Hume'da İnsan Doğası: Anlama Yetisi, Nedensellik, Tutkular ve Ahlak Üzerine Humecu Görüşler

Hume'da İnsan Doğası: Anlama Yetisi, Nedensellik, Tutkular ve Ahlak Üzerine Humecu Görüşler
Çağrı Mert Bakırcı Editör Çağrı Mert Bakırcı
36 dakika
634 Okunma Sayısı
Notlarım
Reklamı Kapat

Felsefenin, Sokrates’ten itibaren, doğadan çok insanla ilgilendiği genel kabul görmüş bir saptamadır. Bu dönemden itibaren, günümüze kadar olan dönemde insanın birçok bağlamda incelendiği görülür. Hume ise insanı birbiriyle bağlantılı üç ayrı başlık altında ele alır. Bu bağlamda Hume’un girişimini, aslında insanın bahsi geçen tüm yönlerinin bir incelemesi olarak görebilir, onun insan doğasının bilimini yaptığı da söylenebiliriz.

Hume, insanı, ilk olarak akıl sahibi bir varlık olarak ele alır. İnsan aklını oluşturan tüm nesnelerini idea ilişkileri ve olgu durumları olarak ikiye ayıran Hume, burada odağına olgu durumlarını almıştır. Çünkü idea ilişkileri gayet açıktır, analitiktir. "2+2=4" eşitliği, analitik bir önermedir ve bir idea ilişkisidir, evrenin her yerinde bu eşitlik geçerlidir ve doğrudur. Fakat olgu durumlarına bakıldığı zaman, orada daha özel bir durum olduğu görülür. Çünkü olgu durumları arasında herhangi bir zorunluluk yoktur. Örnek verecek olursak; Güneş’in her gün doğması ve batması bir olgu durumudur. Olgu durumu olması sebebiyle herhangi bir zorunluluğu yoktur. Daha açık bir ifadeyle, bu olayın oluşu kadar olmaması da düşünülebilir.

Bu aşamadan sonra insan, Hume tarafından, tutkular sahibi bir varlık olarak incelenir. Tutkuların temeli, başka bir deyişle geldiği yer de tıpkı bilgimizin kaynağı gibi izlenim ve tasarımlarımızdır. Daha açık bir ifadeyle izlenim ve tasarımlarımız sayesinde tutkular oluşur. Bu noktada izlenim ve tasarımlar arasındaki ilişki, yazar ve basımevi gibidir. Yazarın elinden bir kitap çıkar, bu kitabı ise basımevleri basarak birçok kopya haline getirebilir. Tıpkı bunun gibi tek bir izlenim, farklı tasarımlarla birleşerek farklı tutkular oluşturur. Böyle bir oluşum, yaşam ağacı gibidir; tek bir kökten, birçok dal fışkırır.

Reklamı Kapat

Son olarak Hume, insanı ahlâk sahibi bir varlık olarak ele alır. Hume’un burada izlediği yol, klasik ahlâk anlayışlarından oldukça farklıdır. Hatırlanacağı üzere, klasik ahlâk anlayışlarında, temellendirme hep akla dayalı olarak yapılırdı. Hume ise öncellerinin aksine aklın burada hiçbir etkisinin olmadığını söylemiştir.

Bu makalede, Hume’un insan doğasına yönelik yaptığı çalışma eleştirel bir şekilde ele alınacaktır.

Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma

İdelerin Kaynağı

Hume, insan zihninin tüm algılarını "izlenim" ve "tasarım" olmak üzere ikiye ayırır.[1] Hume’un izlenimden kastı, sadece belirli nesneleri, ya da olguları gözlemlemek, beş duyu organımızla algılamak değildir. İzlenim, somut duyumları kapsadığı kadar, soyut duyumları da kapsar. Yani, işittiğimizde, gördüğümüzde, hissettiğimizde, sevdiğimizde, nefret ettiğimizde oluşan daha canlı algılarımızın tümü izlenimdir.[2]

Tasarım ise Hume’un deyişiyle izlenimlerin düşünme ve akıl yürütmedeki soluk imgelemleridir.[1] Yani tasarımların, izlenimlerin daha sonradan yapılan bir tür betimlemesi olduğunu söylemek pek de yanlış sayılmaz. Örnek verecek olursak, kızgın olmakla, kızgın olduğumuz anı düşünmek aynı şey değildir. Birinde eylem bizzat deneyimlenir, yani kızgın olduğumuz an, bizzat bunun bilincinde oluruz ve bunu o an deneyimleriz. Daha sonra "Şu gün şu saatte çok kızmıştım." diye düşündüğümüzde, aslında bu izlenim olmaktan çıkmış, tasarım haline gelmiştir.

Burada, izlenimlere ayrı bir parantez açmakta yarar vardır: İzlenimlerimiz, bize aynı zamanda deneyimlerimizi vermektedir. Aynı zamanda tasarımların oluşmasını sağlayan, zihnin yaratıcı gücünün de kaynağıdır:[2]

Evrim Ağacı'ndan Mesaj

Düşüncemizin bu sınırsız özgürlüğe sahip görünmesine karşın, daha yakından incelendiğinde aslında çok dar sınırlara hapsolmuş olduğunu ve zihnin tüm yaratıcı gücünün, duyumların ve deneyimin bize sağladığı malzemeleri birleştirme, dönüştürme, artırma ya da azaltma yetisinden daha fazlası olmadığını görürüz.

İzlenimlerini edindiğimiz ideler, zihnimiz tarafından birleştirilerek, farklı ideler olarak ortaya çıkabilir. Örneğin "altın" ve "dağ", iki farklı izlenimlerdir. Bu iki izlenim birleştirilerek, "altın dağ" idesi meydana gelir. Boynuz ve at kavramları birleşerek "boynuzlu at" kavramı meydana gelebilir. Gerçekten de bakıldığında, hayal gücümüzün sınırlarının olmadığı görülür, fakat hayal gücünün temeline indiğimizde, ondaki dar kalıplar gün yüzüne çıkar. Yukarıdaki örneklerden de görülebileceği üzere, zihnimiz yaratıcı gücünü izlenimlerden alır.

Hume'a göre idealar, izlenimlerimizin kopyalarıdırlar. Bir insan, herhangi bir duyu organının eksikliğinden dolayı eksik izlenimlere sahip olursa, bu konudaki idealara da sahip olamayacaktır. Örneğin tamamen renk körü olan biri, dünyayı grimsi bir tonda algılar Bu sebeple diğer renklerin izlenimine de idealarına da sahip olamaz. Onun dünyası, grimsi bir tondan ibarettir. Bu sebeple örneğin bu kişiye "altın dağ" kavramını söylediğinizde, onun zihninde canlananla, sizin zihninizde canlanan "altın dağ" kavramı aynı olmayacaktır.

Hume, idealarımızın temelinde izlenimlerin olduğunu söylerken, aynı zamanda buna aykırı örnekler olduğunu da ayrıca belirtir. Bunu da renkler üzerinden bir örnekle açıklar. Gözleri gören ve mavi rengin bir tonu hariç, tüm diğer renklerin tonlarını bildiğini farz edelim. Daha sonra bu kişinin önüne mavi rengin, bilmediği tonu hariç tüm tonlarını koyalım. Açık şekilde bu kişi, bilmediği bu renk tonunun olması gerektiği yerde bir boşluk sezecektir. Burada sorulması gereken soru, insanın zihni yardımıyla bu tonun yerini doldurup dolduramayacağıdır. Hume’a göre bunu çok az insan başarabilir; fakat böyle bir istisna, dikkate alınmaya değer değildir, böyle bir istisna sebebiyle genel kuralımızı değiştirmemize gerek yoktur.[3]

İnsan Aklının Yapısı, İnançlar ve Nedensellik Bağlantısı

Hume, ilk olarak insan aklının tüm nesnelerini iki türe ayırmıştır: idea ilişkileri ve olgu durumları.[2] Geometri, matematik gibi bilimlerin önermeleri idea ilişkileri alanına girer. Daha açıklayıcı bir ifadeyle söylersek, düşüncenin işlemleri yoluyla keşfedilebilen her şey, ilk türe dâhildir.

