Arkeoloji Neden Başladı, Nasıl Bilim Oldu?

Yazdır
  • Bu yazıyı 6 dakika 22 saniyede okuyabilirsiniz.
Arkeoloji Neden Başladı, Nasıl Bilim Oldu?

''Homo cinsinin üyeleri, en meraklı hayvanlar arasında yer alır.'' demekle yanılmış olmayız! Çoğu durumda gereksiz ve yadırganası türden bir zeka evrimi geçiren Homo cinsleri, kimi zaman ise, sözünü etmeye değer türden bir merak duygusu ile hareket ederler. 

Puerto Rico'da, Arecibo Radyo Teleskobu vardır. Yaklaşık 7 hektarlık alanı kaplayan bu yapılanma, hassas anteni ile 800 bin km. uzaklıktaki bir cep telefonunun yaydığı sinyali çok kolay alabilir. Uzaydaki diğer yaşam formlarını, dinlemek için de uygundur. Bu duruma kuşkucu ama diğer yandan da umutla yaklaşılması gerektiği düşüncesini taşımaktayım. Örneğin, gelişigüzel o kadar çok ses mevcuttur ki bu nedenle orada bir yerlerde zeki varlıklar varsa bile, yayımladıkları bir programı yakalamamız çok zor gibi durur. Bu durum günümüz H. sapiens türünün meraklı bir bakış açısını yansıtabilir. Tasarladığı yapılanma ile, tahmin edebildiğini arama çabasındadır; bir bakıma bilmek istediğini sorgular ve çıkarıma gitmek ister.

Bu durum Arkeoloji açısından ele alındığında, son derece farklıdır. Arkeoloji merak düşüncesi ile bağdaşmaz (başlangıç esas alındığı zaman). Arkeolojik manada, bildiğiniz birşeye ilgi duyarsınız ve onu daha çok tanımak istersiniz. Bilinmeyenin bir manası olmaz. Daha önce de belirttiğim gibi, geleneksel bakış açısının sorgulamaya ihtiyacı yoktur. Onlar için çevrede yer alan höyükler, anıt yapıları ya da ören yerleri doğanın ilgi çekmeyen parçalarıdır; belki en fazla, geçmişte neler yaşanmış neler diyerek geçiştirirler ve gizemli bulurlar. Antik Yunan ya da Roma yapıları hala ayaktadır; ama bu yapılar çok uzunca bir süre Osmanlı Devleti'nin (Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye) hiç ilgisini çekmemiştir. Bu yapıların herhangi bir dinsel anlamı yok ise, çoğu zaman taş ocağı ya da maden ocağı olarak kullanılmışlardır. 

Son derece yaygın; ama yanlış olan bir görüşe daha değinecek olur isek, eski zamanlarda eser toplayıp biriktirenlerin ve politik kaygı ile ören yerlerini altüst edenlerin ilk arkeologlar olarak tanımlanması söylenebilir. Söz konusu olan kişiler bu eylemlerini, bilimsel amaçlar için değil; gizem, ilgi çekicilik ya da maddi değer açısından gerçekleştirmişlerdir.

Arkeoloji için ne sorduğunuzu bilmeniz gerekiyor; bu oldukça önemli bir çıkış noktasıdır. Geçmişin belgelenerek, bilimsel gerçeklere dayandırılması gerekiyor. Örneğin Batı Avrupa'da Ortaçağ'ın hristiyan bağnazlığından çok önce, çok tanrılı ve tanrıçalı bir Roma Medeniyeti mevcuttur. Bu medeniyet ihtişamlı mıdır sorusu ile bazı çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar, arkeoloji adını verdiğimiz bilim dalını tetikleyen, önemli süreçlerden birini temsil eder. Hellenistik - Roma, hristiyan Avrupa'ya birçok belge aktarmıştır. Bu belgelere baktıklarında kökenlerini gelişkin bir medeniyette aramaları gerektiği kaygısı ile, çok erken tarihlerde, 12. yüzyılda kazılar yapmışlardır. Bunun sonucunda Roma'nın görkemli birçok varlığını ortaya çıkartmışlardır. Bu kaygılarda, bir soru sorma geleneği vardır. Acaba bu sorularımıza somut dayanak noktaları gösterebilir miyiz, anlayışı vardır. Benzer bir olayı Roma-Germen İmparatorluğu'nun dağılmasından biraz sonra gözlemleyebiliriz. Dağılma ile kurulan ulus devletler, Roma - Germen İmparatorluğundan önce de var olduklarını göstermek için, bir dizi kazı girişiminde bulunmuşlardır.

