Evrim Ağacı Soru & Cevap

Genel Biyoloji & Genetik

Puan Ver
1
Puan Ver
63
Mert Er
Teşekkür (1)
Hatırla
Takip (1)
Paylaş
Eğer söz konusu hayatta kalma yeteneğine göre ise arkelerin bizden daha üstün olduğu kanaatindeyim. Evet bir sistem ne kadar kompilke olursa genelde o kadar gelişmiş kabul ediyoruz. Ancak basit bir sistemin komplike olması olası rahatsızlıkların çoğalması olarak da kabul edilebileceği kanaatindeyim. Fikirlerinizi merak ediyorum...
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

"Canlıları "Daha Fazla Evrimleşmiş", "Daha İlkel" ya da "En Az Evrimleşmiş" Olarak Sınıflandırmak Mümkün müdür?" isimli yazı daha iyi bir bakış açısı kazanmaya yardımcı olabilir.

Bu sorunun temelini oluşturan; ancak soru yerine düz bir cümle olarak kullanılırsa ciddi bir yanlış olabilecek olan, "daha fazla" ya da "daha az" evrim geçirmek kavramı gerçekten çok ciddi bir yanlış, zira günümüzdeki bütün canlılar, bilimsel ve dolayısıyla biyolojik açıdan modern canlılar olarak bilinmektedir. Yani en basit bakterilerden, en karmaşık hayvanlara kadar günümüzde var olabilen her canlı, moderndir. Çünkü bu canlılarda var olan "özellik" her ne ise, ona hayatta kalma ve üreme şansını sağlamıştır ki Doğal Seçilim tarafından elenmemiştir. Bu da onları bir nevi "kalifiye canlı" olarak kılmaktadır. Ancak şu nokta unutulmamalıdır: Bu özellikleri, yalnızca ve yalnızca günümüz şartları için geçerlidir. 65 milyon yıl önce olduğu gibi meydana gelecek bir göktaşı çarpması, bütün doğal dengeleri alt üst edeceği gibi, canlıların doğal adaptasyonlarıyla ilgili ciddi bir "doğa sınavı" başlatacaktır. Ve bu, Evrim'in çok ciddi bir tetikleyicisi olacak, günümüzün göreceli standartlarına adapte olmuş milyonlarca canlı yok olacakken, zor koşullarda varlığını sürdürebilen arkebakteriler gibi canlılar ve çarpma sonucu değişecek dengelere şans eseri uyumlu olan canlılar hayatta kalabilecektir. Ancak çarpmanın tam etkileri bilinemeyeceği için, hangi canlının böyle bir durumda avantaj sağlayacağını öngörmek mümkün değildir.

Dolayısıyla, asla ama asla bir canlının diğerinden "daha üstün", "daha çok evrimleşmiş" ya da "daha ilkel" olduğunu düşünmememiz gerekir. Bu kıyaslamayı ancak ve ancak soyu tükenen canlılar için yapabiliriz. Zira onların soylarının tükenmesinin doğal bir sebebi vardır ve bu, en nihayetinde onların doğaya adapte olamamasına ya da değişen doğa koşullarına ayak uyduramamalarına bağlanacaktır. Fakat bu konuda bile sıkıntılar vardır: Dinozorlar, günümüz kuşları ya da insanlarından "daha çok" mu evrimleşmiştir? Bunu neye göre kıyaslayacaksınız? Dinozorlar günümüzde var olabilseydi, kuşlardan "daha avantajlı" olurlar mıydı? Peki ya insanlardan? İnsanlar, 60 derecenin üzerindeki sıcaklıklarda dayanamaz ve ölürler; ancak ilk bakışta insana göre son derece "ilkel" olarak addedeceğimiz arkeabakteriler, 120 hatta 140 santigrat derecede hayatta kalabilmektedirler. Burada, "daha fazla" evrimleşmiş olan hangimizdir? Bu soruları cevaplamak olanaksız veya çok güçtür.

Başka bir örneği ele alalım: Oldukça gelişmiş bir canlı olan çita, yaklaşık 8 saniyede 120 km/h hıza çıkabilmekte ve bu hızını 12 saniye kadar koruyabilmektedir. Bütün fiziksel mekanizmaları bu özelliğin çerçevesinde evrimleşmiştir: İskelet, kaslar, pençeler, dişler ve daha niceleri. Peki bir çita mı daha çok evrimleşmiştir, yoksa bir insan mı? Peki ya bir aslan? Bu soruya da cevap veremeyiz. Çünkü bu sayılan hayvanlar, kendi ortamlarına en uygun özellikleri evrimleştirmişlerdir. Bir canlıyı diğerinden ilkel ya da gelişmiş sayabilmenin bir yolu yoktur.

Bir ihtimal, bu kıyaslamayı türleşmenin başladığı koşullarda yapabiliriz. Örneğin bir nehirdeki balık popülasyonu, nehirde meydana gelen kirlilikten ötürü oluşan çevresel baskı dahilinde, kirliliğe karşı koyacak yönde evrimleşmeye başlamış; ancak türleşme tamamlanacak ve bir türden birden fazla türün oluşmasına elverecek kadar süre geçmemiş olabilir. Bu durumda, popülasyon dahilinde "kirliliğe daha çok adapte olabilmiş" ve "kirliliğe bazıları kadar adapte olamamış" canlılar bir arada bulunabilecektir. Bu durumda da, hangisinin daha ilkel, hangisinin daha çok evrimleşmiş olacağına yine zaman ve doğa koşulları karar verecektir. Örneğin kirliliğin temizlenmesi durumunda, evrim geçirmeye başlamış olanlar yok olacak veya kazandıkları özellikleri kaybedebileceklerdir (geri evrim). Veya kirlilik sürerse, yeterince nesil geçtikten sonra, bu nehirde, kirlilik öncesindeki popülasyonda bulunan türleri görmek mümkün olmayabilecektir. İşte bu, evrimdir ve belki de ancak bu durumda böyle bir "gelişmişlik skalasından" bahsedilebilecektir. Ancak karşımıza yine bir sorun çıkmaktadır: Bu sefer de, Evrim'e bir yön tayin ederek sıralama yapma hatasına düşmekteyiz. Şöyle ki, "Kirlilik varlığını koruyacağı için canlılar kirliliğe adapte olacak yönde evrim geçireceklerdir." demekteyiz. Ancak kirliliğin, ekosistemde ve hayvanlar üzerinde ne tip değişiklik zorlamalarına, yani çevresel baskılara, sebep olabileceğini bilemiyoruz. Evrim'in sözde "yönünün" kirliliğe daha dayanıklı bireyler üretmek yönünde olacağını kestirmemiz pek de mümkün değildir. Çünkü belki de, böyle bir evrimi gerçekleştirmek yerine, o soyu yok etmek; daha bilimsel tabiriyle evrimin gerçekleşmesindense türün yok olması (soyunun tükenmesi) daha önce açıkladığımız "trade-off" kavramı dahilinde daha kolay olabilecektir. Ve doğa, "düşünen bir varlık" olmadığı için, türü "korumaya çalışmayacak", doğanın katı ve acımasız kanunlarını "yerine getirerek" nesli tüketecektir. Kısacası, bu durumda da bir "evrimleşmişlik kıyaslaması" yapmak doğru değildir.

