Beyinle İlgili 10 Mit

Bu yazının içerik özgünlüğü henüz kategorize edilmemiştir. Eğer merak ediyorsanız ve/veya belirtilmesini istiyorsanız, gözden geçirmemiz ve içerik özgünlüğünü belirlememiz için [email protected] üzerinden bize ulaşabilirsiniz.

Beyin, insan bedenindeki en hayranlık uyandırıcı organdır. Merkezi sinir sistemimizi kontrol etmesinin yanı sıra, yürümemizi, konuşmamızı, nefes almamızı ve düşünmemizi sağlar. Beyin, aynı zamanda inanılmaz derecede komplekstir; yaklaşık 100 milyar nörondan (sinir hücresi) oluşur. Beyinle ilgili o kadar çok şey söz konusudur ki, tıbbın ve bilimin farklı birkaç alanı onu incelemeye ve tedavi etmeye adanmıştır; örneğin beyindeki fiziksel bozuklukların tedavisine yönelik nöroloji; zihinsel süreçlerin ve davranışın incelenmesiyle uğraşan psikoloji; ve zihinsel bozukluklar ile hastalıkları tedavi etmeyi amaçlayan psikiyatri gibi. Bu disiplinlerin bazı boyutları birbiriyle örtüşmektedir, bunların dışında başka alanlar da beynin incelenmesiyle ilgilenmektedir.

Bu disiplinler, çok eski zamanlardan beri mevcuttur; bu yüzden, şimdiye dek beyinle ilgili bilinebilecek her türlü bilgiyi edindiğimizi düşünebilirsiniz. Ancak hiçbir şey bu düşünce kadar gerçeğe uzak değildir.  Binlerce yıldır beynin her alanını incelemek ve tedavi etmekle ilgili hala birçok gizemli kalan husus mevcuttur. Ayrıca beyin o kadar komplekstir ki, onu daha anlaşılır kılmak adına, nasıl çalıştığına ilişkin bilgiyi basitleştirme eğilimindeyiz. Tüm bunların bir araya gelmesi, beyinle ilgili birçok mit oluşmasına yol açmıştır. Bunların çoğu da hala günceldir, çünkü henüz hikayenin tümünü duymamışızdır. Şimdi birlikte beyinle alakalı etrafta dönen 10 mite bakalım ve işe onun rengiyle başlayalım:

(1) Beyniniz Gridir

Beyninizin rengini hiç düşündünüz mü? Eğer tıp alanında çalışmıyorsanız muhtemelen hayır. Bedenimizde kan, doku, kemik ve çeşitli sıvılar şeklinde yer alan, gökkuşağının tüm renkleri mevcuttur. Ama siz, televizyonda ya da bir sınıfta, kavanozların içine yerleştirilmiş beyinler görmüş olabilirsiniz. Çoğu kez bu beyinler tamamen gridir, hatta sarımsı bir renk ranjında yer alabilirler. Aslında buna karşın, yaşamakta olan canlı bir beyin –örneğin şu anda kafatasınızın içinde olan gibi-, sıkıcı ve dümdüz bir gri renkten ibaret değildir; aynı zamanda beyaz, siyah ve kırmızı renkleri de içerir. 

Beyin hakkındaki birçok mit gibi, bu da gerçeğin aslında sadece bir bölümünü içerir; çünkü beynin çoğu gerçekten de gridir. Bazen tüm beyine “gri madde” dendiği olur. Gizemli romanların yazarı Agatha Christie’nin ünlü dedektifi Hercule Poirot, sıklıkla “küçük gri hücreler”ini kullanmaktan bahseder. Gri hücreler, omuriliğin yanı sıra, beynin de birçok bölümünde yer alır; bu gri hücreler, nöronlar örneğinde olduğu gibi farklı türden hücrelerden oluşur. Ancak beyin aynı zamanda gri maddeleri birbirine bağlayan beyaz maddeyi, yani sinir liflerini de içerir.

