Felsefe

Puan Ver
0
Puan Ver
30
Baran Aydın
Teşekkür
Hatırla
Takip
Covid-19 salgınından daha tehlikeli hale gelen umutsuzluk mudur?
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver
Selim Dönmez , İstatistik bölümünde doktora yapan araştırma görevlisi

Umutsuzluk hem var hem yok. İnsanın kalbi ne kadar esnek ne kadar dayanıklı olursa olsun, bütün dünya bir yarı açık ceza evi olduğunda kalp zarar görmek zorunda kalır. Bunun sebebi bilgisizliğimiz yüzünden şüphe ve korkunun bizleri rahat bırakmıyor olmasıdır çünkü yaşamın içinde potansiyel tehditler oluşmuştur. Ancak şu bir gerçek ki, umutsuzluğu yaratan şey ne olursa olsun etkisini yitirmek zorundadır. Bu bizim aktivitemiz ya da evrenin aktivitesi yüzünden olmaya mahkumdur. Değişimi kucaklama seçeneğimiz, ölmediğimiz sürece hep vardır. Öldüğümüzde ise o dünyada bizi rahatsız edecek bir şey kalmaz. Evrenin aktivitesi ise biz olsak da olmasak da bir çözüm üretir. Dolayısıyla umutsuzluk değişimi kucakladığında kaybolmak zorundadır. Bunun ötesinde bilim ile sahtebilim ayrımını yapmayı öğrenmeyi tavsiye edebilirim.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
40
Gokhan Ahmetoglu
Teşekkür
Hatırla
Takip
- sence her şey nasıl olabildi? +her şey, aniden beliren bir olasılık ve hemen peşinden gelen diğer olasılıklarla birlikte; tüm bu olasılıkların sistematik olarak büyüyüp daha büyük organizasyonlu (karmaşık) olasılıklar üretmesi ile varolabilmiştir, diyaloğuna engel olabilecek fikirleri tanımak isterim.
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver
Selim Dönmez , İstatistik bölümünde doktora yapan araştırma görevlisi

Şayet sorunu doğru anladıysam, evrendeki bütün olayların önceden belirlenmiş bir olasılık değeri olmasının önüne ne engel konabilir diyorsun. Buna verilebilecek karşı argüman "Senin bütün eylemlerin rassal değil kendi kendine tanımladığın etkileşimlerden doğmuştur ve doğal olarak tasarlanmıştır dolayısıyla sen olasılıklarla ifade edilen bir evrende olasılıklardan bağımsız bir varlıksın". Bu argüman çürütülmeye muhtaçtır çünkü olasılıklarla ifade edilen bir evrende, aynı varlık hem olması olasılığa bağlı hem de olması olasılığa bağlı olmayan olamaz. Örneğin, canın yemek çekti ve bir yemek seçtin. Seçtiğin yemeğin hem olasılığa bağlı olması hem de senin yemeği tercih ettiğin için olasılığa bağlı olmaması böyle bir çelişkidir. Dolayısıyla hem seçim yapıp hem de bu seçtiğim olasılığa bağlı dersen bu durum bir çelişkidir.

Teşekkür (1)
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
35
Zehra Bağış
Teşekkür
Hatırla (1)
Takip (3)
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver
Başar Subaşı , Felsefe ve Dinler Tarihi Meraklısı

Bu sorunun kanıtlanabilir bir cevabı yok,sadece bazı teoriler mevcut.Bazılarını irdeleyelim.

1)Semavi Dinler:Semavi Dinler,(Hristiyanlık,Musevilik ve Müslümanlık) Yaratıcı olan tanrının insanı,kendisine ibadet etmesi için yarattığını söyler.(Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım,Zariyat.56)[1] ve insan tanrının istediklerini yerine getirirse öldüğünde cennete gider.

2)Budizm:Budizmin bir tanrısı yoktur.Buddha (Siddhartha Gautama) ne bir peygamberdir ne de bir mesih.Fikirlerini bir vahiy ile değil doğrudan düşünme ile oluşturmuştur.

Buddhanın inancına göre insanın hayatı acı çekmek üzerine kurulu bir döngüden başka bir şey değildir.Ve bu döngüyü kırmak hayatın amacıdır.Peki bu döngüyü kırmak için ne yapılmalıdır?

Kendini isteklerinden uzaklaştırmak!Çünkü acının temel kaynağı istektir,istek olmadan acı olmaz.

İnsan bu noktaya ulaşmak için çaba harcamalı ve "Sekiz aşamalı yolu" takip etmelidir.Her kim ki isteklerinden arınmıştır,o kişi artık bu kısır döngüyü kırmış ve "Nirvana" ya erişmiş olur.Buradaki Nirvananın anlamı,yaşam döngüsünü kırmak,bir daha hiç varolmamaktır.Nirvananın kelime anlamı da "Sönüp Giden"dir.[2]

3)Albert Camus Varoluşçuluğu:Albert Camus, hayatın anlamını aramayı,hep düşecek olan kayayı her seferinde en tepeye taşımaya çalışan Sisifos'un çabasına benzetir.Sisifos ne kadar çabalarsa çabalasın kaya hep aşağı yuvarlanacaktır.İnsanın anlam arayışı da böyledir, boşuna olduğunu bile bile anlamsız bir evrene sürekli bir anlam yüklemeye çalışır.Camus bu saçma arayışı kötü bir durum olarak görmez,aksine insanı insan yapan şey budur ona göre.Anlamsız olduğunu bildiği halde direnen insan.Bir sonuca varmayacak diye denememek,yapılabilecek en kötü şeydir.İnsan ancak ve ancak boşuna olduğunu bile bile kötülüğe karşı çabalamak olabilir.[3]

Yukarıda bazı düşünce akımlarını irdeledim,hayatın anlamı felsefenin en temel problemlerinden ve bu problem çok ilgi çekici.İster varolan bir akıma inanın,ister kendi akımınızı oluşturun.Bilmelisiniz ki hayatın amacı hakkında kimse sizden çok çok fazla bilgiye sahip değil.

Teşekkür (2)
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
265
Sigmoond Freid
Teşekkür
Hatırla
Takip
Normal insanlarla hiç iletişim kurmadan, insansırobotlara kendimizi bağlayıp yaşarsak yalnızlık mertebesinde bir insan mı oluruz? yoksa robotlarla arkadaş olduğumuz için, en azından dertleşecek, sosyalleşecek, bizi anlayan bir varlık bulunduğu için böyle bu yalnızlık durumu söz konusu olmaz mı?
Puan Ver
0
Puan Ver
60
Muzaffer Sevgili
Teşekkür
Hatırla
Takip (1)
Psikoloji, hepimizin bildiği gibi genetik ve çevresel etmenler ile inşa olup sürekli değişen ve kişiye göre değişebilen davranış biçimidir.Tatminlik de psikolojiktir.Kişinin psikolojik yapısına göre olup, kişiye göre değişen dini tatminlik ve inanç tatminliği, seçimlerimiz üzerine rol oynayan seçimlerimizde irademizden daha büyük bir kısmı rol alan bu durum neden kişinin kişisel, iradeli seçimi olarak kabul edilerek yargılanıyor?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Kısa cevap : İnanç biçimlerinin irrasyonel bir alana girmek olması nedeniyle, kişinin bakış açısında rasyonaliteyi kaybetmesi nedeniyle kendi düşünce inancını objektif değerlendiremiyor olması.