Bu sebeple biz Evrim Ağacı olarak, hiçbir zaman bir canlının diğerine üstün olduğunu ya da fazla/az evrimleşmiş olduğunu iddia etmemekten yanayız.

Ve Darwin'in şu sözlerini hatırlatmakta fayda görüyoruz: "Bir hayvanın, diğerinden üstün olduğunu görmek, absürttür."

---

Peki, tüm insanların atası siyah tenli mi?. Öyleyse koyu ten ve saçtan açığa doğru gidersek teknik olarak sarışınlar daha fazla evrim geçirmiş olmuyor mu?

Bu sorunun cevabını şöyle verebiliriz: Hayır, "daha uzun süre" evrim geçirmiş olamazlar, çünkü siyahiler de var günümüzde, sarışınlar da, esmerler de, hepsi aynı atadan geliyorlarlar ve teknik olarak hepimizin atası siyahiler olsa da, bugünkü siyahiler hepimizin atası değil, bu farkı görmemiz gerekiyor. Bugün siyahiler, atalarımız olan siyahilerden beri evrim geçiriyorlar; ancak sarışınlarınki sizin gözünüze daha fazla battığı için sanki onlar daha fazla evrim geçirmiş gibi geliyor size.

Ancak 200.000 yıl öncesindeki ortak noktadan başladığınızda, günümüze kadar siyahiler de, sarışınlar da, günümüzde var olan başka herhangi bir insan tipi de 200.000 yıllık bir evrim geçirmiştir. Hiçbiri ne daha fazla, ne daha eksik zamandır evrim geçirmektedir. Ancak sarışınların geçirdiği adaptasyonlar ve dolayısıyla evrimin fenotip üzerindeki etkisi daha fazladır denebilir; ancak bu, miktarla kıyaslanamaz çünkü evrimin çoğu gözle görünmesi güç faktörlerin toplamıdır ve bu yargıya varabilmek için tek tek iki grubun da geçirdiği bütün evrimsel basamakları sıralamak ve ancak ondan sonra karar vermek gerekir -ki böyle bir araştırma yapılmadığı gibi, yapılması gereksizdir de. Demek istediğimiz şu: sarışınların evet, belki dış görünüşlerinde renkle alakalı ciddi bir değişim olmuştur ama siyahilerin 200.000 yıldır tüm iç organlarının yapı ve iletişimi ve bunların beyinleriyle bağlantıları o kadar değişik şekillerde evrimleşmiştir ki, dış görünüşleri değişmese de, iç görünüşleri çok farklılaşmıştır. Bu bir örnek tabii, siyahiler ve sarışınlar arasında fizyoloji açısından çok fark olmadığı biliniyor; ancak örnekleme yapmak istedik.

Bu sebeple, güvenli olması açısından hiçbir zaman evrimi "fazla" ya da "az", modern canlıları "ileri" ya da "ilkel" olarak isimlendirmemek gerekmektedir. Bakteriler son 4 milyar yıla yakın zamandır vardırlar; insanlar ise sadece 200.000 yıldır vardır. Sizce hangisi daha "fazla" evrim geçirmiştir ve hangisi daha "ileri"dir? Uzaya gittiği için kendini bir şey sanan ama en basit bakteriyel hastalıklarda ölen insan mı; yoksa Dünya'nın istisnasız dört bir yanına var olmuş ve olan tüm canlılardan daha iyi adapte olan ama sadece 200.000 yıldır var olan bir türün icadı olan ilaçlara yenik düşebilen bakteriler mi?

Her tür, var olduğuna göre, onu "iyi" kılan özelliklere sahiptir ve bunları edinmek için uzun yıllardır evrimleşmektedir. Nitel olarak da, nicel olarak da bunların kıyasını yapmak, hataya sevk edecektir ve aslında bize hiçbir şey kazandırmaz da. Sonuçta siyahilerin daha "az" evrim geçirmeleri, bize ne gibi bir bilgi verebilir? Tek verdiği bilgi, atalarından beri üzerlerinde olan evrimsel baskıların (streslerin) az olduğudur (timsahlar ve köpekbalıkları gibi), bu da insanın halen besin zincirinin en tepesinde olmasıyla ve siyahilerin atalarının topraklarından ayrılmamasıyla ve burada kalanların beyazlarla karışmamasıyla zaten açıklanmaktadır.

Teşekkür (1)
Paylaş

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
130
Ayşe Nur Avcı
Teşekkür
Hatırla
Takip
Paylaş
Hox genlerinin canlının karmaşıklığı ile ilgisi nedir ?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Homeobox genlerinin bir alt kümesi olan hox genleri, hayvanların baş kuyruğu ekseni boyunca bir embriyonun vücut planının bölgelerini belirleyen bir grup ilgili gendir. Hox proteinleri, vücudun doğru yerlerinde doğru yapıların oluşmasını sağlayarak 'pozisyonun' özelliklerini kodlar ve belirtir. Örneğin, böceklerdeki Hox genleri, bir segmentte hangi uzantıların oluştuğunu belirtir (örneğin, meyve sineklerindeki bacaklar, antenler ve kanatlar) ve omurgalılardaki Hox genleri, oluşacak omurların türlerini ve şeklini belirler. Bölünmüş hayvanlarda, Hox proteinleri böylece bölümsel veya konumsal kimlik verir, ancak gerçek bölümleri kendileri oluşturmazlar.