Siyah bileşen, Substantia Nigra denilen (ve tahmin ettiğiniz gibi Latince olan) siyah maddedir. Siyah olmasının nedeni ise, basal ganglia’nın bir parçası olan nöromelanindir – bu özel pigment türü aynı zamanda deri ve saça da rengini verir. Son olarak da kırmızı rengimiz var, bunun da nedeni beyindeki birçok kan damarıdır. Peki, muhafaza halindeki beyinler neden süngerimsi ve renkli değil de kireç gibi soluk ve mat görünürler? Bunun nedeni beynin muhafaza edilip bozulmasını engellemek için kullanılan koruyucu maddelerdir.

Şimdi renkten sese geçelim – bir sonraki mitimiz, müzik zevkinizi tekrar değerlendirmenize yol açabilir.

 

(2) Mozart Dinlemek Sizi Daha Zeki Yapar

Bir klasik müzik kanalını açıp bir opera dinlediğinizde ya da Mozart gibi büyük bir bestecinin senfonisini dinlerken kendinizi daha kültürlü gibi hissetmiyor musunuz? Klasik müzik, şiir ve diğer sanat dalarlıyla ilgili DVD’ler, videolar ve diğer ürünler üreten Bebek Einstein isimli firmanın, milyon dolar bazında bir pazar payı var. Ebeveynler de bu ürünleri alıyorlar, çünkü (Bebek Mozart DVD ve CD’leri gibi) gözde sanat eserleriyle içli dışlı olmanın, çocuklarının bilişsel gelişimi için iyi olabileceğine inanıyorlar. Hatta gelişmekte olan fetüsler için çalınmak üzere klasik müzik CD’leri tasarlanıyor. Klasik müziğin beyin gücünüzü artırdığını öne süren bu görüş o kadar popüler oldu ki, bu durum “Mozart Etkisi” olarak adlandırıldı. Peki, bu mit nasıl başladı?

1950’lerde, Albert Tomatis adındaki bir kulak-burun-boğaz doktoru, işitme ve konuşma bozukluğu olan insanlara yardımcı olmak için Mozart’ın müziğinin kullanılmasının başarıyla sonuçlandığını söyleyerek bu trendi başlattı. 1990’larda, Irvine’de California Üniversitesi’ndeki 36 öğrenciden oluşan bir çalışmada, öğrencilere bir IQ testi (zeka testi) almadan önce 10 dakika boyunca bir Mozart sonatı dinletildi. Çalışmayı yürüten Dr. Gordon Shaw’a göre, öğrencilerin IQ skorlarında 8 puanlık bir artış oldu. Böylelikle, “Mozart Etkisi” doğmuş oldu. 

Dan Campbell ismindeki bir müzisyen bu ibarenin telif haklarını aldı ve kavrama dayalı olarak bir sizi kitap ve CD üretti, aynı zamanda Georgia, Florida ve Tennesse gibi kimi eyaletlerde bebekler ve diğer küçük çocuklar için klasik müzik konusunda para ayrıldı. Campbell ve diğerleri, Mozart dinlemenin sağlığınızı bile geliştirebileceği iddiasını bile savundular.

Buna karşın, Irvine’deki California Üniversitesi’ndeki orijinal çalışma, bilimsel arenada tartışmalı bir durumdaydı. Çalışmada yer alan bir araştırmacı olan Dr. Frances Rauscher, aslında kendilerinin, bunun kimseyi daha zeki yapacağı yönünde bir iddiaları olmadığını belirtti; hatta Rauscher eyaletlerin parayı müzikal programlara harcamalarının daha iyi olacağını söyledi – gerçekten de bir enstrüman çalmayı öğrenmenin konsantrasyonu, özgüveni ve koordinasyonu geliştirdiğine dair kanıtlar vardır.

Elbette Mozart’ın size zarar vermeyeceği kesindir, hatta eğer bir şans tanırsanız hoşlanabilirsiniz bile, ancak bu sizi daha zeki yapmayacaktır. 