Buradan çıkması gereken sonuç tam olarak, görüşümüzü desteklemek için geçmişten dayanak noktası çıkartmalıyız anlayışıdır. Bu süreç kendi içinde bir dallanma sürecine girmiştir. Her sorulan soruya gelen yeni yanıtlar, yeni sorulara yöneltmiştir. Böylece bir ilgi artışı olmuştur. Bu bağlamda değerlendirildiğinde arkeolojideki merak, arkeolojinin getirdiği bir sonuç olarak karşımıza çıkar. Bu yönü ile, geleneksel dediğimiz inanılan geçmişe bakış açısından çok daha farklı ve taban tabana zıt ilerleme sağlanır.

Soru sormak bir kaygı taşıdığı zaman, farklı yöntemler ile cevap aranır. Bundan hareket ile, birbirinden çok farklı arkeolojiler ortaya çıkmıştır. Bunların her biri ayrı çalışma alanları, ayrı yöntemler, ayrı terminolojiler geliştirmiştir. Örneğin Yakındoğu Arkeolojisi, Kutsal olduğu farzedilen kitapların sorgulanması ile başlamıştır. Paleolitik Arkeoloji, doğa bilimleri ile sayısal ölçümlere ve çıkarımlara yönelmiştir. Antropolojik Arkeoloji, toplumsal dokuya odaklanmıştır. Avrupa Arkeolojisi ise, geçmiş dönemlerin alet teknolojilerine ağırlık vermiştir.

Saydıklarımızın tümünü Arkeoloji adı altında bütünleriz. Bunu sağlayan ortak yönler şu şekilde sıralanabilir.

1 - Konuları Homo cinsleri ve ilksel atalarıdır (ilk değil, ilksel). Diğer yandan, buna dayalı oluşan kültürel yapılanmalardır.

2 - Geçmişe soru yöneltirler ve soruya somut yanıtlar isterler.

3 - Geçmişten geriye kalanları, belli bir sistematik içinde konuşturular.

4 - Matematik dilindeki olasılığı hesaba katarlar.

5 - Bilimlerin işbirliğinde çalışırlar.

 

19. yüzyıldan itibaren, tanımların ve süreçlerin üzerine daha fazla gidilmiştir. Örneğin 1867'de prehistorya sözcüğü, Paris Kongresi ile, resmi bir kimlik kazanmıştır.

Devlet politikaları, kendilerine göre bir öncelik ve farklılık mekanizmaları işletmeye çalışmışlardır. Başlarda bu mekanizma için, iki farklı temel kaygı ortaya atılmıştır. Bunlardan biri; ulusumun varlığını, uzak geçmiş ile somutlayacağım düşüncesidir. Diğeri ise; dünyayı ve içinde barındırdığı tüm varoluşu, bir bütün olarak sahipleneceğim düşüncesidir. Bu ikinci düşünce ile, arkeoloji odaklı ulusal araştırma enstitüleri kurulmuştur. Bu enstitüler, ülke dışında da çeşitli örgütlenmeleri yaymaya çalışmışlardır. Bunlar çoğu zaman, merkezi bir otoriteye ya da Almanya örneğindeki gibi dışişleri bakanlığına bağlı çalışırlar. Tüm bunların haricinde birde, bağımsız araştırma enstitüleri vardır.

Arkeoloji bilimsel kurumlarda ve kuruluşlarda tanımlı bir bilim dalı değil iken, sanat tarihi ve antikite dersleri ile anlatılmıştır. 1869 yılında ise Viyana'da ilk bağımsız arkeoloji kürsüleri kurulmuştur. 20. yüzyılın başlarından itibaren ise, tanımlı bir bilim dalı olarak üniversitelerde yaygınlaşmıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısı ile, farklı arkeolojiler bir araya toplanmaya çalışılmıştır. Dünya Arkeoloji Kongresi ile, kuramsal arkeoloji gibi açılımlar sayesinde farklı arkeolojilerin keskin sınırları kaynaştırılmaya çalışılmıştır. Bu gelişmeler ise, günümüzde farklı coğrafyaları ve zamanları inceleyen arkeolojik çalışmalar için ortak bir dil, yöntem ve kurgulayış getirmiştir. Artık farklı bölgelere ve zamanlara tek bir ölçüt kalıbı ile değil; oldukça geniş bir perspektif ile tümcül bakıyoruz. Bunun ülkemizdeki en güzel örneğini, Klasik Arkeoloji çalışma alanı olan Antalya, Perge kazıları sağlar. Prof. Dr. Haluk Abbasoğlu Perge'de, sadece heykel ve tapınak gibi anıtsal malzeme çalışmak yerine, doğal çevre ve halkı ilgilendiren alanları da araştırma ile tümcül bir çalışma alanıve bakış ortamı yaratmıştır.

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  1. Özdoğan, M., 2001; Türk Arkeolojisinin Sorunları ve Koruma Politikaları 1, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul.
  2. Özdoğan, M., 2006; Arkeolojinin Politikası ve Politik Bir Araç Olarak Arkeoloji 2, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul.
0 Yorum