Siliyer larvalardaki Hox genleri üzerinde yapılan çalışmalar, bunların sadece gelecekteki yetişkin dokularında eksprese edildiğini göstermiştir. Kademeli metamorfozlu larvalarda, Hox genleri larva gövdesinin dokularında, genellikle gövde bölgesinde, metamorfoz ile korunacak şekilde aktive edilir. Tam metamorfozlu larvalarda, Hox genleri esas olarak çocuk ilkeleri ile ifade edilir ve geçici larva dokularında yoktur. Hemikhordat türlerinin Schizocardium californicum larvaları ve Nemertea pilidium larvaları hiç Hox gen ifadesi yaşamazlar.

Teşekkür
Paylaş

Kaynaklar

  1. Hox Gene-Wikipedia
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
65
Nujen Beştaş
Teşekkür (1)
Hatırla
Takip
Paylaş
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Kişinin DNA' sındaki değişimler sonucu (genelde mutasyonlar) oluşan hastalıklardır, gen olarak adlandırdığımız nükleotid dizileri üzerinde meydana gelen bu değişimler genlerin işlevinde bozulmalara sebep olur.

Gen yapısındaki bu bozulmalar bireyin yaşamsal fonksiyonlarını düzenleyen proteinlerin kodlanmasını engeller veya yanlış kodlanmasına sebep olur.

Hastalığa sebep olan mutasyonları eşey hücrelerinde ve somatik hücrelerde meydana gelebilir.

Eşey hücrelerinde mutasyon oluşmuş ise, sonraki nesillere aktarılması muhtemeldir ve kalıtsal nitelikte olabilir.

Eğer mutasyonlar somatik hücrelerde meydana gelmiş ise, hastalığa yol açabilir ama bir sonraki nesillere aktarılmaz.

Kaynakta bazı genetik hastalıklar yer almaktadır detaylı olarak inceleyebilirsiniz.

Teşekkür (1)
Paylaş

Kaynaklar

  1. Wikipedia
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
75
Oktay Mumcu
Teşekkür (2)
Hatırla (2)
Takip (1)
Paylaş
yani tek hücreli canlılarda ebeveynlik var mıdır? Veya hangi düzeyde başlamıştır.?
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Merhaba , bu çok güzel bir soru.

Öncelikle Sayın Çağrı Mert Bakırcın konuyla alakalı olabilecek şu yazısını öneririm.

https://evrimagaci.org/cinsiyetlerin-evrimi-cinsiyetler-neden-ne-zaman-nasil-evrimlesti-353

Cinsiyetlerin evrimini bilmek bu konuda önemli bir adımdır.

Ebeveynlik en yoğun ve kompleks hali ile biz memelilerde görülür. Biz gelişmiş merkezi sinir sistemine sahip memeliler , yavrularımızı sütle besleriz. Yavrularımız doğduğu zaman söz gelelim Caretta Caretta larının aksine uzun süre bakıma ihtiyaç duyarlar. Memeli yavrularının bu yüzden hayatta kalabilmek için ebeveynlik hizmetine ihtiyaçları vardır. Memeli yavrularının sadece süte ve bakıma değil aynı zamanda duygusal olarak aileleri ile yakın ilişkilere de ihtiyacı vardır hatta bu ihtiyaç tahmin edilenden çok daha kuvvetlidir.

Harlow’un Maymunları deneyi sizi şaşırtabilir.

https://www.dbe.com.tr/Kurumsal/tr/guvenli-baglanma-2-harlowun-maymunlari-2/

Memelilerden sonra aile ilişkilerine en düşkün olanlar kuşlardır. Kuşlarda yavru bakımı vardır. Kuşlar yavrularını emzirmez ama kuluçkaya yatar ve yavruları için yiyecek temin ederler. Bu sürüngeler ve Amfibilerde görmediğimiz bir davranıştır.

Bazı omurgasız canlılarda da yavru bakımı kabul edilebilecek davranışlara rastlarız, şüphesiz bu örneklerin en çarpıcı ve dramatik olanı Ahtapottur , Yorumu size bırakıyorum.

https://onedio.com/haber/anne-ahtapotlarin-bu-kadarini-da-beklemiyorduk-dedirtecek-yavrulari-icin-verdigi-inanilmaz-hayat-mucadelesi-351384

Elimizdeki verilere dayanarak yavru bakımının , büyük ihtimalle çok hücreli canlılarla ortaya çıkan bir olgu olduğunu söyleyebiliriz.

Tek hücreli canlılar bölünerek çoğalır ve her bölünmeden sonra ortaya çıkan bireyler zaten kendi başının çaresine bakabilecek niteliklerdedir. Yavru bakımı gibi bir şeyden söz edilemez.

Teşekkür (1)
Paylaş
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
175
Can Günay
Teşekkür
Hatırla
Takip
Paylaş
Bildiğiniz gibi oksijensiz solunum yapan bir hayvan bulundu. Ama bazı haberlerde "Oksijensiz solunum yapan ilk çok hücreli" diye yayınlanmış. Biraz araştırma yaptım ve mantarlardan bazılarının mitokondrisinin olmadığını ve oksijensiz solunum yaptığını öğrendim. Bu doğru mu?
Puan Ver
0
Puan Ver
Anonim
Anonim
Teşekkür
Hatırla
Takip
Paylaş
Tek yumurta ikizi iki fare doğumdan itibaren ayrılıp tamamen aynı şartlarda yetiştirilirse ve aynı anda özdeş labirentlere bırakılırlarsa aynı hareketleri yapıp aynı sürede mi labirenti çözerler?
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

İlk olarak https://youtu.be/51cM7hu63UI bu videoyu izlemenizi tavsiye ederim .

Huntington “Hastalığın sebebi genlerden başka bir yerde değildir” derken gerçeği ne kadar ifade ediyor? Yani bu söz “Mutasyonlu geniniz ya vardır ve hastalığa yakalanacaksınız ya da bu mutasyon sizde yoktur ve hastalanmayacaksınız” diyor. Özetle hastalıkla ilgili kaderimizin genlerde yazılı olduğunu söylüyor. Hantington en azından hastalıkla ilgili kaderimizi genlere bağlıyor ama daha ileri gidenler de var ve bu kişiler her şeyin sorumluluğunun genlerde olduğuna ve bu konuda yapabilecek bir şeyimiz olmadığına dair nihai bir hüküm veriyorlar: Sigara içseniz de içmeseniz de spor yapsanız da yapmasanız da doğal beslenseniz de beslenmeseniz de sonuç değişmez. Ne kadar can sıkıcı değil mi?