 

(3) Bir Şey Öğrendiğinizde Yeni Beyin Kıvrımları Edinirsiniz

Beynin nasıl göründüğünü düşündüğünüzde, “kıvrımlar”la kaplı, muhtemelen yuvarlağımsı, iki loplu gri bir kütleyi gözünüzde canlandırıyorsunuz. İnsanlar bir tür olarak evrim geçirdiğinde, beynimiz, bizi diğer hayvanlardan farklı kılacak yüksek fonksiyonları oluşturabilmek üzere büyüdü. Ancak beyin, beden boyutumuzla orantılı olabilecek ölçüde bir kafatasına sığabilecek derecede ufak kalabilmek için, büyüdükçe kendi içine katlandı. Eğer tüm bu girinti ve çıkıntıları düzleştirebilseydik, beyin bir yastık kılıfı boyutunda olurdu. Bu çıkıntılara gyri, girintilere ise sulci denir. Bu girinti ve çıkıntıların bazılarının adları bile vardır, ve kişiden kişiye görüntüleri de farklılaşmaktadır.

Buna karşın aslında başlangıçta böyle buruşuk bir beyinle başlamayız, erken gelişim dönemlerinde bir fetüsün oldukça düz bir beyni vardır. Ancak fetüs büyüdüğünde, nöronları da büyüyerek beynin farklı bölgelerine gider, burada sulci ve gyrileri oluşururlar. 40 haftalık olduğunda beyin, şu anda sizin sahip olduğunuzdaki şeklini almıştır (tabii ki daha küçüktür). Yani biz bir şeyler öğrendikçe kıvrımlarımız artmaz. Doğduğumuzda sahip olduğumuz kıvrımlarla hayatımızı geçiririz, elbette ki beynimiz sağlıklı kalabildiği sürece.

Bir şeyler öğrendikçe beynimiz değişir - ancak bu, fazladan sulci ve gyri geliştirmek şeklinde olmaz. Buna "beyin esnekliği" denir. Fareler gibi hayvanların beyinlerinin, onlar bir şeyler öğrendikçe değişiminin incelenmesiyle araştırmacılar sinapsların (nöronlar arası bağlantılar) ve nöronları destekleyen kan hücrelerinin sayılarının arttığını bulmuşlardır. Bazıları da yeni anılar oluşturdukça yeni nöronlar geliştirdiğimize inanmaktadır, fakat bu bizim gibi memeliler için henüz ispatlanmamış bir durumdur.

Televizyon şovlarında, filmlerde ya da reklamlarda gizli mesajlar olduğunu hissetmişseniz, bir sonraki mitimizle ilgileneceksiniz.

 

 

(4) Subliminal Mesajlar Yoluyla Öğrenebilirsiniz

Hükümetin, büyük şirketlerin ya da medyanın bize gerçekten ne söylemeye çalıştığıyla ilgili subliminal mesajlar kullanıldığı kavramı şüphe uyandırmaktadır. Subliminal (bilinçli algılama eşiğimiz demek olan 'limen' in altı anlamındadır) bir mesaj bilinçaltımıza işleyerek davranışımızı etkilemek üzere görüntüler ve sesler içeren mesaj demektir. Bu ibareyi ilk kullanan, bir pazar araştırmacısı olan James Vicary olmuştur. Vicary, 1957'de, New Jersey'de gösterilen bir filmin içine mesajlar yerleştirdiğini belirtti. Bu mesajlar, saniyenin 3000'de 1'inde gösteriliyor ve filmi izleyenlerin Coca Cola içip patlamış mısır yemesini söylüyorlardı.

Vicary'ye göre sinema salonunda kola satışları yüzde 18, patlamış mısır satışları ise yüzde 57 artmıştı, yani subliminal mesajlar işe yarıyordu. 1950'lerin sonunda ve 1970'lerin başında yayınlanan kitaplar da Vicary'nin tüketicileri kendi ürünlerini almak için ikna etmesine yarayan tekniklerinin nasıl kullanılabileceğinden bahsediyordu. Bazı radyo ve televizyon reklamlarında subliminal mesajlar kullanıldı, fakat birçok kanal ve profesyonel firma bunları yasakladı. 1974'de ise FCC (Federal Communications Commission- Federal İletişim Komisyonu) subliminal reklamcılığı yasakladı. 

