Evrim & Abiyogenez

Puan Ver
0
Puan Ver
25
Erkan Uçan
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
"Fit" kelimesi "uyumlu" anlamına da geliyor. Bu durumda "en uyumlunun hayatta kalması şeklinde çevirsek daha doğru olmaz mı?
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Merhabalar,

Bu yazımızdan söz ettiğinizi varsayıyoruz. Makale birazcık eski, dolayısıyla er ya da geç elden geçirilerek güncellenecek; ancak orada çeviriyi yapan aslında biz değiliz. Bizim kurulduğumuz dönemde survival of the fittest kavramı "en iyinin hayatta kalması" olarak çevriliyordu; insanlar da böyle biliyorlardı. Biz de, yazının içinden de görebileceğiniz gibi, buradaki "iyi" kavramının ne anlama geldiğini insanlara izah etmeye çalışıyoruz; onun "uyumluluk" ile ilgili olduğunu göstermeye çalışıyoruz.

Yoksa biz de normal anlatımlarımızda fitness kavramını uyumluluk veya uyum başarısı olarak kullanıyoruz; diğer yazılarımızda örneklerini görebilirsiniz.

Sevgiler.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Anonim
Anonim
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Öne Çıkarılan Cevap Öne Çıkarılan Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Evrim... ve insan beyni. Crotalaria cunninghamii türü yeşil kuşbitkisi bu.

Başta, yerli halkın bitkiyi kuşa benzediği için yapay seçilim yoluyla türleştirdiğini savunmuştu. Mantıklı, olabilir. Fakat olay bununla bitmiyor. Çünkü bu perspektiften kuş gibi gözükse de, aslında kuş ile alakası yok. Başka açıdan böyle duruyor:

Gerisini beynimiz tamamlıyor. Bu da simulakrum adı verilen pareidolia gibi apofeni (ilişkisiz iki obje arasında bağlantı kurma) fenomenlerinden biri. Böylece ilişkisiz bir objeyi, orada olmayan başka bir canlıya benzetiyoruz. Çünkü doğada insan beyni bunu yapmazsa hayatta kalamaz.

Yırtıcıların hepsi bu sistemi kullanarak kamufle olur zaten. Evrimsel süreç ekosistem içerisinde her parametre ile ilişkili süregelir. Ağaçların arasında gölgedeki bir leoparı fark edemezsek, neslimizi devam ettiremeyiz. Dolayısıyla şemalara bu kadar önem verip, veri tabanındaki her şey arasında bağlantı kurmaya çalışan şey, beynimiz.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
930
Tolga Sağlam
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Bunu anlatmak için bir Evrim Ağacı makalesinden alıntı yapıyorum detaylı bilgi için makaleye bakabilirsiniz.

Ek olarak benzer sorular daha önce sorulmuştu. Onların da linkini koyuyorum.

https://evrimagaci.org/soru/canlilarin-sudan-karaya-gecisi-nasil-gerceklesti--3305

https://evrimagaci.org/soru/ilk-canlilarin-sudan-karaya-ccedilikisi-nasil-olmustur-2048

Çamur Zıpzıpları: Günümüzde Sudan Karaya Atılan İlk Adımlar...

Çamur zıpzıpları, isimlerinden de anlaşılabileceği gibi suların karalarla birleştiği bölgelerdeki çamurlu topraklarda yaşayan balıklardır. Balıktırlar evet, ancak ömürlerinin büyük bir kısmını karada geçirirler. Bu balıklar karada rahatlıkla sürünerek yüzgeçlerini kullanıp yürüyebildiği gibi, aynı zamanda havadaki serbest oksijeni soluyabilir de! Bu özellikleriyle çamur zıpzıplarının yaşantısının diğer balıklardan oldukça farklı olduğu görülebilir. Bu balıklar, özellikle Japonya’nın sahillerinde son derece yaygın ve başarılı bir şekilde hayatta kalabilmektedirler. 

Çamur zıpzıplarından bahsetmemizin nedeni, bir balığın neden denizleri bırakıp da karalarda yaşayacak şekilde bir evrim geçirmiş olabileceğinin cevabını net bir şekilde verebiliyor olmasıdır. Öyle ki, bu nedeni gözlerimizle görmemiz mümkündür: besin depoları! Çamurlu sahiller, genellikle gelgitler sırasında deniz suları geri çekildiğinde oluşur. “Normal” balıklar, denizin geri çekilmesiyle birlikte kıyılardan uzaklaşırlar ve suda kalırlar. Ancak suların kimi canlılara göre oldukça hızlı bir şekilde geri çekilmesi, sayısız kabuklu canlının çamurlara saplanmış bir halde açıkta kalmasına neden olur. Dahası, gelgitlerin sık yaşandığı bölgelerde bu çamurlu topraklarda bazı özel bitki türleri bile üreyip çoğalabilirler. İşte bu “kolay avlar”dan en fazla faydalanabilenler, müthiş bir evrimsel avantaj sağlayacaktır.

İşte çamur zıpzıplarının yaptığı budur. Bu engin besin kaynaklarından faydalanabilen çamur zıpzıpları arasında, sudan uzak bir şekilde karalarda en uzun süre hayatta kalabilen, soluyabilen, hareket edebilen, avlanabilen bireyler avantajlı konuma geçecek, daha uzun yaşayabilecek, daha çok üreyebilecek ve her yeni nesilde, kendilerinin bu şekilde sulardan daha fazla süre uzak kalmasını mümkün kılan özelliklere ait genleri yavrularına aktarabileceklerdir. Böylece, her yeni nesil, giderek daha fazla karalara uyumlu hale gelecektir. Bu, evrimin ta kendisidir! 

Peki çamur zıpzıpının “çamur” kısmını anladık, ya “zıpzıp” kısmı? İşin “çamur” kısmı, evrimsel sürecin canlılara bahşettiği iki önemli görevden ilkiyle ilgilidir: hayatta kalmak. “Zıpzıp” kısmı ise, ikinci önemli görevle ilgilidir: üremek. Hayatta kalmak evrimsel süreç açısından yeterli değildir, üremek ve genleri gelecek nesillere aktarmak da gerekir. İşte çamur zıpzıpları, karşı cinsiyeti (genelde dişileri) etkilemek için çamur içerisinde ne kadar esnek ve güçlü bir şekilde hareket edebildiklerini sergilerler. Bunun en iyi yolu nedir? Zıplamak! Gelgitler nedeniyle boşta kalan çamurlu arazilerde bu balıklar var güçleriyle zıplarlar. Dişiler, bunlar arasından en güçlü gözükenleri seçerler ve onlarla çiftleşirler. İşte size evrimin müthiş gücünün ve hızının bir örneği! Çamur zıpzıpları için karalarda yaşamak sadece hayatta kalmak açısından önemli değildir. Aynı zamanda, bu çamurlu ortamlarda en hızlı, esnek, güçlü şekilde hareket edebilenler daha fazla üreyecektir. Böylece her nesilde, bunu daha da iyi yapabilen yavruların ortaya çıkma şansı katlanarak artacaktır! 

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
90
Ertuğrul Karadeniz
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Neden hepsi farkli
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Parmak izlerinin evrimsel biyoloji açısından anlamı, temel olarak sürtünme kuvvetini arttırıcı etkiye sahip oluşudur. Örneğin bu nedenle su içerisindeyken parmaklarınız büzüşür. Bu, kavrayacağınız cisimleri daha kolay tutmamızı sağlayan bir adaptasyondur.

Parmak izleri doğum öncesinde gelişir ve hayat boyu aynı kalır. Şeritler fetüs gelişiminin üçüncü ayında gelişmeye başlar ve altıncı ayda son şeklini alırlar. Bu uzun şeritlerin boyutları, şekilleri ve aralarındaki mesafeler, genetik faktörlerden etkileniyor gibi gözükmektedir. Araştırmalar farklı genlerin bir araya gelerek etki gösterdiğini, yani kalıtım deseninin kolay anlaşılabilir olmadığını ileri sürmektedir. Kas, yağ ve deri altı kan damarları gibi katmanların gelişimini kontrol eden genlerin hepsi şerit desenlerinin oluşumunda rol oynayabilmektedir. Fetüs gelişiminde, rahim içi ortam koşulları da dahil olmak üzere sayısız değişken bu şeritlerin daha ince detaylarının oluşumunda etkilidir. Bu tarz değişimler her insanın parmak izlerinin farklı olmasının sebebidir.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Gozde Demirkiran
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Öncelikle teşekkür ederim iyi aksamlar diyorlarki :insanin cocukluk donemi uzun ama şempanzelerin kısa bunun ortası yok diyorlar evrilmemiş diyorlar d
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Birincisi, uzun çocukluk yaşamak yaratılışa nasıl delil oluyor ?

