Fizik & Kuantum

Puan Ver
0
Puan Ver
1,240
Onur Tınmaz
Teşekkür
Hatırla
Takip
Kuantum elektrodinamiksel esaslara göre çalışacak yüksek frekans duvarlarını zorlayan elektromanyetik güç motorları üretmek pratik olarak mümkün müdür ?
Puan Ver
0
Puan Ver
30
Emin Genç
Teşekkür
Hatırla
Takip
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Nükleer enerjinin temeli atomların gücünü kontrol altına alıp bu gücü kullanmaya dayanır. Hem fizyon hem de füzyon atomlar aracılığıyla enerji oluşturmak için değiştirilmiş nükleer süreçlerdir, ancak ikisi arasındaki fark nedir? Basitçe söylemek gerekirse, fisyon bir atomun ikiye bölünmesidir. Füzyon ise iki hafif atomun nükleer reaksiyonlar sonucu birleşerek daha ağır bir atom oluşturmasıdır. Bu nedenle fisyon ve füzyon birbirinden çok farklı olan karşıt süreçlerdir. Fisyon’ nun kelime anlamı “parçaların ayrılması ya da yarılması” dır. Nükleer fisyon’ da atomlar yarılarak ısı enerjisi açığa çıkarırlar. Bir çekirdek bölünmesi gerçekleştirmek için mümkün olan bu şaşırtıcı keşif Albert Einstein’ nın kütlenin enerjiye dönüştürülebileceği öngörüsüne dayanır. 1939 yılında bilim insanları deneyler yapmaya başladı ve bir yıl sonra ilk nükleer reaktör Enrico Fermi’ nin yürüttüğü bir proje sonucunda Amerika Birleşik Devletleri’ nin Chicago, Illinois kentinde kuruldu.

fisyon ve füzyon
fisyon ve füzyon
fizikakademisi.com

Kararsız izotoplar (proton sayıları aynı ancak nötron sayıları farklı atomlar) çok hızlı parçacıklar (çoğunlukla nötronlar) tarafından bombardımana tutulduğunda nükleer fisyon gerçekleşir. Bu nötronlar hızlandırılır ve daha sonra karasız izotopa çarparak fisyon’ a neden olur veya daha küçük parçacıklara ayrılırlar. Bu işlem boyunca nötron hızlandırılıp hedef çekirdeğe çarpar. Bu hedef çoğunlukla nükleer güç reaktöründeki Uranyum-235’ dir. İşlem sonucunda hedef çekirdek bölünüp, üç tane yüksek hızlı nötrona ve daha küçük iki izotopa (fisyon ürünleri) ayrılır ve çok miktarda da enerji açığa çıkarır. Bu ortaya çıkan enerji daha sonra nükleer reaktörde su ısıtmak için kullanılır ve sonuç olarak elektrik üretir. Reaksiyon sonucu ortaya çıkan yüksek hızlı elektronlar diğer fisyon reaksiyonları veya zincir reaksiyonları başlatan mermiler haline gelir.

Füzyon’ nun kelime anlamı “bir bütün olan ayrı parçaların birleşmesi” dir. Nükleer füzyon “atomik çekirdeklerin birleşerek daha ağır çekirdekler oluşturması sonucu çok büyük miktarda enerjinin serbest bırakılması” olarak tanımlanır. Son derece büyük basınç ve sıcaklık altında düşük kütleli izotopların, tipik olarak hidrojen izotopları, birleşmesiyle füzyon olayı meydana gelir. Füzyon güneşte ortaya çıkan enerjinin kaynağıdır. Trityum ve döteryum atomları (hidrojenin izotopları: hidrojen-3 ve hidrojen-2) bir helyum izotopu ve bir nötron oluşturmak için çok yüksek basınç ve sıcaklık altında birleşirler. Bununla yanısıra, muazzam miktarda enerji açığa çıkar.

Füzyon
Füzyon
fizikakademisi.com
Fizyon
Fizyon
fizikakademisi.com

Fisyon ağır, kararsız bir çekirdeğin daha hafif iki çekirdeğe parçalanmasıdır ve füzyon ise iki hafif çekirdeğin birleşip büyük miktarda enerji açığa çıkardığı bir süreçtir.

Cevabın daha iyi anlaşılması için yaptığım tanımlama kısmını bitirdikten sonra şimdi sorunun cevabını verelim.

Birbirine zıt iki durum olan füzyon ve fisyonda açığa çıkan nükleer enerjinin sebebi çekirdek tepkimeleridir yani nükleer reaksiyon.

Nükleer reaksiyon veya çekirdek tepkimesi, iki atom çekirdeğinin veya bir atom çekirdeğiyle atom dışından bir atomaltı parçacığın çarpışarak bir veya daha fazla yeni nüklide dönüşmeleri. Bu gibi reaksiyonlarda yer alan atomaltı parçacıklar proton, nötron veya yüksek enerjili elektron olabilir. Kimyasal reaksiyondan farkı, kimyasal reaksiyonların atomların elektronları arasında gerçekleşmesidir. Çekirdek tepkimesi sonucunda eğer proton sayısı değişiyor ise farklı bir elemente ait bir atom oluşmuş olur. Bir reaksiyonun nükleer reaksiyon sayılabilmesi için en az bir nüklidin başka bir nüklide dönüşmesi gerekir; böyle bir dönüşüm gerçekleşmezse yaşanan çarpışma sürecine saçılma adı verilir. Spontane olarak gerçekleşen radyoaktif bozunma, nüklit değişimine yol açsa da nükleer reaksiyon olarak kabul edilmez.