Reklamı Kapat

Buna örnek olarak "5x9=45" veya "10+10=20" gibi matematiksel önermeler verilebilir. Bu tür önermelerin tersinin düşünülmesi kendiyle çelişik önermeler ortaya çıkarır; bunlar, modern felsefi terminolojideki "totolojiler"dir.[4] Yani bu tür önermeler, her ne kadar a priori de olsalar, dünya hakkında bize hiçbir şey söylemezler. İnsan aklının nesnelerinin ikinci türü olan olgu durumları ise ilk türden oldukça farklıdır. Çünkü ne doğrulanış biçimleri, ne de kesinlik dereceleri aynıdır. Başka bir deyişle, bir olgu durumu hakkında ne kadar delilimiz olursa olsun, onun tersi yine de mümkündür.[2] Bunun sebebi ise, aklın bir olgu durumunun tersini düşünürken, hiçbir şekilde çelişkiye düşmemesidir.

Yani idea ilişkilerinin tersini düşündüğünde çelişkiye düşen akıl, olgu durumlarının tersini pekâlâ aynı kolaylıkta kavrayabilir; böyle bir durum, mantığımızla çelişmez. Yarın Güneş’in doğmayacağı önermesi, en az doğacağı önermesi kadar anlaşılır ve çelişiksiz bir önermedir; bu sebeple Hume’un deyişiyle bu önermelerin yanlışlığını ispatlamaya çalışmak, boşa kürek çekmek gibidir.[2]

Bizi burada ilgilendiren şey olgu durumlarıdır; çünkü idea ilişkileri alanı gayet açıktır; buraya herhangi bir itiraz olmaz. Fakat olgu durumlarının tersi mümkün olmasına rağmen, insanların bunları hep öyleymiş gibi öne sürüşü, onların idea durumlarıymış gibi gösterir. Örneğin, insanlar bugüne kadar Güneş’in doğmuş olmasından, yarın da Güneş’in doğacağı sonucunu çıkarırlar. Bugüne kadar ekmeğin onları beslemesinden, yarın, hatta bundan sonra da hep besleyeceği sonucunu çıkarırlar.

Peki, insanları böyle bir sonuç çıkarmaya iten nedir? Hume burada olgusal durumlara ilişkin tüm akıl yürütmelerimizin neden-sonuç ilişkisine dayandığını söylemiştir.[3] Bu neden-sonuç ilişkisi kurma yeteneği, doğuştan gelen bir özellik değildir. Burada devreye, deneyim kavramı girer. Daha açık bir ifadeyle, deneyim bilgisi dediğimiz empirik bilgi, aslında olgu durumlarının bilgisidir. İnsanlar, sürekli olarak belirli olgulardan sonra, belirli olguların takip ettiğine şahitlik eder. Yukarıda verdiğimiz örnekler de bunun bir göstergesidir. Her gün Güneş doğduğu için, insanlar yarın da doğacağı çıkarımında bulunur. Daha açık bir ifadeyle, insanlar deneyimlerinden hareketle belirli olguların, belirli olguları doğuracağına inanır; böyle bir beklenti içine girer.

Reklamı Kapat

Burada, inanmanın kilit bir rolü vardır. Deneyimlerimiz, aslında böyle inançları olanaklı kılar. Issız bir adada saat veya başka bir makine bulan bir adam, bu adada kendinden önce başkalarının da yaşamış olduğuna inanır.[2] Çünkü saat ya da başka bir mekanik aleti, sadece insanların yapabildiğini deneyimlemiştir. Örnek verecek olursak, üniversite sınavına hazırlanan bir genç, bunun için bolca soru çözer, bolca ders çalışır. Bunların hepsi birer olgudur. Genç öğrencimiz, tüm bu olguları gerçekleştirdiğinde üniversiteyi kazanacağına inanır. Fakat farkedileceği üzere, bu zorunlu bir bağlantı değildir; kendinden öncekiler böyle yaptığı için, onlar kazanmıştır; yani genç öğrencimiz bunu deneyimlemiştir; deneyimleri sonucunda onda böyle bir beklenti ve inanç doğmuş, o da buna göre eyleme geçmiştir. Belirli türden deneyimlerimiz, belirli türden çıkarımlar yapmamıza olanak verir. Bu ve bunun gibi örnekler pekâlâ çoğaltılabilir.

Mesela, kömürün yanma olayında mantıksal bir zorunluluk yoktur; onun yanmayacağını öne sürmek mantıksal bir çelişki değildir; ancak eğer mantıktan gelmiyorsa, bizim nedensel zorunluluk fikrimiz nereden geliyor?[4] Bir olgunun diğer olgunun nedeni olması ne anlama gelir? Başka bir deyişle, "A, B’nin nedenidir." derken, kastedilen şey nedir? Hume, bunu üç aşamalı olarak çözümler:

  • A, B’nin nedeni ise, ilk olarak A’nın B’den önce gelmesi gerekir, yani A’nın neden olması gerekir.
  • İkinci olarak A ve B’nin temasının olması gerekir.
  • Son ve en önemlisi ise neden ve sonuç arasında zorunlu bir bağlantının olduğuna duyulan inançtır.

Peki, bu zorunluluk bağlantısı nereden gelir? Başka bir deyişle, ne hakla neden ve sonuç arasındaki ilişkinin zorunlu olduğunu iddia edebiliriz? Kömür örneğinden hareket edersek, ateşe atılan kömür, açık bir şekilde yanar, bunu deneyimleriz, ama tüm deneyimlediğimiz de budur; daha fazlası değildir. Yani "zorunluluk" fikrimiz, hiçbir şekilde deneyimden türemiş değildir; deneyimsel olarak hiçbir dayanağı yoktur. Daha açık bir ifadeyle nedensel zorunluluk fikri, dünyada hiçbir şeye karşılık gelmez. Bu fikrin tek kaynağı, belirli olguların başka olguları tekrar etmesi sonucunda insan zihninde ortaya çıkan alışkanlıktır.[2] Birbirini takip eden olgular, zihnimizde bu olguların art ardalığı zorunluymuş gibi bir izlenim bırakır.

Ayer’e göre Hume’un felsefesinin hiçbir öğesi onun nedensellik teorisi kadar büyük ve uzun süreli bir etkiye sahip olmamıştır. [5] Bu saptamaya hak verilebilir. Zira Hume’un, anlama yetisi konusunda ortaya koyduğu görüşler, öncelleriyle büyük oranda benzeşmektedir. Hume’u empirist filozoflar arasında ayrıcalıklı bir konuma yerleştiren şey, onun nedensellik eleştirisidir.

Özetlersek Hume, insan aklının tüm nesnelerini ilk olarak idea ilişkileri ve olgu durumları olmak üzere ikiye ayırmış genel olarak da inceleme konusu olarak olgu durumları kısmını baz almıştır. Çünkü empirik bilgimiz bu kısımla ilgilidir. Burada araştırma konusu ise asıl olarak zorunlu nedensel bağlantı fikridir. Hume bu soruşturmanın sonucunda nedensel zorunluluk bağlantısının deneyimden çıkmadığını söylemiş, böyle bir bağlantının ortaya çıkmasının nedeni olarak da olguların birbiri ardına gelmesi sebebiyle bizde oluşan alışkanlık olduğunu söylemiştir. Yani insan, belirli olguların peşinden başka olguların geldiğini defalarca kez deneyimlediği için, alışkanlık sonucu onda bunun tekrar edeceğine dair bir inanç, bir beklenti oluşur. Zorunlu nedensellik bağlantısının tek dayanak noktası da Hume’a göre budur. Nedensellik ile ilgili daha fazla bilgiyi buradaki yazımızdan, nedensellik ile yakından ilişkili olan natüralizm konusunda daha fazla bilgiyi ise buradaki yazımızdan alabilirsiniz.

Tutkular Üzerine Bir Soruşturma

Hume, tıpkı zihin konusunda olduğu gibi, tutku konusunda da izlenimlerden ve tasarımlardan yola çıkar. Fakat bu kısımda, izlenimleri "ilksel (dış duyusal izlenimler)" ve "ikincil (iç duyusal izlenimler)" olmak üzere ikiye ayırır.[1]

Agora Bilim Pazarı
Renkli Biyokimya Atlası
  • Boyut: 13,5*19,5
  • Sayfa Sayısı: 495
  • Basım: 3
  • ISBN No: 9786053555414
Devamını Göster
₺110.00 ₺113.50
Renkli Biyokimya Atlası

İlksel izlenimler bedenin algı yapısının da rolüyle birlikte dışsal nesnelerin organlar üzerinde bıraktığı etkiler olarak görülürler ve bu izlenimleri önceleyen herhangi bir algı yoktur, ikinciler ise bu edinilmiş ilkel izlenimlerden ya doğrudan ya da dolaylı olarak türetilen tutkulardır.[6] Buradan hareketle ilk olarak Hume’un tutkuları doğrudan ve dolaylı olmak üzere ikiye ayırdığı söylenebilir.