Peki mesajlar işe yaradı mı? Vicary'nin bu çalışmanın bulguları hakkında yalan söylediği sonradan ortaya çıktı. Takip eden araştırmalara göre bu mesajların, örneğin bir Kanada televizyon kanalında bir yayına yerleştirilen "Hemen Arayın" mesajının, izleyiciler üzerinde hiç bir etkisi olmadığı ortaya çıktı. 1990'lardaki ünlü Judas Priest davasında intihar eden iki gencin aileleri, gençlere bunu bir şarkının yaptırdığını söylemişlerdi; ancak dava, hakimin bununla ilgili hiç bir bilimsel kanıt olmadığını söylemesiyle sonuçlandı. Bununla birlikte bazı insanlar hala müzikte ve reklamlarda gizli mesajlar içerildiğini iddia etmektedir.

Yani, uyurken dinlediğiniz kendine-yardım kasetlerinin size muhtemelen bir zararı olmaz, ancak sizin sigarayı bırakmanıza yardımcı olmadıkları da söylenebilir.

İnsan ve diğer hayvanların beyinlerini karşılaştırdığımızda, boyutun bir önemi var mıdır? Yanıtı bulmak için sonraki mitimize bakalım.

 

(5) İnsan Beyni En Büyük Beyindir

Birçok hayvan beyinlerini, insanların da yapabilecekleri şeyler için kullanabilir, örneğin problem çözmek için yaratıcı yollar bulmak, benlik farkındalığı sergilemek, diğerlerine karşı empati göstermek ve nasıl alet kullanılacağını öğrenmek gibi. Bununla birlikte, bilim insanları bir insanı neyin zeki kıldığını gösterecek sabit bir tanımlamaya ulaşamamışlarsa da, genellikle insanın yeryüzündeki en zeki yaratık olduğu üzerinde hemfikirdirler. Bizim "daha büyüğün daha iyi olduğu" inancına sahip toplumumuz da, buradan yola çıkarak insanın tüm hayvanlar arasında en büyük beyne sahip olduğunu öngörebilir, çünkü biz en zekiyizdir. Ama aslında durum tam olarak böyle değildir.

Ortalama insan beyninin ağırlığı 1361 gramdır. Başka bir zeki hayvan türü olan yunusun da beyni ortalama aynı ağırlıktadır. Fakat, genel olarak bir yunusla aynı zeka seviyesine sahip olmadığı kabul edilen bir ispermeçet balinası da (dişli balinaların en büyüğü) 7800 gramlık bir beyne sahiptir. Küçük beyinler ölçeğine gelirsek, bir tazının beyni yaklaşık 72 gramdır, bir orangutanın beyni de 370 gramdır. Köpekler de orangutanlar da oldukça zeki hayvanlardır, ancak beyinleri küçüktür.

Tüm bu karşılaştırmalarda önemli bir şeye dikkat etmiş olabilirsiniz. Ortalama bir yunusun ağırlığı 158.8 kilogramdır, ispermeçet balinası 13 tona kadar çıkabilir. Genel olarak bir hayvan ne kadar büyükse kafatası da o kadar büyüktür, doğal olarak beyni de öyle. Tazılar bayağı küçük köpeklerdir, en fazla 11.3 kilogram olurlar, dolayısıyla beyinlerinin de daha küçük olacağı öngörülebilir. Beynin boyutu ve zeka arasındaki ilişki beynin salt ağırlığıyla ilgili değildir; beyin ağırlığının vücut ağırlığına oranıyla ilgilidir. İnsanlar için bu oran 1'e 50'dir. Memelilerin çoğu için 1'e 180'dir, kuşlar için 1'e 220'dir. İnsan beyni, diğer hayvanlara göre, bedene oranla en fazla ağırlığa sahiptir.

Zekanın ayrıca beynin farklı kısımlarıyla da ilgisi vardır. Kuşların, balıkların ya da sürüngenlerin aksine memelilerin çok büyük serebral korteksi vardır. Memelilerdeki serebellumda bellek, iletişim ve düşünme gibi üst düzey fonksiyonlardan sorumlu olan serebral yarıküreler vardır. İnsanlarda, beyinlerine oranla, diğer tüm memelilerden daha büyük serebral korteks vardır.

