Thomas Kuhn'un Paradigma Kavramı Üzerine Bir İnceleme

  • Bu yazıyı 13 dakika 53 saniyede okuyabilirsiniz. Bu yazı 1,271 defa görüntülenmiştir.
Thomas Kuhn

Özet

19 ve 20. yüzyıllar, felsefe ile bilimin yapısal olarak tarihte hiç olmadığı kadar birbirine yaklaştığı ve felsefenin bilimin sınırlarını, neliğini, kimliğini belirleme konusunda hiç olmadığı kadar cüretkâr olduğu dönemler olarak dikkat çeker. Temellerini birkaç yüzyıl öncesinden Kant ve Alman İdealistlerinin tartışmalarından alan bu yeni felsefe yapma biçiminin son temsilcileri, çağımıza özel olan bilim felsefesi üzerine metodolojik problemler ve yeni felsefi sorular başlatma konusunda ilk adımları atmışlardır. Onların bu, devrim niteliğindeki yeni sorgulama biçimleri bilimin yapısını ve işleyişini anlamlandırma konusunda bu tarz problemlerle ilgilenen herkes için birer rehber niteliğindedir. Bu dönemin son büyük atılımı Thomas Kuhn’un paradigma kavramı aracılığıyla gerçekleşir. Kuhn, bilimin tarih içerisinde var olan yapısı üzerinden, bilimin devrimler vasıtasıyla ilerleyip genişlediğini çıkarsar. Şüphesiz ki bilim felsefesi özelinde gerçekleşen bu hareketlilik devrim niteliğindedir.

 

İnsanın doğayı, çevreyi, yaşadığı dünyayı, evreni ve var olan -ve hatta çoğu zaman var olma potansiyelini üzerinde taşıyan- her şeyi anlamadaki muazzam arzusu, mutlak suretle birbirinden ayrılması gereken başlıca iki inceleme alanını ortak paydada buluşmaya davet etmiştir. Felsefe ile bilimin bilgi üzerinde süregelen yolculukları modern zamanlara yaklaştıkça felsefe ve bilimin daha keskin bir biçimde ifade edilmesine ve inceleme alanlarının genişlemesine sebep olmuştur. En nihayetinde bilme eylemi söz konusu olduğunda bu durum oldukça olağandır. Felsefenin bilgi ile ilişkisinin olabildiğince kadim bir geçmişe dayanıyor olması ve bilimin de bu açmazda her geçen saniye yeni sorunlara, araştırma alanlarına, devrimlere gebe olması, temellerini kadim geleneklerden alan yeni bir felsefi-bilimsel hareketliliğin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. 19 ve 20. yüzyıllarda yaşanan felsefi hareketliliği tek başına felsefece gerçekleşen bir dinamik olarak tanımlamak elbette eksik olacaktır. Son kertede bu dönemde yaşanan gelişmeler açıkça göstermektedir ki bu durum, felsefenin bilimin sınırlarını çizme ve onu hem özel hem de genel olarak anlamlandırma çabalarından başka bir şey değildir. Her iki disiplinin de mutlak olarak arzuladığı, değişmez, kesin, pekin bilginin keşfedilmesidir. Bu bağlamda Popper, Kuhn, Carnap, Lakatos gibi 20. yüzyıl düşünürleri, felsefede -daha özel olarak bilim felsefesinde-  yeni bir soruşturma alanına devrim gibi bir giriş yapmışlardır.