İkincisi, biz insanlar yüzyıllardır evrimleşiyoruz (diğer canlılar gibi değil) zekamız artıyor haliyle daha karmaşık işler yapabiliyoruz soyut düşünebiliyoruz vb. evrimden söz ediyorum.Ortalama bir bonobonun yaşı 40 iken bir insanın 70-80 yıl bu durumda doğal olarak daha uzun çocukluk vb dönemler yaşanıcak.Hayatımızdaki her şey otomatikleşiyor bizim yapıcağımız işleri makineler yapıyor ne oluyor haliyle yaşamımız uzuyor.40 yıl yaşayan bir canlı 20 yıl genç yaşarsa sıkıntı olur zaten haliyle kısalması gerekiyor.

Dışarı çıktığında kimin yaşlı kimin genç olduğunu hemen tiplerine bakarak söylebilirsin kendine bile söylebilirsin ama kendine ne zaman çocukluktan çıkıp genç olduğunu söylemezsin hangi gün olduğunu söylemezsin.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
90
Ertuğrul Karadeniz
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Soyut kavramlar anne sevkati sevgi korku vicdan bu nasıl evrimlesiyor
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Bu oldukça geniş bir konudur. Çünkü her bir duygunun tek tek ele alınıp, kökenlerinin incelenmesi gerekmektedir. Ancak soruya genel bir cevap aranacaksa, bu cevap elbette ki şudur: Çünkü bu duygular, ortaya çıktıkları canlıya avantaj sağlamıştır, gerek hayatta kalmak konusunda, gerekse de üreme/çiftleşme konusunda.

Örneğin aşk, bu şekilde evrimleştiği düşünülen bir duygudur. Şöyle bir hayali deney düzenleyelim: İki grubumuz olsun, 30'arlı iki grup. Her bir grupta 15 dişi, 15 erkek var. A grubunda aşk dediğimiz duygu yok. B grubunda ise var. Şu açıktır ki, aşk, cinselliğe giden yolda çok önemli bir etmendir. Günümüzde aşk duymadan cinsel birleşmeler yaşansa da, genellikle gerçek üreme olan ve çocuk doğumuna sebep olan birlikteliklerde genelde aşk unsuru bulunmaktadır. Evli çiftler, en azından evlenirlerken ve çocuk sahibi olurlarken birbirlerine aşıktırlar. Demek ki aşk duygusu, cinselliği desteklemektedir. Bu sebeple, hayali deneyimizde, A grubundakiler aşk duygusu beslemedikleri için daha kısıtlı bir şekilde çiftleşebileceklerdir. B grubundakiler ise daha başarılı olacaklardır. Yalnız burada şu nokta gözden kaçmamalıdır: Aşk, sosyal primatlarda ve en net bir şekilde insanlarda evrimleşmiş bir duygudur. Dolayısıyla başka canlılara uyarlamak çok doğru olmayacaktır.

Bu noktada, unutmamak gerekir ki en "kutsal" hislerden biri olarak görülen aşk da, belirli hormonlar ve diğer kimyasalların beyinde yarattıkları biyokimyasal reaksiyonlara verilen tepkiden başka bir şey değildir. Temel olarak, tüm duygular gibi bir yanılgıdır. Ancak Doğal Seçilim tarafından, cinselliğe katkı sağladığı için desteklenmiştir. Hepimiz biliriz ki, aşık olduğumuzda, aşık olduğumuz kişinin etrafından ayrılmak istemeyiz ya da ona yakın olmak isteriz. Bu yakınlığın cinsel birleşme ile sonuçlanması çok muhtemeldir. İşte bu sebeple Doğal Seçilim, aşkın evrimleşmesini desteklemiştir. Cindy Hazan ve Phillip P. Shaver 1987 yılında bu konuda bir makale yayınlamıştır. Konuyla ilgili daha detaylı bilgiye aşağıdaki bağlantıda ulaşabilirsiniz:

http://family.jrank.org/pages/1084/Love-Attachment-Theory-Evolution-Love.html

Daha genel bir örnek ise, yukarıda da değinildiği gibi, çok eski atalarımızdan bize miras kalan korkudur. Korku, apaçık bir şekilde, hayatta kalma şansını arttıran bir faktördür. Çünkü korku hissi, pek çok hormonun ortak çalışması sonucu duyulmaktadır. Ve bir canlı eğer korkuyorsa, av olmak konusunda daha düşük bir ihtimale sahiptir. Çünkü korkan bir canlı, kendini ortaya çıkarmaktan çekinecek ve avcılara karşı daha uyanık olabilecektir. Bu konuyla ilgili bilgilere de şu bğalantıdan ulaşabilirsiniz:

http://www.dailygalaxy.com/my_weblog/2009/09/has-evolution-etched-fear-into-our-behavior.html

Duygularımızın bir kısmı kalıtsaldır, bir kısmı ise çevreden edinilir. Bunlar, hala süren araştırma konularıdır. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, bir duygunun nasıl evrimleştiğini anlamamız için, atalarımıza ve doğru atalarımıza bakmamız gerekmektedir.

Fakat sorunuza cevap olarak söyleyebiliriz ki, duyguların var olmasının sebebi, ya hayatta kalmamıza ya da cinselliğe katkı sağlamalarıdır. Bazı his ve duygularımız bu ikisine de katkı sağlamıyor gibi gözükebilir ancak derin ve ayrıntılı düşünüldüğünde mutlaka arada dolaylı da olsa bağlantı bulunabilecektir. Ayrıca unutmamak gerekir ki, bazı evrimsel basamaklar "nötral"dir ve Doğal Seçilim üzerinde etkileri yoktur. Bunlar "genetik sürüklenme" dediğimiz olay ile yok edilir ya da popülasyona yayılır. 

Konuyla ilgili olarak, sayfamız üyelerinden Onur Özer ise şöyle bir açıklamada bulundu:

Bu soruların cevabı için öncelikle Bilim ve Teknik'e göz atmanızı öneririm, Şubat 2005 "Karar Vermek Yürek İster" ve Kasım 2005 "Duygularımız" diye iki güzel yazı ve daha fazlası var.

Özellikle "Karar Vermek Yürek İster" başlıklı yazı benim oldukça hoşuma gitmişti. Antonio Damasio'nun, duygusal kararlar (genelde anlık ve hızlı alınanlar) ile rasyonel kararlar (kâr-zarar dengesi gözetilerek uzun bir süreçte yavaş alınan kararlar) arasındaki dengeyi anlattığı kısım oldukça ilgi çekici.

Duyguların bir çoğu davranışlarımızla ilişkilidir. Sevgi, diğer bireylerle yakınlaşmayı ve bağ kurmayı kolaylaştırır. Öfke ve nefret saldırganlığın itekleyicisidir. Aşk (az önce bahsedildiği gibi) büyük oranda cinsellikle alakalıdır. Bunların hepsi toplumsal hiyerarşide işe yarayabilecel davranışlardır. Yani sahip olduğumuz her duygunun belli bir kökeni ve davranışsal karşılığı vardır. Evrimsel süreçte, davranışların ortaya konulmasını destekleyen bu tarz bir mekanizma yani duygular, elbetteki avantaj sağlayacaktır.

Duyguların evrimi konusunda çok eski ve ilginç bir deney vardır. Dünyanın dört bir yanındaki misyonerlere belli yüz ifadelerini gösteren fotoğraflar gönderilmiş ve bunları yerli halka göstermeleri istenmiştir. Sonuçta bir çok yüz ifadesinin (yani duyguların dışa vurumunun) kültürden bağımsız olarak aynı anlamı ifade ettiği görülmüştür. Uzak akraba sayabileceğimiz bazı hayvanlarda bile bizimkilere oldukça benzer yüz ifadelerinin bulunması bu durumun evrimsel derinliğini anlatır.

Doğuştan gelen duyguların yanı sıra sonradan kazanılanlar da vardır elbette. Mesela çıplaklık durumu, bir bebek için herhangi bir anlam ifade etmez. Giysi kullanmayan kabilelerde yetişkinler için de aynı durum söz konusudur. Ancak içimizden birini işlek bir caddenin ortasında çıplak bıraksak, ne tarz duygu seli yaşayabileceğinizi siz tahmin edin. Bu tarz duyguların kültürel bir temeli vardır ve bunları salt evrim ile açıklamaya çalışmak bence boşa çaba olur.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
Anonim
Anonim
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Sadece bir kaynaktan alıntı yapacağım. (Öyle bile çok uzun olacak.) Birkaç kaynak daha belirteceğim. Onlara da bakabilirsiniz.