Nükleer reaksiyonların araştırılması nükleer fizik ve parçacık fiziği alanlarının konusudur. Nükleer reaksiyonlar enerji endüstrisinde (nükleer reaktörlerde) ve nükleer tıpta kullanılan radyonüklidleri oluşturmak için kullanılır. Fisyon reaksiyonlarında fisil materyalde zincirleme nükleer reaksiyon yaşanabilir. Doğal olarak gerçekleşen nükleer reaksiyonlar arasında yıldızların enerji üretimini sağlayan füzyon reaksiyonları bulunur.

Nükleer reaksiyonlar aşağıdaki şekilde ifade edilir:

Nükleer Reaksiyon Denklemi
Nükleer Reaksiyon Denklemi
Wikipedia

Burada verilen reaksiyon, lityum-6 ve döteryum (hidrojen-2) arasında gerçekleşip iki lityum-4 atomunun oluşmasına yol açmaktadır. Bu ifade şeklinde iki tarafın elektriksel yükü ve baryon sayısı (nihai atomik kütle numarası) korunmalıdır.

Nükleer reaksiyonlar enerjinin korunumu yasasıyla sınırlanır. Ekzotermik bir reaksiyonda kinetik enerji salınımı yapılır, endotermik bir reaksiyonun gerçekleşmesi için sisteme kinetik enerji verilmesi gerekir. Bu sürecin hesaplaması parçacıkların duruk kütleleri kullanılarak yapılır. Yukarıdaki örnekte lityum-6 çekirdeğinin duruk kütlesi 6.015 atomik kütle birimidir ("u" olarak kısaltılır), döteryumunki 2.014u ve helyum-4'ünki 4.0026u'dur. Bu durumda:

reaksiyona giren iki çekirdeğin toplam duruk kütlesinin toplamı = 6.015u + 2.014u = 8.029u

iki helyum-4 çekirdeğinin duruk kütlesinin toplamı = 2 × 4.0026u = 8.0052u

"kayıp" duruk kütle = 8.029u – 8.0052u = 0.0238u

Enerjinin korunumu yasası çerçevesinde buradaki "kayıp" kütle reaksiyon sırasında kinetik enerji olarak salınmış olmalıdır. Bu enerjinin kaynağı nükleer bağ enerjisidir. Kayıp enerji kütle-enerji denkliği prensibi ve Albert Einstein'ın E = mc² formülü kullanılarak hesaplanabilir.

Teşekkür (1)
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
260
Serdar Kalay
Teşekkür
Hatırla
Takip (1)
Prof. Dr. Kerem Cankoçak gibi ünlü fizikçiler evrenin tasarlanamayacağını söylüyorlar.Ben evrenin enden tasarlanamayacağını net bir şekilde öğrenmek istiyorum.Şimdiden cevaplarınız için teşekkürler.
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Her hangi bir şeyin tasarım mı, kendiliğinden mi olduğuna karar verebilmek, öncelikle yeterli bir kavrayış, analiz, tanımlama gerektiriyor. Evreni anlama, kavrama, analiz edebilme konusunda net olarak tasarımdır, ya da değildir diyebileceğimiz seviyede değiliz malesef. Bazılarımız bilebildiğimiz, elde edebildiğimiz bulgular üzerine yorum yapıyor, kimilerimiz de bilmediklerimiz üzerine yorum yapıyor. Yani yüzde 4ünden haberimiz olduğu, halen anlamaya uzak olduğumuz madde evreni, ve geri kalan da kara enerji ve kara maddeyi düşünürsek, bütünsel net bir çıkarımda bulunmanın uzaklığını anlayabiliriz. Bilindik deterministik işleyiş bile, henüz neden arka planını tam olarak anlamaya uzak bir karmaşıklığa sahip. Bu bir. İkincisi de, kuantum mekaniğinin anlaşılamaz yapısı. Burada bizim klasik bakış açımız bir duvara çarpıyor. İşte olasılıklar okyanusunu tanımlama çabası üzerinden, rastgeleliği merkeze koyarak evren rastgele oluşmuştur diyen bilim insanları var. Ancak biliyoruz ki, bu öznel bir çıkarım. Anlamaya uzaklık açısından en çaresiz kaldığımız alan da parçacık düzeyinde karşımıza çıkıyor. Biyolojinin oluşumu, beyin gibi veri işleme aracının, zihin gibi biyoloji üstü sonuçların varlığına dayanarak, maddeyle tam olarak açıklanamayan fenomenler merkezinde, tasarım olamaz diyen görüşler de var. Burada da açıklayabiliyor olduğumuz, tam olarak anladığımız bulgular üzerine yapılmış bir tanım görmüyoruz. Şimdilik biyoloji üstü. Şimdilik açıklanamaz. Bir de her açıklanamazlık üzerine tasarım argümanı kurarsak, her açıklamada tekrar tekrar geçersizleşecektir. Tasarlanamazlık öngörüsü tabii ki bilimsel zeminlere dayanarak ifade ediliyor, ancak düne kadar fiziksel etkileşimleri de öngörülemez olarak biliyorduk. Denklemlere dökene kadar bir çok basit fiziksel etkileşimi tanımlayamıyorduk. Kaldı ki, parçacık seviyesindeki etkileşimleri tanımlayabilelim. Burada temel olan şey, tanımlanamazlıktır. Bilinemezliktir. Kanaat olarak tasarımlanamaz ya da tasarım olabilir şeklindeki ifadeler kesinlik değil, olasılık belirtir.

Anlıyoruz ki, tasarım ya da değildir demek, öznel bir çıkarım, hatta yargıya yaklaşan bir çıkarım olacaktır. Her yönüyle anlamış, kavramış olsaydık, evren için tasarım mı değil mi diye tartışmıyor olurduk.

Bilmediklerimizin farkındalığı, bilecek olduklarımızın basamağı galiba her durumda.