Bunun da doğrudan ve sadece din ile ilgisi yoktur. Çünkü insan, inanmak istediğine inanır. En açık örnek, Einstein, kuantum fiziğine inanmak istemiyordu. Ve bu yüzden inanmıyordu. Bu yüzden onu yanlışlamaya bile çalıştı. Ancak gördü ki, kişisel inancıyla gerçek çelişiyordu. İşte bu çelişki duvarına çarpana kadar kişi inanmak istediği konuya bağlanarak onu benimsemek için delil toplar, argüman üretmeye çalışır. İnsanın objektif olamamasının bir sonucu bu ve onu küçülten bir şey değil. Varoluşunun bir parçası.

İnançlarımızı, rasyonalitemizi koruyabilir halde denetleyebilseydik, inanç bizim gelişmemize neden olurdu. Ancak otör olarak kabul edilebilecek yetkinlikteki bireylerin inançlarına zoom yaptığımızda bile, teorik olarak altı boş alanlara rastlıyoruz. Bu kişinin böyle bir inancı nasıl olur diyebiliyoruz. Niye. Çünkü irrasyonel alanda, mantık buharlaşır. Bunun dini inançla temelde doğrudan ilgisi yok. Biz kendimizin olduğumuzdan iyi ve üstün olduğuna inanmak isteriz. Birinci dereceden yakınlarımızın kusursuz, çok iyi olduklarına inanmak isteriz. Ve hatalarına kusurlarına, hatta kötü olmalarına rağmen şizofrenik biçimde onları korur, iyi görmeye devam ederiz. Çünkü buna kendimizi inandırırız. Çünkü inanmak isteriz.

Kendi kendini bu kadar manipüle edebilen bir yapının varoluşa dair inanç biçimi geliştirmede gidebileceği sonuçlar, kişinin kendisini bile şaşırtabilecek seviyelerde olabilir. İşte kişinin bu tutarsız biçimde kendi inancına olan derin bağını denetleyebilecek tek referans kalıyor, muhatabına ait MANTIK. Her birimizin, gözlemci olarak şahit olduğu inançlarımıza tutacağı mantık ışığı, irrasyonalite perdesini ortadan kaldıracaktır belli düzeylerde. Buna ihtiyacımız var. Kendi kendimize bunu yapabilecek gelişmişlikte değiliz henüz. Birbirimize ne kadar doğru, manipüle edilmemiş, kırılmasından kormayacak netlikte, daha iyi olmasını amaçlayacak niyetlerle ışık tutarsak, inanç yapılarımızı, yargılarımızı, önyargılarımızı, cahili olduğumuz konuları ortadan kaldırırız.

İnanç biçimleri temelde benzer olsa da, özelde tamamen bireyseldir. Kişi kendini en doğru, kendi gibi olmayanı tamamen yanlış içinde algılama eğilimindedir. Buna inanmak ister ki, kendisini doğrulasın, mutlaklaştırabilsin ki, zihni inanç konusuyla uğraşmasın. Ben nasılsa garantideyim. Benim gibi inanmayanlar düşünsün mantığı, kişiyi sahte biçimde rahatlatır. Kendini inançlı ya da inançsız olarak tanımlayan bireyler için tamamen aynı durum. Yine vurgulamak gerekir ki, sadece din ile sınırlı değil bu yaklaşım. İnsan olmakla alakalı. Ben şu anda bu insanı öldürüyorum ama haklı gerekçelerim var. Şu anda bu parayı çalıyorum ama, ........ndan dolayı yapıyorum haklıyım. vs vs vs. Eğer biri bize o an kırılmış manipüle olmuş irrayonel durumu değiştirebilirse, mantıksal sorgulamaya geçerek kendimizi denetleyebiliriz. Ancak büyük ihtimalle, tek başımıza bunu gerçekleştiremeyiz.

Kitleler, ölüm sonrası gibi temel bir sorunu halletmenin kısa, geçerli, pratik, kafasını meşgul etmeyecek yolunu ararlar. Ki, günlük yaşamlarını, gündelik yaşam dışı bir konuya takılmış şekilde geçirmesinler. Tam anlasın ya da anlamasın, din ya da her hangi bir öğreti bu konuda oldukça konforlu ve pratik bir tercihtir. Gel, bizim gibi inan cennete git, yoksa sonun çok kötü zaten. Ya da inanıyorsan aptalsın, ben inanmıyorum çünkü çok zekiyim.... İnanmış olan ile, inanmamış olanın tamamen aynı hayatı yaşamasına rağmen, inanıyor olma hali kişiyi daha konforlu yaşatabilir düşünsel anlamda. Her ne sebeple inanıyor olursa olsun, kişi kendini doğrulamak için, kendi gibi olmayanları yanlışlamak zorundadır. Kendi gibi olmayanlar yanlış olmazsa, kendi doğruluğu da tehlikeye girer, pratik hayat da tehlikeye girer. Bu durumda kendi gibi olmayanları yargılamak zorunda, kendi gibi inananları desteklemek zorunda hisseder.

İnsan olarak, birbirimizin inanç biçimlerini doğru yanlış olarak tanımlayabilecek kadar küçük düşünecek bireyleriz. Farklı inanç biçimlerinin eşzamanlı yaşanabiliyor olması, insanın henüz ne kadar gelişmeye muhtaç oluduğunun göstergesi. İneğe tapan birini küçümseyen bireyin, paraya tapıyor olmasını görememesi, her birimizin mantık, objektiflik ışığına ne kadar ihtiyacımız olduğunu gösteriyor.

Biz kendimizi denetlemek, objektif değerlendirmek zorundayız. Bunu başkasının yapmasına gerek bırakmadan.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
60
Muzaffer Sevgili
Teşekkür
Hatırla
Takip (1)
Dogmatik bir yapıya sahip olmalarına rağmen, teistler semavi dinleri neden yorum ve açıklamalar üzerinden, kusursuz kabul ettikleri dini reform etmeye çalışıyor? Ve bu durum değişmez kabul ettikleri en önemli kuralı reddetmek/es geçmek değil midir?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Öncelikle konu sadece din ile ilgili değil. İçinde insan olan hiçbir konuyu, insan faktöründen bağımsız açıklayamayız. Neden.

Teori ve pratik neden asla tam olarak bütünleşmez.

Ütopya, mükemmel sistemler neden asla uygulanamamıştır.

İşte insan faktörü burada karşımıza çıkıyor. Teori ne kadar kusursuzlaştırılmış olursa olsun, onu uygulayacak olan insan kusurlu ötesi olduğu için teori daima yolda kalacak. Bu nedenle aslında dinlerin de mükemmellik iddiaları asla doğrulanamaz ve yanlışlanamaz. Çünkü, tam olarak uygulanması kitlesel anlamda mümkün olmayacak.

Semavi bir dinin içeriği zaten sembolik anlatımlarla dolu, açıklanması gereken metinlerden oluştuğu için, her zaman diliminde ve her kültürde farklı anlaşılacaktır. Aslında bu da doğrudan din ile ilgili değil. Herhangi bir konuda detaylı bilgi veren bir kitabı da farklı zamanlarda ve farklı kültürlerde anlamak elbette ki farklı olacaktır. Aynı kitabı farklı zamanlarda biz de insanlara tek bir yöntemle değil, o zaman ve kültüre uygun biçimde aktarırız böyle bir misyonumuz varsa.

Dinlerin de açıklanmasında, içinde bulunulan bilimsel, felsefi kültürel düzeye uygun revizyonlar kaçınılmazdır. Zaten bu yüzden bir çok tarikat anlayışı günümüzde ciddi eleştirilere maruz kalmakta. Geçmiş yüzyıllara ait bakış açılarının halen mutlakmış gibi ele alınması ciddi sorunlar doğurmakta. Diyanet gibi dini anlatma misyonuna sahip kurum ya da cemaatler de kendilerin uygun açıklamalar, açılımlar, güncellemeler yaparlar. Dünya görüşünü din temelli yapılandıran bireyler için bu da bir ihtiyaçtır. Bunu da gözden kaçırmamak gerek. Dünya görüşünü bilim temelli yapılandıran bireyler için nasıl bir ihtiyaç ise.

