Genel Biyoloji & Genetik

Puan Ver
1
Puan Ver
60
Onur
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Aslında crispr ve bazı bebeklerin bile bazı geninin değiştiğini bu sitede okudum, çok güzel yazılardı. Virüsler için de aynısı mümkün mü?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

KISA CEVAP: Virüsler için aynısı mümkün değil. En azından uzun vadede mümkün değil.

AÇIKLAMA: Çünkü virüsler, bilinen en basit canlılık formlarından bir tanesi olmakla birlikte en hızlı şekilde evrimleşen canlılardır. Yani virüs başka bir organizmanın hücresinin içine girince o hücrenin içindeki çekirdeğinin üzerindeki porlardan(delikler) geçer ve içindeki genetik materyalini(RNA'sını) bulunduğu hücrenin DNA'sına aktarır(bazı virüsler direkt olarak çekirdeğe kadar gelirken bazıları hücre zarındaki bağlandığı reseptörlerden ve ya açtığı yada bulduğu deliklerden RNA'sını püskürtür).

En nihayetinde hücrenin DNA'sı sayesinde kendisini klonlamaya başlar ve bu klonlar da aynı şekilde kendilerini klonlayarak kısa sürede bütün organizmaya dağılırlar.

Ancak buradaki kritik nokta ve aynı zamanda sorunuzun cevabı, bu klonlamalar esnasında hücrelerin DNA'ları ile birleşen virüslerin RNA'ları belirli miktarlarda değişikliğe uğrarlar yani mutasyon geçirirler ki bu evrimleşmek anlamına geliyor. (Kaynak 3)

Dolayısıyla sizin herhangi bir amaç için RNA'sını düzenliyerek ürettiğiniz virüsünüz laboratuvar ortamından çıkarak ekosisteme karıştığı anda evrimleşmeye ve dolayısıylada sizin düzünleğiniz o RNA değişmeye başlar ve böylece de o RNA'ya bağlı olarak yani virüsünüze dair amaçladıklarınızı gerçekleştirememiş olursunuz. (Ancak virüslerin gen sayısı 2 ile 200 arası değiştiği için çok farklı çeşitleri mevcut dolayısıyla genel bir şey söylemek zor ama söyliyecek olursam bu viral evrim hedeflenen amaçlara ulaşmaya engel olur. Yine de viral evrim oldukça geniş ve faal bir alan olmasından ötürü virüsler üzerinde genetik mühendisliğinin yapıldığı çalışmalar da vardır diye düşünüyorum her ne kadar ben yaptığım ufak makale taramasında bulamasam da. Böyle bir çalışmayı bilenler veya böyle bir çalışmaya ulaşmış olanlardan paylaşmalarını rica ediyorum, bulursam ben de paylaşmaya çalışırım.)

Ancak amacınız ölümcül bir virüs oluşturmak ise RNA'yı düzenliyerek bunu yapmanız mümkün yani ölümcül olmayacak kadar evrilene kadar amaçladığını miktarda organizmayı saprofitlerin akşam yemeği yapabilirsiniz.(Böyle bir şeyin yapılmasındansa yapılmaması galiba etiğe bir miktar daha uygun.)

Kaynak bölümünde sözünü ettiğim viral evrim sürecinin morfizması üzerine Columbia Üniversitesinin 2013 tarihli bir makalesini ekledim.

Viral evrim evrimsel biyolojinin oldukça önemli bir alt dalı olup, oldukça faal bir alandır. Sorduğunuz soruya bugün olumsuz cevap vermek durumunda olsam da geleceğin biyoteknolojisinin hangi noktalara varabileceğini kestirmek zor.

Öte yandan organizmaların genleriyle düzenlemeler yaparak virüslere karşı direnç oluşturmaya yönelik çalışmalar da var. Patatesleri baz alan bir çalışmayı kaynaklara ekledim.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Topology of Viral Evolution Viral evrim sürecinin morfizması üzerine Columbia Üniversitesinin 2013 tarihli bir makalesi.
  2. Engineering resistance to mixed virus infection in a commercial potato cultivar: resistance to potato virus X and potato virus Y Organizmaların genleriyle düzenlemeler yaparak virüslere karşı direnç oluşturmaya yönelik patatesleri baz alan bir çalışma.
  3. Viral Genetics Yazımızın geniş bir özeti. Kaynaklarında daha geniş bir makale yelpazesi mevcut.
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
48k
Ersals Krononot
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Yüzyıllardır benzer şekilde kaldı, neden yeni gelişmelere uyumlu bir şekilde değişmedi?
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Yaşam şekli olarak sadece 1 yüzyılda bile ciddi yaşam değişiklikleri yaşadığımızı/gözlemlediğimizi düşünüyorum. Ancak dediğiniz gibi benzer bir yaşam şekli kaldı. Hala aynı temellere kuruluyuz. Peki ya neden ?

Elimde bir kanıt olmasa da elimde 2 sebep var. 1. sebep yaşam şeklinin yeterliliği. İnsan ırkına bu yaşam şekli yetmekte ve çok ciddi reformlara başvurmamıştır. Aztek ve İnka ırkları düşmansızlıktan dolayı nasıl belli bir askeri teknolojide kaldıysa. Tam tersi şekilde ilk ve orta çağda Çin klanlarının iç savaşlarından dolayı askeri teknolojileri üstün bir düzeye ulaşmıştır. İşte bu durum insanlığın ortama göre yaşam yeterliliğinden kaynaklanan gelişmelerdir.

Bu yüzden insanlar da kendini aç bırakıp açlığa dayanıklı nesiller yetiştirme tarzı düşüncelerde değildiler çünkü ihtiyaçları yok. Yaşam şekilleri üreme şansı veriyor zaten.