Tam bu noktada genetik şifre hastalıkla ilgili kader olmaktan çıkabilir diye akıldan geçirilebilir. Zira sorumlu bulunduğuna göre tedavi de bulunabilir diye düşünebilirsiniz ancak hemen heveslenmeyin zira ciddi bir sorun var. Beyinde 100 milyar hücre var ve tek tek bu hücrelerin içine girip her bir hücredeki hatalı genleri düzeltmek neredeyse imkânsız. Bir tane canlı nöronun bile içine girip bu işlemi yapmak deveye hendek atlatmaktan zorken milyarlarca kez bu işlemi tekrarlamak ne kadar devasa bir iş düşünebiliyor musunuz? Bu sözler genetik kaderimizi değiştirme konusunda uyanan ümitlerimizi bir daha uyanmamak üzere sonsuza dek bastıracak mı? Yoksa mutlaka bir “mutlu son” ve günün birinde gazetelerde “insan genetik kaderini sonunda alt etmeyi başardı” manşetini okuyabilecek miyiz?

bir başka yönü var. Henüz hastalık belirtileri ortaya çıkmadan hastalıklı bir gen taşıdığınızı bilmek ister miydiniz? Bilindiği gibi hastalıklı bir gen taşıyorsanız hemen hastalanacaksınız diye bir kural yok ama genetik kaderden kaçamayacağınız için önünde sonunda hastalığa paçayı kaptıracağınız neredeyse kesindir. Birçok kişi “henüz hasta değilsem hastalıklı bir gen taşıdığımı öğrenmenin beni huzursuz etmek dışında bir sonucu olmayacağı için öğrenmek istemem” diyecektir. Ama bazı insanlar “mesele sadece benim sağlığım değil ki, benim bu hastalıklı geni çocuklarıma aktarmam ne kadar ahlaki” diye sorup devamla “bu ahlaki sorumluluğu tek başıma sırtlanmam bana çok ağır geleceği için hastalıklı bir gen taşıdığımı bilmek isterim” diyebilir. Ancak ahlaki hassasiyetin de bir sınırı var: Binlerce geni taramak ve bir hastalık taşıyıp taşımadığını bulmak oldukça meşakkatli ve pahalı bir işlem. Herkesin böyle bir yolu tutmak istediğini düşünürseniz işin içinden çıkamazsınız. Yapılan çalışmalar hastalıklı bir gen taşıdığını bilmek istemeyenlerin, isteyenlerden çok daha fazla olduğunu, ayrıca erkeklerin kadınlara oranla bilmemeyi daha çok tercih ettiğini göstermiştir

.Gelelim asıl meseleye! Eğer yazgımız genlerimizde ise ve bu değişmezse özgür irade konusu ne olacak? Hume’nin dediğini hatırlarsak iki ihtimal var, “Ya eylemlerimiz önceden planlanmıştır, o halde bunlardan sorumlu değiliz ya da bunlar rastlantısaldır, o halde bunlardan yine sorumlu değiliz”. Dikkat edilirse Hume her iki ihtimalin de aynı kapıya çıktığını yani özgür iradenin olmadığını söyleyerek insanı eylemlerinin sorumluluğundan kurtarıyor! Yani bu özgür irade konusunda Hume ile genomcular arasında büyük bir benzerlik var.Meseleyi daha iyi anlamak için şöyle bir uçuk senaryo varsayın. Yapılan çalışmalar filan numaralı kromozomun kısa kolunun ucunda “free will” olarak bilinen bir gen bulunduğunu ortaya çıkarmış olsun. Bu genin aktivitesi sonucunda sadece beynin prefrontal korteksinde bulunan bir protein üretiliyor olsun. Bu proteinin işlevinin insanoğluna “özgür irade duygusu” vermek olduğu gösterilmiş olsun. Böyle bir senaryo bizi nereye götürür?

Cevap: Kocaman bir çelişkiye! Zira biraz dikkat edilirse bu senaryodaki mantık hatası hemen anlaşılacaktır. Özgür irademiz bir genin aktivitesine bağlı. Yani hem özgürlükten hem de bu özgürlüğün varlığının bir şeye (yani gene) borçlu olmasının getirdiği çelişki. Zihnimizde, özgürlük olarak düşündüğümüz durumun “hiçbir şeye bağlı olmaması gerektiği” şartı, genlere bağlılık söz konusu olduğu için bir çelişki doğmaktadır.Özgürlük ve bağlılık konusu kafanızı karıştırdıysa yolumuza devam edebilmek için iyi bir özgürlük tanımını yapmanın zamanının geldiğini söyleyebiliriz.

Yukarda bahsettiğimiz gibi özgürlük, davranışlarımızın, seçimlerimizin ve tercihlerimizin “hiçbir şeyden etkilenmeksizin” gerçekleşmesi midir? İdeal bir tanım gibi görünüyor ama dikkat edilirse tanımın içinde bazı sıkıntılar var. Çünkü artık biliyoruz ki davranış söz konusu olduğunda bir şeyden etkilenmeme diye diye bir şey olamaz. Meselâ yemek yeme davranışını ele alalım. Kan şekerimiz düşmese, canımız sıkkın olmasa, yemeğin nefis kokusu ve görüntüsü olmasa, “haydi yemek hazır” diyen aşçının sesini duymasak, leptin, insülin, glukagon, CCK, ghrelin gibi yeme davranışıyla ilintili hormonlarımızın düzeyi değişmese, bu hormonların sentezini ayarlayan genlerimiz olmasa, beynimizin yemek yeme davranışı ile alâkalı kısımları çalışmasa, “bir şeyler yemem lâzım zira uzunca bir süre yiyecek bulamayabilirim” şeklindeki endişelerimiz olmasa yine de yemek yer miydik? Bu anlattıklarımızdan her davranışın ortaya çıkmasını sağlayan bazı öncüller olduğunu söylemeye çalışıyoruz. Öncüller davranışın ortaya çıkmasını sağlıyorsa, o davranış özgür iradeyle ortaya çıkmıştır diyebilir miyiz?