İnsan faktörü, teoriyle buluşma oranında gelişme katetmiş demek olur. Ancak şu anda insan, doğru bildiğini uygulamaya halen uzak. Sigara içmenin ne kadar yok edici olduğunu bilmeyen yok günümüzde. Doğru zamanda uyuma, uyanmanın, yeme içmenin, fiziksel aktivitenin vs vs önemini hepimiz biliyoruz. AMA UYGULAMADA bilmeyle ters orantı söz konusu. Yani teori bir kulaktan girip diğerinden çıkıyor şimdilik insan için.

Bir çok felsefi, teorik, dini yanlışlar, hatalar, çelişkiler de tamamen insan kökenli. Bireysel yargı temelli.

Hatta yargılarıyla ürettiği din e inanan, yargılarıyla ürettiği dini reddeden ve kendini inançlı, ateist zannedenlerle dolu etrafımız.

Kendimize dikey olarak, rasyonel - hatalarımızı iyi yanlarımızı bütün olarak kabul ederek bakmak ve sorunlarımızı hatalarımızı eksikliklerimizi gidermek için çaba göstermek zorundayız.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
165
Mustafa Güzel
Teşekkür
Hatırla
Takip (2)
Bu konuda bilim agnostik midir ?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Her hangi bir şeyin tasarım mı, kendiliğinden mi olduğuna karar verebilmek, öncelikle yeterli bir kavrayış, analiz, tanımlama gerektiriyor. Evreni anlama, kavrama, analiz edebilme konusunda net olarak tasarımdır, ya da değildir diyebileceğimiz seviyede değiliz malesef. Bazılarımız bilebildiğimiz, elde edebildiğimiz bulgular üzerine yorum yapıyor, kimilerimiz de bilmediklerimiz üzerine yorum yapıyor. Yani yüzde 4ünden haberimiz olduğu, halen anlamaya uzak olduğumuz madde evreni, ve geri kalan da kara enerji ve kara maddeyi düşünürsek, bütünsel net bir çıkarımda bulunmanın uzaklığını anlayabiliriz. Bilindik deterministik işleyiş bile, henüz neden arka planını tam olarak anlamaya uzak bir karmaşıklığa sahip. Bu bir. İkincisi de, kuantum mekaniğinin anlaşılamaz yapısı. Burada bizim klasik bakış açımız bir duvara çarpıyor. İşte olasılıklar okyanusunu tanımlama çabası üzerinden, rastgeleliği merkeze koyarak evren rastgele oluşmuştur diyen bilim insanları var. Ancak biliyoruz ki, bu öznel bir çıkarım. Anlamaya uzaklık açısından en çaresiz kaldığımız alan da parçacık düzeyinde karşımıza çıkıyor. Biyolojinin oluşumu, beyin gibi veri işleme aracının, zihin gibi biyoloji üstü sonuçların varlığına dayanarak, maddeyle tam olarak açıklanamayan fenomenler merkezinde, tasarım olamaz diyen görüşler de var. Burada da açıklayabiliyor olduğumuz, tam olarak anladığımız bulgular üzerine yapılmış bir tanım görmüyoruz. Şimdilik biyoloji üstü. Şimdilik açıklanamaz. Bir de her açıklanamazlık üzerine tasarım argümanı kurarsak, her açıklamada tekrar tekrar geçersizleşecektir.

Anlıyoruz ki, tasarım ya da değildir demek, öznel bir çıkarım, hatta yargıya yaklaşan bir çıkarım olacaktır. Her yönüyle anlamış, kavramış olsaydık, evren için tasarım mı değil mi diye tartışmıyor olurduk.

Bilmediklerimizin farkındalığı, bilecek olduklarımızın basamağı galiba her durumda.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Kaynak
  2. Kaynak 2
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
35
Türkay Zade
Teşekkür (1)
Hatırla
Takip
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Irkçılık ise Egemen ulusun dışında kalan göçmen işçilerin ya da farklı etnik kökenden işçilerin aldıkları ücretlerin eşit olmaması, daha düşük olması ve yaptıkları işlerin daha düşük nitelikte olmasını meşrulaştırmayı sağlar.

Milliyetçilik ise aynı üretim ilişkisi içinde en temelde, emek gücünü satmak zorunda olan insanları sisteme bağlamanın ve teritoryal sınırlarda bir devlet oluşturmanın etkili ideolojisidir.

Teşekkür

Kaynaklar

  1. Agos
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
55
Cenker Dağ
Teşekkür
Hatırla (1)
Takip (1)
Rüyada yarına ve geleceğe dair görüntüler, duygular hissetmek vb. şeyler görmek.
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Dejavu ile yakından ilişkisi olduğunu düşünüyorum.

1928'den bu yana konuyla ilgili birçok hipotez ileri sürülmüştür. Bunlardan en güçlüleri ve deneysel arka plana dayananları hafıza ile ilişkili olan hipotezlerdir.

Kısa Dönem Kısmî Bilinç Kaybı

1941 yılında yapılan bir araştırma, deja vu'nun nasıl oluştuğunu güzel bir şekilde göstermektedir: Dr. Banister ve Dr. Zangwill, deneklerine bazı materyaller göstermiş ve onları öğrenmelerini istemiştir. Sonrasında, hipnoz yöntemiyle hipnoz-sonrası bilinç kaybı hali yaratmışlardır; böylece, hipnoz öncesi gösterilen materyallerle olan hafıza bağlantılarını zayıflatmayı hedeflemişlerdir. Daha sonrasında, deneklere hipnoz öncesinde gösterdikleri materyalleri yeniden göstererek, ne hatırladıklarını sormuşlardır. 10 denekten 3 tanesi, bu materyalleri daha önce gördüğünü, ancak nerede gördüğünü hatırlayamadıklarını ve "deja vu yaşadıklarını" söylemiştir.

Benzerliğe Dayalı Tanımlama

Benzer şekilde, 2008 yılında Dr. Cleary tarafından yapılan bir araştırmada, deja vu'nun hafıza tiplerinden "benzerliğe dayalı tanımlama" ile ilgili olduğu gösterilmiştir. Sonrasında, 2012 yılında yapılan ve sanal gerçeklik kullanılan deneylerde, bu tip hafızanın gerçekten de deja vu ile yakından ilişkili olduğu ispatlanmıştır. Sanal gerçeklik içerisinde, o anda gösterilen bir sahnenin genel hatları, daha önceden görülen ancak tam olarak hatırlanamayan bir sahnenin genel hatlarıyla belli bir ölçekte uyuşuyorsa, kişi deja vu yaşadığını düşünmektedir.

Şifreli Bilinç Kaybı

Yapılan bazı diğer çalışmalar da, bu sonuçları farklı yönlerden desteklemektedir. Beynimiz, kusursuz değildir. Dolayısıyla, ara sıra hatalar yapar ve hafızada var olan bilgiler bozulabilir, çarpıtılabilir ya da silinebilir. Ancak kimi zaman, hafızamızda yer eden bilgiler, şifreli bilinç kaybı (cryptoamnesia) denen bir şekilde silinir: Bu anılar büyük oranda silinmiştir; ancak bir kısmı da beyin içinde korunmuştur. Sonradan, bu anıya benzer durum ile karşılaştığımızda, bu silik anı yeniden hatırlamaya çalışırız. Anı, o an yaşadığımıza çok benzerdir; dolayısıyla aynısı zannederiz; öte yandan anımız, o anki yaşadığımızdan bir miktar farklıdır, dolayısıyla içinde bulunduğumuz ânın farklı olduğunu sanarız. Bu da, deja vu algısı ile birebir örtüşür.