2. sebebim ise kültür ve belli zamanlarda ortaya çıkan yaşamlara duyulan aşırı bağlılık durumudur. Her ırkın belli bir kültürü vardır ve bu kültür üzerinde yürüyen ırkın versiyonun gelişimi belli bir yere kadar olur. Irk, daha geniş bir yelpazeden ziyade özel bir bölgeden gelişim gösterirler. Bu da daha üstün versiyon yaratma durumununun süresini uzatır. Irkı daha geniş yelpazede geliştirebilmek için ırkın kültüründe ciddi reformlar yapmalı yada yok edilmelidir. Irkın kültüründe değişim yapmakta[Türk filmlerindeki töre meselesi misali :) ] gayet zordur. Yani başka konularda geliştirmek çok zordur.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
305
Serhat Altuncan
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Yaşlanma neye göre değişir? kaplumbağa 200 yıl yaşayabiliyorda insan neden yaşayamıyor?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

İnsan türünün genetik potansiyel yaşı 130-140 yıl civarı.

Ömür, hücrelerin ortalama bölünme sayısı -telomer- üzerinden elde edilen genel bir süreyi ifade eder. Ancak, bu yaşam biçimiyle daha alakalı bir durum. Çünkü hücrelerin bölünme gereksinimi ve telomer uzunluğu yaşam biçimiyle değişen bir durum.

Türler arası ömür süre farklılıkları multifaktöriyel bir durumdur. Genele baktığımızda, aynı türün büyük varyasyonları daha az, küçük varyasyonları daha çok yaşamakta ortalama. Büyüklük, hücre replikasyonunun çok olması anlamına gelmekte. Her kopyada kırıklar oluşacak, onların kopyalarındaki kırıklar da birikerek devam edecek. Uzun boylu olmanın kansere yatkınlığı da -tamamen genelleme olarak ifade edilir kesinlik içermez-, aynı mekanizma nedenlidir.

Diğer yandan ömrü belirleyen en önemli mekanizma, ETZ diye bildiğimiz, besinlerin enerjiye çevrilmesinde kullanılan elektron transport zinciri. Burada karbon bağlarından alınan elektronlar, mitekondri zarında protonlarından zar dışına itilerek ayrıştırılır. Arada oluşan yük farkı, ATP olarak kullanılır. İşlem sonunda elektronlar ve protonlar birbirine hızla kavuşur. Ancak bu sistemde sürekli olarak proton kaçakları olur. En ideal beslenmede bile 1000de 4 proton kacağı oluşur. Bunlara da serbest oksijen radikali denir. Elektron kaybettikleri için dengesiz hale geçerler ve elektron almak için mitekondri ve hücre zarlarına saldırırlar. Onlardaki yoğun elektronları çalarlar. İşte hastalıkların zemini de bu şekilde oluşur çoğu zaman. Bu kaçakların çok olması, farelerde ömrün 6 aya kadar düşmesine neden olur. Kargalar ise çok uzun yıllar yaşarlar çünkü ETZ sistemlerinde proton kaçağı oldukça azdır.

İnsan türü, kendisi için planlanmış ömürle alakası olmayan bir ömre sahip. Planlı ömrün yarısını bile kullanamıyor. İşte bir türün yaşam süresini genetikten çok yaşam biçimi belirler. Hayvanlarda yaşam biçimi görece aynı olduğu için bireyler arası fark daha az görülür.

Yaşam biçimi hücre bölünme sıklığını, telomer uzunluğunu, ETZdeki proton kaçak miktarını ve oluşan kaçakların temizlenme miktarını DOĞRUDAN etkiler. Genetik olarak zayıf olarak kabul edebileceğimiz bir kişi, ideal yaşam şartlarında uzun yaşayabilir, genetik olarak güçlü kabul edebileceğimizi kişi yaşam şartlarını olumsuz hale getirip ömrünü kısaltabilir.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
150
Alper Alper
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
İnsan vücudunda bulunan elementlerin hemen hemen hepsi topraktaki elementler ile aynı bu insanın topraktan oluştuğunu mu gösterir? Göstermez ise bu neden böyledir?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver
Aytekin Karaca , Bilimsever bir öğrenci

Verilen bilgi doğrudur, topraktaki bazı elementler insanda da bulunur. Ancak bu insanın topraktan geldiğini mi gösteriyor? Kesinlikle hayır. İnsanların maymunlardan geldiği artık tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ispatlanmıştır. "Yaratılış mı gerçek, yoksa evrim mi?" tarzı tartışmalar bile artık son derece gereksiz ve zaman kaybı olarak görülmelidir.

İnsanın vücudunda toprakta bulunan elementlerin de olmasının sebebi, toprak ile aynı yerde gezegende bulunmamız. Başka nereden bu elementleri alacaktık zaten? Bitkiler topraktan alır, biz bitkilerden alırız, toprak bizden alır. Bu böyle devam eden bir süreçtir. Yani insandaki elementler ile bitkilerdeki elementler de ortaktır, ancak bu bizim muzdan, şalgamdan veya nardan oluştuğumuzu göstermez.

Ayrıca, insan vücudunun %18'i karbon atomlarından oluşmasına rağmen toprakta karbon yoktur. Bu da insanın topraktan yaratıldığı fikrini çürütmektedir, tabii eğer samimi olunursa.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Bilimdili İnsan vücudundaki elementler
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
125
Mehmet Pürselim
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
İnsanlar el ve ayak gibi bakışımlı uzuvlarda bir tarafı da çok kullanıyor. Biyolojik ve evrimsel bir açıklaması olmalı.
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Merhaba,

Sağ veya sol uzuvlarımızın baskınlığı beynimizin yapısı ve işleyişi ile alakalı bir durumdur. Yaptığımız her şey beynimizin sağ ve sol yarımküresinde gerçekleştirilmektedir. Beynimizden vücudumuza giden ve vücudumuzdan da beynimize gelen sinirler beynimizin medulla oblongata bölgesinde çaprazlanmaktadır (deküzasyon), bunun sonucu olarak da sağ elimiz, sağ bacağımın gibi vücudumuzun sağ kısmı sol yarımküre tarafından, vücudumuzun sol kısmı ise sağ yarımküre tarafından kontrol edilmektedir. Bu iki yarımküre bir araya gelerek tüm vücut fonksiyonlarımızı oluştururlar. *¹

İnsanların %74-%96'sı sağ elini baskın olarak kullanmaktadır.