Söz konusu olan bu devrim niteliğindeki yeni anlayışın ilk adımı Auguste Comte’un “pozitivizmi” ile atılmış gibi görünüyor olsa da asıl olarak bu adımı atan Viyana çevresinde toplanan ve daha sonra tartıştıkları problemlerle dünyanın geri kalanını da etkileyerek bu tartışma alanı içerisine çeken “Mantıkçı Pozitivistler” olmuştur.1 Popper, Kuhn, Carnap ve Lakatos’un en genel anlamda bilimin ve bilim insanının kimliğini, neliğini, sınırlarını, metodunu ve biçimini tartıştığı yeni felsefi soruların ana hatlarını iki hedefe yönelik gören Prof. Dr. Cemal Yıldırım, “Bilim Felsefesine Toplu Bir Bakış” adlı makalesinde bu hedefleri şöyle tanımlıyor: “(1) Bilimi, bilim görüntüsü veren teoloji ve metafizik türü etkinliklerden ayırmak; (2) Felsefeye bilimsel bir kimlik kazandırmak. Buna yönelik olarak felsefenin işlevini bilgi kuramıyla sınırlı tutmak; özellikle, bilimin yöntem, kavram ve kuramsal yapısıyla dayandığı varsayımları mantıksal çözümlemeyle açıklığa kavuşturmak.”2  Yıldırım’ın bu tanımlamasını görece değerli kılan, en genel anlamıyla Viyana Çevresi düşünürlerine getirilebilecek temel eleştirileri bünyesinde saklı bulundurmasıdır. Bilimi bilim görüntüsü veren metafizik yorumlardan ayırmak ve felsefeye bilimsel bir zemin hazırlamak istekleri bir kenara bırakılacak olursa felsefenin işlevini bilgi kuramı ile sınırlı tutma güdüsü Viyana Çevresi düşünürlerine yöneltilebilecek en temel eleştiri olarak dikkat çekmektedir. Şüphesiz ki felsefe, sadece bilimin bilgi ve önermeler üreten yapısına mantıkça açıklık getirmekten, bilginin sınırlarını, doğruluğunu mantıkça veya nesnel olarak test etmek için zemin hazırlamaktan daha fazlası için vardır ve var olacaktır. Öte yandan bilimi, yani kesin, nesnel, pekin bilgiler üreten topluluğu bilimsel olmayan, muğlak önermeler veya bilgiler üreten diğer uğraşılardan ayırma ve bu sınırı çizme işi çok açık bir biçimde felsefenin görevi olmalıdır.

Bu bağlamda en genel olarak sorulması gereken soru “Bilimi bilim yapan şey nedir?” olmalıdır. Bilimsel önermeler nasıl ve hangi yöntemle kesin olarak nesnel bir biçim kazanabilir? Mantıkçı pozitivistlerin bu sorulara çözüm olarak sunduğu doğrulanabilirlik ilkesini Popper yetkin bir çözüm olarak kabul etmez.3 "İstediğimiz, bir teoriyi doğrulamaksa, doğrulayıcı kanıtlar bulmakta bir güçlük yoktur.”4 

En nihayetinde doğrulanabilirlik, bilimsel önermeleri test etme konusunda bizi tümevarıma götürür ve tümevarım başlı başına başka bir problem alanıdır. Dolayısıyla çözüm, önermelerin doğruluğunu tek tek test etmek yerine onları ciddi, güçlü testlerden geçirmekte gizli olmalıdır. Şüphesiz ki bu testler bilim ile bilim olmayanı birbirinden ayırma ve bilimsel önermelerin nesnelliğini ayırt etme konusunda en nihai çözüm olacaktır. Sonuç olarak Popper önermenin bilimselliğini doğrulama aracılığıyla test etmek yerine o önermeyi çeşitli testlerden geçirerek yanlışlamaya çalışmanın bilim ve çarpık bilim ayrımını yapmada temel kaide olması gerektiğini ifade eder. Popper’ın doğrulanabilirlik ilkesine alternatif olarak sunduğu şey yanlışlanabilirlik ölçütüdür. Yanlışlanabilirlik bilimsel önermenin test edilmesi anlamına gelir ve daha fazlasını vadeder. Burada Popper’ın test etmekten anladığının ciddi ve güçlü testler olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Fakat en nihayetinde test edilebilme Popper’ın da üzerinde sıklıkla durduğu astroloji ve astronomi arasındaki ayrım üzerinden gerçekleştiğinde, gerçek bir bilim gibi duran astronomi ile Popper’a göre çarpık bilim olan astroloji arasında keskin bir ayrım yapma konusunda yeterli değilmiş gibi görünür. Çünkü yanlışlanabilirlik ilkesi, neyin bilim olup neyin bilim olmadığı konusunda bizlere yardımcı olabilecek bir çözüm önerisidir. Kuhn tarafından Popper’a yapılan temel eleştirinin çıkış noktası da tam olarak bu metot problemi üzerinden gerçekleşmiştir.5  Kuhn’un metodolojik eleştirisi ve alternatif olarak sunacağı metot bu makalenin geri kalan kısmının ana hatlarını oluşturacaktır.