İkinci olarak da her tutkuyu önceleyen bir izlenimin olduğu sonucu çıkarılabilir. Buna göre, bir izlenim, tek başına bir tutkuyu ortaya çıkarabilir, ya da araya bazı tasarımların da girmesiyle dolaylı bir tutku ortaya çıkarabilir. İzlenimlerimiz bilgiye kaynaklık ettiği gibi iç yaşantının da kaynağıdır.[6]

İnsan, zihni yoluyla edindiği izlenimleri, farklı tasarımlarla ilişkiye sokabilir. Böyle bir durumda ise, bir izlenimden, birçok tutku meydana gelir. Bu dallanıp budaklanma, Darwin’in yaşam ağacına benzetilebilir. Buradan hareketle, her izlenimin, kendi yaşam ağacını kurar. Tasarımlarla ilişkiye giren izlenim, ortaya çıkan bu yeni tutkuların ortak atasıdır. Tutkular da bu ortak atanın üstünde çeşitlenir ve gelişir. Doğrudan ve dolaylı tutkular meselesine tekrar dönersek; Hume bunları şu şekilde örneklendirir:[1]

Doğrudan tutkularla iyilik ya da kötülükten, acı ya da hazdan dolaysızca doğan tutkuları kastediyorum. Dolaylı tutkularla ise aynı ilkelerden, ama başka niteliklerin de dâhil olmasıyla ortaya çıkanları… Yalnızca genel olarak belirtebilirim ki, gurur, kendini küçük görme, hırs, kibir, sevgi, nefret, kıskançlık, acıma, kin ve cömertliği, onlara dayananlarla birlikte, dolaylı tutkular başlığı altında düşünüyorum. Doğrudan tutkular başlığı altında ise istek, isteksizlik, keder, sevinç, umut, korku, umutsuzluk ve güveni ele alıyorum.

Hume, her iki tutkuda da bulunan, ortak bir temel arayışına girişmiştir. Soruşturmasına ilk olarak dolaylı tutkuları ele alarak başlar. Dolaylı tutkular, geriye götürülebilme özelliğine sahiptir. Hatırlarsak, doğrudan tutkuların kaynağı, izlenimlerdi; dolaylı tutkular ise izlenimlerin farklı tasarımlarla birleşmesinden ortaya çıkıyordu. Her iki tutkuya da ortak bir temel arıyorsak, dolaylı tutkuların da temelinde izlenimlerin olduğunun gösterilmesi gerekir. Hume’un dolaylı tutkularla soruşturmaya başlamasının başlıca sebebi de budur.

Dolaylı Tutkular

Hume’a göre, deneyimlerimizin doğrudan verilerini tanımlamak olanaksızdır; yani onlar, herhangi bir tanıma indirgenemezler. Tıpkı bunun gibi, tutkularımız da bir tanıma indirgenemez; onlar, tecrübe yoluyla bilinirler. Aslında tutkulardan herhangi birinin doğru bir tanımını verebilmemiz olanaksızdır, en fazla onlara eşlik eden koşulları ortaya koyarak bu tutkuların betimlemelerini verebiliriz.[1] Hume’un genel bir tanım vermekten kaçınmasındaki temel neden, tutkuların öznesinin çokluğudur. Daha açık bir ifadeyle, tutkuların öznesi, tüm insanlıktır.

İlk olarak tutkuların nesnelerinden bahsetmekte yarar vardır. Tutkuların nesnesi, ya "benlik"tir, ya da "başkasının benliği"dir. Bu ayrım önemlidir; çünkü dolaylı tutkular arasında ayrım yapmamıza olanak verir. İlki, dolaylı tutkularımızdan olan "gurur ve kendini küçük görme"ye karşılık gelirken, ikincisi yine dolaylı tutkularımızdan "sevgi ve nefret"e karşılık gelir. Gurur ve kendini küçük görme, benimle ilgili bir durumdur doğrudan bilgim olan bir alanla, bilincimle ilgilidir; ama sevgi ve nefret doğrudan bilgi sahibi olmadığımız, başkasının benliği ile alakalıdır:[1]

Gurur ve kendini küçük görmenin dolaysız nesnesinin benlik ya da düşüncelerinin, eylemlerinin ve duyumlarının yakından bilincinde olduğumuz kişinin kendisi olması gibi, sevgi ve nefretin nesnesi de tasarım, eylem ve duyumlarının bilincinde olmadığımız bir başka kişidir.

Dolaylı tutkular arasında yapılan bu ayrım haricinde, diğer tüm özellikleri bir ve aynıdır. Tutkuların nedenine gelince, tutkuların nedeni, onları uyaran etmenlerdir. Bu nedenler ise son derece çeşitlidir. Bu nedenler, zekâ, sağduyu vs. zihni nitelikler olabileceği gibi, fiziksel durum ya da görünüşümüzden kaynaklı güzellik, çeviklik vs. nedenler de olabilir.[6]

Reklamı Kapat

Tutkunun nedenleri açısından etkide bulunan nitelik ve üzerine yerleştirildiği özne arasında ise yeni bir ayrıma gitmemiz gerekir.[6] Örneğin, yeni bir kitap çıkaran yazar, kitabını çok güzel görür ve onunla övünür. Böyle bir durumda tutkunun nesnesi, yazarımızdır, tutkunun oluşma nedeni ise, yazılan güzel kitaptır. Bu neden de yine iki alt bölüme ayrılır: tutku üzerinde etkide bulunan nitelik ve niteliğin içinde var olduğu özne.[6] Bizim örneğimize bu ayrımı uygularsak, buradaki nitelik güzelliktir, özne ise yazarımızın kitabıdır. Kitabın güzelliğinin ya da kitabın haklarının ortadan kalkması demek, aynı zamanda oluşan tutkunun da yok olması demektir.

Bu ve bunun gibi tonlarca örnek verme olanağımız vardır; fakat bizim buradan çıkarmamız gereken daha önemli şeyler vardır ki, bunlar bir tutkunun var olması için gereken üç unsurdur: tutkunun nesnesi olan benlik, tutkuyu uyaran nitelik ve anılan niteliği taşıyan özne. Sırasıyla örneğe uygularsak, yazar, güzellik ve kitap. Tüm dolaylı tutkular da bu bölümlemeye uyarlar.[6]

Hume’un amacı, tek tek bu tutkuları ele alıp açıklamak değildir, onun yapmaya çalıştığı şey, bu tutkulardaki ortak yanları göstermektir. Geldiğimiz noktada, tüm dolaylı tutkuların yukarıda adı geçen üç özelliği taşıdığını söyleyebiliriz. Şimdi bakılması gereken nokta, doğrudan tutkulardır.

Doğrudan Tutkular

Dolaylı tutkuların zeminine indiğimize göre, artık doğrudan tutkuları ele alabiliriz. Hume’a göre bazı nesneler, organlarımızla uyumlu, bazı nesneler ise organlarımızla uyumsuz duyumlar üretirler. Uyumlu duyum üreten nesneler "iyi", uyumsuz duyum üreten nesneler ise "kötü" olarak adlandırılır. İyiliğin ve kötülüğün, ya da başka bir deyişle, acının ya da hazzın yanı sıra, doğrudan tutkular sık sık tam olarak açıklanamaz olan doğal bir dürtü ya da içgüdüden doğarlar.[1]

Doğrudan tutkular da acı ve hazdan doğrudan doğruya doğan tutkular oldukları için, acı ve hazla ilişkisi çerçevesinde, istenç meselesinin de açıklığa kavuşturulması gerekir. Fakat buradan, Hume’un istenci tanımlamak gibi bir amacının olduğu da anlaşılmamalıdır; zira bunun için bir tanım vermeye çalışmak, nafile bir çabadır. Hume’a göre istenç, bedenimizin herhangi bir yeni eylemini ya da zihnimizin yeni algısını ortaya koyarken, duyumsadığımız ve bilincinde olduğumuz izlenimden başka bir şey değildir.[1]

Ahlâk Üzerine Bir Soruşturma

Hume, bu bölüm için, yine diğer bölümlerde olduğu gibi, izlenim ve tasarım kavramlarını ön plana çıkarır. Yani bu iki kavramın Hume felsefesinde taşıdığı anlamı bilmek, onun ahlâk üzerine olan görüşlerini anlamak için gerek koşuldur. Çünkü izlenim ve tasarım ilişkisi, ahlâk alanında da belirleyici bir rol oynar.

