Genel Biyoloji & Genetik

Puan Ver
0
Puan Ver
1,060
Selçuk Urgancı
Teşekkür
Hatırla (1)
Takip
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Merhaba Selçuk,

Sorduğun konu hakkında Evrim Ağacı bünyesinde uzunca bir makale mevcut. Baştan sona okuduğun takdirde kafandaki tüm soru işaretlerinin yok olacağını düşünüyorum.

Makaleye buradan ulaşabilirsin.

Ölüm, kendimizi bildik bileli anlamlandırmaya çalıştığımız ürkütücü bir olgudur.

Sağlıcakla :)

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
30
Barış Paçraz
Teşekkür
Hatırla
Takip
Tüm canlılar arasında en zor doğumun insanlarda olduğunu anlatan harika bir yazınız vardı, defalarca aramama rağmen bulamadım. Bulup, paylaşırsanız çok sevinirim.
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

https://evrimagaci.org/insan-bebekleri-neden-bu-kadar-aciz-insanlarda-dogum-neden-bu-kadar-sancili-7473 Sanırım aradığınız konu bu fakat 200 harf kotasını doldurmak için biraz saçmalamam gerekecek :)

Teşekkür (1)

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
40
Anıl Edalı
Teşekkür
Hatırla (1)
Takip
Eșcinsellerin üreyememesi sebebiyle yeni nesiller meydana getirememekte olduğunu hepimiz biliyoruz fakat eșcinsellik yüzyıllar boyunca elenmeden nasıl günümüze kadar ulaştı?
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Madem homoseksüel ilişkide yavrular doğmuyor, neden evrimsel süreçte homoseksüeller veya buna yatkın olanlar elenmemişler?

Dolayısıyla, araştırılması gereken temel nokta, eşcinselliğin evrimsel açıdan faydalı olup olmadığı, faydalıysa neden faydalı olduğu, değilse nasıl olup da bu kadar yaygın şekilde canlılar arasında görülebildiğidir. Şimdi bunlarla ilgili incelemelere bir bakalım:

Her şeyden önce, eğer ki eşcinsel bir birey eğer ki çocuk sahibi olmayı çok istiyorsa, sadece çocuk yapmak amacıyla seks yapma seçeneğine her zaman sahiptir. Bundan zevk almıyor olsa veya itici bulsa da, eşcinsel bireylerin ezici çoğunluğunun üreme sistemi bakımından herhangi bir eksikliği bulunmamaktadır. Dilerlerse bu şekilde çocuk sahibi olabilirler.

Ancak modern zamanlarda (ve hatta doğada) eşcinsellerin çocuk sahibi olmasının tek yolu bizzat seks yapmak değildir. Eşcinsel çiftlerin yaygın olarak başvurdukları birkaç yöntem şöyledir:

Evlat Edinme: Eşcinseller, devlet mekanizmalarının izin verdiği yerlerde, öksüz veya yetim çocukları evlat edinerek kendi çocukları gibi bakabilirler. 2019 itibariyle Dünya'da sadece 27 ülke buna izin vermektedir.

Taşıyıcı Annelik (Vekaleten Gebelik): Özellikle gey erkekler arasında yaygın olan bu yöntemde, para ve/veya insani nedenlerle taşıyıcı annelik yapmayı kabul edilen bir dişiye verilen spermler ile gebelik sağlanır.

Dölleme (İnseminasyon): Özlelikle lezbiyen çiftler arasında görülen bu yöntemde, para ve/veya insani nedenlerle spermini bağışlamak isteyen bir erkekten alınan spermler şırınga yoluyla vajinal kanala enjekte edilerek gebelik sağlanır.

Karşılıklı IVF: Yeni gelişen yöntemler sayesinde, bir kadından alınan yumurtanın kromozomları kullanılarak, diğer bir kadında yavru üretilebilir.

Modern Teknikler: Henüz geliştirilmekte olan bazı yöntemlerde amaç, kök hücrelerden bebek üretebilmektir.

Temmuz 2018'de UCLA Hukuk Fakültesi tarafından yapılan ve ABD'deki eşcinsel ailelere odaklanan bir araştırma, bu konuda şu sonuçları vermektedir:

Sadece ABD'de sadece 2016 yılında 346.000 gey çift, 359.000 lezbiyen çift bulunmaktaydı.

Bunlardan 114.000 civarı (86.000 lezbiyen ve 28.000 gey çift) çocuk büyütmekteydi.

Bunların %68'i biyolojik çocuklarını büyütmekteydi; yani yukarıdaki yöntemleri kullanarak kendi çocuklarını yapmışlardı.

Eşcinsel çiftler arasında evlat edinme oranları (%21.4), heteroseksüel çiftlerden (%3) dikkate değer miktarda yüksekti.

Heteroseksüel çiftlerin %90'ı evliyken, eşcinsellerde bu oran %50 dolaylarındaydı.

Evrim Mekanizmaları, Eşcinselliği Neden Elemedi?

Bununla ilgili pek çok hipotez ileri sürülmüştür. Burada birkaçına değineceğiz:

Eşcinselliğin Hiyerarşik ve Yavru Bakım Avantajı

Yapılan bazı çalışmalar, eşcinselliğin bazı durumlarda cinsel başarıyı dolaylı olarak da olsa arttırdığını göstermektedir. Bu hipoteze göre, aynı cinse ilgi duyan bireyler hiyerarşik düzende kolayca üst basamaklara çıkarak karşı cinse ulaşma şanslarını arttırırlar. Bu iddiaları düşünürken, sadece insanları değil, diğer yüzlerce hayvan türünü de hesaba katmak gerekir.

Örneğin bir martı türünde gözlenen eşcinsellik, bireyler arası ilginç bir ilişkiyi ortaya koymaktadır. Dişi martılar, erkeklerin yetersizliği veya sayıca azlığına tepki olarak, erkeklerle çiftleşmekte ve yavru üretmekte; ancak yavrulara başka bir dişiyle ortak olarak bakmaktadırlar. Bu sırada aralarında cinsel ilişkiye benzer davranışlar da görülmüştür. Yani erkek, sadece bir üreme aracı olarak görülmekte, gerçek eş olaraksa aynı cinsiyetin bireyleri (bu martı türü için dişiler) görülmektedir. Yukarıdaki tanımlarımız dahilinde, bu kuşların cinsiyeti dişidir, toplumsal cinsiyet açısından erkeklerle çiftleşmeleri beklenmektedir; ancak cinsel yönelimleri lezbiyenliktir (dişiler arası eşcinsellik).

Yukarıda da değindiğimiz gibi eşcinsel bireylerin başka bireylerin yavrularını evlat edinmesi, farklı açılardan da evrimsel başarıyı arttırıcı bir etkiye sahip olabilir. Örneğin, normalde uyum başarısı yüksek olmasına rağmen, ebeveynleri olmayan bireyler, genetik sürüklenme dahilinde kolayca elenebilirler. Böylece popülasyonlardaki "elit" bireyler (burada "elit" kavramı, evrimsel biyoloji açısından, "uyum başarısı en yüksek birey" anlamına gelir), olmaması gerektiği şekilde elenebilirler. Ancak popülasyon içerisinde eşcinsel çiftlerin varlığı, bu bireylerin evlat edinilmesine ve hayatta kalmasına büyük katkılar sağlayabilir. Bunun gerçekleşme sıklığı konusunda tartışmalar bulunmaktadır.