Ayakta duran ilk hominid(insansı) olan Australopithecus anamensis'ten tam dik yürüyen Homo habilis'e ve ondan da bizlere kadarki süreçte şuan el olarak kullandığımız uzuvların fonksiyonu ve beyindeki yerleri farklılıklar göstermiştir. Bu farklılıklar beyin büyüklüğünü olumlu yönde etkilemiştir. *²

Peki ya insanlar neden sağ elini baskın olarak kullanmaya başlamıştır?

Sağ elliliğin 500.000 yıllık bir baskınlık durumu olduğu biliniyor olsa da bu soru henüz tam olarak cevaplanamamıştır, üzerinde hâlâ çalışmalar devam etmektedir. Uzmanlar, dilden kaynaklı bir sağ el baskınlığı süreci olmuş olabileceği hakkında görüşler bildirmişlerdir. Yani dilin sol yarımküre ile yönetiliyor olmasının sonucu olarak, bir yan etki, hatta biraz da tesadüfi olarak sağ el baskın gelmiş olabilir. *³

Ayrıca sol yarımkürenin, konuşma, anlama, akıl yürütme, problem çözme, işitme, okuma gibi birçok motor işlevler açısından", sağ yarımkürenin de duygusal ve düşünsel işlevler açısından daha baskın olduğu bilinmektedir (solaklık durumunda motor fonksiyonlar sağ yarımküre tarafından kontrol edilir, bu ufak farklılığın nedeni halen tam olarak anlaşılmış değil). Dikkat edilirse rutin işlerimizin tamamı sol yarım küre tarafından yönetilmektedir. Yani sol yarımkürenin baskınlığının avantajı olarak beynimiz, daha az maliyetle, daha maharetli ve daha hızlı bir şekilde rutin işlerimizi gerçekleştirmektedir. Sağ yarımkürenizi kullanıp, yazı yazarken, okuma yaparken her harfi düşünmek, konuşurken her harfi planmak zorunda kaldığınızı düşünün; yazmada, okumada ve konuşmada ilk düzeyinizden öteye geçemezdiniz. İşte sol yarımkürenin dolayısıyla sağ uzuvlarımızın baskınlığının nedeni, işlevlerin daha hızlı ve daha az maliyetle yapılması amacı olabilir (Canan, 2019, ss. 239,240,241). *⁴

Bilimle kalın.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Sinirlerin çaprazlanması
  2. İlk kez ayağa kalkan ve dik yürüyen türler Açıklanmış olan türlerin daha detaylı bir şekilde araştırılması gerekmektedir.
  3. İnsanların çoğu neden sağ elini kullanıyor?
  4. Canan, S. (2019). Değişen Be(y)nim. İstanbul: Tuti İçerik kopyala-yapıştır biçiminde yazılmamış, yorumlanmıştır.
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
30
Sena Çakır
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver
exon ve intron kısımlar
exon ve intron kısımlar

Dna'dan ilk başta pre-mRNA sentezlenir. Bu DNA'nın direk bir kopyasıdır. DNA da gen bölgeleri (exon) ve intron kısımlar yani protein sentezinde görev almayan kısımlar bulunur. Bir pre-mRNA da hem exonlar hem de intronlar bulunur. (exonları e olarak kısaltalım, intronları ise i olarak kısaltalım.) bir pre-mRNA DA e1-i1-e2-i2-e3-i3 bölgeleri bulunur. Sonra bu premRNA daki intron yani protein sentezinde görevli olamayan bölgeler enzimler yardımıyla çıkarılır ve sadece protein sentezinde görev alan exon kısımlar kalır. mRNA da e1-e2-e3 bölgeleri kalır. Bazı enzimler ise intron kısımları atarken exon kısımları da atar. Yani exon 2 yi attığını var sayalım. e1-e3 oluşur. Örneğin, e1-e2 siyah göz rengiyse, e1-e3 mavi göz rengidir.

mRNA'nın hücre çekirdeğindeki porlardan çıkması için ise mRNA'ya bazlar eklenir ve bu bazlar mRNA'nın hücre çekirdeğinden sitoplazmaya çıkmasını sağlar.

Görsel 2'de exonların farklı kombinasyonlarının farklı protein sentezlediğini anlatıyor.

görsel 2
görsel 2

https://www.youtube.com/watch?v=_asGjfCTLNE (konu anlatımı tarzında.)

https://www.youtube.com/watch?v=u6HoUlQMcTk ( türkçe khan akademi videosu.)

https://www.youtube.com/watch?v=aVgwr0QpYNE (animasyon)

https://www.youtube.com/watch?v=CdwLKwseP9Q (animasyon 2)

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Charles Darwin
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
.
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Evet var, beyninin yarısını uyanık tutup suda hareket halinde olmak zorunda oldukları için köpek balıkları ve yunuslar hayatta kalabilmek için suda süzülmeleri gerekir. Bunu da beyinlerinin yarısını uyanık halde tutarak sağlarlar.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
65
F F
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Örnek veriyorum bir şey diğerinin daha ilkel halidir denince ne denmek istiyor yani bir şeyin diğerinin ilkel halı olduğu nasıl anlaşılıyor direkt olarak daha eski ise daha ilkeldir mi deniyor yoksa başka bir ayırt edici nokta da var mı ya da sadece daha eski hali mi demek?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

İlkellik: eski halinde kalmış olan, gelişmemiş olan anlamına gelir

Bir şey başka bir şeyden daha eskidir diye ilkel olacak hali yok. Çünkü tanımdan da anlaşılacağı gibi ilkellik gelişmemiş olan anlamına da gelir. Eski bir şey yenisine göre daha gelişmişse yenisi daha ilkeldir.