Teşekkür (1)

Kaynaklar

  1. Kaynak
  2. Kaynak 2
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
108
Hüseyin Açar
Teşekkür
Hatırla
Takip
Newton'un Etki-Tepki kanunu insan-dünya arasında var mıdır?
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Elbette var. Yeterince yüksek bir yerden atlarsan ayaklarını kırabilirsin. Bu kuvvet yerin tepkisidir ama alçak bir noktadan atlarsan daha az bir tepki görüceğin için belki bunu hissetmiyor olabilirsin. Zıplayıp yere düştüğünde vücudun yerin tepkisini absorbe ediyor.

https://www.youtube.com/watch?time_continue=6&v=cTfpU75D2z4&feature=emb_title

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
90
Anıl Edalı
Teşekkür
Hatırla
Takip
Evren hiçbir şey olmadan nasıl meydana geldi ve genişledi?
Cevap
Puan Ver
6
Puan Ver

Genel göreliliğe göre büyük patlamadan öncesi diye bir şey yoktur. zaman zaten uzayın, hareketin bir boyutu olarak uzay ile birlikte oluşmuştur. bugünkü bilgimize göre büyük patlamadan sonraki planck zamanından daha küçük olan süreler için herhangi bir fizik işlemiyor, yani patlamadan sonraki planck zamanından küçük olan o sürede ne olduğunu bilmiyoruz. bu sebeple büyük patlamaya veya evrenin başlamasına neyin sebep olduğu bilinemiyor.

Fizik bilgimize göre, evren küçük bir kabarcıkla başlıyorsa; eğer kabarcık yeterince büyük ise vakum enerjisi genişlemesine ve şişme aşamasından geçmesine yol açardı. eğer küçükse çökerdi. ancak kuantum mekaniğine göre mümkün olan kuantum tünelleme metodunu kullanan bilimadamları, tıpkı güneşimizde her an gerçekleşen tünelleme metodunun burada da devreye girebileceğini göstermiştir. yani kabarcık yeterince büyük değilse küçükse bile kuantum tünelleme ile rastgele bir tünelleme yapıp büyük bir evren olmak üzere kaçabilir. kabarcık ne kadar küçük de olsa bu tünelleme istatistiksel olarak mümkündür (gauss eğrisindeki kenar kısımlarını düşünün, eğer bu kabarcıklardan çok miktarda varsa rastgele bir deneme de enerjisi düşük olsa bile daha büyük bir enerjiye sıçrayış yapabilir). bu durumda kabarcık ne kadar küçük olursa olsun kuantum mekaniğine göre büyük bir evrene dönüşmesi mümkün, sıfır büyüklükte olsa bile. büyüklüğü sıfır olan şey ise “hiçliktir”.

Büyük patlamadan önce evren, sıfır büyüklükte ve zamandan yoksun bir halde iken tünelleme yoluyla hiçlikten çıktı ve genişleyip dallanan çokluevren oluştu. Buna sicim kuramı denir fakat henüz tanımlanmamıştır.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Kaynak
  2. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
160
Müslüm Can
Teşekkür
Hatırla
Takip
Kapasitörler elektrik alan etkisiyle bir miktar elektrik enerjisi depolaya biliyorlar. Manyetik alanda elektronları etki edebiliyor. Manyetik alanı kullanarak bir kapasitör gibi elektrik enerjisini depolaya bilir miyiz?
Puan Ver
0
Puan Ver
Teşekkür
Hatırla
Takip
Twistor teorisi kuantum kütleçekimi açıklamak için Roger penrose isimli teorik fizikçi tarafından bulunmuş bir teoridir. Bu teori kuantum kütleçekimi açıklamak için nasıl bir yol izler ?
Puan Ver
0
Puan Ver
790
Ahmet Eren Doğan
Teşekkür
Hatırla (2)
Takip
O cismin hızını 1.1 c olarak mı görürüz, yani ışık hızı bir nevi aşılabilir mi? (c ile kastım ışık hızı)
Puan Ver
1
Puan Ver
6K
Rıdvan Arslan
Teşekkür
Hatırla
Takip
Enerjiyi kısaca "iş yapabilme yeteneği " olarak tanımlıyorlar.Ama benim sorum daha temel.Enerji tam olarak nedir ? Nasıl ve neden var olmuştur ? nasıl bir şeydir ?
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Enerji dediğimiz şey, aslında modern fizik tanımı ile (E=mc²) kütle çarpı ışık hızının karesidir. Bu da demek olur ki enerji, aslında bir kütlenin hız ile (ışık hızı) çarpımıdır. Enerji modern, klasik, ve kuantum fiziğinde bize ilginç gösteriler sunar. Kuantum dünyasında dalga boyu için kullanırken klasik ve modern fizikte bambaşka amaçlara hizmet eder. Kısaca enerji bir varlığın madde olmasını sağlayan en temel şeydir. Eğer mutlak sıfıra inerseniz (-273 C°) enerjiniz kaybolur ve Einstein-bose yoğunlaşmasına girersiniz.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Bilim bilin E=mc²
  2. Ayhan tarakçı Einstein-bose yoğuşması
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
55
Mahmut Sabah
Teşekkür
Hatırla
Takip
Bir elektron neden biz konumunu ve hızını bilmeyelim diye çekirdeğe düşmez bunun sebebi belirsizlik ilkesi mi cidden ama siz açıklamalarınızda atomun yalnızca atom olduğunu söylüyorsunuz cevabı alamadığım için tekrar soruyorum elektronlar neden çekirdeğe düşmez?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Elektron denilen negatif yüklü parçacıkların çekirdeğe düşmemesini iki neden ile açıklayabiliriz. İlk olarak şunu söyleyebilirim ki elektronlar her zaman elektron bulutu dediğimiz yerde dönerler belirli bir konumları Heisenberg belirsizlik ilkesi yüzünden yoktur. İkinci olarak elektronların çekirdeğe düşmemesi için nükleer kuvvetlerin olmaması gerekiyor. Bildiğim kadarıyla elektronları yörüngede tutan kuvvet zayıf nükleer kuvvet. Birde şunu söylemeliyim ki atom her zaman atom değildir, çünkü atom dediğimiz zaman aklımıza bir parçacık görüntüsü gelir. Fakat foton, elektron gibi parçacıklara bakarsak hem dalga hemde parçacık gibi olduğunu görebiliriz bu dalga-parçacık ikliliğidir. Bunu young deneyi gibi deneylerde görmek mümkündür. Elektronlar sadece belli durumlarda ya dalga yada parçacık olur elektron bulutu içindeki elektronlar parçacık halindedir.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
300
Emre Taşdemir
Teşekkür
Hatırla
Takip
2 bölümü olan bir kap düşünelim bu kabın 1. bölümü 100 Atom,2. bölümü 10 Atom kapasiteli olsun.İki bölümü de eşit basınca maruz bırakıp bölümleri kapattığımızda teknik olarak 100 Atomluk bölüm zorla 2. bölüme geçmeye çalışacaktır ama bu iki bölümün de eşit basınca sahip olacağını biliyoruz. Neyi yanlış anlıyorum?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Merhabalar,