Öncelikle, mutasyonlar başlangıçta zararlı bile olsalar evrimsel süreçte yarara dönüşebilirler. Ya da bir ortamda zararlıyken başka bir ortamda yararlı bir durum yaratabilirler. Canlının geninde oluşan bir mutasyon, eğer o canlıya bir fayda sağlıyorsa, yani bulunduğu ortam şartlarında yaşamını ve üremesini kolaylaştırıyorsa, sonraki nesillere aktarılır. Böylece bu mutasyona uğramış genin popülasyondaki sayısı artar. Aksi şekilde, eğer mutasyon bu şartları kolaylaştırmıyor ve canlının üremesine katkı sağlamıyorsa, o canlı zaten üreyemeyeceği için zamanla mutasyona uğramış genler azalır ve yok olur, ayıklanır. Böylece, yararlı genlerle zararlı genler ayıklanarak yaşadığı ortama daha iyi uyum sağlamış canlılar gelişir. Mutasyon denince akla hemen zararlı olan değişiklikler gelse de, canlı için faydalı olan mutasyonlar da vardır.

(Burada basit ama bir o kadar da önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor, bir mutasyonun “faydalı” olması, mutasyonun gerçekleştiği gene sahip canlı için kullanılan bir kavramdır, faydalı mutasyon denilerek, o canlıdaki mutasyonun “insana” faydalı olmasından bahsedilmemektedir. Örneğin insan genlerindeki bir mutasyon, eğer insan için faydalıysa buna faydalı mutasyon denir; aynı şekilde örneğin bir bakteride meydana gelen mutasyon bakterinin yaşamını iyileştiriyorsa, yine faydalı mutasyon denir. Bakterideki faydalı mutasyon, bakterinin üremesini kolaylaştırdığı için insana zararlı olabilir ama bundan dolayı ona zararlı mutasyon DENMEZ. Yani gerçekleştiği canlıya göre fayda-zarar ilişkisi gözetilir.)

Aşağıda bu faydalı mutasyonlardan bazılarını maddeler halinde bulacaksınız:

1. CCRS genindeki mutasyon:

CCRS genindeki mutasyon HIV’den AIDS’e geçişi yavaşlatır ve aynı gende gerçekleşen iki mutasyon bir kimsenin HIV enfeksiyonuna karşı direncini arttırır. Bugün, büyük bir evrim deneyinin içinde yaşıyoruz. Gözlerimizin önünde evrim geçirmekte olan ve AIDS hastalığına neden olan HIV salgını. HIV denilen virüs, 19. yüzyılda bilinmeyen, ancak şimdi çok tanıdık hale gelen bir organizma.

Evrim karşıtları için bile, HIV, değişerek üremenin kanıtıdır, çünkü bu sürecin gerçekleşmesine tanık oluyorlar. Kısacık geçmişinde virüsün yapısı değişim gösterdi ve karşılaştığı yeni durumlara karşı uyum sağlamayı başardı. Ölüm yaklaştığında hasta, kendisini enfekte etmiş virüsten, insanla kuyruksuz maymunlar arasındaki fark kadar değişiklik gösterebilen, virüsün torunlarının yuvası olmuştur artık. Bu sitede, HIV virüsünün kendisinin geçirdiği evrimle ilgili ayrıca yayınlanmış bir yazı bulacaksınız, ama buradaki konumuz insanda meydana gelen faydalı bir mutasyon olduğu için, virüsün doğasına burda girmeyeceğiz. İlgilenenler bu linkten yazıya ulaşabilirler:  http://www.baharkilic.org/post/2011/03/08/HIV-virusu-ve-evrim.aspx 

 Konumuz insandaki bir genin uğradığı mutasyondur. C-C kemokin reseptör5 (CCR5) , insanlarda CCR5 geniyle kodlanmış bir proteindir. CCR5 , baskın olarak T hücrelerinde, makrofajlarda, dendritik hücrelerde ve mikrogliada etki gösterir. Bu genin insandaki enflamatuar cevapta rol oynadığı düşünülmektedir.

 Bazı popülasyonlar, Delta32 mutasyonunu kazanmıştır ki bu mutasyon CCR5 genindeki genetik bilginin bir kısmının silinmesine sebep olmuştur (32-bp segment silinmesi). Bu mutasyonu taşıyan homozigot bireyler, HIV enfeksiyonuna karşı tamamen ya da kısmen dirençlidir (yukarda söylediğimiz gibi, homo-heterozigot olmasına göre değişir).

   HIV, saldıracağı hücrelere girmek için bir ön reseptör olarak çoğunlukla CCR5 veya CXCR4’i kullanır. Delta32 mutasyonu ile, reseptör çalışamaz hale geldiği için HIV virüsünün tutunması ve hücreye girmesi engellenir, bu alel genlerden 2 kopya olması , HIV için daha da yüksek bir direnç oluşturur.Bu aleller, Avrupalılarda %5-14 oranında bulunur, Afrika ve Asya’da ise nadirdir.Birçok çalışma, bu alellerden sadece birinin varlığının bile, HIV taşıyıcısı kişilerde AİDS hastalığının oluşmasını 2 yıl geciktirdiğini göstermektedir.

2. Klamidya ve karanlığa uyum

Klamidyalar, ışıkta fotosentez yapabilen ama karanlıkta da karbon kaynağı olarak asetatı kullanarak az da olsa bir süreliğine büyüyebilen bir tür tek hücreli yeşil alg türüdür.Graham Bell, klamidyaları karanlık ortamda yüzlerce nesil üretmeyi başardı ve şöyle bi sonuç elde etti: Deneyin ilk başında bazı klamidyalar karanlıkta gayet iyi büyürken, bazıları hiç büyüme göstermemişti. 600 jenerasyon sonra ise, klamidyaların büyük çoğunluğu karanlıkta gayet iyi büyüyebilir hale gelmişti. Hemen hepsi karanlığa adapte olmuştu.Bu deney, faydalı mutasyonların, hayatta kalmak için ışığa nerdeyse bağımlı olan bir canlıda ne kadar hızlı geliştiğini ve sonunda canlının ışıksız ortamda sorunsuzca yaşayabilir hale geldiğini göstermesi açısından önemlidir.

3. Domuz gribi virüsü H1N1′in geçirdiği mutasyon

California Teknoloji Enstitüsü’nden -Nobel ödüllü- Prof. David Baltimore ve ekibi, domuz gribi virüsünün yayılmasını sağlayan bir mutasyonu tanımladı ve Science dergisinde yayınladı. Domuz gribi virüsü diye bilinen H1N1′in bazı örneklerinin zaten yararlı bir mutasyon taşıdığı biliniyordu. Bu mutasyon, virüsün, çoğalmasını engelleyen bir ilaca (oseltamivir, piyasa ismi Tamiflu) karşı bağışıklık kazanmasını sağlıyor, ama yan etki olarak virüsün yayılmasını yavaşlatıyordu. Bu nedenle de fazla yayılamıyor ve pek de ciddi bir sağlık sorununa dönüşecekmiş gibi durmuyordu.

 Ancak 2007-2008 sezonundaki domuz gribi, hem dirençliydi, hem de hızla yayıldı. Yavaş olması beklenen dirençli virüs nasıl olup da bu kadar hızlanmıştı? Antibiyotik direncini sağlayan mutasyona ek olarak bu virüsler, iki ayrı mutasyon daha geçirmişler, ve hızla çoğalma yeteneğini kazanmışlardı.

 Bu iki yararlı mutasyon, dirençsiz bir virüste birbiri ardına meydana gelmiş ve direnç kazandıran mutasyonun yavaşlatıcı etkisini baştan azaltmıştı. Böylelikle bunun ardından meydana gelen direnç kazandırıcı mutasyon bir zarar vermeden canlıya yarar sağlamıştı. Bu üç mutasyon, virüse o kadar yarar sağladı ki virüs tüm dünyaya kısa sürede yayıldı.

 4. Klebsiella aerogenes bakterisi ve fucose isomeraz enzimi

 Robert Mortlock, Klebsiella aerogenes bakterisinin mutasyon geçirerek, daha önce bünyesinde sürekli üretilmeyen bir enzimi (fucose isomeraz enzimi) , sürekli üretmeye başladığını bulmuştur. Her daim kullanılmayan bu enzimin, sürekli olarak üretilmesine yönelik bu mutasyon, zararlı gibi görünmektedir çünkü bakteri için enerji ve kaynak israfıdır. Ancak bu enzimin her an vücutta bulunmasıyla Klebsiella aerogenes bakterisi, daha önce aralıklarla metabolize edebildiği besinleri, her an kullanabilir hale gelmiştir. Dolayısıyla başlangıçta zararlı bir mutasyon olarak ortaya çıkan durum, sonunda faydalı hale gelmiştir.