Beyin Lopları Arası Gecikme

Dr. Robert Efron gibi kimi bilim insanları, deja vu'nun iki beyin lobu arasında verinin işlenme hızındaki mikrosaniyelik farklardan da kaynaklandığını ileri sürmüştür. Bir veriyle karşılaştığımızda, beynimizin sol lobu da, sağ lobu da bu veriyi kendi bünyesinde işler. Ancak gelen verilerin sıralanması işi, sol beynin temporal lobunda yapılır. Normalde beyin, sol beyne doğrudan giren sinyaller ile, sağ beyin üzerinden geçerek gelen sinyaller arasındaki zaman farkını (gecikmeyi) düzeltir. Yani sinyalleri senkronize eder. Ancak bunu kusursuz olarak yapamadığı zaman, sinyaller arasında senkronizasyon bozukluğu olur. Bu da deja vu algısının sebebi olabilir.

Beynimizin iki lobunu birbirine bağlayan corpus callosum isimli köprüdeki nöral ağlarda meydana gelen aksama, iki tarafın verilerinin zamansal olarak birbiriyle örtüşmemesine neden olabilir. Bu da, esasında aralarında 10 mikrosaniye fark oluşacak iki sinyalin arasında 15 mikrosaniye fark olmasına neden olur. Beyin, bunun 10 mikrosaniyesini düzeltir; fakat geriye kalan 5 mikrosaniyelik fark, deja vu algısına neden olur. Birey, aynı olayı iki defa yaşadığını sanır.

Rüyalar

Bir diğer olası açıklama, rüyalarda oluşturulan silik anıların, gerçek hayatta benzerleri ile karşılaşmamız halinde sahte anılar yaratıyor olmasıdır. Alan Brown tarafından 2004 yılında yapılan bir çalışmada, katılımcıların %20'sinin deja vu deneyimlerinin rüyalarıyla örtüştüğü, %40'ının ise hem rüyalar hem gerçek hayattaki deneyimler ile örtüştüğü tespit edilmiştir.

Hastalık Sonucu Deja vu!

Son olarak, deja vu'nun bazı hastalıklarla ilişkisi olmasından da söz etmekte fayda var. Tarih boyunca deja vu, şizofreni, anksiyete ve kişilik bozukluklarıyla ilişkilendirilmiştir. Ne yazık ki, bu hastalıklarla ilişkisi tam olarak ortaya konamamıştır. Fakat yan lop epilepsisi (temporal lobe epilepsy) isimli bir hastalıkla, doğrudan ilişkisi olduğu keşfedilmiştir. Bu ilişkiyi irdeleyen bilim insanları, deja vu'nun aşırı nöral elektrik boşalması sonucu oluştuğu fikrini ileri sürmüşlerdir. Normalde, epileptik olmasa da, her insan orta düzeyli epileptik nöbet geçirebilir. Bu tip bir elektrik boşalması, herhangi bir bireyde hafıza hatalarını doğurabilir ve deja vu'yu tetikliyor olabilir. Deja vu'nun görülme sıklığının, 10. kromozom üzerinde bulunan LGI1 isimli bir genle de alakalı olabileceği düşünülmektedir. Bu geni taşıyan insanlarda, orta düzeyde epilepsi durumu görülebilir.

İlişkili Konular ve Sonuç

Sebebi her ne olursa olsun, deja vu olgusunun bilimsel izahı, bir sahtebilim olan parapsikolojinin iddia ettiği müneccimlik veya doğaüstü herhangi bir süreçle ilgili değildir. Sinirbilimsel araştırmaların her geçen gün güç kazanmasıyla, bu tip tam açıklanamamış biyolojik unsurlar da gün ışığına çıkarılmaktadır. Örneğin, kullanılan bazı ilaçların sinirler üzerindeki etkisinin, deja vu'yu arttırdığı gözlenmiştir. Dolayısıyla, yediğimiz besinlerin sinirlerimiz üzerindeki etkisi bile, bu olayları açıklayabilir.

Teşekkür (1)

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
60
Ibrahim Bektas
Teşekkür
Hatırla
Takip
Çift beyinli siyam ikizlerinden birisinin, hapis gerektiren bir suç işlediği ve diğerinin 100% masum olduğu ispatlanması durumunda hukuk nasıl bir karar verir. Asıl olan masumun hakkının korunması mı, yoksa suçlunun cezalandırılmasımıdır.
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

evvela hukukta nüfus ve şahsiyet kavramlarını incelemek gerekir. Medeni kanunumuza göre " tam ve sağ" doğmak kaydıyla ancak kişiye hukuki kimlik atfedilebiliyor. bunun dışında ikizlerden birinin suça meyil durumu suçun işlendiği esnada diğer ikizi engelleyip engellemediği de araştırılması gerekir. tıbbi olarak ayrılabilen ikizlerin, öncelikle ayrılması ve suç işleyenin cezasının infazına karar verilir. eğer ayrılması halinde yaşam tehlikesi bulunması durumunda bu işlem uygulanmaz. ikizlerden diğerinin eğer suçu engelleme çabası yoksa bu durumda suç işlemeyen ikize iştirak suçundan ceza verilir. ancak ülkemiz hukuk sisteminde siyam ikizlerine yönelik hukuki bir düzenleme bulunmamaktadır

Teşekkür (1)
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
85
İhtiyar Hu
Teşekkür
Hatırla
Takip
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

3+1 boyuttaki varlık düzeyinin gerçek olamayacağı görüşü elbette ki var ve olmalı da zaten. Çünkü her boyuttaki varoluş seviyesi farklıdır. Daha iyi anlamak için, 2. boyut için, 3. boyuttaki ŞEY ler YOKtur, çünkü 3 boyutlu bir varlık, 3 boyutlu haliyle kalarak 2. boyutta varlık sergileyemez. Bir küp ün 2. boyuttaki hali, kare olabilir. Bizim için de, üst boyutlardaki varlıklar, yok hükmündedir. Bizim VAR dediğimiz şeyler, bizim şartlarımızda var kabul edilir. Bu nedenle varlık düzeyi de görecelidir. Yani farklı boyuttaki bir varlık, bizim için yok diyebilir, çünkü onun için hükmümüz kalmayacak kadar üst bir seviyede olabilir.

Burada felsefi bir -varlık yoktur- sorulmuş büyük ihtimalle. Felsefi anlamda varlığı reddeden düşünce yapısı da kendine göre geçerli nedenlerle bu sanallığı ifade ediyor. Yani varlığın varlık düzeyinin göreceli olduğunu ifade etmek oldukça mantıklı. Bazı kapalı ve kutuplaşmış zihinler, nihilizmi, aklıdan istifa etmek gibi görüyor. Ancak buradaki kasıt, bunu içinde bulunduğu varlık düzeyine rağmen gerçekmiş gibi ele alanlar için. Bunu anlayamayan kişiler her felsefeciyi nihilist, her nihilisti de deli zannedebiliyor.