Eşcinselliğin Grup Avantajı

Bir diğer hipotez de, eşcinselliğin bireyleri desteklemek yerine grupları ve grup yaşantısını desteklemesinden taban almaktadır. Örneğin en yakın akrabamız olan bonobolarda eşcinsellik, sosyal ilişkileri güçlendirmek için kullanılan bir araçtır.

Samoa'da yapılan bir araştırma, eşcinsel erkeklerin yeğenlerine daha çok zaman ayırdığı ve ilgilendikleri görülmüştür. Bu da evrimsel biyoloji açısından oldukça önemli bir kavram olan "akraba seçimi" (kin selection) ile açıklanabilir. Eşcinsellik, evrimsel mekanizmalar tarafından desteklenmek için doğrudan bireyin evrimsel başarısını arttırmak zorunda değildir. Akrabaların veya grubun başarısını arttırması da yeterli olabilmektedir.

Nötral Bir Karakter Olarak Eşcinsellik

Bir diğer hipotez, eşcinselliğin nötral bir karakter olmasıdır; yani eşcinsellik ne avantaj ne de dezavantaj sağlar (veya avantajları ile dezavantajları birbirine yaklaşık olarak eşittir).

Makaklar üzerinde yapılan araştırma, eşcinselliğin sadece zevk amaçlı kullanıldığını ortaya çıkarmıştır. Yani Doğal Seçilim üzerinde bir etkisi olmadığı için, elenmesi için de bir sebep yoktur; tabii zamanla elenebilir veya yaygınlaşabilir.

Bunu "neredeyse nötral özellikler" açısından, Genetik Sürüklenme çerçevesinde incelemek mümkündür. Doğada birçok özellik, aslında doğrudan hiçbir avantaj veya dezavantaj sağlamamasına rağmen, sürüklenerek popülasyon içerisinde sabitlenebilmektedir. Eşcinsellik de böyle bir çeşitlilik kaynağı olabilir ve diğer hipotezleri ileri sürdüğü olası avantajlar dahilinde ufak bir avantaj bile sağlıyorsa, çok kısa bir süre içerisinde popülasyon içerisinde belli bir gen frekansında sabitleniyor olabilir.

Dişilerde Cinsel Verimliliği Arttırıcı Bir Özellik Olarak Eşcinsellik

Ortaya atılan bir diğer hipotez, eşcinselliğe sebep olan ve henüz tam olarak tespit edilememiş olan genlerin, kadınların cinsel verimliliğini arttırdığı; bu sebeple genel olarak yavru üretilemese bile eşcinselliğin elenmeden günümüze kadar gelebildiği yönündedir.

Bu hipotezi savunanların çıkış noktası, orak hücre anemisinin zararlı bir mutasyon olmasına rağmen Sahra Altı Afrika'da bu hastalığı taşıyanların sıtmaya yakalanmaması örneğidir. Orak Hücre Anemisi, sıtmaya karşı direnç sağlamaktadır; bu sebeple zararlı bir hastalık olsa da popülasyon içinde belli bir oranda korunmaktadır. Bir hastalıkla kıyaslanıyor olması, hatalı anlaşılmalara neden olmamalı ve eşcinsel popülasyonun alınmasına sebebiyet vermemelidir. Zira bu, çok yaygın bir örnek olduğu için araştırmacılar tarafından kullanılmıştır ve teknik olarak bir "hastalık" olsa bile, Orak Hücre Anemisi sayesinde birçok birey sıtma gibi çok daha ölümcül bir hastalığa yakalanmadan hayatta kalmayı sürdürmüşlerdir. Bu, evrimsel açıdan çok büyük değere sahip bir durumdur.

Dolayısıyla eğer ki eşcinsel dişilerin genleri, çiftleştiklerinde yavru sayısında veya sağlığında herhangi bir avantaj sağlıyorsa, bu özelliğin üreme sıklığını düşürse bile avantajlı bir sonuç doğuruyor olabilir.

Cinsel Seçilimle Korunan Eşcinsellik

İleri sürülen bir diğer hipotez, bazı dişilerin, eşcinsel eğilimli erkekleri seçmesi sonucu Cinsel Seçilim yoluyla, üreme konusunda olumsuz etkileri olsa bile, dişi tercihinden ötürü eşcinselliğin korunmasıdır. Bu hipotez de tabanlarını tavuskuşlarından alır: Erkek tavuskuşlarının büyük ve gösterişli kuyruğu onları kolayca av yapar; ancak dişiler, bu erkekleri seçmektedir. Burada, Doğal Seçilim ile Cinsel Seçilim arasında zıt bir denge kurulur. Eşcinsellik için de bu tip bir açıklama ileri sürülmüştür.

Eşcinselliğin Genetik Kökenleri Hipotezi

Bu konuyu daha önceden kapsamlı bir şekilde işlemiştik. Dolayısıyla burada tekrara düşmemek adına vermiyoruz. Devam etmeden önce, buradaki yazımızı okumanızı önemle tavsiye ederiz.

Evrim Ağacı olarak biz, bu açıklamalardan birini mutlak doğru kabul etmektense, birleştirici bir kuram üzerine giderek, her canlı için eşcinselliğin varlığının sebeplerinin farklı olabileceğini düşünmek gerekir. Bu hipotezlerin her biri çeşitli türler üzerinde yapılan incelemelerle doğrulanmış, ancak yeterince kapsayıcı olmayan açıklamalardır. Zamanla bu yaklaşımların geliştirilerek, genetik ve psikolojik alanlarda yapılan atılımlar ve evrimsel biyolojinin açıklayıcı gücü sayesinde, konunun net olarak anlaşılacağını, kapsayıcı ve açıklayıcı bir genel teorinin ileri sürülebileceğini düşünüyoruz.

Teşekkür (1)

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
180
Mehmet Pürselim
Teşekkür
Hatırla
Takip
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Çin'in bir bölgesinde bir yarasa gökyüzünde süzülüyor ve geçtiği ormanlardan birine dışkısıyla koronavirüsün izini bırakıyor. Ormandaki yaban hayvanlarından biri, muhtemelen yaprakların arasında böcek arayan bir pangolin (karıncayiyen), bu dışkıya ulaşıyor ve enfeksiyonu kapıyor.

Yeni virüs de vahşi yaşam döngüsüne girmiş oluyor. Enfeksiyonu kapan hayvanlardan biri, bir kişi tarafından avlanınca da, hastalık bu kişiye bulaşıyor. Ve virüs yaban hayvanlarının satıldığı pazardaki işçilere bulaşıyor. Küresel boyutlara ulaşacak salgın da böylece doğmuş oluyor.

Bilim insanları, bu senaryoyu doğrulayacak kanıtlara ulaşmaya çalışırken, bir yandan da virüsün bulaştığı yaban hayvanlarını bulmak için çabalıyor.

Londra Hayvanbilimleri Topluluğu'ndan Prof. Andrew Cunningham, olaylar dizisini keşfetmeye çalışmanın "detektiflik hikâyesi gibi" olduğunu söylüyor.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. BBC
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
190
Julien Sorel
Teşekkür
Hatırla
Takip
Doğan çocuklar birbirlerine çok da benzeyebilir az da benzeyebilir. Ama sonuçta aynı ana babadan doğmuşlar gibi sayabiliriz. Burada daha çok merak ettiğim şey biyolojide kardeş ne demek? İlk kez soru yazıyorum buraya hatam varsa özür dilerim. Şimdiden herkese teşekkürler.
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Tek yumurta ikizi çocuklar genetik olarak aynıdır. Fiziksel özelliklerinde kilo, vücut gelişimi ya da alışkanlıklara bağlı ufak farklar olabilir. Kadın ve erkek tek yumurta ikizi ise ikiz kardeşlerinin çocukları ile kendi çocukları biyolojik olarak kardeş olacaktır. Genetik olarak aynı anne ve babanın genlerini almış olacaklar. Biyolojik olarak kardeş denmesi için maternal(anneden) ve paternal( babadan) gelen genomlar aynı olmalıdır.

Teşekkür (1)
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
130
Emine Arslan
Teşekkür
Hatırla
Takip
Cevap
Puan Ver
4
Puan Ver

Sorunu tam olarak anlayamadım ancak şunu söyleyebilirim ki aminoasitler oluştuktan kısa bir süre sonra 'bilinçli' bir şekilde vücut oluşturmak adına birleşmiyorlar. İnsan vücudunu örnek alırsak, tahminen 4 milyar yıl civarında olduğunu düşündüğümüz bu çok uzun evrimsel süreç içerisinde nesiller boyu mutasyon, seleksiyon ve diğer evrimsel mekanizmalar sonucunda bu hâlini alıyor. Bilinçsiz aminoasitlerin nasıl bu bilinçli vücudu oluşturduğuyla ilgili Evrim Ağacı'ndan bir video bırakıyorum kaynaklar kısmına, dinlemeni tavsiye ederim.

Teşekkür (1)

Kaynaklar

  1. İlgili kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
30
Ulaş Mert Kuzu
Teşekkür
Hatırla
Takip
Translokasyon ya da inversiyon tipi mutasyonlarda genin yapısı değişmese bile işleyişinin değişmesinin nedeni tam olarak nedir?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Gen ifadesini değiştiren süreçleri kastediyorsunuz sanırım. Bunlar metilasyon, histon asetilasyonu, belki fosforilasyon olabilir. Çeşitli aktivatörler de RNA polimeraz ve belli bir promotor arasındaki etkileşimi artırır, böylece genin ekspresyonunu teşvik eder. Ayrıca bildiğim kadarıyla siRNA ve miRNA gibi gen ekspresyonunu etkileyen RNA'lar da var. Mantıken promotor bölgesini uyaran, transkripsiyonu artıran maddeler gibi düşünebiliriz.

Teşekkür (1)

Kaynaklar

  1. Vikipedi Gen ifadesinin düzenlenmesi.
  2. Wikipedia Gene expression.
Devamını Göster
Puan Ver
-1
Puan Ver
10
Novruz Tagiyev
Teşekkür
Hatırla
Takip
Eyer ayni atadan geliyorsak hayvanlarida oldurmeli degilmi?
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver
Kadir Karaca , hiçbir şey bilmiyor

Aynı atalara sahip olsak da bu onların bizimle beraber öleceği anlamına gelmez çünkü onlardan farklı şekilde evrimleştik. Aramızda gen farkı var. Bizim virüsten etkilenmemize neden olan genler onlarda bulunmayabilir. hatalı olabilirim bildiğimce cevap vermeye çalıştım :)

Teşekkür (1)
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Oyun Koyu
Teşekkür
Hatırla
Takip
Merak üzere sorudur. Aynı ebeveynlerden, aynı gen özelliklerine sahip farklı zamanlarda doğmuş kardeş olgusu mümkün müdür?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Mümkün değildir.

İnsanlarda 20-25 bin gen bulunduğu tahmin ediliyor ve bu genlerin her biri her bireyde ikişer kopya hâlinde mevcuttur. Bireyler bu iki kopyayı anne ve babalarından birer tane olacak şekilde alırlar. Onlarda da bu genlerden iki farklı kopya vardır ve kopyalardan yalnızca bir tanesi bir üreme hücresi tarafından taşınır. Üreme hücreleri bu iki gen kopyasından birini rastgele kalıtırlar. Ebeveynlerin üreme hücrelerinden gelen tek kopyalar embriyoda eşlenir.

Dolayısıyla kaba bir hesapla 20-25 bin genin tamamen ilgisiz iki üreme hücresinde tamamen aynı kopyalarının hem anne hem baba tarafından kalıtılma ihtimali ne kadarsa farklı zamanlarda doğan iki kardeşin genetik olarak aynı olma ihtimali o kadardır. Teorik olarak mümkün, pratik olarak neredeyse imkansız sayılabilecek kadar olasılık dışı bir varsayımdır. Zaten gerçekte tek yumurta ikizlerinde bile genetik farklılıklar olduğu, gelişimsel dönemdeki nokta mutasyonlar ve kopya sayısı varyasyonlarıyla tek yumurta ikizlerinde bile genetik farklılıklar oluştuğu gözlenmiştir. Yani yapay yolla homogenetik iki embriyo üretilse bile gelişimsel dönemdeki genetik metabolizma ve epigenetik faktörler ile embriyolardan birbirinden farklı genetik yapıda kardeşler oluşacaktır.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
30
Serkan Kara
Teşekkür
Hatırla
Takip
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Bağılıklık sisteminin gücüne göre değişir.

Virüs vücuda girdiğinde önce boğaza, solunum yollarına ve akciğerlere yerleşiyor. Bu bölgeler kısa sürede "koronavirüs fabrikalarına" dönüşüyor. Ve vücudun diğer kısımlarına virüsü yayıyor.

10 kişiden sekizi hastalığı hafif geçiriyor. Bu kişilerin ortak belirtiler ateş ve öksürük. Vücut kırgınlığı, baş ağrısı, boğaz ağrısı görülmesi de mümkün ama görülmeyebilir de. Ateş semptomu bağışıklık sisteminin enfeksiyona tepkisinden kaynaklanıyor. Bağışıklık sistemi, sitokin adlı kimyasallar salgılayarak vücuttaki diğer bölümleri uyarıyor. Bu sırada vücutta ağrı, acı ve ateş ortaya çıkıyor.

Bağışıklık sistemi virüse aşırı tepki gösterirse hastalık ilerliyor. Vücuda gönderilen kimyasal sinyaller inflamasyona yol açıyor. Bu sinyallerin hassas bir şekilde dengelenmesi gerekiyor. Aşırı inflamasyon tüm vücuda zarar verebiliyor.

Koronavirüste hastalıkların yüzde 6'sını kritik vakalar oluşturuyor. Bu aşamada vücut, fonksiyonlarını yerine getirememeye başlıyor ve ölüm riski ortaya çıkıyor. Bu aşamada bağışıklık sistemi kontrolden çıkıyor ve vücut zarar görmeye başlıyor.