 5. Bakterilerdeki antibiyotik direnci

 Bilindiği üzere, sürekli ve düzensiz antibiyotik kullanımı, bakterilerde, bir süre sonra o antibiyotiğe karşı direnç gelişmesine sebep olur. Çoğu zaman, mutasyon sonucu gelişen bu direnç, bakterinin antibiyotiksiz ortamda yaşamasını zorlaştırıcı bir durum da yaratır. Dirençli bakteriler, antibiyoktiksiz ortamda, mutasyona uğramamış olanlara göre daha yavaş ve zor ürer. Yani direnç gelişimi, antibiyotiksiz ortamda, bakterinin üremesi ve çoğalması adına zararlı bir mutasyon olsa da, insan vücuduna, yani antibiyotikli ortama giren aynı bakteri için faydalı bir durumdur.

6. Drosophila’da kanatların büyümesini durduran mutasyonlar:

Bu mutasyon sineğin şiddetli rüzgarlar bulunan adalarda sağ kalma yeteneğini geliştirmektedir.

(3.7.8.9.10. maddelerin tümü sayın Çağrı Yalçın’ın yayınlamış olduğu yazıdan alınmıştır.)

http://www.bilimguncesi.org/?p=417

http://www.bilimguncesi.org/?p=1241 

7. Sitrik asit tüketmeye başlayan bakteriler

Prof. Richard Lenski’nin, laboratuvarda gözlenmiş bir mutasyonu tarif eden “uzun vadeli evrim deneyi: Bu deneyde, özetle, başlangıçta ortamdaki sitrik asiti enerji kaynağı olarak kullanamayan bakteriler, hiçbir müdahale altında kalmadan, kendiliğinden mutasyon geçirerek bu maddeden istifade edebilir hale geldi.

Bu deney 1988 yılında, 12 özdeş Escherischia coli (koli basili) ekiniyle başlatıldı, yani bakteri deney boyunca bir deney tüpünün içinde, kendisine uygun bir ortamda yetiştirildi. Her gün (yani 6-7 nesilde bir), eldeki bakterilerin yüzde onu yeni bir tüpe aktarılırken, geri kalan yüzde doksanı çöpe atıldı. Yalnız her 500 nesilde bir, normalde çöpe gidecek bu yüzde doksanlık kısım derin dondurucuya kondu. Bakterileri donuk şekilde saklamak, gerektiğinde çözüp üzerinde tahlil yapmak mümkün olduğundan, bakterilerin zaman içinde bir arşivi tutulmuş oldu. Deney boyunca bu bakteriler, içinde az miktarda glukoz ve bol miktarda sitrik asit bulunan sıvı ortamda yetiştirildiler, ancak sitrik asiti kullanma imkânları olmadığından yalnızca glukozla idare ettiler. Ne var ki, 33.127 nesil sonra tüplerin birindeki bakterilerin birden bire sitrik asiti kullanmaya başladıkları fark edildi. Bunun üzerine araştırmacılar donuk bakteri arşivlerini açıp önceki nesillerden bakterileri inceleyince gördüler ki sitrik asiti kullanabilen bakteriler yaklaşık 31.500’üncü nesilde ortaya çıkmış, ve sayıları biraz dalgalanıp 33.127’inci nesilde patlamış. Bu dalgalanmaları, bu bakterilerde tek bir mutasyonun değil, birden çok mutasyonun bu yeni beceriyi sağladığına yoruyorlar.

Bakterilerin yaşadığı fiziki şartlar deney boyunca sabit olduğundan ve bu bakterilere yatay gen aktarımını engellemek için hareketli genlerden arındırılmış ortamlar kullanıldığından, bu sitrik asit kullanma becerisinin kendiliğinden meydana gelen mutasyonlara bağlı olduğundan eminler.

Lenski ve meslektaşları şimdi bu sitrik asiti kullanma becerisinin tam olarak hangi genlerdeki mutasyonlara bağlı olduğunu ve bu genlerin hangi hücresel düzenekler yoluyla yarar sağladığını araştırıyorlar.  

 8. Bulundukları zeminin rengine uyum sağlayan fareler

image

 Şekil 1. Hoekstra ve ekibi, aynı türden ama farklı renk tüy taşıyan farelerdeki yararlı değişinimi tanımladı. Bu fotoğrafta fareler doğadakine zıt zemin üzerinde görülüyor. (Fotoğraf: Emily Key)

Araştırma, ABD’deki bir kumulda ve etrafındaki toprak bölgede yaşayan fareler (Peromyscus maniculatus) üzerinde yapıldı . Bu farelerden, açık renkli kumul üzerinde yaşayanların açık renkli tüylere, koyu renkli topraklarda yaşayanların ise koyu renkli tüylere sahip olduğunu gören Dr. Hopi Hoekstra ve meslektaşları, bu durumun farelerin yırtıcı kuşlardan gizlenmelerini sağladığını ve dolayısıyla bu uyumun yararlı bir mutasyonun ürünü olduğunu öngördüler. Bunu sınamak için bu farelerin kalıtım bilgisini incelediklerinde, bu uyumdan tek bir gendeki (Agouti) mutasyonun sorumlu olduğunu buldular. Yaptıkları topluluk kalıtımı hesaplamaları bu mutasyonun bundan 4.000 yıl önce meydana geldiğini gösterdiği için, ve yerbilimsel çalışmalar bu coğrafi bölgenin 8.000-10.000 yıl önce oluştuğunu gösterdiği için, bu mutasyonun farelerin buraya göç etmesinden sonra meydana geldiği sonucuna vardılar.

Hoekstra ve ekibi bu mutasyonun etki şeklini de açıklığa kavuşturdu: Mutasyon, genin protein kodlayan kısmında değil, o proteinden ne kadar üretileceğini belirleyen kısmında meydana geldi. Yani fare aslında tamamen aynı proteinleri üretiyor ama daha fazla ürettiği için koyu renkli pigment (tüylere rengini veren madde) azalıyor ve tüyler daha açık renkli oluyor. Hoekstra’nın öğrencileri şimdi bu değişimlerin DNA’nın tam olarak neresinde meydana geldiğini bulmaya çalışıyor.

 9. Lucilia cuprina türü sineklerin zehire karşı dirençleri

Lucilia cuprina türü sineklerin, zehire karşı dirençleri, bir nokta mutasyonuna bağlıdır. Bu zehir, asetilkolinesteraz adlı enzimi hedef alır, ona bağlanır ve onu görevini yerine getirmekten alıkoyar. Asetilkolinesteraz enziminin bu sinekteki karşılığı E3 üzerinde çalışan araştırmacılar, bu enzimden sorumlu olan geni incelediklerinde, beş ayrı nokta mutasyonu saptadılar. Bunlardan hangisinin veya hangilerinin bu dirençten sorumlu olduğunu araştırırken, ipucu, aynı direnci gösteren başka bir sinek türünden (Torpedo californica) geldi: Bu sinekler aynı direnci, bu beş mutasyondan yalnızca biri ile elde etmişlerdi. Ayrıca, ancak bu mutasyonla etkilenen amino asit, enzimin işlevini değiştirebilecek bir noktada yer alıyordu. Bunun üzerine araştırmacılar bu mutasyonlarla meydana gelen enzimlerden hangisinin organofosfatları parçalayabileceğini incelediler ve öngördükleri sonucu elde ettiler: Enzimin 137’nci amino asiti glisinden aspartik asite dönüşmüş, bu da GGT diziliminin GAT’ye dönüşmesiyle olmuştu . Ve bu mutasyon, bu enzime, kendini etkisizleştiren zehiri parçalama özelliği kazandırmıştı. Yani tek bir bazın değişimi, bu sinekleri ölümden kurtarmıştı.

10. Akdeniz Kansızlığı (=Thalasemi, AK) ve sıtmaya yakalanmayan bireyler 

Bir kromozomda belirli bir genin iki kopyası (alel) bulunur. Akdeniz kansızlığı hastalığı, ilgili genin her iki aleli de mutasyon gerirmişse meydana gelir. Bu kişilerde alyuvarlardaki hemoglobin molekülü görevini yerine getiremez.

image

Şekil 2. Akdeniz kansızlığı geninin iki kopyasını taşıyan bireyler (kırmızı) bu hastalığa yakalanırken, tek kopyasını taşıyan bireyler (mor) Akdeniz kansızlığına yakalanmadan sıtma hastalığına karşı direnç kazanırlar. (Wikipedia’dan Türkçeleştirilmiştir.)

