaya başladılar. İlerleyen on yıl boyunca başlangıçta söylendiği gibi mıknatıslanma modellerinin anormallik olmadığı giderek açık bir şekilde ortaya çıktı. 1959-1963'te yayınlanan bir dizi makalede, Heezen, Dietz, Hess, Mason, Vine, Matthews ve Morley, okyanus tabanının mıknatıslanmasının geniş, zebra benzeri desenler oluşturduğunu toplu bir şekilde fark etti: bir şerit normal kutuplaşmaya ve yanındaki şerit ters kutuplaşmaya sahipti. En iyi açıklama "taşıma bandı (conveyor belt)" veya Vine – Matthews-Morley hipoteziydi. Yeryüzünün derinliklerinden yeni magma zayıf bölgelerden kolayca yükselir ve sonunda yeni okyanus kabuğu oluşturmak için sırtların tepesi boyunca püskürür. Yeni kabuk, zaman zaman tersine çevrilen dünyanın manyetik alanı tarafından mıknatıslanır. Yeni kabuğun oluşumu daha sonra taşıma bandına benzer şekilde mıknatıslanmış kabuğun yerini değiştirir.

Kıtaların kayma mekanizması

          Manto hareketi

Hareketi oluşturan mekanizmanın temelini ise Dünya’nın dibinde olan manto tabakasından yayılan ısı oluşturur. Dünya’nın çekirdeğinde meydana gelen bir takım radyoaktif reaksiyonlar manto tabakasında ısınmaya neden olur. Isınan gazın yükselmesi yüzünden üst tarafta bulunan levhalar da hareket eder.

Manto taşınımının doğrudan ve dolaylı olarak levha hareketi ile nasıl ilişkili olduğu jeodinamikte devam eden bir çalışma ve tartışma konusudur. Her nasılsa, bu enerji tektonik plakaların hareket etmesi için litosfere aktarılmalıdır. Plaka hareketini etkilediği düşünülen iki ana kuvvet türü vardır: sürtünme ve yerçekimi.

Sürtünme: Mantonun içerisindeki konveksiyon akımları tarafından harekete geçirilen mantonun litosfere en yakın tabakası olan Astenosfer ile daha sert olan litosfer arasındaki sürtünme kuvveti ile oluşan levha hareketi.

Yerçekimi: yerel konveksiyon akımları tarafından harekete geçirilen okyanus hendeklerindeki alçak bölgelerde bulunan plakaların aşağıya doğru çekilmesi ile olan levha hareketi.

İkincil kuvvetler

Yerçekimi: Sıcak manto malzemelerinden kaynaklanan yayılan sırtlardan litosfer oluştukça yavaş yavaş soğur ve zamanla kalınlaşır (ve böylece sırttan uzaklığı artırır). Soğuk okyanus litosferi, türetildiği sıcak manto malzemesinden önemli ölçüde daha yoğundur ve bu nedenle artan kalınlıkta, daha fazla yükü dengelemek için kademeli olarak manto içerisine yerleşir. Sonuç, sırt ekseninden daha fazla mesafeye sahip hafif bir yanal eğimdir.

Dünya'nın dönüşüyle ilgili itici güçler: Alfred Wegener, kıtasal kaymanın ardındaki ana itici mekanizmalar olarak gelgit kuvvetleri ve merkezkaç kuvvetleri önermişti; bununla birlikte, bu kuvvetler, bu kuvvetler, okyanus kabuğu içinde hareket eden kıtalar olduğu için kıta hareketine neden olamayacak kadar küçük olarak kabul edildi. Bu nedenle, Wegener daha sonra pozisyonunu değiştirdi ve konveksiyon akımlarının 1929'da kitabının son baskısında plaka tektoniğinin ana itici gücü olduğunu iddia etti.

Daha yeni literatürde, bu itici güçler:

  • Ay ve Güneş Dünya'nın kabuğuna uyguladığı yer çekimi kuvveti nedeniyle gelgit çekişi
  • Dönme kutbunun yer kabuğuna göre küçük yer değiştirmelerinden dolayı geoidin küresel deformasyonu.
  • Sallanma ve daha küçük zaman ölçeğinde dünyanın dönüşünün spin hareketlerinden kaynaklanan daha küçük deformasyon etkileri.