Reklamı Kapat

Hume, ilk olarak klasik anlayıştaki aklın ahlâki eylemler üzerinde herhangi bir etkisi olamayacağını düşünür.[6] Akıl ve ahlâk arasındaki tek bağ, her ikisinin de aynı yere dayanmasıdır. Daha açık bir deyişle, hem akıl, hem de ahlâkın temelinde, izlenim ve tasarımlar vardır. Darwin’in yaşam ağacından yine yararlanarak bir örnek verecek olursak, hem akıl, hem de ahlâk, ortak bir atadan gelir, ama bulundukları noktada ne ikisi birbirine benzer, ne de birbirlerinin temelinde bulunurlar. Bu bağlamda, ahlâk akıldan türemediğine, yani akılsal olarak temellendirilmediğine göre, ilk olarak onun kaynağını araştırarak işe başlanması gerekir.

Hume’da Ahlâkın Kaynağı

Hume, daha önce de söylediğimiz gibi, insanın tüm algılarının izlenim ve tasarım olarak ikiye ayrıldığını söylemiştir. Ona göre bu ayrım, bizi ahlâk konusunda, ikinci bir soruya daha iter: Bir eylemin erdemli ya da erdemsiz, kusurlu ya da övgüye değer olduğunu bize söyleten izlenimlerimiz midir yoksa tasarımlarımız mıdır?[1] Sorulan bu soru, Hume’a göre, bizi ahlâk konusunda kesin bir noktaya ulaştıracaktır.

Hume, ahlâklı ya da erdemli davranışın ölçütü olarak aklın öne sürüldüğünü söyler. Bu tutum, ona göre yanlış olmakla birlikte, ahlâk ve akıl arasında herhangi bir şekilde ilişki yoktur. Bununla birlikte, ahlâkın eylemler ve tutkular üzerinde bir etkisi olduğu açıktır.[1]

Burayı biraz açalım. Ahlâk, genel olarak, yapmamız ya da yapmamamız gereken şeyleri bize söyleyen bir alandır. Bu bağlamda, yapıp etmeleri belirleme potansiyelini taşıdığı için, eylemler üzerinde bir etkisi vardır. Aynı zamanda, her eylem, sonuç olarak bir duyguya yol açar; bu sevgi, nefret, üzüntü, sevinç gibi duygular olabilir. Bu duygular da birer tutku oldukları için, ahlâkın tutkular üzerindeki etkisi de gösterilmiş olur.

Basit bir örnek verelim: Trafik lambasında elinde poşetleriyle karşıdan karşıya geçmeye çalışan yaşlı teyzemizin zorlandığını gören genç, içinden "Acaba yardım etsem mi?" sorusunu sorar. Hemen peşinden yardım etmeye karar verir, burada ahlâki bir mekanizma çalışıyor gibi görmek mümkündür. Yani gencimiz, "Yardım etmelisin" buyruğunu eyleme dökmeye karar verir ve yardım eder. Bu yardımdan sonra da içinde mutluluk duygusunu hisseder. Hume buradan hareketle, aklın burada kendi başına bütünüyle aciz olduğunu, bu sebeple de ahlâki yargıların aklın bir sonucu olmadığını söylemiştir.[1]

Akıl, doğru ya da yanlışlığı keşfetmemize yarar. Doğruluk ve yanlışlığın keşfi ise gerçeklikle uyuşup uyuşmamaya dayanır. Buradan hareketle de, gerçeklikle uyuşmaya ya da uyuşmamaya elverişli olmayan hiçbir şey, doğru ya da yanlış olmaya da elverişli olmayacaktır ve aklın nesnesi haline gelmeyecektir. Hume’a göre, tutkularımız, istemlerimiz ve eylemlerimiz, açık bir şekilde böyle bir uyuşmaya ya da uyuşmamaya kapalıdır; çünkü bunların her biri, kendi başına ve kendi içinde tam olan bir gerçekliktir.[1]

Bazı eylemlerimiz için övgüye değer ya da yermeye değer diyebiliriz; fakat böyle bir saptama yapmamızı sağlayan şey, aklımız değildir. Bu bağlamda da, daha önce de söylediğimiz gibi, eylemlerin akla uygunluğu ya da aykırılığından söz edilemez. Eylemlerin doğruluğundan ya da yanlışlığından bahsedeceksek, bu doğruluk ya da yanlışlığı belirleyen, eylemin yapıcısı değil, diğer kişilerdir. Başka bir deyişle, eylemin sonucu, eylemin yapıcısında doğru ya da yanlış hiçbir yargıya yol açmaz.

Reklamı Kapat

Burada, "Ne yani, kendi yaptığım eylemi benden daha iyi diğerlerinin mi değerlendirebileceğini söylüyorsun, inan bana saçmalık bu!" denilebilir. Hume’un böyle bir saptama yapmasındaki amaç, gerçekleştirdiğimiz eylemlerin bizim için gayet açık ve net olmasındandır. Daha açık bir ifadeyle, eylemin gerçekleştiricisi olarak benim, eylemi yapmaktaki amacım apaçıktır; aynı şekilde eylemin sonucu da apaçıktır, bu sebeple eylem hakkında doğru ya da yanlış yargısı vermem. Ama benim için apaçık olan bu şeyler, başkaları tarafından yanlış anlaşılabilir. Hume bunu şu örnekle izah eder:[1]

Bir pencereden komşumun karısı ile aramdaki müstehcen bir ilişkiyi gören biri, o kadının kesinlikle benim kendi karım olduğunu düşünecek kadar saf olabilir. Bu bakımdan eylemim biraz yalana ya da kandırmacaya benzer ama yalnızca şu somut farkla; ben bu eylemi bir başkasında yanlış bir yargıya yol açma gibi bir niyetle değil, yalnızca şehvet ve tutkumu doyurmak için yerine getiririm. Bununla birlikte, eylem ilineksel olarak bir yanlışlığa ve yanlış yargıya neden olur; sonuçlarının yanlışlığı da, tuhaf bir eğretileme yoluyla, eylemin kendisine yüklenebilir.

O halde şu soruyu sormak gerekir: Eğer eylemler doğru ya da yanlış olamıyorsa, bu türden herhangi bir ölçüt aramak ya da böyle bir ölçütü tespit etmek neden önemli olsun?[6] Burada belirtmeliyiz ki, Hume’un ilgilendiği sorun, iyi ve kötü gibi kavramların, ahlâkın insan doğasında oynadığı rolü açığa çıkarmak ve kaynağını göstermektir. Yani onun sınır koymak ya da sınır çizmek gibi bir derdi yoktur.

Hume, tüm bunlardan sonra, ahlâkın, tasarımlardan değil, izlenimlerden türediğini söylemiştir.[1] Aynı zamanda erdemli ve erdemsiz davranışların yol açtığı duygular da birbirinden farklıdır: Erdemli eylemler hoş duygular doğururken, erdemsiz eylemler rahatsız edici duygular doğurur, daha açık bir ifadeyle söylersek Hume, ahlâkın kökenini izlenimlere ve bu izlenimlerin yarattığı haz ve acıya kadar geri götürür. Böyle bir durumda, ahlâklı ya da ahlâksız, erdemli ya da erdemsiz eylemlerden her söz edişimizde, bunların izlenimlerine kadar götürülebileceği söylenebilir. Aynı zamanda böyle bir geri götürme, bu tür eylemlerin haz ya da acıya kadar geri götürülebileceğini de gösterir ki, buradan hareketle tüm bunların birer duygulanım olduğu söylenebilir.