Kuhn, klasik bir bilim felsefecisinden farklı olarak çoğu zaman bir tarih felsefecisi, tarihçi ya da bu tarz konular üzerine araştırma yapan bir bilim insanı gibi görünür. “Tarih yalnızca bir zaman dizimi ve anlatı deposu olarak görülmediğinde, şu anda bize egemen olan bilim imgesinde esaslı bir dönüşüme yol açabilir.”6  Bu satırlar onun bilime ve bilimsel önermelere bakış açısıyla ilgili önemli ipuçları taşır. İlk olarak anlaşılması gereken de tam olarak budur. Görüleceği üzere Kuhn en başından, bilimsel kuram ya da teorileri tarih ve tarihteki yeri üzerinden anlama konusunda ısrarcıdır. Bu bilimsel bir önermenin yapısını incelemekten çok o önermenin ait olduğu teori veya kuramın tarihteki mahiyeti üzerinden bir inceleme yapılacağının kanıtı niteliğindedir. Öte yandan başka bir soruşturma alanının da konuya dahil edileceğini dolaylı yoldan aktarır. Bu, bilim teorilerini oluşturan bilim insanları ve bu teori ya da kuramın zaman aşımı destekçisi olan diğer bilim otoritelerinin de bilimin yapısını inceleme konusundan bağımsız olamayacağı hakikatidir.

Kuhn, Popper’ın bilim ve çarpık bilim ayrımına farklı bir yorum getirir. Bu yorum da yukarıda bahsedildiği üzere bilimin tarihteki mahiyeti üzerinden gerçekleşir. Popper tarafından bilim ile bilim gibi görüneni ayırt edebilmenin bir yöntemi olan “gerçek bilim” ve “çarpık bilim” ayrımı, Kuhn’un perspektifinde “olağan” ve “olağanüstü bilim” tartışması üzerinden gerçekleşir.7  Kuhn ve Popper’ın neyin bilim olduğu konusunda yaptıkları bu ayrım, sezgisel olarak benzerlik taşıdığı düşünülse de aslında farklı şeylere işaret eder. Popper’ın “çarpık bilim” diye kastettiği tüm uğraşılar, gereksiz ve anlamsız gibi görünür. Oysa Kuhn için gerçekte olan bu değildir. Kuhn, bu tarz olağanüstü bilimlerin de gerekliliğine dikkat çeker. Özellikle astroloji ve astronomi üzerinden yapılan ayrım gözetildiğinde, Kuhn için astroloji de gerekli bir bilim niteliği taşımaktadır, denilebilir. Evet, astroloji bir bilim olma yeterliliğine sahip değildir. Fakat yine de var olmalı ve varlığını sürdürmelidir. Astrolojinin de tıpkı astronomi gibi bir görevi vardır. O halde gerçek bilimi, ona benzeyen sahtelerinden ayırmak için kullanılacak yöntem ne olmalıdır? Bu ayrım neye göre yapılmalı, neye gerçek bilim denilmedir?