Dikkat, şimdi korku verici olan başka bir beyin mitine bakacağız.

 

(6) Kafanız Kesildikten Sonra Da Beyniniz Aktif Kalır

Tarihte bir dönem, giyotin sayesinde, kafa kesme en tercih edilen idam yöntemi olmuştur. Birçok ülke artık bu uygulamadan vazgeçse de hala bazı devletler, teröristler ve diğerleri tarafından uygulanmaktadır. Bir insanın kafasını kesmekten daha nihai bir şey yoktur. Giyotinin ortaya çıkma amacı da zaten hızlı ve göreli olarak daha insani biçimde öldürebilmek olmuştur. Fakat ne derecede bir hızdan bahsediyoruz? Eğer kafanız kesilirse, hala görmeye ya da onu hareket ettirmeye devam edebilir misiniz, sadece birkaç saniyeliğine de olsa?

Bu kavram muhtemelen ilk olarak Fransız Devrimi döneminde ortaya çıkmıştır, yani giyotinin yaratıldığı dönemde. 17 Haziran 1793'te Charlotte Corday adında bir kadın, bir devrimci, radikal gazeteci ve politikacı olan Jean-Paul Marat'ya suikast düzenlediği için giyotinle idam edilmiştir. Marat, fikirleri için sevilen bir karakterdi ve kitle, giyotinin Corday'a hakettiğini vermesi için bekliyordu. Bıçak inip Corday'ın kafası düştüğünde, celladın yardımcılarından biri kafayı yerden kaldırıp yanağına tokat atmıştır. Tanıklara göre, Corday'ın gözleri dönerek adama bakmış ve yüzü haksızlığa uğramanın öfke ifadesini göstermiştir. Bu olayı takiben devrim sırasında idam edilen insanlardan kesme anından sonra gözlerini kırpmalarını istenmiştir, tanıklarına göre de 30 saniyelere varan göz kırpılmaları yaşanmıştır.

Kafa kesme işlemini takiben bilincin devamlılığını gösteren yaygın bir hikaye de 1905 yılına kadar geri gider. Fransız doktor Gabriel Beaurieux, Languille isimli bir adamın kafasının kesilmesine şahit olmuştur. Onun ifadesine göre hemen infazdan sonra "gözkapakları ve dudaklar… düzensiz aralıklarla beş-altı saniye süren ritmik kasılmalar göstermişlerdir". Dr. Beaurieux kafası kesilenin ismini söylediğinde "gözkapaklarının, herhangi bir spazmodik kasılma dışında yavaşça kalktığını" ve "gözbebeklerinin odaklandığını" belirtmiştir. Bu ikinci kez de tekrar etmiştir, ancak üçüncü kez ismini okuduğunda bir tepki alamamıştır.

Bu hikayeler, bir insanın kafası kesildikten sonra sadece birkaç saniye bile olsa bilincini devam ettirebildiği fikrine vurgu yapmaktadır. Buna karşın günümüzün modern anlayışında doktorların büyük bir kısmı yukarıda belirtilen tepkilerin kasların refleksler dahilinde kasılması olduğunu, bilinçli ve kasıtlı olmadığına inanmaktadırlar. Kalple, dolayısıyla oksijenle ilgisi kalmayan beyin anında bir komaya girerek ölmeye başlar. Dr. Harold Hillman'a göre bilinç "kafatası içindeki kan kaybından dolayı muhtemelen 2-3 saniye içinde kaybolur".

Yani, kafa kesilmesinden sonra bir insanın hala bilinçli kalması tamamen imkansız olmasa da, pek olası değildir. Hillman bununla birlikte acısız giyotin fikrine de karşı çıkar. Ona göre "Beyin ve omuriliğin, o kısımdaki dokularla birlikte kesilerek ayrılması sonucu ölüm oluşur. Bu da akut ve muhtemelen ciddi bir acıya neden olur". Bu durum da giyotin başta olmak üzere kafa kesmenin birçok ülkede kabul edilebilir bir idam yöntemi olarak uygulanmamasının nedenidir.

Aslında, kafanız omuzların üzerindeki yerinde dururken de onarılamayacak biçimde zarar görebilir. Şimdi, beyin hasarının ne kadar uzun süre devam edebileceğine bakalım. 