Burada bir başka sorun daha baş gösterir: Nasıl olur da bir şarabın verdiği haz ahlâki bir duyum ortaya çıkarmaz da bir eylemden aldığım haz bu duyumu ortaya çıkarabilir?[6] Hume, bu noktada, her iki durumun da benzer etkilere neden olduğundan dolayı aynı başlık altında toplandıklarını söyler. Daha açık bir deyişle, haz ve acı, tümel kavramlardır. Bu sebeple, her tek şey, haz veya acı vermesine göre, bu kavramlar altına düşer. Ama bunların arasında farklılıklar mevcuttur.[6] Nasıl her birey insan kavramının altına düşmekle beraber bireysel olarak farklı özelliklere sahipse, tek tek eylemlerin de böyle özellikleri vardır. Yukarıdaki örneğe uygularsak, şarabın ve ahlâki eylemin verdiği şeylerin ortak adı, tümel kavramı haz olsa da, bu ikisi yapıca birbirinden farklıdır.

Tüm bu söylediklerimizden hareketle, ahlâki eylem için bir çatal açmak gerekir; yani bir ahlâki eylem ya kişinin kendisiyle ya da diğerleriyle ilgilidir. Daha açık ve keskin bir şekilde söyleyecek olursak, ahlâki eylemin ortaya çıkması, bir öznenin olmasına bağlıdır. Doğada, insanlar arası ilişkilerde onaylanmayacak, ahlâki sayılmayan bir takım olaylar saptamak mümkündür; fakat bunlar, ahlâksızlık olarak değerlendirilmez. Hume burada “baba katli” örneği verir:

Örneğin bir meşe ya da karaağaç gibi cansız bir nesneyi seçelim. Bu ağacın, tohumunu düşürerek altında bir filiz ürettiğini, bu filizin de aşama aşama büyüyerek sonunda ebeveyn ağacın boyunu aşıp onu yok ettiğini varsayalım… Bir ağaç öteki ağacın varoluşunun nedeni ve bu ikincisi bir çocuğun anne-babasını öldürmesiyle aynı şekilde birincinin yok olmasının nedeni değil midir? Bir insanı anne-babasını öldürmeye belirleyen şey istenç ya da bir seçimdir; bir filizi kendisinden yetiştiği ağacı yok etmeye belirleyen ise özdek ve hareket yasaları. Öyleyse burada aynı ilişkilerin farklı nedenleri vardır; ama gene de ilişkiler aynıdır ve ortaya çıkarılmalarına her iki durumda birden bir ahlâksızlık kavramı eşlik etmediği için, bundan o kavramın böyle bir keşiften doğmadığı sonucu çıkar.[1]

Hume bu kısımdan sonra, gelmek istediği yere gelir: Ahlâk, akıldan türemez, bununla birlikte, ne o aklın, ne de akıl onun nesnesi değildir.[1] Peki, ahlâk akıldan türemiyorsa, başka bir deyişle aklın nesnesi değilse, neyin nesnesidir? Bunu bir örnekle açıklamak daha uygun olacaktır. Örneğin hırsızlık yapmak gibi erdemsiz sayılan bir eylemi ele alalım. Erdemsiz olarak nitelediğimiz bu olguyu ne kadar incelersek inceleyelim, Hume’a göre burada bir erdemsizlik bulma olanağımız yoktur. Erdemsizliğin aksine, bu olguda bulabileceklerimiz, güdüler, tutkular, istemler gibi şeylerdir. Burada yaptığımız hata, erdemsizliği nesnede aramaktır. Hume’un deyişiyle nesneyi incelediğimiz sürece, erdem ya da erdemsizlik bizden tamamen kaçar.[1]

Peki, ne yapmamız gerekir? Yapılması gereken, düşünme sürecimizi nesneden, başka bir deyişle olgudan kendimize çevirmemizdir. Yani düşünme sürecimizi nesneden kalbimize çevirmemiz, daha sonra kendi içimizde bir onaylamama hissi aramamız gerekir. Burada bir olgu keşfetmek mümkündür; fakat bu olgu, aklın değil, duygunun nesnesidir. Ketenci’nin deyişiyle onaylama ya da onaylamama, yargı gücünün değil; yalnızca kalbin bir işidir.[7] En genel anlamıyla erdem ya da erdemsizlik nesne de ya da eylemde değil, bizim içimizdedir.

Buradan hareketle de diyebiliriz ki, bir olay ya da olgunun erdemli ya da erdemsiz olduğunu söylememiz, olayın doğasından değil, bizim doğamızdan kaynaklı bir şeydir; içimizde olup biten, hissettiğimiz suçlama ya da onaylama duygusunun bir dışavurumudur. Hume’a göre ahlâki bir yargının işlevi son derece basit ve açıktır; ahlâki yargılar davranışlara rehberlik eder, ancak aklın burada (rehberlik etmek bağlamında) hiçbir işlevi olamaz, aynı zamanda akıl hiçbir zaman bize ne yapacağımızı, ne türden ahlâki tercihlerde bulunmamız gerektiğini bildiremez.[8]

Reklamı Kapat

Son tahlilde ulaştığımız yer, ahlâki yargıların ahlâk duygusundan türediğidir. Fakat bu, onu ayrıcalıklı bir konuma yükseltmez. Daha açık bir deyişle, ahlâk duygusu da tıpkı diğer duygular, tutkular ve zihnin işleyişine sahiptir. Hume için ahlâki yargılarımızın bir bölümü öznel kaynaklı iken bir bölümü ise söz konusu öznel durumların diğer insanlarla ilişkisinden türetilebilen toplumsal kaynaklıdır.[6]

Bu bağlamda, toplum tarafından erdemli olarak nitelendirilen bazı eylemlerin, kişiler tarafından istemsizce gerçekleştirdiği gibi bir sorun da açığa çıkar. Başka bir deyişle, bir eylem, erdeme uygun olabilir, fakat erdem için değil, zorlama sonucu da ortaya çıkmış olabilir. Böyle bir durumda ise, eyleme hoşnut olma duygusu eşlik etmez. Bu bağlamda erdemleri doğal ve yapay olarak ayırmakta yarar vardır. İlk olarak yapay erdemleri ele alalım, çünkü yapay erdemler, ahlâkın göz ardı ettiği bir noktaya değinmemize yardımcı olur; bu nokta, toplumsallıktır.

Yapay Erdemler

Hume’a göre, var olan tüm erdemler, doğal erdemler değildir, bunun yanında yapay erdemler de vardır. Yapay erdemler, insanların tarihsel süreç içerisindeki deneyimleri sonucunda zamanla öğrendikleri, daha doğru bir söyleyişle, ürettikleri değerlerdir.[9] Bizim burada ele alacağımız, bu yapay erdemlerden ikisi, belki de en önemlileri olan, "mülkiyet" ve "adalet"tir. Bu iki erdem arasında ise doğrudan ve sıkı sıkıya bağlı bir ilişki vardır. Hatta Hume, mülkiyetin anlaşılması için, öncelikle adaletin anlaşılması gerektiğini söyler:[1]

Mülkiyet, hak ve yükümlülük öncelikle adalet ve adaletsizlik anlaşılmadan tam olarak anlaşılamaz. Mülkiyetimiz, sürekli sahiplikleri, toplum yasaları, diğer bir ifadeyle adalet yasaları tarafından belirlenen şeylerdir. Öyleyse adaletin kökenini açıklamadan ve hatta bunları adaletin açımlamasında kullanmadan önce, mülkiyet, hak ya da yükümlülük sözcüklerini kullananlar, çok büyük bir hata yapmış olur… Bir insanın mülkiyeti onunla ilişkili olan belirli bir nesnedir; bu ilişki doğal değil, ahlâksaldır ve adalet üzerine kuruludur.

Bu paragraftan da anlaşılacağı üzere, adalet mülkiyeti önceler. Bu sebeple ilk olarak adalete bakmak gerekir.

Adalet

"Adalet, mülkün temelidir." sözünü hayatınızda bir kez olsun duymuşsunuzdur. Peki, gerçekten de öyle midir? Bu sözden hareketle iki şey söylenebilir. Dar anlamıyla anlarsak, adaletin, kişisel mülklerin temeli olduğu anlaşılır. Geniş anlamıyla anlarsak, tüm devlet sistemi anlaşılır. Hume, bu erdemden bahsederken, söylediklerinden hareketle, adaletin geniş anlamını verdiği görülür. Ama o, adaleti daha çok mülkiyet erdemiyle ilişkisinde ele almıştır. Hume’a göre, daha önce de belirttiğimiz gibi, en önemli yapay erdemlerden birisi adalettir. Hatta ve hatta adalet, toplumsal kural ve yasaların, başka bir deyişle diğer tüm yapay erdemlerin temelini oluşturan erdemdir. Bundan sonraki kısımda, adalete ilişkin, adaletin nereden ortaya çıktığı ve neden yapay bir erdem olduğu üzerinde durulacaktır.

Hume, mülkiyetin belirli içsel ilişkiden oluştuğunu, başka bir deyişle nesnelerin dışsal ilişkilerinin zihin ve eylemler üzerinde taşıdığı belli bir etkiden oluştuğunu, bu eylemlerin de "adalet" dediğimiz şeylere karşılık geldiğini söylemiştir.[1] Buradan hareketle, dışsal nesnelerle zihnin etkileşiminden doğan etkilerin adaletin kökenini oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Mülkiyet temelinde ilerlemeye devam edersek, bize emanet edilen bir şeyi sahibine vermek gibi şeyler, erdemli davranışlar olarak nitelenir. Bu bağlamda, burada adaletin işlediği görülebilir. Daha açık bir deyişle, bizim olmayan bir şeyi sahibine iade etmek, uygun bir davranıştır. Uygunluk kavramına ayrıca değinmemiz gerekir. Sebebine gelince, bu uygun bulma duygusu, aslında adaleti meydana getiren şeydir. İşte adaletin yapay olması da bu uygunluğa bağlı olarak kanıtlanabilir. Çünkü eğer adalet sadece doğal güdülerimizden kaynaklansa idi kişilerin hak ve mülkiyeti fikri beni kısıtlayamazdı.[6] Çünkü açıktır ki, insan güdüsel bir varlıktır, güdüsel bir varlık olması sebebiyle de, yanlı bir varlıktır.

Bu bağlamda, beni memnun edecek ya da benim ve yakınlarımın çıkarına olabilecek her türlü eylemin, benim için daha memnun edici olması beklenir. Oysa çoğu insan, çıkarlarının ve faydalarının arttığı yerde, genellikle bir rahatsızlık hissi duyar. İşte böyle bir durum, zaman zaman çıkarımıza aykırı davranışlarda bulunmamıza sebep olur. Daha başka bir deyişle, adaletin güdülerimizi sınırlandırıcı bir etkisi olduğu söylenebilir.

Aynı zamanda adaletin, toplumsal bir yönü de vardır. Başka bir deyişle, adalet erdemi, tüm toplumlarda bulunan ortak bir erdemdir. Fakat bu denilen şey yanlış anlaşılmamalıdır. Daha açık bir deyişle, adaletin tüm toplumlarda ortak olması demek, içeriksel olarak değil, kavramsal olarak adalettir. Yani bu toplumlardaki adaletin içeriği değişkendir. Adaletin içeriğinin değişken olup olmaması, aynı zamanda neyin adil olup neyin olmadığının da toplumsal kurallarla belirlendiğini gösterir. Yani burada adalet, toplumsal kural ve yasalarla belirlenir. Toplum ise bir devlet içinde yaşamaktadır. Buradan hareketle sonuç olarak devletin ortaya koyduğu yasalar neyin adil neyin adil olmadığını belirler.

Mülkiyet

Daha önce de belirttiğimiz gibi, adalet, diğer tüm yapay erdemlerin temelinde bulunduğu gibi, mülkiyetin de temelinde bulunur. Bir önceki bölümde belirttiğimiz gibi, aslında neyin adil olup olmadığına karar vermemizi sağlayan şey, aslında devletin, yasa koyucunun koyduğu kurallardır. Bu bağlamda devletin, yasalarını uygulaması beklenir, yasaları uygulayan devlet, aynı zamanda adaleti tesis eden bir devlettir. İkinci bir aşama, mülkiyet ve adalet ilişkisidir. Bu bağlamda adaletin, mülkiyeti güvence altına alması gerekir. Uslu’nun dediği gibi adalet, mülkiyete istikrar, güvence ve belirlilik sağlayan kurallardan oluşur, başka bir deyişle mülkiyet meseleleriyle ilgili çekişmeleri giderecek, insanların üzerinde uzlaştığı bir takım kurallardan oluşur.[10]

Reklamı Kapat

Hume, ilk olarak herkesin kendine en uygun olan şeye sahip olmasının iyi bir şey olacağını, fakat bunun beraberinde birçok sorun getirdiğini söyler. Çünkü uygunluk ilişkisi, çok geniş kapsamlı bir kavramdır. Başka bir deyişle bana uygun olan şey, başkaları için de pekâlâ uygun olabilir. Böyle bir durum, insanın hırslı yanını da düşünürsek, kesinlikle toplumun huzuruyla çelişecektir.[1]

İşte buradaki düzenleyici ilke, adalettir. Çünkü adalet, nesnelerin tek tek kişilere uygun mu değil mi diye bakmaz; o daha kapsamlı görüşleri dikkate alır. Bu bağlamda, mülkiyeti ortaya çıkaran şeyin ne ya da neler olduğunu sorgulamamız gerekir. Hume, toplum bir kez kurulduktan sonra mülkiyeti ortaya çıkarabilecek başka bir koşul bulmamız gerektiğini; bu açıdan koşullar arasında en önem verdiklerinin de "işgal", "mülkiyet hakkı", "çoğalma" ve "ardışıklık" olduğunu söyler.[1]

Ona göre dışsal olan tüm şeylerin sahipliği değişebilir ve belirsizdir, böyle bir durum, toplumun kurulmasının önündeki en büyük engellerden biridir. Ama insan, bunun farkına vararak, evrensel bir anlaşma yoluyla kendisini kısıtlar. Çünkü böyle bir belirsizlik, insanın mülkiyetine de zarar vermektedir. Bu sebeple insan, en kısa sürede böyle bir sözleşmeyi onaylar. Çünkü insanlar, mülkiyeti kısa bir süreliğine de olsa belirsiz bırakmayı ya da şiddet ve düzensizliğe meydan vermek istemezler.[1]

İlk olarak, böyle bir hakkı tanımak, kendi mülkümüzü güvence altına almaktır. İkinci olarak böyle bir hakkı tanımak, toplumsal düzen ve istikrarı sağlar. Üçüncü kavramımız "çoğalma" kavramıdır; adından da anlaşılacağı üzere, mülkümüzün kendi kendini çoğaltmasıdır. Hume, bahçemizdeki meyvelerin, sığırlarımızın yavrularının, kölelerimizin işlerinin ve benzeri tüm şeylerin, onlara sahip olmadan da mülkümüz sayıldığını söylemiştir.[1]

Son olarak “ardışıklık” kavramına bakalım. Ardışıklık hakkı, ebeveynin ya da yakın akrabanın varsayılan onayı nedeniyle ve insanların sahip oldukları şeylerin kendileri için en değerli olan kişileri daha çalışkan ve tutumlu kılması için onlara geçmesini gerektiren insanoğlunun genel çıkarından ötürü, doğal bir haktır.[1] Daha basit bir şekilde söylersek, aslında ardışıklık hakkı, miras paylaşımı, miras bırakma işlemidir. El değiştirmeyen mülk, aslında bu yolla el değiştirebilir. Başka bir deyişle mülkiyet, rıza yoluyla devredilebilir.

Aslında mülkiyet konusunda aşırı iki vardır. Bu aşırı lar, mülkün el değiştirmezliği ilkesiyle belirsiz bir şekilde mülkiyetin dağılmasıdır. Mülkiyetin el değiştirmezliği ilkesi, toplum için gayet yararlı bir ilkedir. Bu ilkeyle beraber, bir nevi herkesin malı üzerine tapulanmıştır. Ama bu anlayış, Hume’a göre ciddi sorunları da beraberinde getirir. Diğeri ise bahsettiğimiz dört kavramdır; bu kavramlar aslında büyük oranda şansa bağlı kavramlardır, bu sebeple mülkler de çoğunlukla kötü bir şekilde ayarlanır.[1] Bu iki aşırı arasında orta yolu ise adalet bulur:[1]

Adalet kuralları, katı bir el değiştirmezlik ile bu değişebilir ve belirsiz ayarlama arasında bir orta nokta arar. Ancak şu açık orta noktadan, yani sahip olma ve mülkiyetin, mülk sahibinin onları bir başka kişiye vermeye razı olması dışında hiçbir şekilde el değiştirmemesinden daha iyi bir orta nokta yoktur.