Dolayısıyla iki şey arasında daha ilkel olanı diğerine göre daha az gelişmiş olanıdır.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
Anonim
Anonim
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
örneğin kendini pc konusunda geliştiren bir insan ve bunun doğan çocuğu var.çocuk pcye genetik olarak yatkın olur mu? eğitim ya da babadan görme yok.
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Gayet basit bir düşünce deneyiyle bu duruma cevap vermek isterim. 100 nesil uzunluğunda bir sülale düşünün. Her nesil kendini bir konuda yetiştiriyor. O zaman 101. çocuğun 100 farklı şeyde becerili ve başarılı olması gerekirdi.

Şu anda insanın öne çıkan özellikleri bir elin parmağını geçmezken ve neslimizin ne kadar uzun olduğunu tahmin edebilirken eldeki verilerle olması gereken şey çelişiyor.Eğer bu teori gerçek olsaydı başarısız olacağımız bir alan bulunmazdı.

Toparlayacak olursak örnekte verdiğin gibi çocuğun babası gibi bilgisayar ile ilgilenmesi için bilgisayarlı ortama ve bu fikre mağruz bırakılmalıdır.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
285
Yaşar Gürt
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Bilim öldükten sonra olacaklara çare arar.

Bu önerme ye sahip bir kişinin kendini ciddi anlamda geliştirmesi gerek.

Bilimi reddeden, karşısına alan, önemsiz zanneden hicbir kültür ayakta kalamaz. Hicbir birey gelişemez bilim üretmeden.

Yaşlanma ya büyük anlam yükleyebilir kişi. Iyi isler yaparak yaşlanmak gerektiğini ifade edebilir. Bunu inançlı da inançsız da ifade edebilir.

Ancak inançlı kişi, daha iyi yaşlanmayı bilim ifade edemez derse, inançsız da, biyolojik temel kurallara uymamanın da inançlı açısından manevi olarak suç olacağını, din in de yaşlılığa çare bulamıyor olmasına rağmen bilimden hesap sorulduğunu ifade edebilir.

Dini de bilimi de anlamamış kişiler, din in yaptığını düşündükleri üzerinden bilimi yargılayacak kapaliliga sahip olabiliyor buradaki gibi.

Burada temel sorun, bir yaşam biçimini üstün, onun dışındakileri aşağı görme yanılsaması.

Ikincisi, bilimi hakir gören kişi, bilim insanlarının inançlı inançsız ayrımının olmadığını nasıl düşünemiyor.

Ayrıca inanç referanslarını bilimi yanlislamak için öne süren kişi, biyolojik genetik gerekliliklerini bilmiyor, temel yaşam kurallarını uygulamıyor. Bu ne yaman çelişkidir. Din literatüründe FITRAT olarak geçen öz varoluşa zıt yaşayıp bilimin ölüme yaşlılığa çare bulamadığı üzerinden prim yapmak ilginç bir varoluşsal çelişki.

Genelde Bu tarz hatalı sorulara cevap vermem ancak kültürel kapalılık ve kutuplasmislik hastalığına sahip düşünceleri görme sıklığı konuşmayı gerekli hale getiriyor...

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
115
Yusuf Tunarın
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
4
Puan Ver

Adaptasyon: Canlıların ortamlarında başarılı bir şekilde yaşamasını sağlayan kalıtsal değişikliktir.

İnsan vücudu 3 bin metre yükseğe çıktığında bulunduğu ortama uyum sağlamaya çalışır. Yükseklere çıkıldığında normal bir solukta alınan oksijen miktarı normal seviyeden daha az miktara gelir. Bu nedenle kalbimiz bulunduğu ortama uyum sağlayarak daha fazla çalışır.

Ancak bu bir adaptasyon değildir. Çünkü adaptasyonlar kalıtsal değişikliklerdir. Kalbimizim daha fazla çalışması ise havadaki oksijen miktarına göre belirlenen ve genleri etkilemeyen bir değişikliktir.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Kaynak
  2. Kaynak2
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
175
Mustafa Güzel
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Mesela sürekli yaşayan bakteriler olduğu söyleniyor bu doğru mu ?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Daha once sorulmustu soru.

Evrensel hakimiyeti olan -entropi- kanunundan dolayı herşey mutlak entropi-bozulmaya gitmekte. O nedenle baştan bilmek gerekir ki, bütün sistemler bozulmaya eğilimlidir. Canlılar da buna dahildir. Canlılık, entropiyle mücadeleyi ilerletme biçimidir aslında. Biyolojik sistem ne kadar fabrika ayarlarında çalışırsa, o kadar geç entropiye yenilir.

Diğer yandan bazal metabolizma, doğru yaşam şartları ile geriye gidebilir. Çok bilinmediği için gidebilir diyorum, geri gider. Geriye yaşlanma mümkün. Ancak biz genetik yapımız ve antropolojik kökenimizle o kadar zıt bir yaşam şekline geçtik ki, genetik olarak bize verilmiş 130-140 yılı yaşayamıyoruz. Daha önce olumsuz çevresel şartlar -avlanma, soğuk, yırtıcı hayvanlar vs- nedeniyle ortalama ömür düşüktü, modern dönemde bu tehlikeler kalktı, bu sefer de gereksinim ve doğamıza göre değil, keyfimiz ve kafamıza göre bir yaşam modeline geçtiğimiz için potansiyel yaşam süremizi kullanamıyoruz.

35 yaşındaki bir futbolcunun metabolizma yaşı 19 çıkmıştı transfer edileceği sırada. İşte profesyönel olarak sporla uğraşan birinin elde edebileceği bu geriye yaşlanmayı herkes yapabilir kendi hayatında içinde bulunduğu kısır döngüleri-yanlış yaşam şartlarını kırarak.