Teşekkür (1)

Kaynaklar

  1. BBC
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
1,830
Bora Menderes
Teşekkür (1)
Hatırla
Takip
Nasıl diğer canlılardan farklı olarak üstün bir akla sahip olduk? Neden diğer canlıların aksine genişledik dünyaya hakim olduk? Yoksa biz aslında olmaması gerek varlıklar mıyız?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

İnsan diye bir varlığın neden ortaya çıktığını bilemiyoruz. Ama evrimsel süreç sonucunda bu halimize geldiğimizi ve bir sürecin sonunda böyle olduğumuzu biliyoruz. Ama bilinen kadarıyla belli bir amacımız yok, fakat tabiki bunu tam olarak bilemeyiz. Biz diğer canlılar gibi duyu yetimizi, koku algımızı veya güç dengemizi geliştirmedik, onun yerine zekamızı geliştirdik. Geliştirdiğimiz zeka sayesinde bu şekilde oldu, yani çok güçlü değiliz, bazı sesleri duyamıyoruz, bazı kokuları alamıyoruz, veya beynimiz yanılabiliyor ama diğer memelilerden daha zeki olmamız bu açıkları kapatabilmemizi sağlıyor. Aslında biz şuan burada olduğumuz için neden yaptık diye soruyoruz, demek ki bazı evrimsel süreçler, jeolojik devirler, patlamalar, yok oluşlar olmuş ki bu zamana kadar gelmişiz. Eğer bunlar olmasaydı gelemezdik. Neden böyle olduğumuzu bu şekilde anlatabilirim anca. Onun dışında maalesef bilmiyorum. İnsanın evrimsel süreci ile ilgili bir makale bırakıyorum aşağıya, belki biraz yardımı olur. Bilimle kalın.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. İnsanın evrimi
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
1,830
Bora Menderes
Teşekkür
Hatırla
Takip
Sars-Cov-2, denildiği gibi sıcaktan etkileniyor mu? Fazla sıcaklık onu işlevsiz mi yapıyor? Yaz geldiğinde durumlar iyileşecek mi?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Sıcaklık aşamasındaki açıklamalar bağışıklık sistemimiz, güneşlenme süresi, evlerimizi havalandırma imkanımızın artışı ile bağlantılı. Dış ortam sıcaklığı ve kişinin daha sıcakta durması bağışıklık sisteminin daha efektif çalışmasını sağlar. bu sayede hem bakteriyel hem de viral enfeksiyonlara karşı vücut kışa nazaran daha dayanıklı olur. Güneşlenme süremizin artışı UV ile koruma sağlayabilir (bu konuda netlik veremiyorum fakat okuduğum kaynaklarda geçiyordu). dış ortam sıcaklığının artışı ile evlerimizi daha uzun süre ve sık havalandırma şansımız olacak bu virüsün kapalı ortamlarda bulunmasını zorlaştırır. En basit şekilde böyle açıklayabilirim.

virüs tek başına sıcaktan etkilenir evet ama bu insan vücudu üzerinde sağlanamaz. Otoklav gibi cihazlar kullanılarak basınç ve sıcaklıkla sterilizasyon sağlanır.

Teşekkür (2)

Kaynaklar

  1. ısı etkisi
Devamını Göster
Puan Ver
5
Puan Ver
2,464
Jimmy Braddock
Teşekkür (1)
Hatırla
Takip (1)
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Bebeklerin rüya görüp görmedikleri hakkında şimdilik kesin olarak bir şey söyleyemeyiz çünkü objektif olarak bunu ölçecek araçlara henüz sahip değiliz. Pediatrik rüya görme uzmanı psikolog David Foulkes'e göre, insanlar bebeklerinin algılama becerisiyle rüya görme becerisinin aynı olduğunu sanıyor. Foulkes ve diğer sinirbilimciler, bebeklerin yaşamlarının ilk birkaç yılının rüyasız olduğunu düşünüyor. Sinirbilimciler, REM uykusunun yenidoğanlarda ve bebeklerde tamamen farklı bir rol oynadığına inanıyor; beyinlerinde yollar oluşturmasını sağlıyor, daha sonra da dil geliştirmelerine yardımcı oluyor.

Sinirbilimciler, rüya görmenin çocukluğun erken yaşlarında ortaya çıkan bilişsel bir süreç olduğunu düşünüyor. Çocuklar bu süreçte bir şeyi görsel ve mekansal olarak hayal edebilme kapasitesini kazanıyor. Foulkes ve meslektaşları tarafından yapılan araştırmalara göre, 4-5 yaş arasındaki çocuklar bile tipik olarak hareketsiz, az duygulu ve sade rüyalar tanımlıyorlar. 7-8 yaşlarında ise rüyalar canlanmaya başlıyor çünkü çocuklar bu yaşta kendi kimliklerini açık bir şekilde kavrıyorlar.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Kaynak Cevap
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
60
Özgür Bakırcı
Teşekkür
Hatırla
Takip
Sorunun Evrim&Abiyogenez yerine buraya daha uygun olduğunu düşünerek açtım, eğer hatalıysa yöneticilerden taşımalarını rica ediyorum.
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Evrim Ağacı'nın gebelik süresi ile ilgili bir makalesinden bir kesitini buraya bırakıyorum. İnsan dahil 10 hayvanın gebelik süreleri şöyle:

Deniz Aslanı: 350

Evcil At: 335

Lama: 330

Fok: 330

İnek: 285

İnsan: 270*

Goril: 257

Elk: 245

Kanada Geyiği: 245

Kutup Ayısı: 241

Buradan yola çıkarak, zekâ ile gebelik arasında bir ilişkiyi şahsen ben göremiyorum. Bu makaleyi kaynaklar kısmına ekliyorum, listenin tamamına oradan bakabilirsin.

İkinci soruna gelirsek, öncelikle yetişkinlik tanımımıza bakmamız lazım. Legal olarak yetişkinlik ülkeden ülkeye değişse de genellikle 18 yaşını geçtikten sonra elde edilir; ki bu sadece insanlara özgü bir yetişkinlik olgusu. Biyolojik olarak yetişkinlik ise cinsel olgunluğa erişmiş, üreme becerisine sahip canlılar için kullanılır. Birçok faktöre bağlı olarak değişiyor ancak yaklaşık bir değer verirsek kızlar için 10-11, erkekler için ise 11-12 yaşları yetişkin oldukları dönemdir diyebiliriz. Bu bağlamda, insandan uzun ömürlü bir canlıyı ele alırsak (ben en uzun ömürlü omurgalı canlı olan Somniosus microcephalus yani Grönland Köpekbalığı üzerinden anlatacağım) yetişkinliğe 150 yaşında eren canlılar bile görebiliyoruz. Yine zekâ ile bir ilişkisini göremiyorum ben şahsen, yine de bu gibi karşılaştırmaları birbirine fiziksel olarak daha yakın canlılar arasında yaparak (örneğin primatlar arasında) zekâ-gebelik süresi ya da zekâ-cinsel olgunluk süresi araştırılabilir.

Teşekkür (1)
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
Teşekkür
Hatırla (1)
Takip (2)
Cevap
Puan Ver
4
Puan Ver

Oradaki 19, 2019 anlamında kullanılmış.

SARS-CoV-2: Severe Acute Respiratory Syndrome-CoronaVirus-2; "Şiddetli Akut Solunum Sendromu Koronavirüsü-2".

CoViD-19: CoronaVirus Disease-(20)19; "Koronavirüs Hastalığı (20)19".