Bir mutasyona uğramış, bir normal alel taşıyan bireyler ise, AK’na yakalanmadıkları gibi, sıtma hastalığına karşı başka insanlarda görülmeyen bir direnç kazanırlar. Peki bu direnç nasıl oluşur? Bazı uzmanlar, AK genini taşıyan bireylerde sıtma mikrobunun ya daha az çoğalma fırsatı bulduğunu ya da içinde yuvalandıkları arızalı alyuvarların dalakta parçalanmasıyla öldürüldüklerini düşünüyorlar. Bunun nasıl olduğuna henüz kesin bir açıklama getirilmemiş olsa bile, bu mutasyonun yararlı etkisi ortada: Sıtmanın çok görüldüğü bölgelerdeki AK oranının, sıtmanın görülmediği bölgelere göre yüksek olduğu biliniyor. Belli ki sıtmaya yakalanmaktan koruyan bir gen, belirli şartlarda zararlı olmasına rağmen, sıtma karşısında yarar sağladığı için o canlıda barınabiliyor.

 11. Naylon lineer oligomer hidrolaz enzimi 

(bununla ilgili detaylı bir makaleyi bilim yazıları bölümünde aşağıdaki linkte bulabilirsiniz)              http://www.baharkilic.org/post/2011/03/07/Faydal%C4%B1-mutasyonlar.aspx

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
90
Ertuğrul Karadeniz
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Yok
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Evrim Ağacı'ndan bir makaleyi alıntılıyorum. Buna benzer bir soru sorulmuştu önceden. https://evrimagaci.org/soru/neden-kanatlarimiz-yok-3411 Bu adrese de bakabilirsiniz. "İnsanlar Neden Uçamaz?" Gibi Sorulara Cevap! "Trade-off" Nedir? Evrimsel Açıdan "Hayatta Kalmak" Ne Demektir? adlı makaleyi atıyorum.

Dünya üzerindeki bilinen bütün canlıların 2 ana amacı vardır: Hayatta kalmak ve üremek. Ancak bunlara bu kadar yüzeysel bakmak çok doğru değildir. Çünkü "hayatta kalmak" da, "üremek" de son derece kapsamlı kavramlardır ve aslında bu kelimeler altında pek çok anlam yatmaktadır. Dolayısıyla bu arka planda kalan anlamların açıklanmasında fayda vardır.

İlkinden başlayalım: "Hayatta kalmak". Eğer bu olguya yüzeysel bakılırsa, "Pençelerin, keskin dişlerin, vb. gelişimi yeterlidir." diyerek kestirip atılabilir. Ancak hiçbir evrim, kolay başarılan bir durum değildir. Hatta Biyoloji'de biz bir canlının evrim geçirmekle geçirmemek arasındaki "tercih durumu"na (aslında bilinçli bir tercih değildir, doğa evrime zorlar; canlının iki seçeneği vardır: Değişmek veya yok olmak) "trade-off" diyoruz. Pek çok bilimde kullanılan bu tabiri Biyolojik anlamıyla kısaca şöyle özetleyebiliriz: Bir canlı, evrim geçirmekle yok olmak arasındaki "zorunlu kararını", evrim geçirdiği takdirde kazanacağı "ödül" ile evrim geçirmek için harcayacağı enerji ve emek toplamının kıyaslaması sonucunda alır. Yani bir canlının yok olmak yerine evrim geçirmeyi tercih etmesinin arkasında yatan sebep, evrim sonucunda alınacak ödülün, evrim geçirmek için harcanacak enerji ve emeğe değmesi ve ondan kat kat fazla olması gerekliliğidir. Bu sayede şu soruya da cevap verilebilir: "İnsanlar neden uçmuyorlar, madem evrim hep iyiye doğru evrimleştiriyor?" Bu soruda bir hata, bir de az önceki açıklamaya dayalı cevap vardır. Hata, evrimin yönüyle ilgilidir. Evrimin bir yönü yoktur, o anda doğa neyi gerektiriyorsa, onu sağlamak üzerine bir baskı vardır. Cevap ise şudur: Çünkü insanların uçmaya ihtiyacı yok. Evet, bu belki iyi olabilirdi ancak bunu geliştirmek için harcayacağımız enerji ve vereceğimiz emek, karşılığında alacağımız ödüle asla değmez. Bu sebeple de, buna eğilimi olan insanlar varsa bile, doğa onları eler. Tabii burada insan örneğinin komik durduğunu hatırlamakta fayda var. Ancak aynı örneği filler için düşünürseniz, daha güzel bir örnek olabilir. 

Şimdi, konumuza geri dönecek olursak, "hayatta kalmak" kavramına yüzeysel bakmamız gerektiğinden ve "trade-off" kavramından bahsettik. Bunun sebebi, şu noktayı açıklamaktır: Bir canlının bir özelliği evrimleştirmesi, onun bütün sistemini ekleyebilecektir, yani bir bütün olarak organizmayı etkileyebilecektir. Bir örnekle açıklayalım:

Bir ayının pençesinin ilk evrimleştiği ya da gittikçe güçlendiği bir durumu düşünelim. Bu evrim sırasında var olan ayı popülasyonundaki ayıların morfolojik ve hatta biyokimyasal yapıları, var olan sistemlerini destekleyecek şekilde evrimleşmiştir. Yani "daha güçlü", "daha sıkı", "daha gelişmiş" bir pençeyi destekleyecek şekilde değil... Dolayısıyla, eğer ki ayının pençeleri güçlenecekse, adım adım kemik yapısı, tendon yapısı, kasların dizilimi ve miktarı, iskelet yapısı, bu iskelete bağlı olarak dolaşım ve sinir sisteminin konumu, beynin bu güçlü pençelere yönelik durumu ve hatta daha güçlü pençelerden dolayı; denge merkezleri, diğer uzuvların çalışma biçimleri, diğer uzuvlara düşen yük miktarı, vb. değişecek ve yeni duruma göre evrimleşmeleri gerekecektir. İşte bu sebeple, ilk bakışta son derece sıradan gözüken bir evrimsel basamak, arkasında devasa değişimleri barındırabilir. Aslında "türleşme"nin kökeninde yatan olgulardan biri budur, ancak bu bir diğer yazımızın konusu olsun.

Uzun lafın kısası, "hayatta kalmak", küçük değişimlere bağlı zincirleme büyük değişimleri gerektirir. Bu sebeple de, her canlı, her özelliği evrimleştiremez. Bu evrime gerçekten ihtiyacı olması ve bunu yapabilecek gücü olması gerekir. Tabii bu noktada şunun altını kalın çizgilerle çizelim: Burada her ne kadar evrim sanki bireylerin üzerinde gerçekleşiyor gibi anlatıyorsak da, evrim genel olarak popülasyonun tümünde, ancak bireylerin değişimlerinin kolektif etkisinden kaynaklanmaktadır. Bu noktayı atlamamak ve anlamak çok önemlidir.

Ayrıca sayfamız üyelerinden Sayın Kubilay Meşe'nin yorumunu da buraya eklemekte fayda görüyoruz:

Ayrıca evrimin birikimli bir şekilde süreğen hal aldığını bilmek gerekir. Birikimsiz bir gelişim sürecinde her türlü değişim beklenebilir iken, birikimli bir seçilim süreci bazı durumları mekanik olarak engeller. Örneğin zürafaların beyinden çıkan, boğazdan aşağıya inen, sonra kalp dolaylarından inen ve aynı yolu geri yukarı çıkarak gırtlağa ulaşan ses sinirlerinin bu durumu, birikimli seçilimle açıklanabilir. Fakat hazır bu konuya girmişken "marjinal maliyet" durumunu da açıklamam gerekiyor. Marjinal maliyet, anlık bir durum için yapılan harcamalar diye tanımlanabilir. Zürafanın siniri örneği ile birleştirirsek marjinal maliyet bize şu sonucu verir: Evrimsel süreç içinde uzayan boyna bağlı olarak baş gövdeden ayrı durmaya başlamaktadır; fakat bu uzaman uzun zaman sürecinde gerçekleşir.

Sonuçta "canlı cimridir" ilkesi (:D) uyarınca canlının en az maliyetli olan işi yapmasını bekleriz. Bu da "ilerde uzunca bir yol oluşturabilecek sinirin" yolunu değiştirmeni değil, halihazırda bulunan yolu uzatmasını gerektiriyor. Yani canlı marjinal düşünüyor; anlık maliyet hangi durumda en azsa o yolu seçiyor; ister uzun ister kısa. Değerli bir bilim adamı şöyle demiştir: "Doğa olağanüstü bir lehimcidir, tanrısal bir yaratım ustası değil."