Hayvanlar çevresel uyumu bize göre yüksek canlılar oldukları için, özellikle denizde yaşayanlar çok uzun süre yaşabilmektedirler. Özellikle bir tür denizanası bu konuda üst bir noktadadır. Detay linkte. Ancak o da ölümlüdür nihayetinde.

Son söz, eğer bir canlı entropiyi bir şekilde aşmayı başarıp ölümsüz olabilseydi -ki imkansız-, yine de ölümsüz olması imkansız olurdu, çünkü

samanyolu galaksisi, evrensel saatle biraz sonra andromeda galaksisi ile çarpışmak üzere,

2. evren mutlak entropiye hızla koşmakta. Yani canlılığı bırak, fiziksel evren bile kalmayacak bir noktada.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
30
Cahit Yumanak
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

İçinde bulunduğumuz evren, entropik yapıda yani mutlak entropiye doğru gittiği için, aynı olay, aynı şey 2 kez tekrarlanamaz hiçbir zaman. Birbirinin aynısı olan iki şey olamaz entropi nedeniyle.

Hiçbir kar tanesinin aynı olmaması, sanki çok ilginç bir şeymiş gibi anlatılır, aslında aynı şekilde kum taneleri de farklıdır, hiçbiri aynı değildir. Evrenin işleyişi ile ilgili bu. Nesnelerin kendisiyle alakalı değil. Hatta somatik bir hücremiz bölünürken, birebir mükemmel bir kopyalama gerçekleşmez. Ufak tefek hatalar olur. Genetik çeşitlilik de yine entropinin etkisindedir.

Tam olarak birebir aynı olmak, tek yumurta ikizleri için bile söz konusu olamaz bu nedenle. Çünkü beden oluşurken bir çok özellik deneyime bağlıdır. Deneyim de mutlak anlamda kişiseldir. Görünüm genetik yapının yakınlığı nedeniyle çok benzer olabilir ancak, birebir tamamen aynı olması mümkün değil.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
145
Niyazi Niyazioğlu
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Herhangi bir konudaki bilgimizin çokluğu (yani hafızamızda o konudaki verinin çokluğu), o konuda ufak tefek ayrıntıları, değişiklikleri fark etmemizi sağlar. Az tanıdığımız şeyler üzerine kabaca bilgimiz vardır, ufak tefek ayrıntıları karşılaştırarak görebileceğimiz farklılıkları göremeyiz. Bu nedenle az bilinen şeyler kolaylıkla aynı çuvala atılır, genelleme yapılır. Uzmanlık alanı hayvanlar olan birisi veya çok kedi besleyen birisi onları da birbirinden rahatlıkla ayırabilir. Öte yandan örneğin eğer pek fazla Çinli görmemişseniz, onları birbirinden ayırmakta zorlanabilirsiniz. Bir başka neden (bu neden insanlar hakkında çok veri topladığımızla ilgili) insanlara daha çok dikkat ederiz, çünkü onlarla ilişkimize önem verir, ne düşündüklerini, ne hissettiklerini, bizi nasıl algıladıklarını vb. bilmek, ne tepkiler göstereceklerini, ne yapacaklarını tahmin etmek, onları etkilemek, hakkımızdaki düşüncelerini pozitife çevirmek filan isteriz. Sosyal varlıklarız çünkü, hayatımızda hayvanlardan çok insanların etkisi vardır.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
48k
Ersals Krononot
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Merhaba,

Bazı tanımlamalar yaparak sorunun yanlış olduğu sonucuna varabiliriz.

' Biz ' dediğimiz şey, tüm vücudumuzu ifade ediyor gibi gelse de, aslında çevreyi, tecrübelerimizi ve gözlemlerimizi anlamlandıran, düşünme ve sorgulama, bilgiyi işleme gibi kavramları bir araya getiren, tüm duygularımızı yaşadığımız, hayal kurduğumuz ve kararlar aldığımız bilinç, beyin organının da dahil olduğu, vücudunun pek çok noktasına uzanan karmaşık bir ağ olan sinir sisteminin ta kendisidir. Dolayısıyla beynimiz bizi veya biz beynimizi kontrol etmeyiz, beynimiz, biz dediğimiz sinir sisteminin bir parçasıdır, o, bizizdir, biz de, o.

Kaynak bağlantıda bilinç ile ilgili pek çok bilgiye ulaşabilirsin.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Bilinç Nedir?
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
80
Umut Güçtaş
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Bir balık Gözünün hemen altında ağzı var. Aynı şekilde nerdeyse tüm canlıların ağzı gözünün altında ağzı var. Beyinlerimiz Kafatası'nın içinde hiç karnında beyni olan bir canlı yok.
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Sorunun en basit cevabı, tüm canlıların tek bir ortak atadan başlayan evrimsel süreçle ortaya çıkması, evrimleşmesidir. Dolayısıyla atalardan kalan ortak özelliklerin gelecek nesillerde de görülmesi normaldir.

Beyin her zaman kafatası gibi koruyucu bir yapının içindedir, çünkü, bu yapı beyni korur ve canlının hayatta kalma şansını arttırır. Hayatta kalma şansı daha fazla olan canlı da daha çok ürer. Daha çok üreyen canlı, kendinde olan özellikleri nesiller boyunca aktarır. Başka bir örnek ise şudur; Tek hücrelilerde ışığa duyarlı bazı oluşumlar bulunur, daha karmaşık canlılara baktığımızda Göz konseptini görmeye başlarız. Amaç benzerdir, çevredeki ışığı algılayarak hayatta kalma şansını arttırmak.