Teşekkür (1)
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
180
Ege Baran Bayram
Teşekkür
Hatırla
Takip
Bir yerde görmüştüm virüsler cansızlıktan canlılığa geçiştir, bir hücreye bağlı olmadan yaşayamaz. Ne kadar doğrudur bilinmez.
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Kendi genomunu ve proteinini sentezlemek için başka bir hücreye muhtaçtır. Asılı kalma ya da yüzeylerde canlılığını koruma aşaması henüz kesinleştirilmiş değil. internette ve çeşitli haber kanallarında bu konuyla alakalı veriler paylaşılıyor fakat kesin bir deney sonucu yok. bu yüzden sağlık bakanlığımız ve bilim kurulumuz da dahil olmak üzere ortalama 6 -8 saat kaldığını düşünelim diyor. Yüzeyde kaldıktan sonra enfektivite düzeyindeki değişimler de araştırma konusu. Bu alanda yeni bilgileri ingilizce arama yaparak google üzerinden de takip edebilirsiniz.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
1,830
Bora Menderes
Teşekkür (1)
Hatırla
Takip
Neden genel olarak çoğu hayvanda et dediğimiz şey kırmızı renge sahip? Neden çoğu hayvan aynı renkte ete sahip? Neden sudaki canlılarda et karadakilerden farklı olarak beyaz olabiliyor?
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Kırmızı et kırmızıdır, çünkü etin büyük kısmını oluşturan kas lifleri yüksek oranda kırmızı renkli miyoglobin içerir. Kırmızı kan hücrelerinde hemoglobine benzer bir protein olan miyoglobin, kas liflerinde oksijen için bir depo görevi görür.

Beyaz et beyazdır çünkü kasta daha az kullanılır. Bu kaslarda miyoglobin içeriği düşüktür. Bu nedenle tavuk göğsü, domuz eti ve dana eti, pişirilmeden önce veya sonra hafif pembe veya beyazdır. Balık beyazdır çünkü suda yaşar ve kendi vücut ağırlığını desteklemesi gerekmez. Temel olarak, bu kaslarda miyoglobin yoktur.

Biraz ayrıntı:

Hayvan kası kesildikten sonra ete dönüşür. Et, neredeyse tamamen protein kolajen içeren bir bağ dokusu tabakası ile çevrilidir. Et dokuları su, protein (bağ dokusu) ve yağ olmak üzere üç ana faktörden oluşur. Karbonhidrat, ette pişirildiğinde kahverengileşme etkisini verdiği için ette de görülür. Bu karbonhidrat olmadan, esmerleştirilmiş etin arzu edilen lezzeti ve görünümü elde edilemez.

Et esas olarak kırmızı veya koyu beyaz et olarak adlandırılır. Kırmızı veya koyu et esas olarak yavaş lif adı verilen lifli kaslardan oluşur. Bu kaslar, ayakta durma veya yürüme gibi uzun süreli faaliyetler için kullanılır ve tutarlı bir enerji kaynağına ihtiyaç duyar. Miyoglobin proteini, sabit aktivite için gerekli enerjiyi çıkarmak için oksijen kullanan kas hücrelerinde oksijeni depolar. Miyoglobin zengin pigmentli bir proteindir. Hücrelerde ne kadar fazla miyoglobin varsa, kırmızı veya koyu renk ise et olur. Kırmızı et kırmızıdır, çünkü etin büyük kısmını oluşturan kas lifleri yüksek oranda kırmızı renkli miyoglobin içerir. Kırmızı kan hücrelerinde hemoglobine benzer bir protein olan miyoglobin, kas liflerinde oksijen için bir depo görevi görür.

Beyaz et, hızlı lif adı verilen lifli kaslardan oluşur. Hızlı lif kasları, tehlikeden kaçmak gibi hızlı aktivite patlamaları için kullanılır. Bu kaslar, aynı zamanda kaslarda depolanan glikojenden enerji alır. Balıktaki gibi beyaz et çiğ olduğunda yarı saydam "camsı" bir kaliteye sahiptir. Buzağı ve domuz gibi hayvanlar da beyaz et olarak kategorize edilir. Dana eti beyazdır, çünkü buzağı sütle beslendikten sonra yaklaşık bir yaşına kadar kesilir. Domuzlar tembel hayvanlardır; inekler kadar aktif değillerdir, bu nedenle vücutları diğer hayvanlardan daha fazla yağ içerir. Beyaz et beyazdır çünkü kasta daha az kullanılır. Bu kaslarda miyoglobin içeriği düşüktür. Bu nedenle tavuk göğsü, domuz eti ve dana eti, pişirilmeden önce veya sonra hafif pembe veya beyazdır. Balık beyazdır çünkü suda yaşar ve kendi vücut ağırlığını desteklemesi gerekmez. Temel olarak, bu kaslarda miyoglobin yoktur.

Et ve balık kas dokusu arasındaki fark, kaslar ve kemikler arasında zor bir bağ dokusu olmamasıdır.

İneklerin ve domuzların her ikisi de koyu et kaynaklarıdır, ancak domuz genellikle "diğer beyaz et" olarak adlandırılır. Domuz kasları miyoglobin içerir, ancak konsantrasyon sığır eti kadar ağır değildir. Tavuklar hem koyu hem de beyaz etin bir karışımına sahiptir ve balık esas olarak beyaz ettir. Tavuk dolaşmak ve ayakta durmak için çok zaman harcamak. Uyluk ve bacak kasları sürekli kullanılır, bu nedenle bu parçalardan gelen et göğsünden biraz daha koyudur. Nadiren uçtuklarından ve daha sonra sadece çok kısa mesafelerde, göğüsten ve kanatlardan gelen et beyazdır. Buna karşılık, ördekler gibi yabani kuşlar çok uçar; göğüslerinden ve kanatlarından gelen et karanlıktır. Aynı şey bacakları için de geçerli, çünkü onları yüzmek için kullanıyorlar.

İnekler ayakta dururken, yürürken çok fazla zaman harcarlar ve böylece kasları sürekli olarak kullanılır. Bu nedenle, sığır eti oldukça yüksek bir miyoglobin konsantrasyonuna sahiptir ve koyu kırmızıdır. Domuzlar da ayakta durmak ve dolaşmak için biraz zaman harcayabilir. Domuzun pembe rengi miyoglobinden kaynaklanır, ancak domuz eti ve dana eti için kullanılan hayvanlar genç ve küçük olduğu için kasları daha az gelişir ve daha az iş yapar. Bu nedenle, domuzlar ve buzağıların kaslarında ineklerden daha düşük bir miyoglobin konsantrasyonu vardır. Bu dört hayvan arasındaki tek benzerlik, karada memeliler olmalarıdır. Balıklar suda yüzer ve iskeletlerini desteklemek için sürekli kas enerjisine ihtiyaç duymazlar. Çoğu balık eti beyazdır, yüzmek için kullanılan yüzgeçlerin ve kuyruğun etrafında kırmızı et bulunur. Yabani somon ve alabalık gibi bazı balıkların pembe rengi, yedikleri kabuklularda doğal olarak oluşan bir pigment olan astaksantinden kaynaklanır. Köpekbalığı ve ton balığı gibi balıkların koyu veya kırmızı eti vardır, çünkü hızlı yüzücüler ve göçmen bir balık oldukları için daha fazla miyoglobin içerirler.