Sonuç olarak şunlara ulaşılır:

  1. Canlı cimridir.
  2. Marjinal maliyeti düşük olan değişimler doğal seçilim tarafından seçilir.
  3. Doğal seçilim birikimli gerçekleşir; eski değişimler tamamıyla silinmez.
  4. Bu da karmaşık sinir yollarına, gereksiz yerden dolanmış testislere, gerçek başparmağı varken bileğini çıkıntısını parmak gibi kullanan pandalara neden olur.
Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
50
Elifsu Akın
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Eğer evrim ilk insanın var olmadığını savunuyorsa, evrim dine ters mi düşer? Evrim ateizmi gerektirir mi?
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Semavi Din'lerin ortak noktası olan ilk insan Hz. Adem ile evrim çelişir.Evrim İslam ile veya başka bir din ile çelişmez dense bile (bence) bu yanlıştır.Evrime göre hiçbir canlının ilki olmaz bu nedenle ilk insanda var olamaz, üstüne bir de topraktan yaratıldı gibi delice bir şey söyleyince bilim yerine ilim devreye giriyor o yüzden (tekrar bence) bilim ile din çelişir.Eğer din ile bilim çelişirse zaten o dinin gerçek olmadığının kanıtıdır.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
25k
Ersals Krononot
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Temel yaşamsal fonksiyonlarının faydasını barındırmıyor olmasına rağmen birey neden üremeye güdülenmiş -buna zorlanmış- gibi görünüyor olabilir...
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Tüm canlılar türlerinin devamları için ürerler. Bunu tüm canlılar yapar. Yani üreyemeyen herhangi bir canlı yoktur. Canlıların üremesinde ki temel sebep ise türünü devam ettirme isteyişidir.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
320
Hüseyin Ardal
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Afrika ve asyada insan nufusu artıyor bu artış ile avrupaya göç devam ediyor avrupanın demografik yapısı bozuluyor
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Olaya biraz tersten bakacağım. Afrika'nın doğum oranı fazla. Bebek çok olmasına rağmen yaşam süresi az. Afrika'nın 2015 yılına ait nüfus piramidine baktığımızda doğumun çok ancak yaşlı yani uzun yıl yaşayan kişi sayısının az olduğunu görüyoruz. Gelişmemiş ülkelerin ortak özelliğidir bu. Peki neden doğum fazla?

Ölüm fazla olduğu aile, daha fazla çocuk yapıp soyunun hayatta kalma ihtimalini arttırmak isteyebilir.

Daha çok çocuk daha çok çalışma gücü getirir anlayışı olabilir.

Cahillik veya aile planlaması eksikliği. Toplumun bilgisizliği sebebi ile aile planlamasına olumsuz bakılabilir.

Doğum kontrolü ve sağlık hizmetlerine erişim az olduğu için olabilir.

Anne veya baba daha çok çocuk olunca kendilerine daha iyi bakılacağını düşünüyor olabilir.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Kaynak 1
  2. Kaynak 2
  3. Kaynak 3
  4. Haber Açıklamada bahsettiğiniz durum ile ilgili bir haber.
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
225
Ahmet Akbulut
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

"Evrim teorisine" derken o teori böyle bir şey açıklamaz.Kendi atalarını ele al binlerce, on binlerce yıl taştan, tahtadan eşyalar yapıp kullandılar sen şimdi doğaya çıksan aynı eşyaları sıfırdan ataların gibi yapabilirmisin, şahsen ben yapamam.Böyle bilgiler aktarılmasa da canlılar için en önemli iki şey olan üremek ve hayatta kalmak gen'den gene aktarılabilir.İnsan beyni geliştikçe neyin dost neyin düşman olduğunu kavramaya başladı günümüzde bizim "fight or flight" (savaş ya da kaç) sistemimiz bu kadar iyi çalışıyorsa bu sebepten olabilir.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Ekşi
  2. Medium.com Bilginin Diğer Nesillere Aktarılması İle İlgili Detaylı Bir Yazı.
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
350
Bekir Metin
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
sistem dışına çıkma imkanı olsa yada şartlar oluşturulsa bu değişebilirmi,zamanla alakası olmayan bu yaşlılık adı verdiğimiz şey ne, evrime feyk atlr.
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Canlılığın güneşe göre evrimleşerek gelişmesi, yaşam ve ölüm döngülerinin belirlenmişliği gibi temel konular, solar sisteme has, sadece burada geçerli olmayacaktır biyolojimiz için.

Canlılığın temel olmazsa olmazı, ATP -adenozin trifosfat- üretmektir. Ve bunu üretmenin bedeli, oksijenli yanma, yani paslanmadır. Bu, enerji üretiminde kaçınılmaz bir durumdur ki, yaşlanma karşılığında ömür elde ediyoruz, entropiye karşı direnç oluşturuyoruz.

Bildiğimiz anlamda enerji üretmeye devam ettiğimiz sürece, evrenin neresinde olursak olalım, yaşlanma -metabolik artıkların hücresel düzeyde bizi paslandırması- kaçınılmaz olacak. Ölüm de dolayısıyla.

Evrimin ileri safhasında bizim de bitkiler gibi enerjiyi doğrudan güneşten alarak fotosentezle üretmemize kayacağını düşünen otörler var. Ki öyle olacakmış gibi görünüyor zaten. Ancak öyle de olsa, her durumda enerji üretmenin bedeli, yaşam, yaşamanın bedeli de ölüm.

Evrenin neresinde yaşadığınızdan bağımsız olarak içinde bulunduğumuz biyolojik yapıyı ölümsüz yapmanın olası tek bir yolu, -şimdilik-, ETS elektron transport zincirinde enerji üretiminde istasyonları ideal hale getirme çabası. Bunu başarabilirsek olası ölümsüzlüğe yakın yaşamanın yolu burada. Çünkü, ölüm de buradan geliyor.

Genetik ömür 130-140 yıl iken bizim 70-80 yıl yaşıyor oluşumuzun nedeni, genetik biyolojik yapımıza değil, keyfimize göre yaşam kurmuş olmamız. Enerji üretmek hammadde almak için değil, tat lezzet için besleniyor olmamız.

Bu gibi gelişmemişliklerimiz, uzun yaşama yüklenecek anlamdan fakir olmamız gibi nedenlerle uzun yaşamak değil, ölümsüzlük değil, doğru yaşamak için gerekçe üretmek, ve neden doğru yaşamamız gerektiğine ikna olmamız gerekiyor. Bu daha öncelikli bir ihtiyaç bizim için.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
4,473
Melih Kemal
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Tüm maymunlar kuyruklu bir primattan gelip daha sonra kuyrukları köreldiği için mi böyle bir organımız var ?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Türümüzün eskiden kuyruğu vardı. Kuyruk sokumu ise kuyruk ile vücudu birbirine bağlayan organdı. Ancak şu anda kuyruğumuz yok bu nedenle kuyruk sokumuna körelmiş organ diyebiliriz.

Kuyruk sokumu gibi körelmiş organların hala vücudumuzda olmasının sebepleri şu şekilde olabilir:

  1. Eski işlevini yitirmiş olmasına rağmen evrimsel süreçte yeni bir işlev kazanmaı
  2. Organın evrimsel süreçte körelmeye devam etmesi (yani günümüzde tam olarak körelmeyen bu nedenle körelmeye devam etmesi).
  3. Organın vücudumuzda çok fazla yük teşkil etmemesi
Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
4
Puan Ver
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
5
Puan Ver

Çünkü denizin büyük canlılarından kaçmak için sığ yerlere gelmeye başladık gelmemizle birlikte çoğu hayvan oksijen yüzünden öldü.E geri gelemeyiz çünkü ölürüz burada da kalamayız yine ölürüz gidicek tek bir kalıyor o zaman, KARA.Karaya çıkma işi kolay olmuyor tabi sucul bir canlı haliyle güneşin altına çıkınca derimiz hızlıca yanmaya başlıyor haliyle balıktan sürüngene hızlı bir geçiş yapıyoruz.