İşte bunlar gibi özellikler ortak atalardan gelecek nesillere, günümüze kadar gelir. Bunların her zaman mantıklı ve harika çalışıyor olmaları gerekmez. Evrim, canlıları doğru ve muhteşem olmaya değil, en uyumlu olmaya iter.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Yusuf Arıcı
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Memeliler, beyinlerinde neokorteks bulundurmaları ile sınıflandırılan bir grup endıtermik amniyot omurgalı sınıfıdır. Amniyot canlılar, gerek yumurta olarak dışarıya bırakılan gerekse vücut içinde gelişen, amniyon kesesi sahibi canlılardır. Memelilerde tüy yoktur, kıl bulunur. Üç tane iç kulak kemiği (çekiç, örs, üzengi) bulundururlar. Sürüngenlerde ise 1 tane (üzengi) bulunur. Diğerleri halen çene kemikleri olma özelliğindedir. Bütün dişileri, yavrularını süt ile beslerler. Neredeyse hepsi yavrularını doğurur (vivipar); ancak ornitorenk (Ornithorhynchus anatinus) tek delikliler (Monotreme) üyeleri yumurtlayarak çoğalır. Gezegende yaşayan 30 metre boyunda en büyük hayvan olan mavi balinadan (B. musculus), 30–40 mm boyutundaki en küçük memeli olan eşek arısı yarasasına (Craseonycteris thonglongyai) kadar farklılık gösterirler. Ağaçlarda, su altında, çölde, havada, pek çok coğrafyada uyum sağlamışlardır. İletişim kurmada ve alet kullanmada oldukça başarılıdırlar.

Dişi memelilerin tamamına yakını doğurduktan sonra meme bezlerinden süt salgılayarak yavrularını beslerler. Bu döneme laktasyon adı da verilir. Annelerin yavrularını süt ile beslemesine emzirme adı verilir. Memeli türlerinin tamamına yakınında süt meme ucundan gelir ancak ornitorenk karnında bulunan deri altı bezlerden salgılanır. Dyacopterus spadiceus türü yarasalarda ise süt salgılama işi normal bir erkek işlevidir.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
veya doğada halihazırda bu tür bir özelliğe sahip olan canlılar var mıdır?
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver
Abdulkadir Karadöngel , Evrimi anladığını sanan bir genç

Tekerlek, kullanışlı olması için birden fazla parçayı gerektiren bir icattır. Tekerleği tek parça halinde kullanamazsınız mesela. Yerleşmesi gereken bir aks gerekir. Bu mekanik yapı o kadar kullanışsızdır ki düz yol haricinde epey zorlanırsınız. Zaten doğa engebelidir genelde.

Tüm bu dezavantajın yanında parçaları kolayca zedelenmeye mahkumdur. Aşınmadan dolayı sürekli değişmesi gerekir.

Evrim neden hem düz yol harici hiç bir işe yaramayan hem de yenilenme ile masrafı arttıracak bir özelliğin gelişimine izin versin ki? Tekerleği olan canlı neredeyse her yeri engebeli olan dünyada avcıdan nasıl kaçar?

Ancak bizim tekerleği icat edebilecek zekaya ulaşmamız daha karmaşık değil mi?

Aslında karmaşık ama daha kullanışlı. En azından avantajları daha fazla. Ayrıca evrim en basit olana değil en uyumlu olana doğrudur. Bir benzetme yapmam gerekirse, evrim a noktasından b noktasına giden bir ışık değildir. Evrim, a noktasından b noktasına giden su yoludur. Su akar yolunu bulur. Ama kıvrılır ama düz gider.

Biyolojik olarak tekerlek üretilebilir de kime ne faydası vardır demek gerekir önce.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
5
Puan Ver

Stefan Zweig, yazar, gazeteci ve biyografi yazarıdır."Satranç", "Amok Koşucusu" gibi önemli kitaplar yazmış ve klasikler arasına sokmuştur.

Bu soruyu aslında buraya sormak yerine Google'a sorsaydın daha iyi olabilirdi, üstüne bi de "Genel Biyoloji ve Genetik" kategorisini seçmişsin, olmamış.Yine sorular sor buraya ama 2 saniyelik bir arama yaparak bile cevabını bulacağın sorular fazla sorma istersen.(Admin gibi konuştum iyice)

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Google-Wikipedi
Devamını Göster
Puan Ver
7
Puan Ver
5,000
Furkan Aksüt
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Örnekler ile açıklarsanız sevinirim.
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Muhakeme: akıl yürütme, uslamlama, usavurma anlamlarına gelir.

Uslamlama ve usavurma aynı anlamdadırlar.

Uslamlama-Usavurma: bir yargıya varmak için, bir konuyu zihinde iyice, enine boyuna düşünüp karar vermedir. Bir nevi sorgulama anlamındadır.

Hayvanlarda muhakeme yani sorgulama, akıl yürütme özelliği için bilincin var olması gerekir.

Bilinç: Etrafında neler olup bittiğini algılama, fark edebilme berecisi anlamına gelir.

Bilinçli bir canlının muhakeme yeteneği de vardır. Hayvanlarda bilinç var olduğuna göre aynı zamanda hayvanlarda muhakeme yeteneğinin de var olduğunu söyleyebiliriz.

Bu konu ile ilgili bir yazı:

https://evrimagaci.org/hayvanlarin-bilinci-var-mi-487

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
23k
Ufuk Derin
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Çünkü orta parmağın ve yüzük parmağın kasları birbirine bağlıdır.

Diğer parmaklarını bağımsız hareket ettirebilirken yüzük veya orta parmğın Diğer hareket etmeden 45 dereceden fazla açamassın

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Eski soru
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
960
Osman Sarıkülçe
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Avcı-Toplayıcıların torunu olan modern insanlık için aç kalmanın, bazı günler gıdasız günü geçirmenin uzun süreçte avantajı, dezavantajı var mıdır?
Cevap
Puan Ver
4
Puan Ver

Homosapiens, olması gerektiği şartlarda mağarada doğada yaşarken, düzenli olarak besine ulaşması söz konusu değildi. Ayrıca besin elde etmek için enerji harcamak avlanmak vs zorunda idi.