Bu temel ayrımı yapmak için kullanılacak biricik yöntem yine tarihin içerisinde gizlidir. Bilimin tarihsel gelişimi onun gerçek bilim olup olmadığı konusunda ipuçları verir. Burada öncelikli olarak Kuhn’un paradigma kavramını incelemekte fayda vardır. Kuhn bu kavramı kullanma konusunda oldukça cömerttir. Birden fazla anlama gelebilecek şekilde kullanmasının yanı sıra çok büyük oranda sözlük anlamına yakın ve bilimsel içerikle doldurulmuş bir biçimde de kullanır. “Yerleşik kullanımıyla, paradigma model ya da örnektir.”8  Fakat paradigma kavramının bu yaygın kullanımı Kuhn’un bu kavrama yüklediği anlamı anlamaya yeterli olmayacaktır. Burada özsel olarak sözü edilen, bilimsel bir gelişmenin otorite nezdinde ve o gelişmenin çevresinde bulduğu karşılıktır. Yani paradigma birden fazla parçası ve bileşeni olan bir bütün gibi durur. “… tıpkı hukukta kabul edilmiş yasal bir hüküm gibi koşullar değiştikçe ya da zorlaştıkça daha özgül ve daha ayrışmış hale getirilecek bir model olarak kullanılır.”9  Sonuç olarak paradigma kavramını Kuhn özelinde üç farklı ana tema üzerinden anlamak mümkündür:

  1. Örnek olarak kabul edilen, model.
  2. Bilimsel bir otorite ya da bir grup tarafından belirlenmiş olan temel ölçüt.
  3. Zamana ve değişime bağlı olarak şeffaf bir sistemler bütünü.10 

Paradigmalar oluşumlarını zamana bağlı olarak gerçekleştirir. Başlangıçta çok güçsüz, olağan ve sıradan durabilir. Zaman içerisinde gelişir, büyür, kesinlik ve nesnellik kazanır. Burada görevi üstlenecek olan, olağan bilimin ta kendisidir. Olağan bilim, bilim çevrelerince kabul görmüş olan paradigmayı olumlamak ve ona yeni örnekler, deliller ve kanıtlar bulmakla mükelleftir. O halde en başta bilim ve bilim olmayanın ayrımı üzerine sorulan soru yeni haline evrimleşmiştir. Olağan bilim ne zamana kadar paradigmanın destekçiliğini, savunuculuğunu yapar?

Bu soruyu yanıtlamadan önce olağan bilimin temel karakteristiğine bakmakta fayda vardır. Öyleyse öncelikli olarak sorulması gereken soru “Olağan bilimin doğası nedir?” olmalıdır. Olağan bilim en salt tanımıyla var olan paradigmaya hizmet eden bir hizmetkâr olarak açıklanabilir. Ve olağan bilim, üzerine düşen görevini Kuhn’un tanımlamasına göre üç temel işlev üzerinden gerçekleştirir:

  1. Nesnelerin doğası hakkında öğretici oldukları paradigma tarafından ortaya çıkarılmış olgular
  2. Paradigma kuramının tahminleri ile doğrudan doğruya karşılaştırılabilen olgular
  3. Paradigma kuramını ayrıştırmaya yönelik ampirik çalışma

Olağan bilim basit olgularla uğraşan, gayesi hizmet etmek olan, inceleme alanı olabildiğince dar bilimsel bir uğraşıdır. Nesnelerin özleri hakkında çeşitli öğretici bilgiler üretir. Kuhn olağan bilimin bu misyonuna örnek olabilecek bir dizi bilimsel hareketliliği gösterir. Astronomi üzerinden yıldızların yerleri ve boyutları; fizik özelinde maddenin basınca dayanıklılığı, kütle çekimi  gibi nesnenin özüne yönelik çarpıcı araştırmaların bulgularını kanıt olarak sunar. Öte yandan olağan bilim bununla yetinmez. İkinci olarak paradigmanın zeminini sağlamlaştırmak için onun tahminleri üzerinden işe koyulur. Matematik temelli henüz olgu gibi görünen paradigma birtakım tekniklerle sağlam ve kesin hale dönüştürülür. Buna örnek olarak Kopernik’in gözlem ve deney sonucu ortaya çıkardığı birtakım tahmini verilerin, teleskobun icadı ile gözlemlenebilir olması verilebilir. Ya da bir diğer çarpıcı örnek, Newton’un “İkinci Hareket Yasasının” Atwood’un makinesi aracılığıyla kanıtlanmasıdır. Bu temel uğraşının sebebi ise doğa ile kuram arasında bir ilişki ve bağ kurmaktan başka bir şey değildir. Son olarak paradigma kuramını ayrıştırmaya yönelik çabanın çok da üzerinde durmaya gerek yoktur. Açıkça anlaşılabilir, tanıtlanabilirdir. Kuramın özünde var olan birtakım problemleri ortadan kaldırmak için yapılan her türlü araştırma ve çözümlemelerdir.11 