Tiktaalik'in sudan çıkıp evrimleşmesi
Tiktaalik'in sudan çıkıp evrimleşmesi
University of Chicago
Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
1,080
Caner Tüysüz
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
6
Puan Ver

Her ikisi de yaklaşık olarak 500 milyon ila 470 milyon yıl önce protistalardan evrimleşmiş iki grup. Ancak güncel veriler hayvanların bitkilerden birazcık daha erken evrimleştiğini gösteriyor; tabii bu, yeni verilerle değişebilir. Bu noktada unutulmaması gereken detay şu: İlk evrimleşen bitkiler de, hayvanlar da tıpkı ataları olan protistalar gibi çok basit yapılı mikroskobik canlılardı; her ikisi de sonradan makroskopik olacak biçimde irileştiler.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
465
Yıldız Tozu
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
evrim müzesi videosunda Çağrı Mert Bakırcı sürüngenleri ve dinozorları ayırmıştı tam anlayamadım dinozorlar zaten sürüngen değil miydi?
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Dinozor, hayvanlar sınıfında sürüngen sınıfına girer.Zaten adı Yunanca'da "Korkunç Kertenkele" demek, Bakırcı'nın ayırma sebebi sürüngenlerde çok fazla tür olduğundan bi de buna dinozorlar gibi karmaşık ve çok fazla türde hayvanı eklemek sıkıntı olabilir ve bizim anlamamız zorlaşır diye ikisini ayırtmıştır.

Bilimsel Sınıflandırmada;

Âlem:Animalia(Hayvanlar)

Şube:Chordata (Kordalılar)

Alt şube:Vertebrata (Omurgalılar)

Sınıf:Sauropsida (Sürüngenler)

Alt sınıf:Diapsida 

İnfra sınıf:Archosauromorpha

Üst takım:Dinosauria 

'da bulunurlar.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Wikipedia
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
210
Sigmoond Freid
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Artık Marsa gitmemize az kaldı.Koloniler kurmaya hazırlanıyoruz.Peki insanın evrim nasıl olacak,insan atasından gelen iki farklı tür ortaya çıkabilirm
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

İnsandan yeni bir tür oluşması için gerçekten uzun yıllar gerekiyor 100 yıl 1000 yıl gibi kısa süreli değil on binlerce yıllardan bahsediyoruz. Her ne kadar Mars'a koloni kurma işi hızlansa bile böyle bir şey uzun sürer.

Yeni bir tür ortaya çıkmayabilir ama evrim geçirebiliriz örnek veriyorum oradaki oksijene uyum sağlamak için akciğerlerimiz değişebilir veya yemeklerimiz kısıtlı olduğundan sindirim sistemimiz küçük besinleri uzun süre depolamaya evrimleşebilir, tamamen tahmin.

Ama mesela Dünya'daki insanlar günümüzdeki gibi kalsa oraya giden kişilerde evrim geçirirse eğer onlar Dünya'ya biz'de o koloniye gitmez isek yeni tür oluşma işi hızlanır.Örneğin zamanında siyahi ve beyaz insanlar bir araya gelip üreyip çoğalmasaydı ikiside ayrı bir tür olucaktı.Ama biz birbirimizle karıştığımızdan böyle bir şey olmadı.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
225
Ahmet Akbulut
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Şunu anlamıyorum.Mesela fosil kayıtlarına bakıyoruz ama biz bunu nasıl hikayeleştirip sunabiliyoruz.Yani kısacası bildiğimizi nereden biliyoruz.
Cevap
Puan Ver
8
Puan Ver

Bu güzel bir soru, çünkü birçok insanın gözden kaçırdığı şey bu: Evrime dair son 160 yılda biriken o kadar geniş bir bilgi birikimi var ki, bir "kahve muhabbeti" sonrası evrime ilgi duymaya başlayan biri için bu saha sanki dün keşfedilmiş de bugün masallar anlatılıyormuş gibi geliyor. E akademik makale nedir, nerede bulunur, nasıl okunur gibi konularda da sıfır bilgiye ve donanıma sahip olduğumuz için (ki bu kısmen normal; sonuçta kimse bilim insanı olarak doğmuyor), halkın anlayacağı düzeye indirgenmiş olan belgeseller sanki bilimkurgu imiş gibi geliyor.

Ne tuhaftır ki astrofizik, kozmoloji, hatta etoloji ile ilgili belgesellerde aynı hisse sahip olmuyoruz. Bir siyamangın belli bir davranışı neden yaptığını nereden biliyoruz? Bir ötegezegenin atmosferindeki kimyasal derişimini nereden biliyoruz? Büyük Patlama'dan 0.0001 saniye sonra ne olduğunu nereden biliyoruz?

Bunların hepsi, tıpkı evrimsel biyolojide olduğu gibi, derin bir akademik arka plandan geliyor. Buna "literatür" ("yazın") adını veriyoruz. Akademisyenler bulgularını ve metotlarını bilim camiasıyla hakemli dergiler yoluyla paylaşıyorlar. Diğer bilim insanları bunları okuyor, bilgileniyor, kendi perspektifleriyle testlere tabi tutuyorlar. Bu sırada Evren'e dair yepyeni şeyler keşfediyorlar.

Evrimde bildiklerimiz genetik, paleontoloji, karşılaştırmalı anatomi, fizyoloji, vb. sahalardan geliyor. Genlere bakarak belirli canlıların belirli davranışlarına sebep olan genleri tespit ediyoruz. Sonrasında bunları yakın akrabalarıyla kıyaslayıp, bu genin yaklaşık ne kadar süre önce evrimleşmiş olması gerektiğini buluyoruz. Sonra fosil aramaya başlıyoruz ve ne beğenirsiniz? Tam da genlerden gelen bilgiden doğan davranışa uygun şekilde fosilleşmiş bir fosil tespit ediyoruz. Tam da bulmayı beklediğimiz kayaçlarda, ne daha eskisinde, ne daha yeni kayaçlarda. Tam umduğumuz gibi! Sonrasında "Eğer bunlar doğruysa ve bu tür bu şekilde evrimleştiyse, onunla yakın akraba olduğunu bildiğimiz şu türde de şu özelliği bulmayı bekleriz." diye bir hipotez ileri sürüyoruz. Bunu test ediyoruz ve evrimin öngördüğü sonuca birebir ulaşıyoruz.

İşte tüm bu bağımsız veri hatları bir arada çalışıp, birbirinden habersiz olarak birbirini doğruladıkça, geliştirdiğimiz Evrim Teorisi de güç kazanmaya devam ediyor. Evrim Teorisi güçlendikçe ve diğer alanlarda kullanıldıkça, şu soru doğuyor: "Eğer evrim doğruysa, psikolojide şu kavramı şu şekilde açıklayabilmeliyiz ve şu grupta şöyle bir özellik bulmayı beklemeliyiz." diyoruz ve aradığımızda, tam da beklediğimiz gibi buluyoruz. "Eğer evrim yasası gerçekten temel bir yasa ise, bilgisayarda modellediğimizde de simülasyonlarımızın onları kodlamadığımız davranış ve özellikleri kazanması gerekir." diyoruz ve test ettiğimizde evrimin biyoloji-üstü bir yasa olduğunu görüyoruz. İşte 160 yıldır Evrim Teorisi bu nedenle bilimin gördüğü en güçlü teorilerden biri olarak varlığını sürdürüyor. Nereye baksak öngörüleri doğru çıkıyor, hemen her bilimde paradigma değişimleri yaratacak kadar isabetli sonuçlar üretiyor.

Tabii ki kimi noktada zekanın kullanılması gerekiyor. Bazen bir fosilin tam olarak ne özellikte olduğunu bilemiyoruz. O durumda, günümüzdeki benzer türlere bakarak, en yakın tahmini üretmeye çalışıyoruz. %100 doğru mu bu tahminler? Elbette değil! Ancak ilk etapta görünenin aksine, birilerinin oturduğu yerden salladığı şeyler de değil. Bunlara temel olan geniş bir akademik külliyat var ve bu külliyatın her bir parçası ince elenip sık dokunarak tespit edilen gerçeklerden oluşuyor.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Australian Museum Fosil türlerin yeniden nasıl hayata döndürüldüğünü anlatan bir parça
  2. Cosmos Magazine Belgesellerin ardındaki bilimi ve zorlukları anlatan bir röportaj
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
4,473
Melih Kemal
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Tek hücreli canlılar eşeysiz ürediği için öncekinin kopyası gibi çıkıyor bu durumda bir bakteri nasıl yeni bir işlev edinmiş bir bakteri üretebiliyor.
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Elbette mutasyon ve konjugasyonla;

Bakteriler eşeyli üremediğinden üremede herhangi bir çeşitlilik yoktur bundan dolayı çeşitlilik mutasyon(DNA'nın onarılamaz şekilde bozulması)ve konjugasyonla(bakteriler arası gen transferiyle) sağlanır.Detaylı bilgi için bıraktığım linke bakabilirsin.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
85
Merve Kalkavan
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Deri rengimiz Afrika'dan çıkıp kuzeye göç ile D vitamini üretebilmek için beyaza doğru açıldığı araştırmalarda belirtilmektedir. Kuzeye göç eden siyahiler şu an da beyazlar kadar D Vitamini üretemiyorlar bu bir dezavantaj değil mi? Zaman içinde deri renkleri değişecek midir? Coğrafi koşullar ne kadar uzun vadede fiziki yapımızı etkiler?
Cevap
Puan Ver
0
Puan Ver

Afrika ekvatora çok yakın bir bölgedir. Bu nedenle güneş ışınları Afrikaya dik gelir. Güneşte kaldığımız zaman nasıl bronzlaşıyorsak. Afrikadaki insanlar da bu nedenle siyahileşiyor. Sadece tek bir farkları var. Hüneş altında kaldığımız zaman bronzlaştığımızda modifikasyon geçiririz. Ancak Afrika da yaşıyan insanların bir süre sonra genine siyah renkli deri özelliği katılır. Yani Afrikalılar için siyah renk kalıtsaldır. Bu nedenle coğrafya deri rengimizde nesiller içerisinde etki gösterebilir.

Kuzeye göç eden siyahilerin deri renkleri genlerine yansıdıysa sürekli siyahi kalırlar. Ancak birkaç nesil içerisinde deri renkleride farklılaşmaya başlıyabilirler.

Kuzeye göç eden siyahilerin D vitamini ni Avrupalılar kadar üretememesi elbette bir dezavantajdır. Ancak bu sorunda nesiller içerisinde silinebilir. Çünkü kuzeye göç eden siyahilerin birkaç nesil sonra çoğunun deri renkleri beyaza dönecek ve D vitaminini üretebilecektir.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Kaynak
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
50
Canan Uzn
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
ne düşünüyorsunuz
Cevap
Puan Ver
2
Puan Ver

Canlılığı oluşturacak şartların dünyanın sadece tek bir yerinde ve tek bir anda var olabileceğini mutlak düzeyde kabul etmek zor olacaktır.

Dünya, canlılığın oluşumu için uygun bir habitata dönüşmeye başladığında, kısıtlı da olsa farklı yerlerde de olmak durumunda. Bu açıdan bakıldığında, canlılığın meydana gelme ve gelişim süreçleri aynı habitat içinde benzer olacağı için, farklı zaman ve noktalarda başlamış olması muhtemel bir durum. Hatta bu farklı oluşumlar etkileşmiş bile olabilir. Canlı çeşitliliğinin inanılmaz fazla olması da buna bağlı olabilir. Şu an, oluşmuş bütün canlıların yüzde 99unun yok olmuş tür çeşitliliğini görüyoruz dünya üzerinde. !

Genetik çeşitlilik, canlıların farklı ortamlara uyumu, yaşamın neredeyse tamamen ortadan kalktığı dönemler - afetler göze alındığında hiç de imkansız görünmüyor ifade ettiğiniz.

Ayrıca aksini düşünürsek, başka hiçbir gezegende de canlı oluşamaz anlamına gelir. Bilindik anlamda canlılığın oluşumu benzer süreçlerle gerçekleşeceği için, tutarlı bir bakış açısı olarak kabul edilebilir. Diğer yandan genetik yapısının bizimle çok farklı olduğu anlaşılan canlı kalıntıları olan yeni bulguları da bu açıdan değerlendirmek gerekebilir.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
245
Ali Yücel
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
İnsanların kanatları yok. Ancak eğer kanatlarımız olsa bu bizim için avantaj sağlamaz mı? Avantaj sağlamasına rağmen neden kanatlarımız yok?
Öne Çıkarılan Cevap Öne Çıkarılan Cevap
Puan Ver
5
Puan Ver

Bu sorunun (ve türevlerinin) detaylı cevabını 2011 yılındaki şu yazımızda vermiştik. Sorunun cevabı: takas (trade-off) ilkesi. Yani evrimsel süreçte yeni bir özellik kazanmanın getirdiği avantajlar ile, o özelliğin evrimleşmesi için gereken enerji miktarı arasındaki denge... Bir şey, yeterince uzun süre boyunca yeterince büyük bir avantaj sağlamıyorsa, o şeyin evrimleşmesi için gereken enerji miktarı nihayetinde baskın gelecek ve tür, o yeni özelliği edinemeyecektir.

İlk etapta uçmak muazzam bir avantaj sağlayacakmış gibi gelse de, böylesine köklü bir anatomik değişim için gerekli olan diğer değişimlerin miktarı dikkate değer miktarda yüksektir. Dolayısıyla bu kadar fazla "toplam enerji sarfiyatı" gerektirecek bir değişim için, bunu makul kılacak düzeyde seçilim baskısının var olması ve bu baskının nesiller boyunca devam etmesi gerekmektedir.

İnsanların evrimsel tarihinde, uçarak yer değiştirmeye yönelik bu kadar yoğun bir seçilim baskısına rastlamıyoruz. Dahası, tür içi çeşitlilik de bir özelliğin evrimleşme ihtimalini doğrudan etkilemektedir. Örneğin kuşlarda uçmanın mümkün olabilmesi, tamamen alakasız bir nedenle (sıcaklık denetimi amacıyla) evrimleşen tüylerin beklenmedik aerodinamik avantajına bağlı olarak evrimleşmiştir. Buna eksaptasyon denmektedir.

Uçmak zor edinilen bir özellik olsa bile, evrim tarihinde en az 4 farklı defa evrimleşmiş olması, bunun ne kadar olası olduğunu göstermektedir. Bunu buradaki yazı ve videomuzda incelemiştik.

İnsanlarda da, tıpkı uçuş gibi sıra dışı ve edinilmesi zor bir özellik evrimleşmiştir: aşırı iri bir beyin. Bu da aynı zorlukların ürünüdür: Eğer beyin gibi masraflı organ bize nesiller boyunca dikkate değer bir avantaj sağlamamış olsaydı (ve buna yönelik tür içi çeşitlilik bulunmuyor olsaydı), insanlar da hiçbir zaman bu kadar zeki bir tür olamayacaktı. Bu evrimin yaşanabilmesi için gereken şartları buradaki yazımızda detaylıca işlemiştik. Yani insan zekasının evriminde gördüğümüz de bir takas ilkesi olayı ve diğer canlılarda bu özelliğin yaygın olarak evrimleşmemesinin ana sebebi de bu.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
245
Ali Yücel
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Evrimi kabul etmek için dinden çıkmak zorunda mıyız?
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
6
Puan Ver

Türkiye'de evrimi kabul edip aynı zamanda müslüman olan bir çok isim var. Evrim, bilimdir. Din ise bir inanç meselesidir. Din kişiden kişiye değişir çünkü içsel bir olgudur. Subjektiftir, deney ve gözlemle kanıtlanamaz. Evrim ise kanıtlanmış bir teoridir. Birçok insan evrimi kabul ettiği takdirde dinden çıkacağını düşünür. Birçok insan ise, evrimi kendi tanrısına uydurma yolunda ilerler. Bunu yapmakta herkes özgürdür. Evrime bakarak, tanrının ihtişamlı ve uzun süren süreçler içerisinde canlılığı meydana getirmesine bakarak hayranlık da duyabilirsin, bu zamana kadar var olan türlerin %99unun yok olduğunu, evrimin başarısızlıkların tarihi olduğunu da düşünebilirsin. Bu sana(kişiye) kalmıştır.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
245
Ali Yücel
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

https://evrimagaci.org/tesaduf-geliyor-kacin-bilimde-sans-ve-tesaduf-kavramlarina-yer-yok-mu-405

https://evrimagaci.org/evrimciler-ve-tesaduf-bilmiyorum-demenin-gucu-5508

Bu yazıları okursanız kafanızdaki soru işaretlerinin giderileceğini düşünüyorum.

Umarım yardımcı olmuştur.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster

Toplam 499 soru

Evrim Ağacı Soru & Cevap Platformu, Türkiye'deki bilimseverler tarafından kolektif ve öz denetime dayalı bir şekilde sürdürülen, özgür bir ortamdır. Evrim Ağacı tarafından yayınlanan makalelerin aksine, bu platforma girilen soru ve cevapların içeriği veya gerçek/doğru olup olmadıkları Evrim Ağacı yönetimi tarafından denetlenmemektedir. Evrim Ağacı, bu platformda yayınlanan cevapları herhangi bir şekilde desteklememekte veya doğruluğunu garanti etmemektedir. Doğru olmadığını düşündüğünüz cevapları, size sunulan denetim araçlarıyla işaretleyebilir, daha doğru olan cevapları kaynaklarıyla girebilir ve oylama araçlarıyla platformun daha güvenilir bir ortama evrimleşmesine katkı sağlayabilirsiniz.
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“Bilim, tıpkı Aşil'in mızrağı gibi, kendisinin açtığı yaraları iyileştirebilir de...”
Andrew Lang
Geri Bildirim Gönder