Sorunuza farklı bir örnek ile giriş yapmak isterim. Sonrasında konuyu bağlayabiliriz.
Büyük Boynuzlu İrlanda Geyiği: Pleistosen Çağ'ın en bilinen geyik türlerinden birisidir. İrlanda geyiği denmesine takılmayın Avrupa'nın yanı sıra Asya bozkırlarında da geniş yaşam alanlarına sahiptir, ancak İrlanda turbalıklarında neredeyse anatomik bütünlüğü korunmuş çok sayıda fosili bulunduğundan bu şekilde isimlendirilmiş. Bu geyiğin en büyük özelliği oldukça iri olmasının yanı sıra devasa boynuzlarıdır. Boynuz açıklığı 3,6 metre, ağırlığı ise 40 kilogram olabiliyordu. Devasa boynuzları yüzünden muhtemelen sık çalılık ve orman alanlarında yaşaması imkansız hale gelmiştir ve geniş otlakları, bozkırları tercih etmiş olmalılar. Geniş alanları tercih etmek zorunda kalmaları diğer yırtıcı avcılara ve avcı/toplayıcı insanlara karşı savunmasız bırakmış olmalı. Paleontologlara göre geyiğin bu şekilde evrimleşmesi cinsel seçilimi işaret etmektedir. Hatta boynuzların iriliği yüzünden diğer erkek bireyler ile dövüşmek aşırı hasar vereceğinden sadece gösteriş yapmak ve dişiler tarafından tercih edilme avantajı sağlamak amaçlı kullanmış olabilirler. Görüldüğü üzere, geyiğin devasa boynuzları hayatta kalma avantajını bırakın, muhtemelen yok olmasında büyük pay sahibi olmuş gibi duruyor.
"Evrim süreçleri türlere hayatta kalma avantajı sağlar ve faydalı olanlar gelişirken, fayda sağlamayanlar körelir" ifadesi her zaman geçerli olmayabilir. Sonuçta evrimin bir bilinci yok ve türün evrimine sadece hayatta kalma güdüsü yön vermez. Özellikle cinsel seçilim veya canlının yaşam şeklini değiştirmesi neticesinde bir özelliğin mükemmel hale gelmesi, fakat hayati öneme sahip başka bir özelliğin feda edilmesi (insanın dik yürümesi neticesinde kadınlarda leğen kemiğinin daralması ve doğumların aşırı zorlaşması, kronik omurga rahatsızlıkları, fıtık v.b. gibi) sayılabilir.
Diğer milyonlarca tür ile kendimizi karşılaştırdığımızda bizim de İrlanda Geyiği gibi bir aşırılığımız göze çarpıyor "bilinç". Yaklaşık 6-7 milyon yıl öncesinden şempanzeler ile ortak olan atamızdan ayrıldığımızdan beri beyin hacmimiz 700-800 cc kadar irileşti. Zekamız, belleğimiz, dikkat odağımızın artması, motor becerilerde artış v.s. tüm bu özellikler hayatta kalmamızda büyük avantaj sağladı. Beynimizdeki tüm bu gelişmelerin bir yan ürünü de öz farkındalığımız oldu ve işte bu farkındalık bizlere "anlam arayışı" gibi aslında hiç bir anlamı olamayan (tabi bana göre) pek çok soruyu da sordurmakta. [1]
Bakteriler, evrensel veya kozmik bir anlam arayışı olmaksızın milyarlarca yıldır biyolojik olarak son derece başarılıdır. Doğal seçilim süreçleri, mutlu ya da varoluşunu sorgulayan canlılar değil; yalnızca genlerini bir sonraki nesle aktarabilen organizmalar üretir. O halde, biyolojik olarak hayatta kalmak için bir "anlam" gerekmiyorsa, insandaki bu derin anlam arayışı evrimsel bir fazlalık mıdır? Evrimsel psikoloji ve antropoloji, bu durumun bir hatadan ziyade, yüksek zekanın kaçınılmaz bir yan ürünü ve hayatta kalma mekanizması olduğunu gösterir.1. Hiperaktif Fail Algılama ve Örüntücülük (HADD)İnsan beyni, vahşi doğada hayatta kalabilmek için katı bir neden-sonuç ilişkisi kurmak üzere kodlanmıştır. Doğada bir çalı hışırdadığında, bu hışırtıyı rüzgara (rastgele bir doğa olayına) yoran atalarımız değil; arkasında kasıtlı bir yırtıcı veya tehdit (bir "fail") arayan atalarımız hayatta kalmıştır. Evrimsel psikolojide Hiperaktif Fail Algılama Mekanizması (HADD) olarak adlandırılan bu aşırı gelişmiş örüntü algısı, modern insanın her olayın arkasında bir amaç, neden ve nihayetinde "hayatın genelinde bir anlam" aramasına zemin hazırlamıştır.2. Yüksek Zekanın Yan Ürünü ve Varoluşsal Kaygı İnsanı diğer canlılardan ayıran en belirgin özellik olan yüksek bilişsel kapasite (zeka) ve soyut düşünme becerisi, evrimsel biyolojide "Spandrel" (Yan Ürün) adı verilen durumları doğurmuştur. Beyin geliştikçe kaçınılmaz olarak yöneldiği merak duygusu, "Nereden geldik, nereye gidiyoruz?" gibi ucu açık soruları üretmiştir. Ancak ucu açık ve kanıtlanamaz bu bilinmezlik, insanda derin bir varoluşsal kaygı ve depresif eğilimler yaratma potansiyeline sahiptir. Bilimin Dehşet Yönetimi Teorisi (Terror Management Theory) ile açıkladığı üzere; kendi ölümlülüğünün ve evrendeki önemsizliğinin farkında olan tek canlı insandır. Bu farkındalığın yaratacağı felç edici korkuyu aşmak ve hayatta kalma motivasyonunu korumak için beyin, koruyucu bir kalkan olarak "anlam üretme" mekanizmasına sığınır. Evrensel düzeyde nesnel ve kanıtlanabilir bir yaşam amacı bulmak rasyonel olarak mümkün olmasa da, insanın kendi yaşamına subjektif hedefler koyması biyolojik bir zorunluluktur. Anlam arayışı, bakterilerin ihtiyaç duymadığı ancak kendi zekasının ve varoluşsal kaygısının altında ezilmek istemeyen insanın geliştirdiği en kritik evrimsel savunma mekanizmasıdır. İnsan, doğası gereği dışarıda hazır bir anlam bulamaz; ancak akılcı bir süreçle kendi anlamını inşa ederek varoluşsal depresyonun önüne geçebilir.[1][1]