Burada bir ilave veya güncel bir yorum yapmak yerinde olacaktır. Olağan bilimlerin bu daralmış yapısı günümüzde var olan ve gün geçtikçe daha da öznelleşerek büyüyen bilimler ailesinin genişlemede kullandığı yönteme benzer. Örneğin tıp bilimi ve beraberinde getirdiği birçok alt disiplin, daha dar alanlarda sıkışarak ve incelemelerini daha spesifik gerçekleştirerek büyümüş, gelişmiş ve yeni bir bilim haline dönüşmüştür. Aynı şeyler doğa bilimleri için de geçerlidir.  Bunlara örnek olarak fizikten ayrılması ve tek başına bir bilim haline dönüşmesi üzerine tartışılan “Kuantum fiziği” veya bu süreci daha önce yaşamış biyolojiden koparak bilim haline dönüşmüş “Botanik” bilimi gösterilebilir.

Olağan bilimin doğasına yönelik soruşturma tamamlandığına göre sorulan ilk soruya cevap verilebilir konuma gelinmiştir. Olağan bilimin paradigmadan umudu kesmesi, yine tarihsel devinim içerisinde fakat bu sefer birdenbire ve aniden gerçekleşir. Kuhn bu noktada bilimin bazı özel dönemlerden geçtiğini ve bu dönemlerin bir çeşit bunalma, sıkıntıda kalma halinde gerçekleştiğini ifade eder. Bilim, içerisinde bulunduğu bunalım halinden ancak bir başka paradigmanın geçerli paradigmayı yıkıma uğratıp onun yerine geçmesi ile çıkar. Şüphesiz ki bu açıklamanın doğrudan karşılığı olabilecek tek bir sözcük vardır: “Devrim”. Fakat sözü edilen daha özel, daha bilime özgü bir devrimdir: Bilimsel devrim.

Kuhn bilimsel devrimi, bir sürecin sonucu olarak anlar. Bilim veya paradigma çeşitli özel dönemlerden geçer. Bu dönemler öyle bunaltıcı, öyle derinden etkileyicidir ki olağan bilim yavaş yavaş var olan paradigmayı terk etmeye başlar. Oysa olağan bilim paradigmaya o devrim anı gelene kadar sımsıkı bağlıdır. Şimdi ne olmuştur da olağan bilim var olan paradigmayı terk etmeyi göze almış ve bir devrimin başlangıcına neden olmuştur? Bu sorunun yanıtı yine olağan bilimin özünde gizlidir. Olağan bilim var olan paradigmayı desteklemek ve onu kanıtlamak için çaba göstermeye devam eder. Bu çaba öylesine kudretli bir hale dönüşür ki bir süre sonra olağan bilim -ya da daha doğru bir tanımlamayla olağan bilim insanı- asıl olanı unutur ve ilgilendiği alanla ilgili bulmacaların ortasında kalır. “Örneğin onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllarda Newton’un yasaları bu işlevi görmekteydi. Bu işlev devam ettiği sürece de maddenin niceliği fizikçiler tarafından en temel ontolojik kategori sayılıyordu ve madde parçaları arasında etki yapan güçler en önde gelen araştırma alanıydı.”12  Sonuç olarak olağan bilim bu bulmacaları çözmeye öylesine odaklanmıştır ki yeni bir şey keşfedeceğim umuduyla birincil görevini -paradigmayı destekleme ve kanıtlama amacını- kenara bırakmak zorunda kalır. Olağan bilimin bu tavrı eski paradigmanın bir kenara bırakılarak yeni paradigmanın ortaya çıkması için yaşanan doğum sancılarıdır.13  

Kuhn’un bilimin yapısına yönelik yaptığı bilimsel devrim tanımlaması şüphesiz olabildiğince tartışmalıdır ve klasik yorumu -ki bu yorumdan kasıt, bilimin birikerek ilerlemesidir- ters yüz eden bir tavır sergiler. Khun’un bilimsel devrim diyerek kast ettiğinin ne olduğunu anlamanın en makul yöntemi yine herkes tarafından açıklıkla kabul edilebilecek bilimsel devrim örnekleri üzerinden gerçekleşmelidir. Kuhn’un bilim felsefesi yapma biçiminin en güçlü hipotezleri de yine bu herkesçe aynı yorum ve bakış açısıyla anlaşılan bilimsel devrimler üzerinden tartışılmalıdır. Genelin yorumunun var olan hipotezi güçlendirmede ne denli önemli olduğunun farkında olan Kuhn için de süreç farklı işlemez. Onun örnekleri herkesçe bilinen bu büyük bilimsel devrim süreçleri üzerinden gerçekleşir. Şüphesiz ki bilimsel devrim denildiğinde akla ilk gelen 15. yüzyılda Nicolaus Copernicus’un, klasik Batlamyuscçu yorumun tersine göğü ve evreni incelemedeki muazzam arzusu ile başlayıp Newton ile sonuçlanan iki yüzyıllık süreçtir. Bu sürecin tarihteki varlığı Kuhn’un bilimsel devrim ile neyi kast etmiş olabildiğinin anlaşılması ve yeteri kadar tanıtlanması adına oldukça güçlü bir örnektir. O halde bu örnekler üzerinden Kuhn’un bilimsel devrim diyerek tam olarak neyi kast ettiğini anlamakta fayda vardır.14  

Bilimin bazı zorlu dönemlerden geçtiği daha önce bahsedilmişti. Bu dönemlerde klasik paradigmadan uzaklaşan olağan bilimin sıra dışı tavrı bilimsel devrimin ilk izlerini taşır. Bilmeceler çözmekle meşgul olmaktan daha fazlasını da vadedebilen olağan bilim, kendi içinde söylentilere başlar. “Kopernik devriminin izlerini burada görmek ve anlamak mümkündür. O yüzyılın başlarında, Ptolemy sisteminin kendi geleneksel sorunlarına bile uygulama gücünü yitirdiğini Avrupa’nın seçkin astronomları anlamaya başlamışlardı artık. Kopernik’in sistemi reddederek yerine yenisini oluşturmaya koyulması da böyle bir anlayıştan sonra olabilirdi ancak.”15  Kopernik, Batlamyusçu paradigmanın düştüğü bunalım halinden bilimi kurtartmış ve yeni paradigmaya geçişin kaçınılmaz sonucunu doğurmuştur.

Bu ve buna benzer örnekler Kuhn’un bilimsel devrimlerin yapısına yönelik soruşturmasını desteklemek adına çoğaltılabilir. Einstein’ın görelilik kuramına giden sürecin bilimde ne tarz bunalımlara neden olduğu da açıkça ortadadır. “… Einstein’ın görecelik teorisine yol açan 19’uncu yüzyıl sonlarında fiziğin içine düştüğü bunalıma bakalım. Bu bunalımın bir kökü 17’nci yüzyıla kadar uzanır. Aralarında Leibniz’in de bulunduğu kimi doğa filozofları Newton’un benimsediği mutlak uzay kavramını eleştirmişlerdi, o zaman. Doyurucu bir ölçüde olmasa bile mutlak konum ve mutlak devinim kavramlarının Newton sisteminde işlevsiz kaldığını ortaya koymuşlardı.”16 Görüleceği üzere Kuhn’un bilimlerin doğasının devrimler aracılığıyla süregeldiği ve değişerek, yıkılarak ilerleme kaydettiği paradigma temelli düşüncesini desteklemek için elde bir çok materyal ve örnek vardır.