Kurduğun kapalı deney sistemine bakarsak, sistem içinde hata yok. Hata yaptığın yer ise, iki bölme arasında uygulanabilecek yegane kuvvetin basınç sayesinde uygulanacak olduğunu atlaman.

Basınç bu sistemde 100 atomluk bölme için de 10 atomluk bölme için de sabit ise, 100 atomluk bölme ve 10 atomluk bölme aradaki ayıracı eşit oranda iter ve böylece sistem üzerindeki kuvvetler eşit olduğundan bir değişiklik gerçekleşmez.

Bunu şu şekilde de düşünebilirsin. 100 atomluk bölmede 100 atom bulunduğundan, her atom bölmenin her bölümüne eşit ve F değerinde kuvvet uygulayacak ise aynı şey 10 atomluk bölme için de geçerli olacaktır. Bu anlatım bilimsellikten biraz uzak oldu fakat anlamana yardımcı olacağını düşünüyorum.

Bilim dolu günler dilerim, kalın sağlıcakla.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
790
Ahmet Eren Doğan
Teşekkür
Hatırla
Takip
Basitçe anlatın lütfen.
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver
İzzettin Oktay , liseli ama pek hissetmiyor

özür dilerim öncelikle bu yazacaklarım için hevesini kırdıysam ama lütfen böyle sorular sormayalım.bunun cevabını bulman çok basit sadece googleye yazacaksın o kadar hatta kaynağa bırakıyorum linkini.kendiniz ulaşabileceğiniz bilgileri lütfen tembellik yapıp atmayın.kendinin öğretmeni ol bir nevi :)

Teşekkür (2)

Kaynaklar

  1. budur
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
790
Ahmet Eren Doğan
Teşekkür
Hatırla
Takip (1)
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Işık dediğimiz şey aslında kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, ve mor renklerin karışımıdır. Biz ışığı bir prizmaya yönlendirirsek (Newton'un yaptığı gibi) ışık birden fazla yüzeyde kırılır. Hepsinden farklı renkler çıkar çünkü ışığı yansıttığımız prizmada beyaz rengin içindeki tüm renkler olduğu için ışığın soğurulması durumu yaşanmaz.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
790
Ahmet Eren Doğan
Teşekkür
Hatırla
Takip
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Merhaba Ahmet,

Bu işin uzmanı olmamak ile birlikte sorularına yaptığım araştırmalar ve kişisel bilgi sınırlarım dahilinde cevap vermeye çalışacağım.

Öncelikle bahsettiğin olay yanılmıyorsam ışık prizma içerisine girdiği zaman yaşanıyor.

Farklı dalga boylarının, aynı ortamda farklı kırılma indeksleri gibi sonuç verdiği söylenebilir. Sanırım daha kısa dalga boyları (enerji yoğun) daha çok kırılıyor ve daha çok gecikiyor.

Eğer cam dikdörtgen prizma ise çıkışta fotonlar ters yönlü kırıldığı için çıkış açıları girişle aynı oluyor. Çok fazla bir saçılma olmuyor.

Ama üçgen prizmada durum biraz farklı. Prizma boyunca yol alan fotonlar farklılaşıyor ve çıkış açıları da farklılaştığı için saçılma oluyor.

Fotonlar uzayda aynı hızda olduğuna göre cam içinde de farklı dalga boylarının hızlarını aynı olmasını varsayıyoruz ama ne yazık ki böyle olmuyor. Örneğin kırılma indeksi beyaz için 2 olursa. Kırmızı ışık (uzun dalga boyu) için 2.1 olurken mor ışık için aynı camın kırılma indeksi 2.3 oluyor.

Kırılma dediğimiz olayda, her ışık dalgası farklı enerji seviyelerindeki elektronları uyaracaktır. Kısa dalga boylu yüksek enerjili fotonlar daha yüksek enerji (titreşim) seviyedeki elektronları uyarırken, daha düşük enerji seviyeli olanlar daha düşük enerji seviyesindeki elektronları uyaracaktır.

Beyaz ışık içinde gelen farklı dalgalardaki fotonlar prizmaya girdikleri zaman ilk olarak bu şekilde ayrışıyor olmalı.

Yörünge değiştiren elektron, ışıyarak eski seviyesine dönerken bıraktığı fotonda, bir sonraki atomun uyumlu elektronu ile etkileşime geçiyor olması lazım. Bu şekilde farklı fotonlar, farklı elektron seviyeleri ile etkileşirken de saçılma artıyor olmalı. Sonunda çıkışa geldiklerinde artık birbirlerinden tamamen ayrışmış olmalılar.