Sululuk ve hassaslık et kalitesi söz konusu olduğunda çok önemli iki faktördür. Her iki faktör de etin kesilmesinden ve etin ne kadar süre pişirildiğinden etkilenir. Bir kas ne kadar çok kullanılırsa, et o kadar güçlü ve daha sert olur. Buna karşılık, et ne kadar uzun pişirilirse, o kadar fazla sıvı kaybeder ve daha sert hale gelir. Hassasiyet ve sululuk da etkileyen faktörler şunlardır: Hayvanın kesim sırasındaki yaşı, özellikle kesiklerde ve az miktarda, salamurada bulunan yağ ve kollajen miktarı (bağ dokusu).

Kollajen, memelilerde en yaygın protein olan uzun, sert bir proteindir. Amino asit zincirlerinden oluşan, birbirinin etrafında bükülmüş, liflerin bir ip oluşturmak için birbirlerinin etrafında bükülmesi gibi bir şeyden oluşur. Bu yapı kollajeni bu kadar güçlü yapan şeydir; bu güç aynı zamanda yıkılmayı zorlaştıran şeydir. Bir et parçasında daha fazla kolajen varsa, kesmek ve çiğnemek daha zordur. Deri, kasları kemiklere bağlayan tendonlar gibi çoğunlukla kollajendir. Kollajen bakımından yüksek kesimler için, yahni veya kızarmış et gibi yavaş, nemli ısı kullanan yöntemlerle pişirme en iyisidir. Kollajen suda çözünür ve nemli ısı ile yavaşça pişirildiğinde jelatin olur.

Kollajen, eti daha küçük parçalara bölerek daha az sert olabilir, bu da fiberi daha küçük ve parçalanmasını kolaylaştırır. Ağırlık taşıyan kaslar ve sürekli kullanılan kaslar, destek için kullanılmayan veya sık kullanılmayan kaslardan daha fazla miktarda kolajen içerir. İnekler ve domuzlar, bacaklarda, göğüste ve kıçta daha fazla miktarda kolajen içerir. Domuz eti genellikle sığır etinden daha hassastır, çünkü domuzlar genellikle ineklerden daha genç yaşlarda kesilir ve bu nedenle kasları daha az gelişir ve ineklerden daha az kollajen içerir.

Balık kasları memelilerden oldukça farklıdır. Balıklar suda yüzer ve bu nedenle ağırlıklarını desteklemek için kaslara ihtiyaç duymazlar. Kas lifleri miyotom olarak adlandırılır ve kolajenden çok daha hassas olan ve pişirildiğinde çok daha kolay parçalanan miyokammata adı verilen bağ dokusu ile bir arada tutulur. Çoğu balığın yoğun olarak kullandığı kaslar, suda sürekli dolaşmak için kullanılan kuyruk ve yüzgeçlerin (insanlar tarafından sık sık yenmeyen alanlar) etrafındadır. Yakalandıktan sonra, (ölü) balıklar 1-3 ° C sıcaklıkta duran bir buz odasında saklanır.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
125
Sıla Erçıkan
Teşekkür (1)
Hatırla (1)
Takip
Evrimde, çeşitliliğin sebebi olarak dna'da meydana gelen mutasyonlar sebep gösterilirdi. Epigenetik, çeşitliliğin tek sebebinin, meydana gelen mutasyonlardan olmadığı yönünde. Sorumda herhangi bir bilgi hatası varsa kusura bakmayın. Teşekkürler.
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Öncelikle çeşitliliğin tek sebebi mutasyonlar değildir. Evrimde birçok çeşitlilik mekanizması mevcuttur. Bunların bir kısmını şuradan görebilirsiniz.

Mutasyonlar harici çeşitlik mekanizmaları Evrim Ağacı'nın "Evrim Dersleri"nde de işlendi.

Evrim Dersi 6: Diğer Çeşitlilik Mekanizmaları

Diğer çeşitlilik mekanizmalarına örnek:

Gen akışı, Genetik sürüklenme, Crossing-Over, Transpozonlar, Yatay gen transferi ve daha nicesi...

Epigenetik ile ilgili konu bu videoda işlendi.

https://youtu.be/x13t2EGKHEw?t=3230 Bu andan itibaren 1:04:40'a kadar olan açıklamayı mutlaka izleyin.

Epigenetiğin kalıtımda rolü olması, kalıtım ve evrimle ilgili diğer bilgilerimizin yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Epigenetiği evrime karşı kanıt olarak sunmaya çalışan kişi, grup, örgüt ve kitlelerin evrimsel biyoloji araştırmalarından bihaber oldukları çok açık. Ülkemizde Evrimin Dört Boyutu isimli enfes bir bilim kitabı Türkçe olarak satın alınabilirken, bu kitapta epigenetiğin evrimsel biyoloji için neden "tamamlayıcı bir boyut" olduğu yıllar öncesinden anlatılmışken, akademik makalelerde epigenetik 1 kez bile evrime ters bir unsur olarak sunulmamışken, gidip de "Epigenetik var, dolayısıyla evrim yok." demek yalan söylemektir.

Örneğin buradan, konu hakkındaki akademik tüm makaleleri görebilirsiniz. 2018 yılında yayımlanan bir kitabın başlığı: Evrimin Epigenetik Prensipleri. Bu kitabın 13. bölümünün başlığı: Simpatrik Türleşmenin Epigenetiği: Evrimin Bir Mekanizması Olarak Türleşme. Bölüm boyunca epigenetiğin nasıl yeni türlerin evrimine sebep olabileceği anlatılıyor ve yine bölüm boyunca bu konuda yayınlanmış yüzlerce akademik makaleye ve sonuçlarına yer veriliyor. Buradan kendiniz okuyabilirsiniz.

Yani bırakın evrimi veya türleşmeyi çürütmeyi, doğrudan doğruya bir evrim mekanizması olarak görülüyor.

Akademik camiada şu anda tartışmanın düzeyi şu: Epigenetik, evrimi ne düzeyde etkiler? Sadece 1-2 nesil boyunca mı, yoksa daha uzun vadeli mi?

Ancak kimse şunu düşünmüyor: "Epigenetik, evrim için bir problem mi?"

Neden?

Çünkü evrim bir doğa yasasıdır. Karanlık maddeyi gözlemeyi başardığımızda, kütlelerin birbirine hareket meyilliliğini tanımlayan kütleçekim yasasının gerçekliğini sorgulamayacağız. Bu da aynı şey.

Evrim karşıtları her zamanki gibi algı yönetimi yapıyorlar; bilim değil.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
55
Furkan Akkaya
Teşekkür
Hatırla
Takip
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Kan vermek kişinin sağlığını tehdit edecek bir eylem değildir.

Özellikle toplum olarak kan bağışına önem vermeliyiz. Kana ihtiyacı olan kişiler için kan bağışı oldukça önemlidir.