 

(7) Beyin Hasarı Her Zaman Kalıcıdır

Beyin hasarı, aşırı derecede ürkütücü bir şeydir. Bu kadar gizemli ve inanılmaz olmasına rağmen beyin aslında çok kırılgan ve bir sürü farklı yaralanmaya açık bir yapıdadır. Beyin hasarına neden olan şeyler bir enfeksiyondan bir araba kazasına kadar çeşitlilik gösterir ve özünde de beyin hücrelerinin ölümü anlamına gelir. Birçok insan için beyin hasarı deyince akla gelen, kalıcı bitkisel hayata giren ya da en azından kalıcı fiziksel ya da mental yetersizliği olan insan görüntüleridir.

Fakat aslında durum her zaman böyle değildir. Beyin hasarının birçok çeşidi vardır ve hasarın bir insanı tam olarak nasıl etkileyebileceği, beyindeki konumuna ve ciddiyet ölçüsüne göre değişir. Hafif seviyede bir beyin hasarı, örneğin bir beyin sarsıntısı genelde beynin kafatası içinde sallanarak kanama ve yırtılma meydana getirmesiyle oluşur. Beyin ufak yaralanmalarla çok iyi derecede başa çıkma yeteneğine sahiptir; insanların ezici çoğunluğu ufak bir beyin yaralanması geçirse de kalıcı bir yetersizlikleri olmaz.

Ancak hasarın ciddiyeti skalasının diğer ucunda, beynin yüksek derecede hasarla karşılaşması vardır. Bazen içeride biriken kanın ya da basıncın azaltılması için cerrahi müdahale gerekebilir. Ciddi bir beyin hasarı geçiren hemen hemen her hasta kalıcı ve dönüşü olmayan sonuçlarla karşılaşır.

Peki ya skalanın bu iki ucu arasında yer alanlar? Bazı beyin hasarlı insanlar bir süre yetersizliğe sahip olabilir ama sonra kısmen iyileşebilirler. Eğer nöronlar hasara uğrar ya da ölürse tekrar oluşamazlar - fakat sinapslar, bir başka deyişle nöronlar arasındaki bağlantılar- tekrar oluşabilirler. Kısaca, beyin nöronlar arasında yeni patikalar yaratır. Bununla birlikte, beyinde orijinal olarak başka görevleri üstlenen bazı bölgeler hasarlı bölgelerin görevini üstlenerek zaman içinde hastanın aynı şeyleri yapmayı tekrar öğrenmesine yol açabilirler. Beynin kıvrımları hakkındaki mitte bahsedilen beyin elastikiyeti fenomenini hatırlıyor musunuz? İşte, örneğin, inme hastalarının da tekrar konuşma ya da hareket yeteneklerini terapi yoluyla kazanmaları bu şekilde olur.

Hatırlamamız gereken önemli şey, beyin hakkında hala bilinmeyen bir sürü şey olduğudur. Bir insana beyin hasarı teşhisi konduğunda, doktorların hastanın ne ölçüde iyileşebileceğini tam olarak bilmeleri her zaman mümkün değildir. Hastalar doktorları her zaman şaşırtabilmekte günler, aylar, hatta yıllar sonra yapabildikleriyle tüm beklentileri aşabilmektedirler. Tüm beyin hasarları kalıcı değildir.

Beyin hasarından bahsetmişken, bir sonraki mitimizde, uyuşturucuların beynimiz üzerindeki etkilerine bakacağız. 

 

(8) Uyuşturucu Kullanımı Sonucunda Beyninizde Oyuklar Oluşabilir

Farklı türden uyuşturucu maddelerin beyninizi nasıl etkilediği çok tartışmalı bir konudur. Bazı insanlar, sadece çok ciddi uyuşturucuların kalıcı etkileri olabileceğini söyler, bazıları ise ilk kez kullanıldığında bile beyinde bazı kalıcı hasarlar oluştuğunu iddia eder. Güncel bir çalışma, marihuana gibi bir uyuşturucu kullanmanın sadece ufak çaplı bellek kaybı yaptığını ortaya koymuştur, ama başka bir araştırma da ağır marihuana kullanmanın kalıcı olarak beynin bazı kısımlarını büzüştürüp küçültebileceğini belirtti. Konu kokain ya da ecstasy gibi uyuşturucuları kullanmaya gelince, bazı insanlar cidden beyninizde oyuklar oluşabileceğine inanır. 