Kendini inanç yönüyle tanımlayan kişilerin çoğunda bu durum daha berbat. Felsefecileri tanrıya karşıymış, dini reddetmek için varlığı da reddettiklerini düşünebilecek düzeyde kişiler bile var. Abartmak için değil, karşılaştığım için ifade etmek zorundayım. Nihilizm, felsefi akımların sadece bir tanesi ve varlık düzeylerinin sorgulanabilirliğini son derece mantıklı ele almakta. Bunu temel alıp bütün düşünürleri altı boş bir şekilde -varlık yoktur- diyor gibi ele alarak ve bunu da dini kabul etmemek için söylediğini zannetmek cidden akıl dışı. Kaldı ki, zannedildiği din karşıtlığının ötesinde, bir çok düşünür ya da sıradan insanın inançtan haberi bile yok. Herkesin kendi inancına tamamen karşı ya da tamamen yanında gibi algılanması durumu, bütün felsefecilerin varlığın olmadığını söylediğini zannetmekten daha sorunlu bir durum. Sanırım ifade etmek istediğim adresine nokta atışı ulaştı.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
20
Abdullah Kurt
Teşekkür
Hatırla
Takip
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Sorduğunuz sorular anlaşılır değil. İletişim üzerin önerebileceğim bazı kitaplar var:

  • İletişimin ABC'si - Ünsal Oskay
  • Anlaşma: Anlatma Ve Anlama - Arda Denkel
  • İletişim Felsefesine Giriş İnsani İletişimin Felsefi Temelleri - Hacı Mustafa Açıköz
Teşekkür (1)

Kaynaklar

  1. Ders: İletişim Konu: İletişim Modeller Kendi yazdığım küçük bir yazı
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
61K
Ersals Krononot
Teşekkür
Hatırla
Takip
Bilimsel metodun ışığı, daha önceki katı materyalist bakış açılarını nasıl etkiledi, neler değişti...
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver
Yaïr Yalom , Teo ve Evrim Ağacı okuru

Ontik yaklaşımını çürütecek veya kökten değiştirecek bir durum teşkil ettiğini sanmıyorum. Sanmamın altında yatan düşüncelerim:

Materyalist görüşün ilerleyişine baktığımızda Demokritos'un atomist düşüncesi ile 60'ların sonunda tespit edilen kuarkların temel parçacık kabul edilmesi ve ondan sonra gelen teorik fiziğin isimlendirdiği sicim, kuantum köprüsü gibi şeyleri de temel parçacık (daha doğrusu dalgasal hareket eden 'şey') olarak kabul görülüyor olması bize şunu söylüyor: Materyalizm aslında bilimsel verilerin daha gelişmeyeceğini ve "işte temel parça bu" demiyor; soyut olarak atfedilen bilinç, sevgi gibi şeylerin maddesel temeli olduğunu söylüyor.

Kuantum fiziği diğer adıyla parçacık fiziğinde bilgisel ve görüngüsel sorunları vardır. Teorinin havada kalmaması için parçacık fenomenoloji yapılmaktadır.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
4,730
Furkan Aksüt
Teşekkür
Hatırla
Takip
Deist ve agnostiklerin bu tartışmalarda daha az yer alması, yalnızca sayıca daha az oldukları için midir?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Din gibi yaşama anlam yükleme gibi temel ve önemli bir konu, bireyler tarafından ya tamamen benimsenerek, savunulur, taraflaşılır, üst düzeyde önemsenir, ya da dışlanır, hiçe sayılır, yanlışlanır, aşağılanır. İnsan olarak henüz bütünsel bakış açılarına kavuşamadık. Bir bakış açısını anlamanın, onun gibi olmayanlara da hakim olmakla olabileceğini kavrayamadığımız için, sadece tek bir bakış açısını bilip ona mahkum olmayı kabullenebiliyoruz. Oysa, değerlendirme, analiz, rasyonel sonuca ulaşmak için, hepsini iyi biçimde anlamış, her birinin sonucuna ulaşmaya neden olan çıkarımlarımızı belli oranda oluşturmuş olmamız gerekiyor. Bu zahmetlere girmeden, tek birini üstünkörü anlayıp savunmak, taraflaşmak daha kolay.

Ateist de, teist de, kutuplaşmışlığın iki temel odağını oluşturduğu için, ikisi de hem kendi düşüncesine hem de kendi gibi olmayana karşı objektifliğini kaybetmiştir farklı düzeylerde. Bir düşünceye yüzde 100, mutlak, asla, kesinlikle şeklinde yaklaşan bir bakış açısı, en doğru düşünceyi de ele alsa, ulaşacağı sonuç yanlış olacaktır. Çünkü düşünce, bu zihne kırılarak girer. Aslında olduğu gibi değil. Bu nedenle bu iki uçtaki bakış açıları, kendi gibi olmayanı YANLIŞLAMA üzerine bir yaklaşım sergiler. Muhatabının argümanlarını anlamak değil çürütmeye odaklanır. Kendine ait doneler asla eleştirilemez, kesinlikle doğrudur.

Bu iki uç bu kadar sivri iken, rasyonel bir yaklaşımın yeri kalmaz tartışma vs ortamında. İşte böyle durumlarda ihtiyatlı, sorgulamayı kesmeyen, anlamaya çalışmanın sınırının olmadığını anlamış düşünce yapıları durumu çocuksu olarak algılar ve niteliksiz bulur çoğu zaman. Bir düşünürün futbol maçından rahatsız olması gibi, bilgiden, gerçekten, analizden uzaklaşmanın verdiği hayal kırıklığı, kişiyi çaba göstermekten uzaklaştırabilir.

Zaten genel olarak kendini inanç biçimi kimliği ile tanımlayan bireylerin konuşmaları, daima yorum içereceği, manipülasyon içereceği için kişiyi sorgulamaya, kişisel yorumları ayıklamaya iter. Temelde, yanlış bir şeyler söyleyeceği kesinmiş gibi yaklaşırız. Bu durum, her iki kutup için de aynen geçerli.

Eğer bir tartışma ortamı, daha çok daha derin bilgiye ulaşmaya zemin olamıyorsa, orada bilgi değil, kişisel yorumlar odakta kalmış demektir. Böyle bir durumda sağlıklı düşünmek, doğru analiz mümkün değildir.

Velhasıl, kapalı, kutuplaşmış zihinlerin yapacağı tartışma, kendini doğrulamak ya da kendi gibi olmayanı yanlışlamak üzerinde temelleneceği için, mantığını hiçbirşey uğruna kaybetmek istemeyenlerce dışlanır.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
40
Anıl Ugurlu
Teşekkür
Hatırla
Takip
''Sanat'' dediğimiz kavrama insanoğlu neden ihtiyaç duymuştur, sadece din ve büyüye olan ilgisinden mi türemiştir yoksa gerçekten gereksinim duyduğu bir olgumudur?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Üzerinde oldukça fazla durulan bir konu, çünkü yaşamda kalmaya programlanmış bir yapının, buna doğrudan hizmet etmeyen bir uğraşla ilgileniyor olması, ve bu uğraşın ANLAM temelli olması, önemini artırıyor.

Sanat, genel anlamıyla, bireyin ulaştığı bir anlamı, fiziksel dünyanın araçlarıyla ortaya koyması demek. Kişi kendi ruhsal dünyasında, manevi çıkarımlara ulaşır, diğer kişilerin o seviyede bir ruhsal yolculuk yaşamasına gerek kalmadan, oradaki anlamlara ulaşması sağlanır. Aynen diğer disiplinlerde olduğu gibi. Herkes belli bir konuda uzmanlaşarak, diğer bireylerin o uzmanlaşma sürecini yaşamalarına gerek kalmadan, elde edilen sonuçlara sahip olurlar.

Kişinin düşünme, idrak, kavramsallaştırma, maneviyat gibi varoluşsal gereklilikleri, onu dışavuruma götürmüş gibi görünüyor. Yani sanatın her bir dalı, bu dışavurum ihtiyacıyla yakından alakalı olabilir. Özellikle konuşma öncesi dönem için, ortak anlamlar açısından görsel semboller önemli ötesi bir konumda olmalıdır. Belki de konuşma, ortak görsel semboller aracılığı ile, onları ifade etme çabasından doğmuş bile olabilir.