Burada dikkat edilmesi gereken husus Kuhn’un tarih yorumu ve bilimini sadece tarihteki mahiyeti üzerinden anlama çabasıdır. Onun en değerli eseri sayılabilecek “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” adlı yapıtının önsözündeki şu satırlara dikkat çekmek gerekir: “Sıradan sayılabilecek tarihsel sorunlar yerine, ilk kez işin, tarihine yönelmiş olan daha felsefi kaygılara dönüş yapmam gerekti.” Böylesine felsefi kaygılar besleyen birinden daha felsefi uslamlamalar beklenmelidir. En nihayetinde Kuhn’un bilimin yapısına yönelik oluşturduğu bu bakış açısı bir tarihçi meziyetinden öteye gidememiştir. Tüm bu söylenenler var olan hakikatin anlatımından ibarettir ve başka bir şey de olamaz. Bilim üzerine yapılan her soruşturma öncelikli olarak onun yapısı ve özellikle sınırları üzerine olmalıdır. Şüphesiz ki tek tek bilimlerin ve genel olarak bilimin sınırlarını çizme görevi ve sorumluluğunu alma işi felsefenindir. Ve bu, ancak felsefi bir yöntem vasıtasıyla gerçekleştirilebilir.


Ana Görsel: Boston Photo Library

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  1. Yıldırım, Cemal. “Bilim Felsefesine Toplu Bir Bakış” Felsefe Tartışmaları 15. Kitap ( 1994): 10.
  2. Yıldırım, Cemal. “Bilim Felsefesine Toplu Bir Bakış” Felsefe Tartışmaları 15. Kitap ( 1994): 15.
  3. Yıldırım, Cemal. “Bilim Felsefesine Toplu Bir Bakış” Felsefe Tartışmaları 15. Kitap ( 1994): 16.
  4. Popper Karl. Conjectures and Refutations, çev., Cemal Yıldırım (İstanbul: Remzi Kitabevi, 2010), 187.
  5. Yıldırım Cemal. “Bilim Felsefesine Toplu Bir Bakış” Felsefe Tartışmaları 15. Kitap ( 1994): 11.
  6. Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev., Nilüfer Kuyaş (İstanbul: Alan Yayıncılık, 1986), 46.
  7. Yıldırım Cemal. “Bilim Felsefesine Toplu Bir Bakış” Felsefe Tartışmaları 15. Kitap ( 1994): 20.
  8. Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev., Nilüfer Kuyaş (İstanbul: Alan Yayıncılık, 1986), 63
  9. Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev., Nilüfer Kuyaş (İstanbul: Alan Yayıncılık, 1986), 63
  10. Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev., Nilüfer Kuyaş (İstanbul: Alan Yayıncılık, 1986),65.
  11. Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev., Nilüfer Kuyaş (İstanbul: Alan Yayıncılık, 1986), 64-67.
  12. Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev., Nilüfer Kuyaş (İstanbul: Alan Yayıncılık, 1986), 76.
  13. Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev., Nilüfer Kuyaş (İstanbul: Alan Yayıncılık, 1986), 79.
  14. Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev., Nilüfer Kuyaş (İstanbul: Alan Yayıncılık, 1986), 118.
  15. Thomas Kuhn. The Structure of Scientific Revolutions, çev., Cemal Yıldırım (İstanbul: Remzi Kitabevi, 2010), 225.
  16. Thomas Kuhn. The Structure of Scientific Revolutions, çev., Cemal Yıldırım (İstanbul: Remzi Kitabevi, 2010), 226.
0 Yorum
Geri Bildirim

Göster

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close