Küçük ve genel olarak ihmal edilebilir kuvvetler:

  •  Coriolis etkisi
  • Yerçekiminin hafif bir modifikasyonu olarak davranan merkezkaç kuvveti
Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
371
Nehir Nehit
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Üç çeşit kuzey vardır.

  • Gerçek Kuzey : Kuzey kutbunun olduğu kuzeydir.
  • Harita Kuzeyi : Haritadaki kuzey ve güney çizgilerinin gösterdiği kuzeydir.
  • Manyetik Kuzey : Pusula iğnesinin gösterdiği kuzeydir.Manyetik kuzey bölgeden bölgeye değişiklik gösterir.Bu değişiklik haritalarda belirtilir

Kısaca "Gerçek Kuzey" diye bir nokta yoktur. Bu kullanım alanlarına bağlı olarak değişir. Ayrıca bildiğim kadarıyla dünyanın manyetik alanının sürekli ufak sapmalar yapması, güneşten gelen patlamaların etkisi ( Kuzey Işıkları gözle görülür bir biçimde bu etkiyi göz önüne seriyor ). Tam olarak kuzeyde yaşamıyorsanız, aradaki göz ardı edilebilecek kadar küçük farklar çalışmalara engel olmuyor.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Wikipedia - Kuzey Kuzey çeşitleri
  2. Güneşin Dünyamıza Etkileri Güneş fırtınalarının manyetik alana etkisi
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
95
Burak Akgül
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver
Koralp Erin , Astrofizik meraklısı...

Demir, gezegenimizi oluşturan elementlerin başında gelir. Gezegenin iç çekirdeğinin, erimiş demir ve ağır metallerden oluştuğunu düşünüyoruz. Güneş sistemimiz oluşurken, başı boş dolaşan kaya parçaları ve sıcak gazların büyük miktarda demir içerdiğini ve kayalık gezegenlerin hepsinde, hatta Saturn ve Jupiter'in uydularında bile yüksek oranda demir bulgularına rastlıyoruz. 

Dünyadaki en yaygın 4. elementtir. Sadece yerkabuğumuz bile ]emir içerir. Hemen hemen yerkabuğunun her katmanında bulunduğu için, gezegenimiz ile beraber oluşmuş olmalıdır. Tabi ki bazı asteroidler ile beraber gezegenimize demir cevheri düşmektedir, fakat bu miktar çok çok düşüktür. 

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
3,223
Turgay Aydın
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Bilim insanları dünyanın yaşını belirlemek için bu yöntemleri kullanır :

  • Taşların kimyasal yapılarını inceler(Tektonik plakaların sürekli hareket halinde olması ve eski taşların dönüşmüş olması bu yöntemi zorlaştırıyor)
  • Radyometrik tarihleme(Bu yöntemde radyoaktif izotopların zamanla başka elementlere dönüşme hızı önemlidir. Var olan elementleri inceleyerek taşların oluşum süresini ortaya çıkaran bu çalışmalar daha doğru sonuçlar çıkmasını sağlıyor.)

Özetle bilim insanları dünyanın yaşını belirlemek için var olan elementleri inceleyerek taşların oluşum süresinden yola çıkarak hesaplarlar.(Dünyanın yaşı 4.54 milyar yıl olarak belirlenmiştir)

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Webtekno
Devamını Göster

Toplam 31 soru

Evrim Ağacı Soru & Cevap Platformu, Türkiye'deki bilimseverler tarafından kolektif ve öz denetime dayalı bir şekilde sürdürülen, özgür bir ortamdır. Evrim Ağacı tarafından yayınlanan makalelerin aksine, bu platforma girilen soru ve cevapların içeriği veya gerçek/doğru olup olmadıkları Evrim Ağacı yönetimi tarafından denetlenmemektedir. Evrim Ağacı, bu platformda yayınlanan cevapları herhangi bir şekilde desteklememekte veya doğruluğunu garanti etmemektedir. Doğru olmadığını düşündüğünüz cevapları, size sunulan denetim araçlarıyla işaretleyebilir, daha doğru olan cevapları kaynaklarıyla girebilir ve oylama araçlarıyla platformun daha güvenilir bir ortama evrimleşmesine katkı sağlayabilirsiniz.
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“Biz insanlar gökten düşmüş melekler değil, yükselmiş kuyruksuz maymunlarız.”
Desmond Morris
Geri Bildirim Gönder