Elektronların uyarılma seviyeleri farklı olduğu için, ışıma esnasında açılar farklılaşıyor.

Sanırım farklı seviyedeki elektronlar arasında mesafe olduğu için, fotonların elektronlarca absorbe edilip, tekrar ışıması ve bir sonraki atomun elektronlarına aktarılması süreleri arasında da farklılıklar oluyor olmalı. (Dış yörüngeler arasındaki (daha uzun dalga boylu) foton alışverişi daha kolay gerçekleşiyor.

  1. Kaynağa koyduğum sitede kabuklardaki elektron seviyelerinin değişimi- atlaması ile yapılan ışımanın frekansları gösteriliyor.

Sağlıcakla :)

Teşekkür (1)

Kaynaklar

  1. ChemistrySAAbgithinji Kabuklardaki elektron seviyelerinin değişimi- atlaması ile yapılan ışımanın frekanslarını gösteriyor.
  2. physics.stackexchange.com
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
790
Ahmet Eren Doğan
Teşekkür
Hatırla
Takip
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Merhaba Ahmet,

Işık boşlukta 299,792,458 m/s (saniyede yaklaşık 300,000 kilometre) hızla ilerler. Bu hız bir fiziksel sabit olarak c ile ifade edilir ve c hızının aşılması mümkün değildir. Ancak hava, su, veya içinden geçebildiği daha yoğun maddeler içerisinde ışığın hızı yavaşlar. Bu durumda bir maddenin içerisinde -c hızını aşmamak koşuluyla- ışıktan daha hızlı giden parçacıklar bulunabilir.

Benzer olarak ses hızı da farklı maddesel ortamlarda farklı hızlarda yayılır. Sesin havadaki yaklaşık hızı saniyede 340 metredir. Ses havada yayılırken bu hızı aşamaz ancak tıpkı az önce söz ettiğimiz ışık hızını aşan parçacıklar gibi savaş uçakları da ses hızını aşabilirler.

2 boyutlu düzlemde örnek vermemiz gerekirse suya atılan bir taş etrafında dalgalar oluşturur. Taşın atıldığı nokta belirli aralıklarla ilerletilirse dalgalarda taşın atıldığı yöne doğru sıkışmaya başlar. Taşın atıldığı nokta, taşın oluşturduğu dalganın hızıyla aynı hızda değiştirilirse, dalga bir tarafta sıkışmaya başlar.

Dalganın hızı aşıldığında, hızı aşan kaynak artık arkasında üçgen bir dalga cephesiyle ilerler. Teknelerin arkasında üçgen dalgaların oluşmasının sebebi budur.

Bir sıvının içinden ışık hızından daha hızlı giden parçacıklar geçtiğinde, denizdeki teknenin oluşturduğu su dalgası veya ses hızını aşan uçağın oluşturduğu ses dalgası yerine, elektromanyetik dalga yani ışık oluşur.

İşin biraz fiziğinden söz edecek olursak, Cherenkov radyasyonunun oluşması için ortamın dielektrik ve hızlı parçacıkların yüklü olması gerekir. Mavi ışığın gözlendiği nükleer reaktör çekirdeklerinin etrafında su bulunur. Su, iki hidrojen ve bir oksijen atomu içeren polar moleküllerden oluştuğu için dielektriktir bir maddedir. Su nükleer reaktörleri soğutmak, fisyon tepkimelerinden açığa çıkan nötron parçacıklarını yavaşlatmak ve zincirleme nükleer reaksiyonu devam ettirmek için kullanılır. Fisyon tepkimelerinden aynı zamanda Beta parçacıkları -yüksek hızlık elektron veya pozitron- açığa çıkar. İşte açığa çıkan bu beta parçacıkları, suda yayılarak Cherenkov radyasyonuna neden olur.

Sağlıcakla :)

Teşekkür (1)
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
1,150
Selçuk Urgancı
Teşekkür
Hatırla
Takip
Bizim bildiğimiz renkler ve renk tonları gerçekten varmı yoksa bu renk dediğimiz kavram ışığın oluşturduğu bir ilizyonmu ? Örneğin muzları sarı görürüz salatalığı yeşil aslında ikiside aynı renktemi veya renkleri varmı biraz garip oldu ama anlamışsınızdır umarım:)
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Renk dediğimiz olgu, ışığın illüzyonu bile sayılmaz.

Güneşten gelen ışık dalga boyunun 10 milyarda 1 ini algılayabiliyoruz.... Bizim ışığın görebildiğimiz dalga boyunun cisimden geri yansımasının bizdeki yorumuna renk diyoruz. Kaldı ki o renk bile tamamen beynin manipüle ettiği bir cıktı. Duygusal, evrimsel, bilinçaltı gibi bir sürü nedenle duyulardan gelen veriler işlenir, 6 kat artmış haliyle duyu merkezlerine gönderilir. Koku dışında.

Biliyoruz ki sayısız görüntü ve renk illüzyonu ile, görme işlevinin ne kadar yoğun bir manipulasyon olduğunu anladık.

Hatta görüntünün kenara yakın kısımlarını aslında renksiz görmemiz gerekirken renkli algılarız. Görüntünün ortasında siyah bir boşluk kör nokta olması gerekirken, yapılan kopyala yapıştır nedeniyle görmeyiz. Hatta görüntüde damar izlerinin bile olması gerekirken, aynı yöntemle görmeyiz.

Işık ve renk de bu beynin veriyi bir sürü degsikene göre yeniden sekillendirmesinin ürünü olarak görülebilir.

Işığın atmosfere girdiğinde uğradığı kırılma etkisi ni, yansıdığı yüzeyin özelliğine göre kırılma açısını vs vs katarsak kaybolabiliriz.