Faydaları :

  • Kan verdiğinizde vücudunuzdaki kan hücreleri yenileniyor bu da daha sağlıklı ve daha güçlü olmanızı sağlıyor.
  • Kan bağışı kalp krizi ihtimalini yüzde 90 oranında azaltıyor
  • Baş ağrısına iyi geliyor
  • Stres gibi rahatsızlıkların çözümü
  • Yüksek tansiyona iyi gelir
  • Kanda bulunan yüksek yağ oranını düşürür
  • Kemik iliğinin yağlanmasını önler
  • Kan grubu taramasından ücretsiz yararlanırsınız
  • Düzenli olarak kan vermek vücudu yeniler
  • Kan verildiği zaman kan yapan organlar uyarılır ve kan yapmaya sevk edilir

Zararları :

  • Mide bulantısı
  • Baş dönmesi
  • Titreme ve terleme
  • Eklemlerde serleşme sorunları
  • Stres hali
  • Düşme ve bayılma hissi

Bacaklarda kasılma ve dudaklarda karıncalanma

Teşekkür (1)

Kaynaklar

  1. Kaynak
  2. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
60
N S
Teşekkür
Hatırla
Takip
Cevap
Puan Ver
4
Puan Ver

Virüsler bir hücre içinde olmadıkları zaman kendi kendilerine çoğalamazlar. Yani bu açıdan uyur halde bulunan virüsler bir hücreye girene kadar canlı ya da ölü olarak adlandıramayacağımız bir durumdadır. Bir tür "Schrodinger'in Virüsü" benzetmesi yapabiliriz. Canlı olup olmayacağı ancak uygun bir hücreye bağlanıp içine girerek hücrenin DNA ve RNA üreten organellerini ele geçirip geçirememesine bağlı.

Virüs öncelikle konak hücreye yapışır. Kendi özel enzimini salgılamaya başlar; konak hücrenin zarını deler ve kendi kalıtım materyalini konak hücre içerisine gönderir. Hücre içerisine giren DNA yada RNA konak hücrenin başta enzim sistemleri olmak üzere bütün sistemlerine saldırır ve virüse ait olan genetik yapısını yani gönderdiği RNA ya da DNA çoğaltır. Daha sonra kendi protein kılıfını hücre içine gönderir ve önceden göndermiş olduğu DNA ya da RNA ile birleşir. Protein kılıf ile birleşen DNA ya da RNA yeni virüslerin üretimine başlar. :)

Teşekkür (3)

Kaynaklar

  1. PopularScience
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
21K
Kaan Kanara
Teşekkür
Hatırla
Takip
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Vücudun güneş ışığına karşı gösterdiği bir reaksiyon aslında. Deriye renk veren melanini artırarak güneş ışığının zararlı etkilerinden korunmaya çalışması.

Güneş ışınları içerisinde UVA, UVB ve UVC olmak üzere üç farklı ultraviyole (UV) ışın bulunur. Özellikle UVB maruziyeti sonrası bronzlaşma görülür. Uzun vadede de yanık oluşabilir.

Bazı görüşlere göre ‘bir deri hasarı’ olarak nitelendiriliyor. Renk farkı ne kadar fazlaysa, cildin gördüğü hasar da o kadar büyük oluyor. Bu nedenle bunları bilip yine de bronzlaşmak isteyenlere uzmanlar, mutlaka güneş koruyucu kullanılmasını öğütlüyor. Böylelikle istenilen görüntü sağlanırken zararlı ışınların kanserojen etkilerinden kısmen de olsa korunabileceği belirtiliyor.

Doğrudan güneş ışığına uzun süre maruz kalmanın DNA hasarlarına maruz kalmaya neden olduğu bilinmekte. -Mutasyon tetikleme- Bu nedenle denize gidilen günlerde gece çok iyi uyunmaya dikkat edilmelidir. En azından hasarlı hücrelerin onarılmasına dikkat edilir.

Güneş tam tepedeyken gelen ışık dalga boyu, kanserojen olmayandır. Tarihe göre güneşin en tepede olduğu 1 saatlik zaman değişkendir, ancak güneşlenmek isteniyorsa, bu saat tercih edilmelidir. Sonraki saat dilimlerinde uzun süreli doğrudan güneş ışığına maruz kalmamak gerekir.

Teşekkür (1)

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
245
Alper Alper
Teşekkür
Hatırla
Takip (1)
İlk canlılar (veya canlı adayları) neden kendini eşledi? Onu buna iten şey neydi? Nesil devamlılığı birey için neden hayatta kalmak kadar önemli?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Canlılık, tanımı gereği üreme olgusunu bünyesinde barındıran bir yapıdır. Eğer bir şey kendi kopyalarını üretemiyorsa, canlı değildir. Canlılık için tek şart üreyebilmek değildir; ancak üreyebilmek, canlı olmanın şartlarından bir tanesidir. Dolayısıyla "canlılık" ile "üreyemeyen varlık" kavramları birbirlerini dışlamaktadır. Buna sebep olan kimyasal kombinasyonlara sahip olanlar, kendilerinden ürettikleri kopyalara da bu kimyasal dinamiği aktardılar. İşte bugün var olan her canlı, bu "üreyebilen koaservatların" birer torunu.

Yazının tamamını okumak için buraya tıklayın. Bu yazı daha yardımcı olacaktır :) :)

Eğer cevabınıza yardımcı olduysa fotoğrafın altındaki yukarı ok tuşuna basarak ve teşekkür butonuna basarak bana destek olabilirsiniz. Bilim ile kalın...

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
300
Emre Taşdemir
Teşekkür (1)
Hatırla
Takip
İnternette hiçbir şey bulamadım,insan yediği yemeğin yüzde kaçını enerjiye çevirebilir?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

İnsan yediği besinin neredeyse tamamını enerjiye dönüştürür. Vücudun tamamı enerji ile çalışır. İnsan vücudu enerji olmadan ayakta duramaz. Enerji üretemeyen vücut, yani besin almayan vücut çöker.

Vücuda alınan besinlerin çok azı sindirilemez ve emilemez. Proteinlerin %92’si, yağları %95’i,karbonhidratların %97’si sindirilerek emilebilir.

Sindirim organlarının çeperindeki düz kaslar düzenli aralıklarla kasılıp gevşeyerek yiyecekleri parçalayıp küçük ve emilebilir hale getirir. Daha sonra bu besinler (karbonhidratlar, proteinler, yağlar, vitaminler ve mineraller), bağırsak duvarındaki ve kan dolaşımındaki kanallardan geçerek emilir. Dolaşım sistemi bu besin maddelerini vücudun ihtiyacı olan kısımlarına iletir. Yiyeceklerin vücut tarafından kullanılmayan atık kısımları ise dışkı olarak vücuttan uzaklaştırılır.

Sindirim sistemimizdeki bakteriler (bağırsak florası veya mikrobiyota olarak da adlandırılır) sindirime yardımcı olur. Vücudun ürettiği enerjinin en büyük bölümünü vücudun yöneticisi olan beyin tüketir. Beyin, vücudumuzun sadece %2'sini kaplayan bir kütle olmasına rağmen, tüm vücudumuzdan üretilen enerjinin %20-25'ini tek başına tüketir.

Besin maddelerinin enerjiye dönüşümü nasıl gerçekleşiyor?

Vücudumuzun temel enerji kaynağı yiyeceklerin yapı taşları olan karbonhidrat, protein ve yağlardır. Karbonhidratlar sindirim süreci sonucu basit şekerlere, proteinler amino asitlere, yağlar ise yağ asitlerine ve gliserole dönüşür. Kan dolaşımı ile bu maddeler dokulara ve hücrelere taşınır. Ancak bu maddelerin yapısında kimyasal olarak depolanan enerji vücudumuzdaki hücreler tarafından doğrudan kullanılamaz.

Hücredeki yaşamsal faaliyetlerin birçoğu biyokimyasal süreçler sayesinde gerçekleşir. Besin maddelerindeki kimyasal bağlar kırılırken açığa çıkan enerji, hücre faaliyetlerine doğrudan enerji sağlayan ve adenozin trifosfat (ATP) olarak isimlendirilen molekülü sentezlemek için kullanılır. ATP vücutta enerji üretilen ve tüketilen süreçler arasında enerji alışverişini sağlayan temel moleküldür.