İletişim, temel yaşamsal ihtiyaçlar gibi konular aşıldığında ise sanat, artık yaşamda kalmayla ilgili tehdit yaşamayan insanın, kognitif fonksiyonlarını geliştirmesinin, farklı konularda derin düşünmeye başlamasının ve hatta kendini tanımlama çabasının başlamasıyla ANLAMla yüzleşmek durumunda kalır. Kendini ifade etme, artık duygularını ifade etme gibi daha üst bir anlamsal düzeye taşınmıştır. Kendi varoluşunu anlamaya olan uzaklık -umwelt-, bireyin ulaştığı anlamları açığa çıkarmaya itmekte. Bunlar vasıtası ile, kendi varoluşunu tanımlayabilme çabası oldukça temel bir ihtiyaç sofistike, derin düşünce açısından. Farklı bireylerin ulaştıkları anlamlar da birbirini beslemekte farkında olarak ya da olmayarak. Bütün disiplinlerin insanlığı geliştirmek için ortak çalışması gibi, sanat da aynı amaçla farklı araçlarla üretimde bulunur. İnsanın manevi, anlamsal ihtiyaçlarıyla ilgilenir. Bireyler bu ihtiyaçlarının farkında olsun ya da olmasın. Aynen bilime felsefeye olan ihtiyacın farkındalığının hissedilişinin de rölatif olduğu gibi.

Teşekkür (1)

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Teşekkür
Hatırla
Takip
Bugün "tükenmişlik sendromu ile nasıl başa çıkabiliriz " videonuzda, destek verenler içinde adımı görmekten dolayı; mahcubiyet, mutluluk, vefa-karşılık bulma gibi karışık duygular yaşadım. Bir küçük katkı karşılığında teşekkür ve yayınlanma sizlere sevgi-saygımı daha da arttırdı. Emekleriniz için sonsuz teşekkürler. B. Çavuşoğlu
Puan Ver
0
Puan Ver
61K
Ersals Krononot
Teşekkür
Hatırla (1)
Takip
Dinler yereldir yalandır, kutsal kitaplar çelişkilidir vs dışında varoluşsal evrensel bilimsel net bir neden var mıdır.
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Tasarımcı kavramı farklı açılardan ele alınırsa farklı cevapları olabilir.

  1. Teistik metinlerde yer alan ifadelerin , bilimsel gerçekler ile uyuşmaması gibi detaylar bize en azından Teisitik metinlerde yer alan buralarda , tarif edilen tarzda bir yaratıcı olmadığı sonucunu verebilir.
  2. Fakat bu metinlere baş vurmaksızın , Deistik bir yaratıcı kavramını reddetmek için elimizde felsefi argümanlar kalır. Bu argümanların her halde en kuvvetlisi Varlığın , özellikle canlıların ne kadar kusurlu olduğudur. Körelmiş organlar,genetik hastalıklar vb durumlar bize canlıların tasarlanmadığını, plansız ,kaotik bir düzenin olduğu sonucunu verebilir. Öyle ya hangi mühendis , tasarladığı araca problem çıkartacak,fazlalık parçalar ekler?
  3. Diğer bir yaratıcı karşıtı argüman ise, Yaratıcının Yaratıcısı argümanıdır. Genel olarak varlığın esas sebebi ile ilgili 3 farklı argüman sunabiliriz

1 Kendisi her şeyin nedeni olup da kendi nedeni olmayan varlık argümanı : Bu argümana göre bir varlığın hiç bir nedeni yoktur ve bu varlık bütün diğer nedenlerin nedenidir. Farklı görüşlere göre bu Tanrı,Yaratıcı,İdea,Madde vs olabilir unutmayın ki, Her şeyi yaratan bir yaratıcı olması fikri bu argümanda iddia edilen her şeyin nedeni olup da kendi nedeni olmayan varlığı yaratıcı olarak nitelendirmekten başka bir şey değildir. Peki ala böyle bir varlığın var olduğu varsayılsa bile bu varlığın yaratıcı olduğu fikrinin ispatlanamayacağı , yaratıcı iddiasına karşı bir argümandır bu her şeyin nedeni olup da kendi nedeni olmayan varlık peki ala madde , oluş ,idea,fenomen vs olabilir bu konuda pek çok filozofun farklı açıklamaları vardır.

2 Sonsuza kadar giden nedenler zinciri argümanı :İlk madde de belirttiğim her şeyin nedeni olup da kendi nedeni olmayan varlık fikri TAMAMEN REDDEDİLİP yerine sonsuz nedensellik zinciri konulabilir. Yaratıcı argümanını bu şekilde önemsizleşir, çünkü bu argümana göre bir yaratıcı varsa , onun da bir yaratıcısı mevcut olmalıdır.Kendi sebebi olmayan bir varlığın olamayacağı iddia edilirse ve nedensellik zincirine ezeli ve ebedi olma niteliği atfedilirse yaratıcı fikri önemsizleşecektir

3.Varlığın var olduğu reddedilebilir : Varlığın var olduğu bilimin bir ön kabulüdür fakat felsefi düzlemde varlığın varlığı tartışılabilir bir konudur. Eğer Hiç bir şey yoktur, olsa bile bunu bilemezdik ,bilsek bile başkalarına aktaramazdık diyen Gorgiasın Nihilist felsefesine ulaşırsak , Yaratıcı , Tasarımcı vb kavramlar tamamen önemsizleşecektir. Septik,Nihilist,Sofist felsefeler Tasarımcı argümanını çökertmek için bire birdir.Bir şeyin nedenini o şeyin özü olarak tanımlayıp Bir şeyin nedeni yoksa o şey de yoktur, o yüzden evren bir hiçliktir evren bir yokluktur demek de alternatif bir çözümdür ayrıca.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
410
Utlan 50
Teşekkür
Hatırla
Takip
Evren , kainat , dünya , uzay gibi var olan her şey , var olmasaydı yani hiçbir şey olmasaydı , hiç birimiz olmasaydık , Dünya denilen çıkarlar gezegeni olmasaydı ne olurdu ? Bu düşüncem elbet felsefecilerin aklına gelmiştir lakin bu düşünce ne kadar mantıklı ?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Varoluşu anlamak için iyi bir soru, ancak baştan söyleyelim ki, bu soruyu varoluşun en önemli ve en değerli sonucu, yaşamdır yargısını referans alarak soruyoruz. Aynı şekilde, en önemli varlık insandır yargısına sıkı sıkıya bağlandığımız gibi.

Her organizma, UMWELT denilen bir yapısal kısıtlılık ile varlığını deneyimler. Fiziksel uyaranlara karşı sahip olduğumuz kısıtlılık nedeniyle evreni olduğu gibi değil, bu kısıtlılığın izin verdiği kadarıyla deneyimleriz. İşte bu kısıtlılık nedeniyle canlılığı ve insanı kutsuyoruz.

Oysa, bütün evrenin sadece yüzde 4 ünden haberimiz var. Deneyimleyebildiğimiz ise bunun yüzde olarak çok çok çok üzeri çok azı. Evren ve varlığın ulaştığı sonuçlar açısından öngörüde bulunabilecek bir seviyede olduğumuzu düşünmek rasyonel bir yaklaşım olmaz.

Kendi umweltimizi görmezden gelmeden ve objektif olarak baktığımızda, canlılığın oluşmaması, enerji döngüsünün canlılığa neden olmayacak biçimde ilerleyeceği, ve bizim bildiğimiz anlamda organizmik bir canlılık yerine, enerji dönüsünün üreteceği bambaşka formlar oluşabilirdi. Bize göre canlılık en tepe sonuç ancak, belki canlılık üstü sonuçlar ve biz kısıtlılığımız nedeniyle onladan haberdar bile değiliz. Olası farklı formlar da canlılık dışı olabilirdi. Ya da bedene bağlı canlılık yerine, alanların enerji döngüsü ve bu sayede etkileşimi gerçekleşebilirdi belki de. Aslında bizim canlılık diye göklere çıkardığımız şey, kimyasal evrimin üst sonuçları. Madde enerji etkileşimlerinin kompleksleşmesi. Ve bu yüzden asla durmuyor devam ediyor. Bunun seyrine dair çok net çıkarımlarda bulunamıyoruz. Çünkü maddesel evrimden kimyasal ve biyokimyasal evrime gidişi görebiliyoruz sadece. Ötesini düşünemiyoruz.