Sanki aldatıcı bir işlem gibi görünse de, beyin rengin ve ışığın doğruluğunu değil, yaşamda kalmayı merkeze koyar ve ona göre çalışır.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
55
Harad El
Teşekkür
Hatırla
Takip (1)
Nesnelerin ışığı aynadan yansıyıp göze ulaştığında göz aynaya odaklanması gerekirken uzaktaki cisimlere gerçekten uzağa bakıyormuş gibi tepki veriyor.
Puan Ver
0
Puan Ver
1,565
Furkan Can Özdemir
Teşekkür
Hatırla
Takip
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Öncelikle ışık hızı değişir. Işığın atmosferdeki, sudaki veya herhangi bir objenin içindeki hızı ile boşluktaki hızı farklıdır. Kırılma indisi denen katsayı, bu yavaşlamanın ne kadar olduğunu gösterir. Örneğin, atmosferden gelen ışık su içerisine girdiğinde kırılır. Bu kırılmanın sebebi ışığın su içerisine girdiğinde yavaşlamasıdır. Işık kırıldığı için suyun içerisindeki insanlar vs. olduğundan daha kısa görünür.

Teşekkür (1)
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
3,059
Mustafa Feynman
Teşekkür
Hatırla
Takip
Sicim Teorisini açıklarmısın en az 300 karakter olsun mümkün olursa
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Sicim teorisi, kuantum fiziği ile Albert Einstein'ın oluşturduğu genel görecelik teorisini 10'dan fazla boyut kullanarak (bu boyutlara 1 zaman boyutu dahil) sicimcik ismi verilen ipliksi atom altı varlıklar ile açıklamaya çalışan ve loop quantum gravity, twistor theory gibi rakiplerine karşı daha başarılı olan bir kuramdır.sicim teorisi sayesinde 2100 yılına kadar herşeyin teorisinin bulunabileceğini düşünülmektedir.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
3
Puan Ver
1,830
Bora Menderes
Teşekkür
Hatırla
Takip
Fizik formülleri nereden türetilmiştir? Mesela f=m.a nereden geliyor veya daha karmaşık mesela Schrödinger formülü nasıl keşfedildi?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Bağıntıların nasıl türetildiğini açıklarken yardım alacağım temel aksiyomatik metodun nasıl işlediğini bir görelim , bunun için birkaç tanımla başlayacağım :

Önermeler , doğru yada yanlış diyebildiğimiz - başka değeri olmayan ifadeler.

Aksiyomlar , doğruluk yada yanlışlığı belirli önermelere dayandırılamayacak ve bu yüzden başlangıç noktası olabilecek önermeler olarak tanımlanır.

Teoremler , aksiyomlar üzerinden doğrulanarak ve yanlışlanarak hakkında bir sonuca vardığımız önermeler.

Postülatlar , doğru yada yanlış olduğu kanıtlanamayacağı için doğru olarak kabul edilecek hüküm ifadeleri , aksiyomlardan farkı bir başlangıç noktası alınacak bir ifade olmayıp kanıt gerektirmeyen bir ifade oluşudur.

Şimdi burada bu aksiyomatik yapıyı şu şekilde analojiye uğratacağım , Fizik üzerine gözlediğimiz olguları (yani örneğin maddeye dair zaten olması gereken özellikleri , örneğin uzunluk gibi) birer aksiyom olarak alalım. (Tanımlar ) Bu aksiyomlardan maddenin olası davranışlarına yönelik herhangi bir şeyi türetirken bunu teorem olarak alalım. (Tanımlardan yola çıkarak oluşturduğumuz formüller ) Bu teoremlerden bir doğru-yanlış kanıtını yapamayarak varlığını inkar etmediğimiz olguları postülat olarak alalım. (Tanım niteliğinde formüller)

Şimdi genel olarak bağıntılarla ilgili şunu söyleriz: Ya belirli aksiyom düzeyindeki ilişkilerden üst üste konularak ve aralarındaki değişim ilişkisinin biçiminden yardım alınarak türetilebilir ( Örnek : Kuvvete dair temel tanımdan , bir çok kuvvet türünün olası formülü) , ya da bir tanım düzeyinde sadece aradığımız değişkene bağlı değişkenler üzerinden türetilir ( Örnek : Yay sabiti , Sürtünme Katsayısı , Sığa)

Örnekler verelim ...

  1. "İlişkili değişkenlerden tanımlanan bir ifade" Sığa : Sığa aslında bir şey üzerinde çalışırken ona dair kapasite kavramını insanlara betimlemek için kullanacağımız bir tanımdır. Bu tanım aslında nelerle ilgilidir , bunu düşünürüz. Mesela Elektrik sığası , bir gerilimde ne kadar yükün kapasiteye dahil edildiğini betimlemelidir ki bunu anca dQ/dV diye düşünmemiz gerekir. Isı sığası , kapasite edilen sıcaklıkta 1 birimlik artışı daha kapasite etmeyle ilişkili değişkenlerle oluşturulur - ki bunlar kütledir (ne kadar maddenin kapasite edeceği) ve bu kütledeki sıcaklığın 1 derece artması için ne kadar enerji gerektiğinin ifadesidir (öz ısı). Zaten bu kapasiteyi sıcaklık değişimiyle çarpmak , kapasiteyi bir sıcaklığa çekmek için ne kadar ısı gerektiğini söyler.
  2. "Tanımlanan ifadelerden yola çıkılan sonuçlar" Merkezcil Kuvvet : Bu aslında bir net kuvvet tanımın farklı bir durumda nasıl değiştiğidir. İlgili değişkenlerden ivme , artık farklı bir hal almıştır. O zaman önce ivmeye dair veri elde etmek için geometrik ilişkilerden yararlanılır (vektörel büyüklüklerin incelenmesi) ve gerekli kalkülüs bilgisi ikame edilir. Kaldırma Kuvveti : Temel kuvvet tanımındaki kütlenin yine belirli başka tanımlardan yararlanılarak başka birimlere çevrilmesi ve ivmenin incelenmesi sonucunda birim değişikliği yaşayan bir kuvvet türüdür.
  3. "Olgular" Bu direkt olarak maddeye dayanabilir (Klasik mekanikteki uzunluk , hız gibi tüm maddeye dair varoluşsal nicelikler) , enerjiye dayanabilir (Dalga Mekaniği için örneğin frekans terimi).