ATP molekülünün suyla tepkimesi sonucu molekülden bir fosfat grubu ayrılırken adenozin difosfat (ADP) molekülü oluşur ve tepkime sonucu enerji açığa çıkar.

Yiyeceklerdeki karbonhidratlar, proteinler ve yağların sindirim süreci ile parçalanması sonucu oluşan besin maddeleri çeşitli biyokimyasal süreçler ile ATP’ye dönüştürülür. Hücrelerde oksijenli veya oksijensiz olarak ATP üretebilir. ATP üretimi hücredeki mitokondri (bitkilerde kloroplast) organelinde gerçekleşir.

Enerji veren maddelerin birer gramlarının oksitlenince vücuda sağladığı ortalama enerji miktarı;

Protein : 4,0 kal

Karbonhidrat: 4,0 kal

Yağ : 9,0 kal

Alkol : 7,1 kal

Eğer cevabınıza yardımcı olduysa fotoğrafın altındaki yukarı ok tuşuna basarak ve teşekkür butonuna basarak bana destek olabilirsiniz. Bilim ile kalın... :)

Teşekkür (1)
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
55
Hasan Özgün
Teşekkür
Hatırla
Takip
Anne ve babanın genlerine bakilarak çocuğu nasıl olacağı yüzde yüz olarak bilinebilir mi?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Anne ve babanın özelliklerine bakılarak karar verilemez. Çünkü, anneden hangi varyantların, babadan hangi varyantların geleceği bilinemez. Bir de bunlara DNA dizisi ile ilişkili olmayan epigenetik faktörler dahil olunca iş iyice karmaşıklaşır. Saydığınız özelliklerin bir kısmı zaten birçok genin etkileşim ile oluşturduğu ve üzerine çevresel faktörlerin eklendiği karakterler. Örneğin, zekanın ne kadarının kalıtsal ne kadarının çevresel ve kültürel etkilerle ortaya çıktığını bilmiyoruz. O nedenle bazı özellikleri tahmin etmek mümkün olsa bile şu an için %100 bilmek mümkün değil.

Teşekkür (2)
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
130
Ayşe Nur Avcı
Teşekkür
Hatırla
Takip
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Göz hem fazla ışığı, hem de yıldızların çok zayıflamış aşığını aynı nitelikte görebilir. Bu uyum insanın beynindeki görme merkezine ve bütün bir görme sistemine verilmiş olan uyum mekanizmalarıyla gerçekleşir.

Gözün yoğun ışıklı ve koyu karanlık ortama belli bir zaman sonra uyum sağlaması, gözbebeğinin (pupilla) açıklığını değiştirmesi, reseptör (ışığa hassas duyu hücreleri) ve sinir uyumu mekanizmaları ile gerçekleşir. Gözbebeğinin etrafında düz kaslarla sarılmış gözün renkli kısmı olan irisin görevi göze giren ışık miktarını düzeltmektir. Fotoğraf makinesinde ise, aynı işi diyafram görür.

Göz şiddetli ışık geldiğinde, refleks olarak gözbebeği daralır ve göze giren ışık miktarı azaltılır. Gözün ışığa duyarlı hücreleri, koni ve çabuk şekiller olmak üzere ikiye ayrılır. Koni şekilliler renkli ve ayrıntılı görmede, çabuk şekilliler ise, karanlıkta ve siyah-beyaz görmede rol alır. Bu iki hücrede bulunan ışığa duyarlı rhodopsin isimli maddelerin yapısında A vitamini bulunur. Bu maddenin azalması ışığa olan duyarlılığı azaltır. Yoğun ışıkta bu madde parçalandığında gözün ışığa duyarlılığı azalır ve karanlık noktalarında görülmesi sağlanır. Karanlıkta A vitamini ile opsinler çok hızlı şekilde bileşerek fotokimyevi maddeyi oluşturur.

Fotokimyevi madde yapımı karanlıkla artırılarak göz ışığa duyarlı hale gelir. Örneğin karanlık bir odada veya gece yıldızları seyrederken bu olay gerçekleşir. Bütün bunlar saniyenin çok küçük birimlerinde oluşur. Fakat beynin bu durumu algılaması biraz daha geç olur.

Eğer 50 yaşın üzerindeyseniz, bu duruma çok da şaşırmamanız gerekir. Örneğin 50 yaşında bir sürücü geceleyin araç kullanırken 30 yaşındaki bir sürücüye göre iki kat daha fazla ışığa ihtiyaç duyar ve bu çok normaldir. Ancak çok az insanın, ilerleyen yaşla birlikte gece görüşünde değişiklik olmaz. Normal, sağlıklı bir gözde, ışık gözbebeğinden girerek göz merceğinden geçer ve gözün arka kısmında görüntülerin biçimlendiği retinaya ulaşır. Retinada koni ve çubuk biçiminde iki çeşit nöron vardır. Kedilerin karanlıkta göz mercekleri çok büyür. Kedigillerin gözünde 'tapetum' adlı bir tabaka vardır. Bu tabaka göz merceğinden geçen ışığı bir kez daha merceğe yansıtır ve var olan ışık miktarını ikiye katlayarak geceleri çok rahat görmelerini sağlar. Ayrıca kedigillerin gözlerindeki görme reseptörlerinin sayısı insanlara göre üç misli fazladır. Yaşla birlikte gözlerimiz de değişime uğrar. Adaptasyon süresi uzar

İristeki kas tellerinin zayıflaması, gözün ışık şiddetindeki değişikliğe adapte olma yeteneğini de etkiler. Yaşlı gözlerde karanlığa adaptasyon süresi daha uzundur. Yaşlı gözlerdeki bir diğer değişim de, göz merceğinin yavaş yavaş matlaşmasıdır. :) :)

Eğer cevabınıza yardımcı olduysa fotoğrafın altındaki yukarı ok tuşuna basarak ve teşekkür butonuna basarak bana destek olabilirsiniz. Bilim ile kalın...

Teşekkür (2)

Kaynaklar

  1. NewYork Times
Devamını Göster

Toplam 340 soru

Evrim Ağacı Soru & Cevap Platformu, Türkiye'deki bilimseverler tarafından kolektif ve öz denetime dayalı bir şekilde sürdürülen, özgür bir ortamdır. Evrim Ağacı tarafından yayınlanan makalelerin aksine, bu platforma girilen soru ve cevapların içeriği veya gerçek/doğru olup olmadıkları Evrim Ağacı yönetimi tarafından denetlenmemektedir. Evrim Ağacı, bu platformda yayınlanan cevapları herhangi bir şekilde desteklememekte veya doğruluğunu garanti etmemektedir. Doğru olmadığını düşündüğünüz cevapları, size sunulan denetim araçlarıyla işaretleyebilir, daha doğru olan cevapları kaynaklarıyla girebilir ve oylama araçlarıyla platformun daha güvenilir bir ortama evrimleşmesine katkı sağlayabilirsiniz.
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“Geçmişin tehlikesi insanların köleleşmesiydi. Geleceğin tehlikesi ise insanların robotlaşması...”
Erich Fromm
Geri Bildirim Gönder