Şahsen bu aşamanın, aynen ilksel yıldızların yok olup, ortaya çıkan maddelerden yeniden oluşan yıldızların süreci gibi canlılık, evrimin de ilksel bir aşamasında olduğumuzu düşünüyorum. Yaygınlaşamayan ve oluştuğu alandaki çevresel şartlara mahkum bir canlılık yerine, bedenden enerjiye daha yakın ve çevresel şartlardan daha bağımsız, daha çok alan temelli formların oluşabileceğini düşünüyorum. Tek hücreliden çok hücreliye geçiş aşaması gibi, organizmaya bağlı lokal bir evrimsel sonucun, dışarıdan enerji alma gibi statik ve entropiye yenilmeye hazır bir sistem ile değil, enerji döngüsüne daha yakın bütünsel bir yapıya geçmesi. Tabii ki bu, evrenin yokoluş süreciyle uyumlu olur mu net olarak söyleyemeyiz.

Teşekkür (1)
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
1,915
Antigravity 74100
Teşekkür
Hatırla
Takip
Din savunucuları gerçekleri saklamak için dinin sorgulanmasını günah saymışlardır.
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Kitlesel bir etkiyi ele alırken, salt etkiye neden olan olguyu ele alarak sağlıklı sonuca varamayız. Ütopyaların gerçekleşmeme nedeni de bununla ilgili. Mükemmele en yakın, bize göre en iyi komün yaşam biçimlerinin uygulanamaz olmasında insan faktörünü görüyoruz. İnsan faktörü nedir...

Teori ile pratiğin arasındaki boşluğu oluşturan şey, insan faktörüdür. Teoride inanılmaz ülküsel, ileri, geniş bakış açılarına sahip insanın, uygulamada gayet kısır, çok faktörlü, teori ile çelişmeye hazır olması, kitlesel bir etkiyi ele almada gözden kaçmaması gereken yanımız.

Aynı şekilde dinleri de ele alırken, din in aslı ile, insanın din i kullanış, ele alış, faydalanma, araçsallaştırma, anlam yükleme hatta manipüle etmesini ayrı tutmak, bu ayrılığı tespit edebiliyor olmamız lazım. Bunu bir yönetim biçiminin insanlığı iyi mi kötü mü etkilediğini düşünürken de kullanabiliriz. Diyeceğiz ki, aynı yönetim biçimi şu kültürde şu gelişimi sağlamışken, bu topraklarda şu şekilde isyanlara, dağılmaya neden olmuştur vs. Yani, tek bir etki, insanlığı aynı şekilde etkilemiyor, kültürel geleneksel yapıya göre değişiyor.

Şunu iyice anlamış olmamız gerekiyor ki, kültür, din in önünde, ondan çok daha kalıcı bir biçimde korunur aktarılır ve daha yoğun bir baskıyla uygulanır. Çünkü kaynağı mağaraya dayanır, bireyler arasında kaybı minimum biçimde aktarılır. Din ise sonradan hayata girmiş, bilgilenme yoluyla aktarılmıştır. Kültüre göre daha zayıf köklere sahiptir. Çoğu zaman geleneği onaylaması için araçsallatırılır din. Hatta değiştirilir -gerekli- ve -masum- nedenlerle. Çünkü kültür ve gelenek temeldir. Din ise araç. Aynı din in farklı kültürlerde farklı yaşandığını görüyor olmamızın nedeni de bu kültür ve gelenek baskınlığı. Çok net.

Din insanlığa fayda mı getirdi, zarar mı sorusu bu şekilde baktığımızda, kültürden kültüre değişen bir sonuca gidecektir. Birileri tuz elde etmek için haçlı seferleri düzenleyecek, menfaate ulaşmak için din i araçsallaştıracak, birileri engizisyon mahkemeleri ile bilimin önüne set çekecek, birileri kişisel çıkarımlarını din adına hüküm yaparak insanları öldürecek. Kendi basit hedeflerini, menfaatlerini gerçekleştirmek için din i kullanacak. İşte burada din in getirdiği kötülükten bahsedebilir miyiz... Ya aynı şekilde salt siyasi bir ideolojinin kötülüğünden iyiliğinden... İnsan faktörünü ele almaksızın bunu yapamayız.

İnsan, her eline geçirdiği öğreti, bilgi, ideoloji, kurgu vs yi, kendine göre iyi ya da kötü anlamda kullanır. Kitleleri yönetmek için, ya da kendini kabul ettirmek için, ya da daha iyi bir gelecek hazırlamak için, ya da daha iyi bir insan olmak için.

Farkeder mi ?

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
360
Murat Yılmaz
Teşekkür
Hatırla
Takip
Kuantuma göre; aklımızın almadığı, fizik kurallarına aykırı gözüken olağanüstü olaylar (dini terminolojiyle mucizevi olaylar) açıklanabilir mi?
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Başta, quantum fiziği, newton fiziği ayrımını ve nedenini hatırlayalım. Parçacık fiziği olan kuantum fiziği, atom altı seviyedeki kurallarla ilgilenir. Atom, maddenin en küçük birimidir ve gözlemlenebilir fiziksel evrene ait fizik de newton fiziğidir. Bu ayrımın nedeni, fizik kurallarının atom altında, gözlemlenebilir evrene göre farklı hatta bilinemez şekilde işlemesidir. Yani newton fiziği, atom altı seviyede geçersizdir. Gerçi çift yarık deneyi daha sonra moleküllerle de yapıldığında, elektron ve fotonla yapılan deneylerle benzer sonuçlar alınmıştır ilginç bir şekilde. Ancak genel tanım, parçacık, foton davranışlarının atom üstü seviyede görünmüyor olduğu şeklinde.

Bilinen bir çok bize mucize gibi gelen olay, durum, halin bilimsel açıklamasının olduğunu biliyoruz. Denizlerin birbirine karışmaması, nil nehrinin yarılması gibi. Bir de en çok bilinen bir insanın farklı yerlerde olması, uzun süren riyazet - beslenmeden uzak durma halleri, maddeye doğrudan müdahele kinestezi, durugörü vs vs. Bunlar asla olamaz palavradır diyerek aslında kaçamak cevap vermiş oluruz. O kadar çok anektodal bilgi vs var ki, asla ile başlayan bir cümle kurmak kapalı bir tutum kalmaktadır. Çünkü bunun doğrudan din ile de ilgisi yoktur. Bir çok farklı kültür ve inanış biçiminde bu tarz norm dışı sonuçlar vardır. Özellikle levitasyon konusu oldukça ilgi çekicidir. Holografik Evren kitabında bu tarz anlaşılamamış sonuçlar üzerine yapılan araştırmalar veriliyor. Şahsi kanaat belirtmenin doğru olmadığını düşünüyorum bu tarz konularda. Toptan reddetmek, ya da tamamen gerçektir vardır demek yerine, daha derin bir araştırma yaparak evreni, fiziği daha iyi anlama çabasına girmek, kavrayışı da artıracağı için daha üretken gibi. Daha önce açıklanamaz olarak ele alınan ve reddedilen bir çok konunun günümüzde bilimsel seviyede açıklanabiliyor olmasını göz önünde bulundurarak, şu anda da açıklayamadığımız bir çok konuyu ileride daha net anlıyor olacağımızı unutmamak gerekir. Kuantum fiziğindeki gözlemci etkisi, süperpozisyon, kuantum tünelleme gibi konuları iyi anlamak gerek. Günümüzde güncel tıp, kuantum fiziğinden faydalanmaya başladı. Bir nörotransmitterin, bağlandığı reseptörle birlikte, aslında diğer reseptörleri de etkilediği anlaşıldı. Nörolojiyi anlamada kuantum fiziği artık bu tarz ileri araştırmalarla birlikte artık gereklilik oldu. Yavaş yavaş bu tarz gelişmelerle, 70 yıl besin almadan, sadece su gargarası yaparak yaşayan bireyin biyokimyasını da anlamaya başlayacağız gibi görünüyor.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
130
Çıplak Yazar
Teşekkür
Hatırla
Takip (1)
2-Şayet mümkün olursa, ortaya çıkacak olan insan modelini nasıl yorumlamalıyız? 3- Bu güdülerin tamamen ortadan kalkması, gerçekten olumlu sonuçlar mı doğurur, yoksa insan dışında farklı bir şeye mi dönüşürüz? Aylardır zaman zaman bu soruyu düşünüyorum. Cevap veren arkadaşlara şimdiden teşekkür ederim.
Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver

Konuya geniş planda baktığımızda, beyin evriminde ilk oluşan merkezin sürüngen beyin olduğunu görüyoruz. Sürüngenlerde, yaşamda kalmayı sağlayan dürtü merkezidir. Beynin diğer kısımları yok gibidir sürüngenlerde. Memelilerde ise limbik sistem ve korteks kısmı gelişmiş haldedir. Ancak sürüngen beyin temeldir yine. Bir organizmayı hayatta tutmaya yarar sürüngen beyin. Bireyi yaşamda tutmak, türün devamını sağlamak TEMEL KODudur beynin. İşte bu açıdan baktığımızda, güdü - dürtü olmadan bireyin yaşamda kalmak için çaba göstermesi geri plana düşer, ve üreme için gerekli motivasyon kaybolur. Aynı zamanda üretilen libidinal enerji kaybolacağı için bütün temel yaşamsal fonksiyonlar motivasyonunu kaybedecektir. Buna yeme arzusu, üreme arzusu, yaşamdan zevk alma tatmin olma, bir şeyi başarma vs vs ekleyebiliriz.

Bize hayvani ve kötü gibi gelen bir çok temel davranışımız, motivasyonunu sürüngen beyinden alır ve aslında bu sayede yaşama devam edecek gücü zevki heyecanı bulabiliriz. Elbette ödül merkezini konudan bağımsız tutamayız. Dopamin, seratonin, endorfin gibi yaşama güdüleyen nörotransmitterler de yine bu sayede üretilir ve işlev görebilir.

Burada ulaşılmak istenen konu, güdüleri son noktasına kadar sınırlayabilen bir insan organizması neye dönüşebilir. Acaba daha yüksek bir bilince geçer mi, üstün üretimlerde düşünce düzeylerinde bulunabilir mi gibi bir şey anladığım kadarıyla. Her yönüyle insan bir bütün. Bu bütünlüğü nasıl neresinden eksiltirsek eksiltelim, sonuç beklediğimizin dışında negatif bir yönde olacaktır. Yüzyılların evrim sürecinde oluşan ve yaşam ile uyumlanan bir biyomakineyi, dün denebilecek yenilikteki neokorteksin öngörüleriyle değiştirmek anlamlı olmayacaktır. Yani yüzyıllardır oluşan bir yapıyı, çok çok yeni oluşmuş korteksin öngörüleriyle yapılandıramayız. Evrimsel süreç devam etmekte elbette, yaşam şekli biyolojiyi yeniden yapılandırıyor. Ancak bu süreç birey bazında ele alınamayacak uzunlukta.

Teşekkür (1)
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
360
Murat Yılmaz
Teşekkür
Hatırla
Takip
Yanıldığım bir nokta varsa anlatırsanız sevinirim. Kapitalizmde güçlü olanın kalıcı olma olasılığı daha yüksek. Maalesef doğada da eşitlik ve adalet yok gibi gözüküyor. Büyük balık küçük balığı yiyor. Bu durumda kapitalizm, evrim kuramına daha mı uyumlu anlamı çıkıyor?
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

"En güçlü veya en zeki olan değil, değişime en çok uyum sağlayabilen hayatta kalır." sözü her şeyi özetliyor aslında. Büyük balık iseniz, güçlüyseniz bile çevresel değişime uyum sağlayabilecek özelliklere sahip değilseniz ölürsünüz, elenirsiniz.

Teşekkür
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
1,915
Antigravity 74100
Teşekkür
Hatırla
Takip
Sevap ve günah kavramının bilimsel yönden doğru yada yanlışlığını açıklayabilirseniz memnun olurum.
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

iradeye inanan birisi değilim. Einstein gibi bazı isimler de inanmıyor. Kendi gözlemlerim çerçevesinden söyleyebilirim ki; günah kavramı başka bir insanın yapılmasından hoşlanılmayan hatta bazen kendisinin yapamadığı ama başkasının yapabiliyor olmasına takılan bir terim. Sevap ise sizin yaptığınız kötü-iyi eylemlerin yargılanmaması için getirilmiş bir şeydir diyebiliriz kısmen. Din kavramı ise zaten ceza anlamına gelir, çünkü ilk başta bir yasak meyve yenmiştir(tam olarak ne oldu dinlere göre değişir) ve biz onun bedelini ödemek için bir teste tabi tutuluruz ve eğer bedeli iyi ödersek ödüllendiriliriz. İyi veya kötü olmamız anneye, çevremize, dinlediğimiz müziğe, ahlak eğitimimize bağlıdır. Annenin duyguları çocuğa genetik olarak geçer ve hayatının ilk 7 yılı annesine çok yakın olacağı için hem genetik hem sonradan annesinin duygularını alacaktır. Babadan pek duygusal olarak geçiş olmaz fakat çocuğunu ne kadar serbest yetiştirdiği, çocuğu alıp farklı ortamlara götürmesi veya bizzat kendisi iyi-kötü davranır ve bi süre sonra çocuk onun en doğrusu olduğunu düşünür. günah ve sevap anlamları islam'da da bir karışıktır. Kötü düşünceye günah yazılmayıp iyi düşünceye sevap yazılması, sevapların 10x çarpılması gibi. Temel olarak kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma derim :) gerisi teferruat

Teşekkür
Devamını Göster

Toplam 283 soru

Evrim Ağacı Soru & Cevap Platformu, Türkiye'deki bilimseverler tarafından kolektif ve öz denetime dayalı bir şekilde sürdürülen, özgür bir ortamdır. Evrim Ağacı tarafından yayınlanan makalelerin aksine, bu platforma girilen soru ve cevapların içeriği veya gerçek/doğru olup olmadıkları Evrim Ağacı yönetimi tarafından denetlenmemektedir. Evrim Ağacı, bu platformda yayınlanan cevapları herhangi bir şekilde desteklememekte veya doğruluğunu garanti etmemektedir. Doğru olmadığını düşündüğünüz cevapları, size sunulan denetim araçlarıyla işaretleyebilir, daha doğru olan cevapları kaynaklarıyla girebilir ve oylama araçlarıyla platformun daha güvenilir bir ortama evrimleşmesine katkı sağlayabilirsiniz.
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“Gün boyu ilginç bir şey fark etmediyseniz, pek de iyi bir gün geçirmemişsiniz demektir.”
J. A. Wheeler
Geri Bildirim Gönder