Bu kural, Hume’a göre hiçbir şekilde savaş ya da anlaşmazlığa mahal vermez. Çünkü böyle bir devretme sürecinde, ilk olarak mülk sahibinin rızası alınır.

Bu bağlamda, adaletin mülkiyetle ilişkisinde üç ana başlıktan söz etmek mümkündür. İlk olarak adalet, kişilerin sahip olduğu mülkleri tanımak ve güvenceye almak, ikinci olarak mülkiyetin rıza yoluyla devrini ve son olarak da sözleşmelerin yerine getirilmesini sağlamak zorundadır.

Hume’a göre, bu tür bir mülkiyet hakkını tanımanın ve ona saygı göstermenin temelinde "fayda" vardır.[10] Bu fayda kavramının ortaya çıkmasını sağlayan şey ise tarihsel süreç ve deneyimlerimizdir. Deneyimlerimiz, bize tarihsel süreç içinde mülkiyet hakkını tanımanın, iki faydası olduğunu göstermiştir. Bu bağlamda son söz olarak buradan hareketle yapay erdemlerin alışkanlık sonucu pekiştiği, bizde de ahlâki duyguyu, onaylama ya da onaylamama duygusunun da böyle ortaya çıktığı söylenebilir. Ama bu duygu, evrensel değildir, çünkü bu pekişme, toplumsal bağlamda meydana gelir. Bu sebeple bir toplumun onayladığı şeyi, başka bir toplumun onaylamaması mümkündür.

Doğal Erdemler

Hume her ne kadar erdemleri doğal ve yapay olarak ayırsa da bu ayrımın kesin olmadığını ve birbirlerini gerektirdiğini sık sık ifade etmekle birlikte, adalet ve mülkiyet gibi erdemlerin insan doğasında var olan bir eğilime bağlanamadıkları sürece bir anlam da taşımadıklarını söylemiştir.[6]

Hatırlayacak olursak, yapay erdemler, insanın doğal güdülerini sınırlayan bir yapıya sahipti. Ama böyle bir işlevleri olsa da, hareket noktaları doğal erdemler olmalıdır. Bu bağlamda tutkularla da bağlantı kurarsak, yapay erdemlerin dingin, doğal erdemlerin de şiddetli tutkulara denk düştüğü söylenebilir. Tutkuların da haz ve acıyla bağlantısını göz önünde bulundurursak, ahlâkın da böyle bir işleve sahip olduğunu, yani haz ve acı temelinde açıklanabileceğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda, doğal erdemlerin yapay erdemlerin temeli olduğunu söyleyebiliriz.

Bu ikisi, birbiriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Bu ikisinin arasındaki fark ise, eylemsel boyutta karşımıza çıkmaktadır. Daha açık bir ifadeyle doğal erdemler tekil eylemlerle doğrudan ilgilidir; burada kişinin faydası ön plandadır. Oysa yapay erdemler daha geniş kapsamlıdır. Yani kişiden çok toplumsal bağlamda ele alınmalıdır. Tekil bir eylemi ele alarak adalet açısından değerlendirmeye tabi tuttuğumuzda, genellikle bu ikisinin birbirine sıklıkla aykırı olduğu görülebilir.

Sonuç

Hume’un insan doğasına dair görüşleri günümüzde genel olarak ayrı ayrı ele alınmaktadır. Biz bu makalede, bu yapıya bütüncül bir bakış açısıyla bakmayı denedik. Bunun sebebi, Hume’da insan doğasına yönelik soruşturmanın iç içe geçmiş üç halkaya benzemesi sebebiyledir. Başka bir deyişle Hume’un soruşturmasında ele aldığı üç konu da birbirini tamamlar niteliktedir. Böyle bir soruşturmada dikkat çeken ilk nokta, Hume’un tüm bu alanları tek bir temele indirgemesidir. Bu da bize onun bütüncül bir bakış açısıyla hareket ettiğini gösterir. Hume insan doğasına yönelik ilkeler değil –sanki Ockham’ın usturası’nı kullanırmışçasına– tek bir ilke bulma amacı gütmüştür. Daha açık bir deyişle, tek bir ilkeden yola çıkarak, birçok şeyi açıklamak istemiştir. Aynı zamanda Hume’un temeli, empirist bir temeldir; yani deneyimsel (İng: "experiential") bir temeldir.

Hume’un nedensellik konusundaki şüpheci yaklaşımı ve soruşturmasının sonuçlarını özellikle 20. Yüzyıl’daki araştırma programlarında ve bilim felsefesi yaklaşımlarında görmek mümkündür. Kısa bir özet geçersek, 17. Yüzyıl’da Newton fiziğinin ortaya çıkışı ve yükselişi, bu araştırma programının kesin ve değişmez olduğu gibi bir takım varsayımlar doğurmuştur. Böyle bir sağlamlığın yansımasını 18. Yüzyıl filozofu Kant’ta da görmek mümkün olmakla birlikte, bu anlayışa sağlam bir yumruk indiren ilk filozofun Hume olduğunu söylemek gayet yerinde olacaktır. Çünkü Hume, direkt olarak bilimin önerme formunu eleştiriye tabi tutmuştur. Daha açık bir deyişle Hume, getirdiği eleştiriyle, olgu durumları arasında yaptığımız çıkarımların gelecekte de böyle olacağını garanti edemeyeceğimizi söylemiştir. Bu paragrafın başında da belirttiğimiz gibi, bu eleştirinin yansıması, bilimde görülmektedir. Özellikle Einstein fiziğiyle birlikte yıkılan Newton fiziği, böyle bir başkalaşıma yol açmıştır. Günümüzde bilimde a priori doğrular yoktur; başka bir deyişle bilim, keskin bir şekilde konuşmaz, geleceğe yönelik öngörülerde bulunur; bu öngörüler doğrulanabilir veya yanlışlanabilir. Böyle bir değişim, aslında tam da Hume’un dediğini doğrular niteliktedir. Başka bir deyişle Hume’un nedenselliğe yönelttiği eleştiri bilimsel düşünceyi sarsan ya da yıkan değil, bizzat ona uygun bir eleştiridir. Yani bu eleştiri, olumsuz olmaktan çok, olumlu bir eleştiridir.

Hume’un tutkular ve ahlâk konusundaki görüşlerini ise birlikte değerlendirmek; bu iki alanı anlamak için oldukça yararlıdır; çünkü bu iki alan yakinen ilişkilidir. Bu bağlamda tutkuların ahlâka yol açtığı, aynı zamanda ahlâkın da tutkusal bir yanının olduğu söylenebilir. Özellikle bu kısımda şu sorunun sorulması gerekir: Neden insan bazı durumlarda kendi çıkarına olan değil de kendi çıkarına olmayabilecek şeyleri tercih eder? Örnekleyerek soracak olursak, güçlü bir insan, bu gücünü kullanarak daha fazla mülk sahibi olabilecekken, neden elindekiyle yetinmeyi tercih eder?

İşte bu sorular, hem Hume’un tutkular üzerine söyledikleriyle, hem de ahlâk üzerine söyledikleriyle yakinen ilişkilidir. İnsanın her zaman daha fazlasını istemesi, şiddetli tutkularla alakalı bir durumdur; elindekiyle yetinmesi ise dingin tutkularla ilişkili bir durumdur. Bu bağlamda toplumsal olana giden yol da açılmış olur. Çünkü toplum, Hume’un sistemi incelendiğinde, dingin tutkular üzerine kurulmuştur. Bu bağlamda ahlâkı ele alarak devam edersek, Hume’un doğal ve yapay erdem ayrımının yerinde bir ayrım olduğunu belirtmek gerekir. Bu ayrım aynı zamanda kişisel ve toplumsal ahlâkın ayrımıdır. Doğal erdemler kişisel ahlâkı temsil ederken, yapay erdemler toplumsal ahlâkı temsil eder. Aslında bu ayrım, aynı zamanda neden insanın tercihlerini de açıklar nitelikte olan bir ayrımdır. Daha açık bir ifadeyle bu ayrım, insanların neden daha çok çıkar sağlayacağı şeyi değil de, kendisi açısından daha az çıkar sağlayacak şeyin tercih edildiğini de açıklayan bir ayrımdır. Aynı zamanda Hume, ahlâkı özellikle yapay erdemler bağlamında politik alana çekmiştir.