Aslında, beyninizde bir oyuk oluşturabilecek tek şey, fiziksel travmadır. Araştırmacılar uyuşturucu kullanımının beyinde kısa ve uzun vadeli değişiklikler oluşturduğunu söylemektedir. Örneğin, uyuşturucu kullanımı beyinde dopamin gibi nörotransmiterlerin (beyinde iletişimi sağlayan kimyasallar) etkisini azaltabilir, tam olarak da bu yüzden bağımlılar aynı duyguyu yaşamak için giderek daha fazla uyuşturucuya ihtiyaç duyarlar. Nörotransmiter seviyelerindeki değişiklik bunun yanında, nöronların işlevlerinde sorunlara da yol açabilir. Bunun geri döndürülebilir olup olmadığı da tartışmalı bir konudur.

Diğer yandan, New Scientist dergisinin Ağustos 2008 sayısına göre bazı uyuşturucuların uzun süre kullanımının beyinde bazı yapıları büyüterek kalıcı olarak değişmeleriyle sonuçlanmaktadır. Bu iddiaya göre bu durum, bağımlıların davranışlarını değiştirmenin bu kadar zor olmasını da açıklamaktadır.

Farklı uyuşturucuların beyni uzun vadede nasıl etkilediğine ilişkin tartışmalar süregelse de, bir şeyden emin olabiliriz: Hiç bir uyuşturucu beyinde oyuklar oluşturmaz.

Şimdi, alkolün beyninize ne yaptığına bir bakalım.

 

(9) Alkol Beyin Hücrelerini Öldürür

Sarhoş bir insanı gözlemlemeniz, alkolün beyni doğrudan etkilediğine ikna olmanız için yeterlidir. Yeteri kadar içen insanlarda diğer birçok yan etkiyle birlikte konuşma bozulmaya başlar, hareketler ve akıl yürütmeler farklılaşır. Bunların birçoğu baş ağrılarından, mide bulantısından ve diğer bazı nahoş yan etkilerden muzdarip olur - kısaca akşamdan kalma olurlar. Peki, hafta sonu biraz içki içmenin ya da bazı durumlarda uzun içme sürecinin beyin hücrelerini öldürecek kadar etkisi var mıdır? Peki ya sürekli ve sıklıkla içki içen alkoliklerin durumu?

Bu ölçüde değil. Alkoliklerde bile bu alkol içme durumu beyin hücrelerinin ölümüyle sonuçlanmaz. Ama dentrit denilen nöron uçlarının hasarına yol açabilir. Bu da nöronlar arasında mesajların iletilmesinde sorun çıkmasına neden olur. Hücrenin kendisi hasara uğramaz, fakat hücrenin bir diğeriyle kurduğu iletişim farklılaşabilir. Buffalo Üniversitesi'nde anatomi ve hücre biyolojisi profesörü olan Roberta J. Pentney'ye göre bu hasar da çoğu durumda geri döndürülebilir.

Alkoliklerde Wernicke-Korsakoff denilen bir nörolojik bozukluk gelişebilmektedir, bu da beynin bazı parçalarında nöronları kaybının bir sonucudur. Bu sendrom bellek sorunlarına, konfüzyona (kafa karışıklığı), göz felcine, kas koordinasyon yetersizliğine ve amneziye neden olabilir. Ölüme de yol açabilir. Buna karşın bu bozukluğa da alkolün kendisi yol açmaz. Bu durum, temel bir B Vitamini olan thiamine (tiyamin)'in eksikliğinin sonucudur. Aşırı alkol kullanımı genelde yetersiz beslenir, ayrıca vücudun tiyamini absorbe etmesini de engelleyebilmektedir. 

Kısaca, alkol aslında beyin hücrelerinizi öldürmemesine karşın, aşırı miktarda tüketirseniz beyninize zarar verebilir.