Mesela ileri okuma için , Elektromanyetik Teori'nin temel 4 bağıntısı olan Maxwell Denklemlerinden nasıl tüm elektrik bağıntılarının türetildiğini araştırabilirsiniz. Ama EM Teori diğerlerinden farklı olarak bir alan teorisi olduğu için somutlaştırılamayabilir.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Fizik , Serway&Beichner Yazıda ilgili bağıntıların formülleri.
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
3,059
Mustafa Feynman
Teşekkür
Hatırla
Takip
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Bilim, etrafımızdaki dünyayı anlamak için gösterilen,mantık çerçevesinde organize çabadır. Hatta “fizik”kelimesi, Lâtince “doğa”=”physis” kökünden gelir.

Vaktiyle, elektromanyetizma’nın temeli olan deneylerinden birini görünce “çok ilginç, ama bu ne işe yarar ki?” diye soran bir leydi’ye

Faraday’ın “Söyler misiniz leydim, yeni doğmuş bir bebek ne işe yarar?” diye cevap verdiği rivayet edilir.

Mühendislik ve tıp, bilimin uygulamalarıdır. Bir bilim ilkesinden, doğrudan günlük hayatta fayda üretmek bu uğraş alanlarının işidir, bilimin değil. Ama örneğin, günümüz teknolojisinin, MR cihazları, lazerler, nükleer enerji, transistörler, dolayısıyla elektronik cihazlar gibi birçok ürunü, 1900-1930 arası anlaşılan kuantum fiziğine dayanır. Bu yazıyı okumak için kullandığınız WWW standardı ve fikri bile bir fizikçi tarafından (fizikçiler arası bilgi paylaşımını kolaylaştırmak için) icat edilmiştir.

Gelecekte ise süperiletkenliğin yaygın uygulamaları (tekerleksiz çok hızlı trenler, v.s), kuantum bilgi işleme ve iletimi hayatımızı tamamen değiştirmeye aday. Ancak asıl ilginç değişiklikler, şu anda öngöremediklerimiz olacaktır.

Ve son olarak, bilimin, çoğu zaman göz ardı edilen bir toplumsal fonksiyonu: Bilinmeyenin sınırlarını geri iterek, insanda doğanın anlaşılabilirliği izlenimini pekiştirmek. Bir mağara insanının, belki de güneşin yarın doğacağından emin olamayabileceğini; bir ortaçağ gemicisinin, okyanusta fazla uzağa giderse tepsinin kenarından aşağı düşeceğinden, ya da alev püskürten canavarlarla karşılaşacağından korktuğunu düşünün. Halbuki günümüzde bir insan diyebilir ki: “Kara deliklerin olay ufkundan içeride ne olduğunu ben bilmiyorum, ama bilenler, araştıranlar ver; ve benim de yeterince vaktim olsa ve bilen biri bana anlatmak için yeterince çaba gösterse, ben de anlayabilirim”. Bizce bu da önemli bir katkı.

Teşekkür (1)
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
1,945
Antigravity 74100
Teşekkür
Hatırla
Takip
Hiçlik 0 ve 1'in dahi olmadığı bir gerçeklik değil midir? Olmayan bir şey nasıl değer üretebilir?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Eğer felsefe gözünden bakarsak yok olmama,bulunmama diyebiliriz.Fakat Fizik gözünden bakarsak 2 farklı isimden kullanılıyor.

Fizikçiler hiçlik dediğinde kastetikleri şey bütün evreni dolduran bir enerji alanıdır.

Stephan Hawking,kitabında Evren nasıl ortaya çıktı sorusuna şöyle cevap verir

"Yokluktan,kendi kendine bir patlama ile çıkmıştır."

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Youtube
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
1,945
Alim Karaçay
Teşekkür
Hatırla
Takip
Mikro dünya ile makro dünyayı açıklayan teoriler birbiriyle çelişiyormuş Sanırım bunu evrim ağacında okumuştum (yani ona benzer bir şey ) benim anladığım biz elektronların davranışlarını açıklayabiliyoruz ama bu açıklamalar makro dünyaya uygulanamıyor böyle mi yoksa onların davranışlarını açıklayamıyor muyuz çünkü bir yerde de öyle okumuştum "atom altı parçacıkların matematiğini tam olarak bilmiyoruz örnek olarak elektronlar oradalar ama ne yaptıklarını bilmiyoruz" hangisi ?
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Atomaltı parçacıklar çok küçük oldukları için kütleleri geleneksel yöntemlerle ölçülemez, ancak gelişmiş deneysel ve kuramsal yöntemler kullanılarak hesaplanabilir.