Ama böyle bir çekiş, bir takım sorunları kaçınılmaz olarak beraberinde getirir. İlk sorun, görecelik sorunudur. Bu sorunu takip eden, onunla ilintili ikinci sorun ise yanlışın meşrulaştırılması sorunudur. Şimdi bu sorunlara değinelim. İlk sorun, özellikle kural ve yasaların topluma göre belirlenmesinden kaynaklanmaktadır. Başka bir deyişle, toplumsal memler , yasaların oluşmasında önemli ölçüde etkilidir. Bundan dolayı, bazı önemli kavramlar, bu kavrayış biçimiyle göreceli hale gelir. Örneğin Türkiye’de adalet, hırsızlık yapan kişiye hapis cezası vermekken, bir Arap ülkesinde hırsızlık yapanın kolunun kesilmesi adalet olarak anlaşılır. Bu bağlamda, bunun gibi temel kavramların Humecu sistemde göreceli bir kimliğe büründüğünü söylemek mümkündür.

İkinci sorun da tam olarak az önce bahsettiğimiz şeyle alakalıdır. Memlerin toplumsal kuralları belirlemesi, meşru olmaması gereken şeyleri meşrulaştırabilir. Bunun sebebi, bazı memlerin virüs özelliği taşımaları sebebiyledir. Humecu sistemde, bu virüsler, sırf toplumsallığın yasaları belirlemesi sebebiyle meşru bir kimliğe bürünebilir. Bu sebeple hukuk ve yasaların memlerden bağımsız olmakla birlikte, ama tamamen onları reddetmeden dikkate de alarak oluşturulması gerekir.

Okundu Olarak İşaretle
Bu İçerik Size Ne Hissettirdi?
  • Muhteşem! 0
  • Tebrikler! 0
  • Bilim Budur! 0
  • Mmm... Çok sapyoseksüel! 0
  • Güldürdü 0
  • İnanılmaz 0
  • Umut Verici! 0
  • Merak Uyandırıcı! 0
  • Üzücü! 0
  • Grrr... *@$# 0
  • İğrenç! 0
  • Korkutucu! 0
Kaynaklar ve İleri Okuma

Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?

Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:

kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci

Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 17/10/2021 01:21:59 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/10633

İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.

Reklamı Kapat
Size Özel
İçerikler
Instagram
Endokrin Sistemi Hastalıkları
Hamilelik
Abiyogenez
Böcek
Güve
Mutasyon
Nükleotit
Kimyasal Evrim
Coronavirus
Araştırmacılar
Pandemik
Malzeme
Hastalık Yayılımı
Sanat
Biliş
Kilometre
Editör Seçkisi
Evrim Kuramı
Paleontoloji
Pandemi
Sağlık Bilimleri
Bilgi Felsefesi
Kimya Tarihi
Doktor
Göğüs Hastalığı
Daha Fazla İçerik Göster
Evrim Ağacı'na Destek Ol
Evrim Ağacı'nın %100 okur destekli bir bilim platformu olduğunu biliyor muydunuz? Evrim Ağacı'nın maddi destekçileri arasına katılarak Türkiye'de bilimin yayılmasına güç katmak için hemen buraya tıklayın.
Popüler Yazılar
30 gün
90 gün
1 yıl
EA Akademi
Evrim Ağacı Akademi (ya da kısaca EA Akademi), 2010 yılından beri ürettiğimiz makalelerden oluşan ve kendi kendinizi bilimin çeşitli dallarında eğitebileceğiniz bir çevirim içi eğitim girişimi! Evrim Ağacı Akademi'yi buraya tıklayarak görebilirsiniz. Daha fazla bilgi için buraya tıklayın.
Etkinlik & İlan
Bilim ile ilgili bir etkinlik mi düzenliyorsunuz? Yoksa bilim insanlarını veya bilimseverleri ilgilendiren bir iş, staj, çalıştay, makale çağrısı vb. bir duyurunuz mu var? Etkinlik & İlan Platformumuzda paylaşın, milyonlarca bilimsevere ulaşsın.
Podcast
Evrim Ağacı'nın birçok içeriğinin profesyonel ses sanatçıları tarafından seslendirildiğini biliyor muydunuz? Bunların hepsini Podcast Platformumuzda dinleyebilirsiniz. Ayrıca Spotify, iTunes, Google Podcast ve YouTube bağlantılarını da bir arada bulabilirsiniz.
Yazı Geçmişi
Okuma Geçmişi
Notlarım
İlerleme Durumunu Güncelle
Okudum
Sonra Oku
Not Ekle
Kaldığım Yeri İşaretle
Göz Attım

Evrim Ağacı tarafından otomatik olarak takip edilen işlemleri istediğin zaman durdurabilirsin.
[Site ayalarına git...]

Filtrele
Listele
Bu yazıdaki hareketlerin
Devamını Göster
Filtrele
Listele
Tüm Okuma Geçmişin
Devamını Göster
0/10000

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim Gönder
Reklamsız Deneyim

Evrim Ağacı'nın çalışmalarına Kreosus, Patreon veya YouTube üzerinden maddi destekte bulunarak hem Türkiye'de bilim anlatıcılığının gelişmesine katkı sağlayabilirsiniz, hem de site ve uygulamamızı reklamsız olarak deneyimleyebilirsiniz. Reklamsız deneyim, Evrim Ağacı'nda çeşitli kısımlarda gösterilen Google reklamlarını ve destek çağrılarını görmediğiniz, daha temiz bir site deneyimi sunmaktadır.

Kreosus

Kreosus'ta her 10₺'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar.

Kreosus destekçilerimizin reklamsız deneyimi, destek olmaya başladıkları anda devreye girmektedir ve ek bir işleme gerek yoktur.

Patreon

Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar.

Patreon destekçilerimizin Patreon ile ilişkili e-posta hesapları, Evrim Ağacı'ndaki üyelik e-postaları ile birebir aynı olmalıdır. Patreon destekçilerimizin reklamsız deneyiminin devreye girmesi 24 saat alabilmektedir.

YouTube

YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz.

Eğer seçtiğiniz seviye reklamsız deneyim ayrıcalığı sunuyorsa, destek olduktan sonra YouTube tarafından gösterilecek olan bağlantıdaki formu doldurarak reklamsız deneyime erişebilirsiniz. YouTube destekçilerimizin reklamsız deneyiminin devreye girmesi, formu doldurduktan sonra 24-72 saat alabilmektedir.

Diğer Platformlar

Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.

Giriş yapmayı unutmayın!

Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir.

Destek Ol
Sizi Takip Ediyor

Devamını Oku
Evrim Ağacı Uygulamasını
İndir
Chromium Tabanlı Mobil Tarayıcılar (Chrome, Edge, Brave vb.)
İlk birkaç girişinizde zaten tarayıcınız size uygulamamızı indirmeyi önerecek. Önerideki tuşa tıklayarak uygulamamızı kurabilirsiniz. Bu öneriyi, yukarıdaki videoda görebilirsiniz. Eğer bu öneri artık gözükmüyorsa, Ayarlar/Seçenekler (⋮) ikonuna tıklayıp, Uygulamayı Yükle seçeneğini kullanabilirsiniz.
Chromium Tabanlı Masaüstü Tarayıcılar (Chrome, Edge, Brave vb.)
Yeni uygulamamızı kurmak için tarayıcı çubuğundaki kurulum tuşuna tıklayın. "Yükle" (Install) tuşuna basarak kurulumu tamamlayın. Dilerseniz, Evrim Ağacı İleri Web Uygulaması'nı görev çubuğunuza sabitleyin. Uygulama logosuna sağ tıklayıp, "Görev Çubuğuna Sabitle" seçeneğine tıklayabilirsiniz. Eğer bu seçenek gözükmüyorsa, tarayıcının Ayarlar/Seçenekler (⋮) ikonuna tıklayıp, Uygulamayı Yükle seçeneğini kullanabilirsiniz.
Safari Mobil Uygulama
Sırasıyla Paylaş -> Ana Ekrana Ekle -> Ekle tuşlarına basarak yeni mobil uygulamamızı kurabilirsiniz. Bu basamakları görmek için yukarıdaki videoyu izleyebilirsiniz.

Daha fazla bilgi almak için tıklayın