Bizim fabrika ayarımız sürekli tok kalmak falan değil kısaca. Genetik mirasımız sürekli ac kalan, özellikle kış şartlarında ölüm tehlikesi ile tanışabilecek şartlara göre aktarılmış yapıda.

Bu sanki olumsuz bir durum gibi görünebilir. Ancak, biyoloji daima içinde bulunduğu şartlara uyumlanma eğiliminde dir. OTOFAJİ MİTOFAJİ gibi 2 önemli ve temel işleyiş sadece ve sadece AÇ iken gerçekleşir. Hasar görmüş mitekindriler in yok edilerek serbest oksijen radikali üretmeleri engellenmiş olur. Yaşlanmış hücrelerin sindirilmesi de hem enerji üretimi sağlar hem de sorunlu hücrelerin yenileriyle değişimini gerçekleştirir. Aslında öğün atlamak ve AÇ KALMAK birer İHTİYAÇ. Yeni yeni döngüsel oruçlar gündemimize girdi. Nobel ödülü alınınca açlık konusu normalleşmeye bilinmeye başlandı.

Modern dönemde Homosapiens geçmişte yaşadığı zorlukların açısını çıkarırcasına obez olma yolunda genetiginin tersine bir yaşam tarzına koşuyor. Kendi biyolojisi ile savaşan insan... Cahil insan.

Geç yatmak, un şeker gibi biyolojiye zıt şeyleri vücuduna almak, sedanter hareketsiz yaşam, çok yemek kilolu olmak, alkol sigara gibi zehirlere kendini maruz bırakmak gibi saymaklabitmeyecek hataların aktörü, başına getirdiği sorunlarda boğulmadan karaya çıkmaya cesaret edemeyecek gibi görünüyor.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
35
Sinan Bedreddin
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Bildiğim kadarıyla dünyada yaşayan siyah veya beyaz renkli, çekik gözlü veya olmayan insanların tamamı aynı ırktan. Yani homo sapiens. Yazarımız büyük ihtimal günlük dil ve söylemin etkisinde kalarak üzerine çok düşünmeden farklı renk veya ulustan insanları farklı ırktan insanlar olarak niteleyerek hatalı bir kavram kullanmıştır!?
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Tüm insanlar aynı ırka aittir. Bunun nedeni tüm insanlığın ortak atadan geliyor olmasıdır. Ancak hepimiz ortak atadan gelsek bile yaşadığımız coğrafya ya bağlı olarak evrim geçirdik. Dolayısıyla farklı ırklar var olsada hepimiz aynı atadan geliyoruz.

Yazıyı yazan kişi farklı ırkların var olduğunu bildiği için öyle yazmış olabilir. Yani her ne kadar farklı ırklar var olsada yüm insanlık aynı atadan gelmektedir.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
550
Görkem Çanak
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Başka bir deyişle "Nasıl havayı ciğerlerimize çekeriz?"
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Doğumla birlikte refleks olarak gelişen, diyafram kasının aşağı inerek ciğerleri açması, içine hava dolmasını sağlaması ile gerçekleşir. Bebeklikte nefes alımı diyaframın aşağı kasılması yoluyla doğal, olması gerektiği şekilde gerçekleşir. Ancak büyüdükçe bu durum göğüs şişirmeye döner genellikle. Nefes almak için artık diyafram kası unutulmuş, göğüs bölgesiyle az bir nefes alınır olmuştur. Bu nedenle doğru nefes alımı için gayret göstermek zorundayız.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Doğru nefes
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
60
Yunus Akarsu
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Konuşmanın ve dilin nasıl evrimleştiğini açıklamak yeterli olacaktır.

Kısa: İnsan dili çok uzun ve karmaşık yollardan geçerek bugünlerine gelmiştir. Konuşma, sosyal bir toplumun, hele ki insan gibi zekaya ve giderek artan karmaşıklığa dayalı sosyal bir toplumun kaçınılmaz bir sonucu olarak doğmuştur, çevresel baskıların etkisi altında evrimleşmiştir. İnsan türü, sosyal yapısına bağımlı olarak evrimleşmiş bir türdür ve dolayısıyla sosyal yapıyı destekleyecek her unsur, evrimsel açıdan korunacaktır. İşte zaten çok eski atalara dayanan ses çıkarma yetisi, giderek karmaşık bir hal almış ve konuşma olarak, daha karmaşık ses paketleri halinde kendini göstermeye başlamıştır. Bu karmaşıklaşmayı, seslerin tekrarlanması ve belirli kurallara göre dizilmesi takip etmiştir ve sonucunda, günümüzdeki diller evrimleşmiştir.

Biraz Ayrıntı: Konuşmanın Evrimindeki Kilit Noktalar

Bu konu da, uzun zamandır bilim insanlarının merceği altındadır. Her ne kadar araştırmalar, bütün noktaları belirleyip, genel bir teori geliştirebilecek kadar sonuç getirmiş olamasa da, bütün araştırmaların vardığı tek bir nokta vardır: Beynin evrimi!

Yine zekanın evrimiyle ilgili yazımızda açıkladığımız gibi, beynin evrimini tetikleyen belli başlı unsurlar olmuştur. Bu unsurlar, insanların evrimi sırasında çevresel olarak etki etmeseydi, belki de hiçbir zaman insan bu kadar zeki bir tür olamayacaktı. Benzer şekilde, bu unsurlar eğer aynı şekilde (veya benzer şekillerde), başka canlı türlerinin üzerine etki etseydi, günümüzde zeki olan türler başka türler olacaktı (veya hiçbir tür zeki olmayacaktı). Ancak doğal süreçlerin etkisi altında, insanın zekasına etki eden bazı unsurlar bir araya geldi ve insan beyni, hızla evrimleşmeye başladı. Bu süreçte, insanı "insan" yapan birçok özellik kazanıldı. İşte konuşma da, bunlardan biridir.