Eğer özgür irade, hiçbir şeyden etkilenmeden “tamamen kendi içimden gelerek” bir davranışı gerçekleştirmekse yukardaki sorunun cevabı “diyemeyiz” şeklinde olacaktır.İş bununla bitmiş olmuyor. Özgür iradeyi hiçbir şeyden etkilenmeden “tamamen kendi içimden gelerek” bir davranışı gerçekleştirmek şeklinde düşünmek en hafif tabirle hayalciliktir. Zira bu tanımın geçerli bir mantığı yok. Bir davranış “tamamen kendi içimizden” bile gelse yine de “bir yerlerden” geliyor ve “hiçbir şeyden etkilenmeme kuralını” ihlal ediyor demektir. Zira “kendi içimizden” dediğimiz şey tamamen bize ait bir şey gibi gözükse bile neticede özgür irademizi “etkilemiş” oluyor. Kaldı ki bu “kendi içimizden” lafı da irdelendiğinde sonu belirsiz bir maceraya yelken açmış oluyoruz. Kendi içimizden derken bir “kendilikten” ve o kendiliğin bir “iç dünyasından” bahsetmiş oluyoruz.

Şimdi soralım o zaman “kendilik nedir?”, “iç dünya” nedir?Kendiliği, “bizi biz yapan her şey” diye tanımladığımızda bedenimizi, beynimizi, genlerimizi, hormonlarımızı, diğer insanlarla, kendimizle ve diğer varlıklarla ilişkilerimizi işin içine koymuş oluruz. İç dünya derken ise kendiliğimizi oluşturan unsurların birbiriyle kurduğu ilişkinin “bize özel” şeklini anlatmaya çalışıyoruz. Görüldüğü gibi gerek kendiliğimiz gerekse bu kendiliğimizin kurduğu iç dünyamız hep bir şeylerin üzerine bina edilmiştir. Bir şey, kurulmak için başka bir şeye dayanıyorsa orada artık mutlak özgürlükten bahsetmek mümkün değildir. Davranışlarımızı ve eylemlerimizi genomcular genlere, psikanalizciler dürtülere, davranışçılar öğrenmeye, bilişselciler düşünme tarzımıza, endokrinciler hormonlara, sosyologlar baskı gruplarına, kaderiyeciler ise alın yazısına dayandırmaktadır. Bu saydığım izah biçimlerinin hepsi özünde aynı şeyi söyler: “Özgür irade diye bir şey yoktur, sadece sen özgür olduğunu zannedersin. Zira her davranış başka bir şey tarafından belirlenmiştir”.Mesela genomcular kendilik dediğimiz olguyu bile genler tarafından ortaya çıkarılmış biyolojik bir varlık olarak görür.

Genler vücut şeklini tanımlar, dil becerisini oluşturur ve zekâ kapasitesini belirlerler. Genler, hafızaya kaydetmeyi ve sonradan bunları hatırlamayı da sağlar. Ayrıca genler beyin denen bir organ oluşturmuş ve bu organ üzerinden günlük işlere dair sorumluluk duygusu üretmiştir. Hatta genler benliğin içinde, nasıl davranacağımıza kendimizin karar verdiğine dair bir “izlenim oluşmasını” sağlar ve muhakeme sonrasında, yapmaktan kendimizi alıkoyamayacağımızı hiçbir şey olmadığı kanısına ulaşmamızı bile sağlar. Tüm bunlar da kendiliğimizi oluşturur.Yukardaki açıklamalardan anlaşıldığına göre genomculara göre özgür irade diye bir şey/mesele yoktur. Özgür irade diye şey bir yoktur zira her şeyi genlerimiz belirlemektedir. Bu noktadan sonra yine de bazı insanlar davranışların genetik belirlenimcilikle, bazıları ise özgür irade ile belirlendiğine inanmaya devam edecektir. Bu “özgür iradeciler” de aslında tam özgür değil, zira onlar genleri göz ardı ederken onun yerine aileyi, sosyal etkenleri ve dürtüleri vs koyar.

Genlerin yerine “çevre şartlarının” etkili olduğunu söylemek başka tür bir belirlenimciliktir. Mesela çevreciler sıklıkla çocukları taciz edenlerin genellikle kendilerinin de çocukken taciz edildiklerini söyler ve “tacizci olmanın sebebini tacize uğramak” olduğunu iddia ederler. Yani tacize uğramışsan kaderin tacizci olmaktır. Bu taciz örneği çevrenin etkisini vurgulamak için verilmiştir ancak son araştırmalar bu örneğin bile genomcuları desteklediğini göstermiştir. Gerçekten de araştırmalar çocukları taciz etmekle çocukken taciz edilmek arasında bir bağlantı olduğunu ama bunun tamamen kalıtım yoluyla alınmış karakter özelliklerinin bir sonucu olduğunu ortaya koymuştur. Tacizcilerin çocukları tacizcilik özelliklerini ebeveynlerinden kalıtım yoluyla alırlar. Gerçekten de kontrollü çalışmalar, yetiştirme şeklinin yarattığı belirlenimciliğin pek etkili olmadığını göstermiştir, zira “tacizcilerin üvey evlatlarının tacizci olmadıkları” gösterilmiştir

.Bu veriler genomcularla çevrecilerin birbirine ne kadar benzediklerini bir kez daha ortaya çıkarıyor. Biri gen diyor öbür çevre, ama ikisi de davranışlarımızın “özgür” olmadığını söylüyor. Ne var bunda iki farklı görüş demeyin zira tarih göstermiştir ki her iki yaklaşım biçimi de insanı felakete sürükleyebilir. Mesela genomcuların gelip dayanacağı nokta öjenizm tehlikesidir. Sadece kaliteli genlere sahip olanların çiftleştirilerek genetik açıdan üstün bir ırkın elde edilmesi fikri size nasıl geliyor? Düşünsenize üstün bilim adamları, üstün laboratuvar şartlarında genleri tek tek analiz ederek hasta, sakat, geri zekâlı ve zayıf bireylerin oluşumunu engelliyor ve zeki, güçlü ve dayanıklı bireylerin oluşmasına izin veriyor. Böylece “mükemmel” bir toplum oluşturma şansını yakalamış oluyoruz! Bu fikrin kulağınıza nasıl geldiğini bilmiyorum ama Hitler gibilerin kulağına hoş geldiğini söyleyebilirim. Peki çevrecilere ne demeli? İnsan yavrusunu “tabula rasa” gibi gören ve “bana bir bebek verin ve ben onu eğiterek hırsız ya da topluma yararlı biri haline nasıl getiriyorum görün” diyen biri genomculardan farklı bir şey söylemiş olur mu?