Elektriksel olarak yüklü olan parçacıkların kütlesini ölçmek, yüksüz parçacıkların kütlesini ölçmekten çok daha kolaydır, çünkü bu parçacıklar elektromanyetik alanlardan etkilenir. Örneğin proton ve elektronun kütlelerini ölçmek için manyetik alanlardaki hareketlerinden yararlanılabilir. Manyetik kuvvetler her zaman hareket yönüne dik oldukları için parçacıkların enerjisini değiştirmezler. Ancak parçacıkların ivmelenmesine ve hareket yönlerinin değişmesine neden olurlar. Örneğin yüklü bir parçacık hareket doğrultusuna dik ve büyüklüğü sabit bir manyetik alana girdiği zaman dairesel hareket eder. Elektromanyetik kuram ve mekanik yasaları kullanılarak yapılan hesaplar, parçacığın takip edeceği yörüngenin yarıçapının olduğunu gösterir. r=m v/q b Bu denklemde r yarıçap, m kütle, v parçacığın hızı, q parçacığın elektrik yükü, B ise manyetik alanın büyüklüğüdür. Dolayısıyla hızı ve elektrik yükü bilinen bir parçacığın kütlesi, büyüklüğü belli bir manyetik alandaki yörüngesinin yarıçapı ölçülerek hesaplanabilir.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
4
Puan Ver
155
Metincan Çitil
Teşekkür (1)
Hatırla
Takip (1)
Dedektörler foton yayarak verileri topluyorsa görünür ışığın dalga boyunun 400 ila 700 nm arasında olduğunu biliyoruz ancak tespit edilen parçacıklar bu dalga boyundançok daha küçük yani dedektörlerin x ve gama ışını gibi daha küçük dalga boyları kullanması gerekir. Peki gerçektende bunlar mı kullanılıyor?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Bir hızlandırıcı parçacıklara yeteri kadar enerji verdikten sonra, bu parçacıklar ya bir hedefle yada birbirleriyle çarpıştırılırlar. Bu çarpışmaların her biri , olay olarak adlandırılır. Bir fizikçinin amacı, her bir olayı ayıklayıp, bu tek olaydaki verileri toplayıp, bu olaydaki parçacık sürecinin test ettikleri teori ile uyuşup uyuşmadığını incelemektir.

Her olay, bir çok parçacık üretildiğinden çok karmaşıktır. Bu parçacıkların çoğunun ömürleri çok kısadır. Dolayısıyla, başka parçacıklara bozunmadan önce çok kısa mesafeler gittiklerinden gözlenebilir izler bırakmazlar. Dedektörler bu izleri ve sinyalleri algılayan aygıtlardır.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Kaynak
  2. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
480
Mustafa Burak Şahin
Teşekkür
Hatırla
Takip
Eğer bu bir frekans meselesi ise, neden bu sesleri duyabilecek şekilde evrimleşmedik?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver
Ahmet Güzel , Evrimsel biyoloji konusunda uzun süredir araştırma yapan ve bu konuda deneyimlerini aktararak toplumun gelişmesini sağlıyorum.

Bilindiği üzere evrim; canlıların ihtiyacı, koşulları ve doğanın işleyişi doğrultusunda ilerleyen bir süreci ifade eder. Modern insan (homo sapiens sapiens) diğer yakın akrabaları gibi evrimsel süreçte; koşullar ve ihtiyaç doğrultusunda evrimsel ilerleme kaydetmiştir.

Darwin'in ortaya attığı evrim teorisinden önce 18.yüzyılın sonu, 19.yüzyılın başında Lamarck evrim teorisi ortaya atılmıştır. Her ne kadar bazı eksiklikleri olsa da Lamarck evrim teorisi; Günümüzde kabul gören evrim teorisinin temelini oluşturmuş ve bilime önemli katkılar sağlamıştır.

Sorduğunuz soruya gelecek olursak ; Modern insan günümüzde 20-20.000 Hz aralığındaki sesleri duyar. Bu sesleri az veya fazla duymamasının nedeni insanların zamanla ses ile ilgili avcılık özelliklerinin diğer yakın akrabalarına göre daha az olmasından kaynaklanmaktadır.

Lamarck'ın Birinci Yasası

Adapte olabilme limitini aşmamış her canlı, sık ve sürekli olarak kullandığı organlarını güçlendirir, geliştirir ve büyütür. Bu sayede bu organlar kullanım miktarıyla orantılı bir güce ve büyüklüğe erişir. Kullanılmayan organlar ise zamanla zayıflar ve kötüleşir sonunda ise yok olur.

Lamarck'ın ortaya attığı 1.yasa şu anda evrimsel açıdan geçerliliğini koruyan yasadır. İnsanların 20-20.000 Hz arasında duyması; Karıncadan, devasa boyutlardaki yıldızlara kadar olan sesleri duymamasının nedeni zaman içerisinde ses açısından oluşan evrimsel gelişiminin ihtiyaç ve koşullara göre oluşmasından kaynaklanmaktadır.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Lamarck evrim teorisi 1.yasa Lamarck 1.yasa
Devamını Göster

Toplam 433 soru

Evrim Ağacı Soru & Cevap Platformu, Türkiye'deki bilimseverler tarafından kolektif ve öz denetime dayalı bir şekilde sürdürülen, özgür bir ortamdır. Evrim Ağacı tarafından yayınlanan makalelerin aksine, bu platforma girilen soru ve cevapların içeriği veya gerçek/doğru olup olmadıkları Evrim Ağacı yönetimi tarafından denetlenmemektedir. Evrim Ağacı, bu platformda yayınlanan cevapları herhangi bir şekilde desteklememekte veya doğruluğunu garanti etmemektedir. Doğru olmadığını düşündüğünüz cevapları, size sunulan denetim araçlarıyla işaretleyebilir, daha doğru olan cevapları kaynaklarıyla girebilir ve oylama araçlarıyla platformun daha güvenilir bir ortama evrimleşmesine katkı sağlayabilirsiniz.
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“Ne kadar çok okursanız, o kadar çok bilirsiniz. Ne kadar çok bilirseniz, o kadar çok yere gidebilirsiniz.”
Theodor Seuss Geisel
İnsan Zekasının Evrimi: Neden Sadece İnsanın Beyni Bu Kadar Evrimleşmiştir?
Geri Bildirim Gönder