Konuşmayı sağlayan birincil beyin bölgeleri, en üstte verdiğimiz yazımızda da belirttiğimiz gibi Broca Alanı ve Wernicke Alanı denen iki alandır ve bunlar, beynin en dış kabuğunda, yani özellikle insana "insani" özelliklerini katan kabukta bulunur.

Bu alanların evrimi, konuşmanın gerçekleşmesi için inanılmaz bir öneme sahiptir; zira Broca Alanı ses biçimlerini kontrol ederken, Wernicke Alanı daha gelişmiş boyutta, kelime dizimi ve cümle bazında anlamlı sesler çıkarılmasını sağlar. Eğer ki bir insanın Broca Bölgesi hasar görürse, o kişinin konuşabilmesi imkansızdır. Öte yandan bir kişinin Broca Bölgesi sağlamken, Wernicke Alanı hasar görürse, kişi sesler çıkarır ve konuşabilir; ancak bu konuşma anlamlı olmaz, sorulara anlamlı cevaplar verilemez ve kişi, bu anlamsızlığı bilinçli olarak fark edemez, sorulara mantıklı cevaplar verdiğini sanar. Yani bizim karmaşık konuşmamız, beynin bu iki bölgesinin dansıyla sağlanır.

Tam da beklendiği gibi, Evrimsel Biyoloji açısından incelediğimizde ise, insanın yakın akrabası olan türlerde müthiş bir durumla karşılaşılır: Bu canlıların beyinlerinde, Wernicke Alanı'na karşılık gelen bölge, insanınkinden daha basit yapılıdır ve bu canlıların hemen hiçbirinde insandaki kadar gelişmiş bir Broca Alanı bulunmaz! Bu canlılarda, bunların homologları (eşleri) bulunur; ancak Broca Alanı, oldukça basit yapılıdır (Wernicke Alanı göreceli olarak daha karmaşık ve ileri düzeydir). Yani bu canlıların konuşamaması, beyinlerindeki evrimle, özellikle de Broca Alanı'nın evrimiyle doğrudan alakalıdır diyebiliriz.

Yapılan araştırmalara göre insana giden kolda, konuşmayı ilk başaran türler, iki ayak üzerine kalkmaya başlamalarıyla birlikte Australopithecus cinsleri ve yakın akrabaları olmuştur. Tarih olarak ise 3.5 milyon yıl kadar önce, yani bu cinslerin evriminin en üst noktalarındayken bildiğimiz anlamıyla konuşmaya yakın bir iletişim türünün başladığı düşünülmektedir. Bunun sebebi iki ayak üzerine kalkmanın beraberinde getirdiği kas ve iskelet sistemi değişimlerinin konuşmaya uygun, L şeklindeki ses yolunu evrimleştirmesidir. Ancak yine de bu türlerin konuşma biçimi, asla bizler, yani Homo cinsi kadar ileri düzey olamamıştır. Hatta uzmanlar, oldukça yakın akrabalarımız olan Neandertallerin bile insan kadar karmaşık sesler çıkaramadığı (ve hatta bazı bilim insanları ise konuşamadığı) yönünde veriler sunmaktadırlar. Tüm bu türlerin ses çıkarma ile konuşma arasındaki evrimsel geçişine Hawaii Üniversitesi'nden dilbilim profesörü Derek Bickerton ön-dil adını vermektedir. Bu tanıma göre, tam olarak konuşayan türlerin, tam olarak konuşmak için evrimleştirmesi gereken unsurlar:

  1. Tam gelişmiş bir söz dizimi,
  2. Geçmişe ve geleceğe yönelik referansta bulunabilmek adına çekimler,
  3. Kapalı sistemli bir kelime dağarcığıdır.

Dolayısıyla konuşmanın evrimi gibi soyut gelen bir konuda bile kademeli bir evrimden söz etmek mümkündür.

Yapılan bazı araştırmalar ise, dili tetikleyen olgunun insanların FOXP2 isimli bir alelinde meydana gelen bir mutasyon olduğunu ileri sürmektedir. Ancak sonradan gelen araştırmalar, bu araştırmanın iddialarını biraz sarsmıştır, zira incelemeler, bu mutasyonun Neandertal-Modern İnsan ayrımından önce gerçekleştiğini, dolayısıyla insan konuşmasında doğrudan bir etkisi olamayacağını göstermektedir. 

Daha fazla ayrıntı için makaleye mutlaka bakınız. https://evrimagaci.org/insanlarda-konusmanin-evrimi-uzerine-337

Favorilerime Ekle
Devamını Göster

Toplam 289 soru

Evrim Ağacı Soru & Cevap Platformu, Türkiye'deki bilimseverler tarafından kolektif ve öz denetime dayalı bir şekilde sürdürülen, özgür bir ortamdır. Evrim Ağacı tarafından yayınlanan makalelerin aksine, bu platforma girilen soru ve cevapların içeriği veya gerçek/doğru olup olmadıkları Evrim Ağacı yönetimi tarafından denetlenmemektedir. Evrim Ağacı, bu platformda yayınlanan cevapları herhangi bir şekilde desteklememekte veya doğruluğunu garanti etmemektedir. Doğru olmadığını düşündüğünüz cevapları, size sunulan denetim araçlarıyla işaretleyebilir, daha doğru olan cevapları kaynaklarıyla girebilir ve oylama araçlarıyla platformun daha güvenilir bir ortama evrimleşmesine katkı sağlayabilirsiniz.
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“Bilimin en nihai amacı; en az sayıda hipotez ve varsayımla, mantıksal çıkarımlardan gelen en fazla sayıda deneysel gerçeği kapsamaktır.”
Albert Einstein
Geri Bildirim Gönder