Yani genlerin yerine eğitim ve yetiştirme gibi çevresel etkenleri koyan biri farklı bir şey söylemiş olur mu? Tüm bu tartışmalarda sonra gelinen nokta şu: Belirlenimcilik bir kadercilik midir? Yani insan doğasını-genlerini değiştirmek imkânsız mıdır? Belirlenimciliği kadercilik olarak görenlerin temel yanılgısı şöyle açıklanabilir: Diyelim ki hastasınız, fakat doktora gitmiyorsunuz, çünkü ya iyileşeceğinizi ya da iyileşemeyeceğinizi düşünüyorsunuz: Her iki durumda da doktoru gereksiz görürsünüz. Fakat burada, iyileşmenizin doktora gitmekle bağlantılı olabileceği ihtimali atlanmaktadır. Buna göre belirlenimcilik size yapabileceğiniz ya da yapamayacağınız şeyleri söylemez. Belirlenimcilik bugünkü durumun sebeplerini bulmak için geçmişe bakar, olacakları öngörmek için geleceğe bakmak gibi bir işlevi yoktur. Genetik bilgi edinmenin bütün amacı, genetik bozuklukları müdahalelerle iyileştirmektir. Genetik mutasyonların keşfi, insanları kaderciliğe itmekten çok, bu mutasyonların yıkıcı etkilerinin azaltılması çabalarını iki katına çıkarmalarını sağladı.

Sonuçta bir hastalığın sebebinin genetik bir rahatsızlık olarak tanınması hastalık karşısında kaderci bir tavır alınmasına değil özel bir gayret sarf edilmesine yol açtı. Hâsılı kelâm, özgürlüğün zıddının baskı olduğunu, belirlenimcilik olmadığını söylemek gerekiyor.İnsanları özgür iradeyi yücelttiğine bakmayın, sıkıştığımızda hemen Mobley gibi belirlenimciliğe sarılırız. Bilindiği gibi Stephen Mobley adlı biri bir adamı öldürmekten suçlu bulundu ve idama mahkûm edildi. Ancak katilin avukatları Mobley’in cinayeti “genetik etkenler” doğrultusunda işlediğini savunarak idamı müebbette çevirmeyi başardılar. Zira Mobley’in ailesinin uzun bir suç geçmişi vardı. Avukatlara göre O sorumlu değildi, sadece genetik yapısının dediklerini yapan bir robottu. Sadece suçlular değil, normal insanlar da problemli davranışlarını özgür iradelerine değil belirlenimciliğe yüklemek ister.

Terapistler danışanların mutsuzluğunu kötü ebeveynlere yüklerken, sosyologlar bir bölgedeki suç oranlarının yüksekliğini sosyal şartlara bağlarken, bir adam karısını aldatmasını çapkınlık genleriyle ilişkilendirirken, üfürükçüler karı koca arasındaki huzursuzluğu büyüyle ve cinlerle izah ederken, suç işlediği için hapse düşen biri suçu alın yazısına bağlarken ve astrologlar kısmetimizin açılmasını burçlarla ilişkilendirilirken “iyi de özgür iradem nerde” demek kimsenin aklının ucundan bile geçmez. Gördüğünüz gibi o çok önem verdiğimiz özgür irademizi bile azıcık sıkışınca hemen satıveriyoruz.

Bugün artık biliyoruz ki sadece genden davranışa doğru tek yönlü bir gidiş yok, aksine davranıştan gene doğru da bir gidiş var. Yani genler davranışları, davranışlar da genleri etkileyebilir. Bu durumda nedenselliğin döngüsel olduğunu ve bu tür döngüsel geribildirimlerin olduğu bir sistemde, basit belirlenimci süreçlerden hiç tahmin edilemeyen sonuçların çıkabileceğini kabul etmek gerekir. Bu tavuk-yumurta ikilemi kaos kuramı adıyla bilinir. Kuantum fiziğinden farklı olarak kaos kuramı şansa dayanmaz. Matematikçilerin tanımladığı gibi, kaotik sistemler planlanmıştır, yani rastlantısal değildir. Ancak kaotik bir sistemde, karar mekanizmasında rol alan tüm faktörleri bilseniz bile, sistemin gideceği yönü yani çıkacak kararı bilemeyebilirsiniz; çünkü çok farklı faktörler birbirleriyle etkileşim içine girebilir.

Zira bir eylem bir sonrakinin başlangıç koşullarını etkiler, böylece küçük etkiler daha büyük sebeplere dönüşürler ve bu böyle devam eder gider. Farz edin ki laboratuvarda beynimizin ön cingulate bölgesine yakın bir yeri elektrotla uyarılıyor. İstemli hareketin kontrolü bu bölgede olduğu için, bana kendi irademle yaptığımı düşündüğüm bir hareketi yaptırmaktan sorumlu olabilir. Neden kolumu hareket ettirdiğim sorulduğunda, bunun istemli bir hareket olduğuna dair kesin bir cevap verebilirim ve “ben yaptım” diyebilirim. Oysa burada bir özgürlük yanılsaması söz konusudur ve hareketimizin özgürce bir seçim olduğu gerçek değildir; gerçek, hareketime dışardan elektrotlarla başkasının karar vermiş olduğudur.Genetik ve dış etkenlerin etkileşimi, davranışımızı tahmin edilemez kılar ama nasıl davranacağıma yine de “ben” karar veririm. Bu kelimelerin arasındaki “ben”, özgürlüğümüzün garantisidir. Belirlenimcilikten asla kaçamayız ama iyi belirlenimcilik ve kötü belirlenimcilik arasında bir ayrım ve “tercih” yapabiliriz. Şimdi tekrar soralım: Ben mi davranışlarımı belirlerim, yoksa davranışlarım mı beni belirler?

Teşekkür (1)
Paylaş

Kaynaklar

  1. Özgür irade ve genler Özgür irade ve genler
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
295
Atahan Salih Akpınar
Teşekkür
Hatırla (1)
Takip
Paylaş
Kromozomal anomaliler sayısal ve yapısal olarak ikiye ayrılırken mozaisizm bunlardan farklı değerlendiriliyor. Mozaisizm nedir, yapısal veya sayısal kromozom anomalilerine dahil edilebilir mi?
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Bir organizmada, aynı bir zigottan kaynak alan, farklı genetik yapıda (kromozomal veya tek gen mutasyonu) en az iki hücre dizisinin bir arada bulunması mozaisizm olarak tanımlanır. Post ve prenatal kromozom analizlerinde sıklıkla karşılaşılan en önemli sorunlardan biridir. Mozaisizm, en az bir mitotik hata ile oluşur. Normal genetik yapıda bir zigotun mitoz bölünmelerinde yeni bir mutasyon ile genetik anomalinin oluşması ve bu hücrelerin de bölünmeye devam etmeleri ile mozaik birey oluşabileceği gibi, mayotik bir hata ile oluşan anomalili bir gametin anomalili zigotunun mitoz bölünmeleri sırasında oluşan ikinci bir mutasyon ile de mozaisizm ortaya çıkabilir. Embriyodaki anomalinin klinik etkisi ve yaygınlığı yaşam süresini belirler. Plasental dokulardaki (korion villus) mozaisizm oranı fetal dokulara (amniotik sıvı ve fetal kan örneği) göre daha yüksektir. Bu nedenle korion villus dokusunda, amniotik sıvıya oranla daha sıklıkla rastlanır. Kromozom analizlerinde farklı genetik yapıda metafaz saptanırsa uluslararası kurallara uygun olarak değerlendirilen hücre sayısı arttırılır, bağımsız örnekler ve/veya dokular farklı tekniklerle değerlendirilmelidir. Saptanan mozaik yapının "gerçek" mi yoksa kültür etkisi ile ortaya çıkan "yalancı" bir durum olup olmadığının kararı verilmek zorundadır. Özellikle prenatal tanıda klinik bulguların yoruma katkı sağlayamayabileceği göz önünde bulunmalıdır.

Teşekkür (1)
Paylaş

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
3,851
Selçuk Urgancı
Teşekkür (1)
Hatırla (2)
Takip (1)
Paylaş
Bilimsel adı Exocoetidae olan bu balıkların: Yüzgeçleri mi var yoksa kanatları mı ? Kanat ve Yüzgeçin farkı nedir, bazı deniz canlılarının aşırı geniş yüzgeçleri kanat olarak sayılabilir mi ? Kanat, yüzgeç ve kol un farkı tam olarak nedir? Kanat sadece karada yaşayan ve uçan canlılarda mı olur yoksa süzülen her hayvanın kanatı var mıdır?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Kanat sadece karada yaşayan ve uçan canlılarda mı olur yoksa süzülen her hayvanın kanatı var mıdır?

Her kanadı olan canlı uçamayacağı gibi her süzülen canlıda da kanat olmaz.Penguenlerin kanatları vardır ama uçamazlar. Uçan sincaplar ve Uçan Balıklar uçmaz süzülürler ama kanatları yoktur. Süzülmeye yarayan organları vardır.

Yüzgeç adı üstünde yüzmeye yarar, kanat sayılamaz.

Uçan balıklar için 1 numaralı kaynağa Uçma ve Süzülme ayrımı için 2 ye bakınız.

Teşekkür
Paylaş

Kaynaklar

  1. 1 Numara
  2. 2 Numara
Devamını Göster
Puan Ver
-1
Puan Ver
225
Ali Can Saraç
Teşekkür
Hatırla
Takip
Paylaş
olacağını düşünmüyorum çünkü her hücre bölünmesinde oluyorsa hücrelerimiz milyonlarca kez bölünüyor.O zaman 46 kromozomdan fazla kromozom olurdu.Peki kromozom sayısı nasıl korunuyor?DNA,hücre bölünürken hem kromozoma dönüşüp hem kendini eşleyebiliyor mu?aralarındaki süreç nasıl?
Puan Ver
0
Puan Ver
225
Ali Can Saraç
Teşekkür (5)
Hatırla
Takip
Paylaş
bu iki süreç aynı şey mi?birbiriyle bağlantılı mı?yoksa farklı şeyler mi?
Cevap
Puan Ver
5
Puan Ver

öncelikle şununla başlamak isterim bölünen şey hücredir(sorunuzda dna dediğiniz için buna vurgu yapıyorum).dolayısıyla hücre bölünürken dna kendini eşler.dna ise kalıtsal bilgileri yeni hücrelere aktarmak için bunu yapar.ve bu olay hücre bölünmesinden hemen önce gerçekleşir.

direkt sorunuza yanıt olması amacıyla şunu söylemek isterim ki bu bahsettiğiniz iki şey zaten birbirleri arasında kümülatif şekilde ilerleyen durumlardır dolayısıyla birbiri içinde gerçekleştikleri için herhangi bir fark veya eşlilikten bahsedebileceğimizi düşünmüyorum :))

Teşekkür (4)
Paylaş
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
130
Davut Egemen
Teşekkür (3)
Hatırla
Takip (1)
Paylaş
TRT Belgeselde şöyle bir bilgi geçti. Dünyada toplam 3000 civarında virüs olduğu. insanoğlunun bu virüslerden 2000 tanesi ile tanıştığı. Kalan 1000 kusür virüsün ise buzulların altında,yağmur ormanlarının ve okyanusların derinliklerinde olduğunu söylediler.(belgeselin adı covid-19) Dünyada kaç adet virüs türü var ?
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Dmitri Ivanovsky'nin 1892 yılında bir makalede tütün bitkisine bulaşan bakteri olmayan etkenleri açıklamasından ve Martinus Beijerinck'in 1898 yılında tütün mozaik virüsünü keşfetmesinden beri, 6,000'den fazla virüs türü detaylı bir şekilde tarif edilse de milyonlarca türde virüs vardır.

2019 yılı itibariyle Uluslararası Virüs Taksonomi Komitesi (ICTV) tarafından 4 alan, 9 alem, 16 şube, 2 alt şube, 36 sınıf, 55 takım, 8 alt takım, 168 aile, 103 alt aile, 1,421 cins, 68 alt cins ve 6.589 virüs türü tanımlanmıştır.

Teşekkür (3)
Paylaş

Kaynaklar

  1. Virus-Wikipedia
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
295
Atahan Salih Akpınar
Teşekkür
Hatırla
Takip
Paylaş
Yapısal kromozom anomalileri dengeli ve dengesiz olmak üzere iki başlığa ayrılır. Translokasyonların bir kısmı dengeliyken bir kısmı dengesiz anomalilere dahil edilir. Hangi translokasyon dengelidir, hangisi dengesizdir? Robertsonian translokasyon dengeli midir, dengesiz midir; yoksa her iki şekilde de olur mu?
Puan Ver
1
Puan Ver
65
Emrullah Kadem
Teşekkür (1)
Hatırla
Takip (1)
Paylaş
Romanya'nın Köstence şehrinde çalışmaktayım, bildiğiniz üzere Karadeniz kıyısında bir liman kenti. Geçen gün bir arkadaşımız Denizde bir yılan gördü ve fotoğraflamayı başardı su altından ilerliyordu, deniz yılanları ılık ve sıcak sularda yaşar diye biliyorum. Adaptasyon sağlamış olabilir mi ?
Puan Ver
1
Puan Ver
80
Berkay Gumus
Teşekkür (1)
Hatırla
Takip (1)
Paylaş
Genetiği değiştirilmiş organizmalar sağlıklı mıdır? yoksa insan ırkı için organik yemek ile devam etmek daha mı mantıklı?
Puan Ver
1
Puan Ver
1,953
Kemal Yüksel
Teşekkür
Hatırla
Takip
Paylaş
Oruç tutmak gerçekten sağlığa faydalı mıdır? Yani elinde sürekli silah olan bir Polisin, doktorun görev başında aç kalması ne kadar doğru? Biyolojik açıdan soruyorum. Sinir, stres ve saldırganlığı arttırdığını hepimiz biliyoruz sanırım.
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Evrim Ağacı'nda oruç ile ilgili çok kapsamlı bir analiz var. Oldukça uzun olduğu için sadece linkini koyacağım. Alta ve kaynakçaya ekliyorum.

https://evrimagaci.org/oruc-ve-kalori-sinirlandirma-diyeti-oruc-tutmanin-ve-farkli-oruc-uygulamalarinin-saglik-uzerindeki-etkileri-nelerdir-335

Teşekkür (3)
Paylaş

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster
Puan Ver
3
Puan Ver
365
Egemen Başar
Teşekkür (3)
Hatırla
Takip (2)
Paylaş
Tüfek mikrop çelik kitabında(sayfa 8) Avrupalıların Afrikalılardan, hele hele. Avustralya daha zeki olduğu yazıyor bu bazı ırkların diğerlerinden daha zeki olduğunu söylüyor bu doğru mu?
Cevap
Puan Ver
7
Puan Ver

Aslında Jared Diamond, kitabında bunu kastetmiyor. Kitabının ilk kısımlarında neden bazı ülkelerin diğerlerine göre daha gelişmiş olduğunu sorguluyor. Mesela neden Amerika bir süper güç iken, Nijerya bir süper güç olamadı? Amerika'da yaşayan ortalama bir insan, Nijerya'da yaşayan ortalama bir insandan daha mı zekidir? Bu gibi konularda sorgulamalar yaparak bir sonuca ulaşıyor. Ulaştığı sonuç ise ortalama bir Amerikalı ile ortalama bir Nijeryalı arasında herhangi bir zeka farkı yoktur. Çünkü bu ülkelerin gelişmişlik seviyesi oradaki insanların zekalarından ziyade; çevrenin bu insanlara sunduklarıyla yani iklimle, toprağın verimiyle, o bölgede bulunan av hayvanlarının çeşitliliğiyle, evcilleştirilebilir hayvanların varlığıyla, coğrafik konum vb gibi nedenlerle ilgilidir. Aksi halde bir sonuç çıkarmamız durumunda; yani bir Amerikalı'nın bir Afrikalı'dan daha zeki olduğu çıkarımına ulaşmamız durumda çok ırkçı bir yaklaşım içine girmiş oluruz. Bir başka değişle; Afrika gelişemedi çünkü oradaki insanlar, diğer kıtalarda yaşayan insanlardan daha düşük bir zeka seviyesine sahipler demiş oluruz. Jared Diamond kitabında tam olarak bu görüşe karşı çıkmıştır ve oldukça güçlü kanıtlar ile bu görüşü çürütmüştür. Burada elimden geldikçe açıklamaya çalıştım lakin kitabı son sayfasına kadar okuduğunuzda, yazar nefis bir üslup ile burada anlatmaya çalıştıklarımı daha açık bir ifadeyle size açıklamış olacak. Tüfek Mikrop ve Çelik çok sevdiğim bir kitaptır. Buradan okumayan ya da yeniden okumak isteyen herkese şiddetle tavsiye ederim. Bilimle ve gerçek bilginin ışığıyla kalın...

Teşekkür (6)
Paylaş
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
3,525
Alim Karaçay
Teşekkür
Hatırla (1)
Takip
Paylaş
Diyafram kası bir çizgili kas ve çok hızlı nefes alıp verdiğimizde bir kasılıyor bir gevşiyor yani çok çalışıyor bu durum (kasın çok fazla kullanılması) diğer çizgili kaslarda kramp oluşumuna sebep olurken neden diyafram kasına kramp girmiyor bunu engelleyen mekanizma nedir nasıl çalışır bu mekanizma neden diğer çizgili kaslarda da yok
Puan Ver
0
Puan Ver
295
Atahan Salih Akpınar
Teşekkür
Hatırla
Takip
Paylaş
Biyoloji, fizikten asla ayrılamaz çünkü tüm canlılık fiziğin kuralları üzerine kurulmuştur ve şekillenmiştir. Peki -mikroskobun çalışma mekanizması örneği gibi değil de suyun yüzeyden donması sebebiyle canlılığın su derinliklerinde devam etmesi gibi- örnekler verebilir misiniz?

Toplam 650 soru

Evrim Ağacı Soru & Cevap Platformu, Türkiye'deki bilimseverler tarafından kolektif ve öz denetime dayalı bir şekilde sürdürülen, özgür bir ortamdır. Evrim Ağacı tarafından yayınlanan makalelerin aksine, bu platforma girilen soru ve cevapların içeriği veya gerçek/doğru olup olmadıkları Evrim Ağacı yönetimi tarafından denetlenmemektedir. Evrim Ağacı, bu platformda yayınlanan cevapları herhangi bir şekilde desteklememekte veya doğruluğunu garanti etmemektedir. Doğru olmadığını düşündüğünüz cevapları, size sunulan denetim araçlarıyla işaretleyebilir, daha doğru olan cevapları kaynaklarıyla girebilir ve oylama araçlarıyla platformun daha güvenilir bir ortama evrimleşmesine katkı sağlayabilirsiniz.
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“Burjuvazinin bilim insanları, teorilerinin tanrıya veya para sahiplerine tehlike arz etmediğinden emin olurlar.”
Georgi Plekhanoff
Geri Bildirim Gönder