Bu İlk On listesini okurken beyninizin ne kadarını kullandınız? Bir sonraki mitimiz hepsini açıklayacak.

 

(10) Beyninizin Sadece Yüzde 10’unu Kullanırsınız

[Bu konuyla ilgili Evrim Ağacı olarak yaptığımız detaylı bir analizi, Beynimizin Yüzde 10'unu Mu Kullanıyoruz? başlıklı yazımızdan okuyabilirsiniz.] 

Bize genelde, beynimizin sadece yüzde 10'unu kullandığımız söylenir. Albert Einstein ve Margaret Mead gibi ünlü kişilerin isimleri de bu durumla ilgili şeylerden söz ederken konu edilir. Bu mit, muhtemelen beyinle ilgili en yaygın mittir, bunun nedeni de bir ölçüde, medyada sürekli bu söylemin devam etmesidir. Peki bunun kaynağı nedir? Birçok kaynağa göre bunun nedeni 1900'ların başında Amerikalı bir psikolog olan William James'in "ortalama bir insan kendi potansiyelinin çok küçük bir miktarını açığa çıkarabilir" cümlesidir. Bir şekilde bu cümle, beynimizin sadece yüzde 10'unu kullanabildiğimiz şeklindeki mite dönüşmüştür.

İlk bakışta bu kafa karıştırıcıdır. Neden hepsini kullanmıyorsak, vücudumuza oranla en büyük beyne sahip olan hayvan biziz (listemizdeki altıncı mitte tartıştığımızı konu)? Birçok insan kitaplar yazarak ve bazı ürünler satılarak kalan yüzde 90'ın kullanılabileceği savına balıklama atlamıştır. ESP (Extra Sensual Perception - Duyu Dışı Algılama) gibi kimi psişik yeteneklere inananlar, bu yeteneklerin beynin kalanında yer aldığını söylerler. 

Ama aslında bu doğru değildir. Beyinde 100 milyar nöronun yanı sıra bir sürü türden diğer başka hücreler de vardır ve bunlar sürekli kullanımdadır. Beynimizin küçük bir kısmına gelecek bir hasarda bile, hasarın yerine göre yetersizlik oluşabilmektedir; yani beynin sadece yüzde 10'unu kullanarak işlevini sürdürmesi kesinlikle imkansızdır.

Beyin taramaları, biz ne yaparsak yapalım beynimizin sürekli aktif olduğunu göstermiştir. Belirli bir anda bazı bölgeler diğerlerinden daha aktiftir, ama bir beyin hasarına sahip değilsek, beynimizde aktif olmayan bir bölüm yoktur. İşte bir örnek: Bir masada oturup sandviç yediğinizi düşünün, yani ayaklarınızı kullanmadığınızı. Bu durumda sandviçi ağzınıza götürmeye, çiğnemeye ve yutmaya konsantre oluyorsunuz demektir. Ama bu, ayaklarınızın çalışmadığı anlamına gelmez - o bölgelerde hala kan akışı gibi aktiviteler vardır, o sırada ayaklarınızı hareket ettirmeseniz bile. 

Yani beynin alanını düşündüğünüzde gizli, size ekstra potansiyel sağlayabilecek bir yer yoktur. Ancak beyin hakkında öğrenecek daha bir sürü şey vardır. 


Yazan: Shanna Freeman

Kaynak: Bu yazı How Stuff Works adresinden çevrilmiştir.

Düzenleyen: Arsel Acar

Paleontoloji'ye Anahatları ile Giriş - 3

Şişe Burunlu Yunuslar

Yazar

Katkı Sağlayanlar

Çağrı Mert Bakırcı

Çağrı Mert Bakırcı

Editör

Evrim Ağacı'nın kurucusu ve idari sorumlusudur. Popüler bilim yazarı ve anlatıcısıdır. Doktorasını Texas Tech Üniversitesi'nden almıştır. Araştırma konuları evrimsel robotik, yapay zeka ve teorik/matematiksel evrimdir.

Konuyla Alakalı İçerikler
  • Anasayfa
  • Gece Modu

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim