Arıların Dansı - 2: Evsiz Arıların Dansı: Pasaklı Dansçılar ve Oğul Vermek
Arıların Dansı - 2: Evsiz Arıların Dansı: Pasaklı Dansçılar ve Oğul Vermek

Bu yazının içerik özgünlüğü henüz kategorize edilmemiştir. Eğer merak ediyorsanız ve/veya belirtilmesini istiyorsanız, gözden geçirmemiz ve içerik özgünlüğünü belirlememiz için [email protected] üzerinden bize ulaşabilirsiniz.

evrimagaci.org/fotograf/73/7296">Daha önceki yazımızda size bal arılarının dansının, ya da dilinin, keşfediliş öyküsünü ve ayrıntılarnı sizinle paylaşmıştık. Bal arıları, kendilerine has bu dili genellikle bir kaynağın – çiçekler ya da sizin altı şekerli çayınız – konumunu kovandaki kardeşlerine anlatmak ve onları da bu kaynaktan yararlanmak için devşirmek için kullanırlar. Arı dilinin bu yazımızda söz edeceğimiz kullanımı ise çok daha nadir gerçekleşir ve evrimsel süreçte geliştirilmiş bir özelliğin (ya da davranışın) başka amaçlar için de kullanılmasına ve evrimin ekonomisine çok güzel bir örnek oluşturmakta. Fakat gelin önce bal arısı kolonilerinin yaşamındaki özel bir anla ilgili konuşalım: oğul verme.

İnsan hayatında doğum ne kadar "mucizevi" ve türün devamlılığı için önemliyse, bal arıları için de oğul verme böyledir. Bal arıları tek bir ana arı içeren on binlerce işçi arıdan oluşan topluluklar halinde yaşarlar ve bu topluluklara koloni denir. Doğal ve dengede bir bal arısı kolonisinde işçi arıların hepsi birbiri ile kardeştir ve ana arının kızlarıdır (mevsimsel olarak erkek arılar da üretilir, fakat kovandaki iş gücüne katkı sunmazlar; yalnızca başka kolonilerin ana arıları ile çiftleşerek eşeyli üremede görev alırlar). Koloni yaz mevsimindeki bolluktan yararlanıp aşırı büyüdüğünde ana arının varlığının kanıtı olan ana arı feromonu artık bazı bireylere ulaşamamaya, miktar bakımından yetersiz kalmaya başlar. Bunu takiben işçi arılar, peteklerde bulunan (ve ananın yumurtlamış olduğu) yavrulardan bazılarına yüksek besin değeri olan bir karışım, arı sütü, beslemeye başlarlar. Arı sütü alan yavrular daha çabuk gelişir ve daha büyük bir bedene sahip olurlar. Bunlar yeni “ana” adaylarıdır. Yeni ana adaylarından gelişimini ilk tamamlayan (ve kendisini çevreleyen balmumu kozadan ilk çıkan) kovanda gezip hala balmumu ile çevrili diğer ana adaylarını sokarak öldürür. Ana arının iğnesi kancalı olmadığından bu sokma gezisi için kendisi bir bedel ödemez. Bütün bunlar olup biterken işçi arılar eski anayı bir tür diyete sokarlar ve uçamayacak kadar ağır olan anayı rahatlıkla uzun mesafeleri geçebilecek kadar “zayıflatırlar”. 

Arı sütü alan yavrular daha çabuk gelişir ve daha büyük bir bedene sahip olurlar.evrimagaci.org/dosyalar/icerikler/64649203_honeybeequeencellbui.jpg" />

Eski ana, yeni ana tarafından imha edilme sırası kendine gelmeden önce tebasının bir kısmını (işçi arıların yaklaşık üçte ikisini) da yanına alıp kovanı terk eder. Binlerce işçi ve bir ana arıdan oluşan bu öbeğe oğul, ve bu terk-i kovan eylemine de oğul vermek denir. Oğulun ilk yapacağı çok da uzakta olmayan bir yerdeki bir ağaç dalına konmaktır. Tabi insan etkisiyle doğal bitki örtüsünün kaybulduğu alanlarda oğul bulabildiği bir nesnenin üstüne konacaktır; bisikletiniz, arabanız, evinizin balkonu gibi. Oğul, kovandan ayrılırken işçi arılar karınlarına doldurabildikleri kadar bal doldururlar. Bu besin, oğulu 2-3 gün kadar yaşatmaya yetecektir. Eğer bu sürede oğul temelli yerleşecek bir yer bulamazsa, ne yazık ki sonları ölüm olacaktır. Bu da doğal seçilimin doğasında (!) var; oğul verme sürecini besin bitmeden tamamlayabilecek olan arılar, bunu yapamayacaklara göre daha başarılı olacak ve genleri geleceğe miras kalabilecektir.

Kovanı terk eden arılar ağaç dallarına, arabalara veya bisikletlere konabilirler.

Peki bir ağaç dalında toplanmış binlerce arı, kendilerine yeni bir yuvayı nasıl bulabilir? Biz olsak herhalde şöyle (Nuri Bilge Ceylan filmlerindeki insanlar gibi) ufka doğru bakıp gözümüze bir kovuk kestirebilir ya da göğe bir ok atıp düştüğü yeri yeni vatanımız ilan edebilirdik. Ne yazık ki bal arılarının böyle seçenekleri yoktur. Bal arılarının, bir kovuğun uygunluğunu belirleyebilmesi için önce kovuğun içine girip dört bir yanını içerden teftiş etmeleri gerekir. Bu noktada “Evrim, ne yaptın! Zavallı evsiz barksız arıları oradan oraya koşturup ev aramaya göndermeye utanmıyor musun? Binlerce arıyı köşe bucak gezdirmenin ne alemi vardı!” diyebilirsiniz. Eğer siz de evsiz bal arılarının yeni yuvalarını ararken kullandıkları yöntemin henüz keşfedilmemiş olduğu zamanlarda doğmuş olsaydınız, bu serzenişinizde haklı olurdunuz. Fakat Karl von Frish’in öğrencisi olan Martin Lindauer, hocasının izinden giderek, arı dilinin ev aramada da kullanıldığını bumuştur. Şimdi gelin biraz da bu keşifin tarihine bakalım, zira tarihi bağlam içinde bilim daha da bir şahanedir.

1949 Yılı’nın Mayıs ayında Münih Üniversites’inde bir biyolog olan Lindauer, Münih Zooloji Müzesi’nin bahçesindeki bir çalıya konmuş bir oğul ile karşılaşır. Biraz yakından baktığında (biz arı bilimciler arılara yakından bakmayı çok severiz – bazen yüzümüz gözümüz sokulup sonradan ana fotoğrafta görüldüğü gibi pişman olsak da, alışmışız bir kere) oğulun dış yüzeyinde sallantı dansı yapan bir grup arı dikkatini çeker. Okurlarımızın artık bildiği üzere, sallantı dansını yapan arılar, buldukları bir besin kaynağının yerini kovandaki kardeşlerine anlatmaya çalışmaktadır. Fakat bu oğulda dans eden arıların hiçbiri çiçek tozu taşımıyordu (çiçeklerden dönen arıların bacaklarındaki özel keselerde sıklıkla kolayca görülür bir çiçek tozu topu bulunur). Dahası, dans eden arıların çoğu siyah bir is ya da kiremit kırmızısı bir tozla kaplıydı. Bu oğulu izledikçe Lindauer’in aklına bir fikir geldi: Belki de bu arılar o dönem hala yıkıntılar içinde olan (İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’daki önemli şehirler neredeyse taş üstünde taş kalmayana kadar bombalanmıştı) Münih’te kullanılmayan bacalar ve yıkık kiremit duvarlar arasında olası yeni yuva yerleri bulmuş kaşif arılardı.

Çiçeklerden dönen arıların bacaklarındaki özel keselerde sıklıkla kolayca görülür bir çiçek tozu topu bulunur.

Bu gözleminden yola çıkarak Lindauer altı yıl boyunca çalışıp gerçekten de oğulun üzerinde dans eden pasaklı dansçıların ev aramaya gitmiş kaşif arılar olduklarını ve “uygun” bir ev bulduklarında bunu, oğuldaki diğer işçi arılara anlatmak için dans dilini kullandıklarını gösterdi. Tıpkı besin kaynaklarının yeri için yapılan danstaki gibi yerçekimini güneşin tersi yön için bir simge olarak kullanarak dans eden arılar, oğuldaki kardeşlerine bulukları yeni yuvanın reklamını yapıp onları da kendileri ile bu yuvayı teftişe çağırıyorlardı. Tabi ki aynı anda her yöne gidip bilgi toplayan bu kaşif arılar bazen anlaşmazlığa düşüyorlardı. Kimin bulduğu yuva diğerine göre üstündü? Hangi yuvaya gidileceğine dair son kararı vermek için her bir arının her bir aday konumu tek tek incelemesi mi gerekliydi? Bu soruların yanıtını, dünyanın yaşayan arı davranışı araştırmacıları arasında en etkili ve ünlülerinden biri olan Thomas Seeley’nin 1970’lerde yaptığı bir dizi muhteşem deney ve gözleme kadar kimse tam olarak bilmiyordu. Artık siz de bir dahaki yazımıza kadar sabredeceksiniz (Şşşt, sen! Evet evet sen! Çek elini Google’dan bakayım! Yazacağız işte, söz; sabret birazcık...). 

Bu yazıyı bitirirken Lindauer’in pasaklı dansçıları üzerinden bir kez daha evrimin verimliliğine vurgu yapmayı uygun görüyoruz. Evrimsel süreçte geliştirilen özellikler, uzuvlar, süreçler ya da davranışlar çok değerlidir ve her birinin üretimi ve sürdürülmesinin canlı açısından büyük maliyeti vardır. Bu bakımdan, bir taşla iki kuş (ya da çok daha fazla kuş) vurma şansı belirdiğinde, türlerin bu şansı elinin tersiyle itmesi seçilimde geriye düşmeleri anlamına gelir. Arı dansının, hiçbir temel ilke ve yönteminde değişiklik yapılmaksızın hem besin hem de yuva ile ilgili bilgilerin işçi arılar arasında paylaşılmasında kullanımı da bu bakımdan beklendik bir durum olmakla beraber yine de evrimsel süreçte geliştirilmiş muhteşem çözümlere ve evrimde sıklıkla karşılaştığımız “bir sistem güzel çalışıyorsa, yenisini üretmektense çalışanı tekrar tekrar, yeni amaçlar için kullan” ilkesine iyi bir örnektir.

 

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  1. Proceedings of the American Philosophical Society
  2. The American Naturalist
  3. Northern Woodlands
  4. Princeton University

Einstein'ın Görelilik Teorisi

Psikoterapi Depresyonda Kilit Rol Oynuyor: Depresyonlu Kişilerin Beyin Faaliyetini Normalleşme Tespit Edildi!

Yazar

Katkı Sağlayanlar

Çağrı Mert Bakırcı

Çağrı Mert Bakırcı

Editör

Evrim Ağacı'nın kurucusu ve idari sorumlusudur. Popüler bilim yazarı ve anlatıcısıdır. Doktorasını Texas Tech Üniversitesi'nden almıştır. Araştırma konuları evrimsel robotik, yapay zeka ve teorik/matematiksel evrimdir.

Konuyla Alakalı İçerikler

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim