Türkiye'de Evrim ve Bilim Eğitimi - 2: Ailede Başlayan Bilim Eğitimi ve Çocuklarda (0-7 Yaş) Öğrenme Üzerine...

Yazdır Türkiye

Merhaba arkadaşlar,

 

Daha önce de bahsettiğimiz gibi, bu yazı dizimizde her yaştan ve meslek grubundan insana, kendi çocuklarını veya öğrencilerini bilime yöneltebilmek için kendi dünya görüşümüz dahilinde bazı tavsiyeler ve önerilerde bulunacağız. 

 

Başlamadan önce vurgulamalıyız ki, bu yazı eğitim bilimlerinde eğitim almış herhangi birinin kaleminden ya da kontrolünden geçerek yayınlanmamaktadır. Dolayısıyla içerisinde eleştireceğiniz, eksik ya da hatalı bulabileceğiniz öneriler bulunabilecektir. Ancak zaten Evrim Ağacı olarak bizim amacımız da akademik bir tavsiye yazısı ya da tez ileri sürmek değildir. Bu yazımızda ve sonrakilerdeki yegane amacımız, bizim görüşlerimize ve düşüncelerimize değer veren okurlarımızın, evlerinde, iş yerlerinde veya okullarında bu konuda eğitim almak isteyen ya da buna muhtaç olan kimselere Evrim'i öğretmek konusunda uygulayabilecekleri tavsiyelerde bulunmak, bu konuda birkaç açıklama yapmaktır. Dolayısıyla yazılarımız bu çerçevede değerlendirilirse, memnun oluruz. 

 

Unutmamak gerekir ki, bir insanın gerçeklere ulaşabilmesinin en iyi yolu, bilimi öğrenmekten geçmektedir. Bu yüzden Dünya'nın en önde gelen bütün ülkelerindeki eğitim, temel olarak "bilim" üzerine kurulmaktadır. Türkiye de, eğer aydınlık ve bilimi önder edinen, tarafsız, özgüveni yüksek, meraklı, sorgulayıcı, parlak zihinler yetiştirmek istiyorsa, bilimsel eğitimi, bilimi öğretmeyi birincil amaç edinmek durumundadır. İşte bizim burada tartışacağımız noktalar, bu bilimsel eğitimi, bilim eğitimini sağlamak ve kolaylaştırmak amacıyla yazıya dökülmektedir. Elbette her bir birey, bunlardan dilediğini uygulamaya koyup, dilediğini reddetme hakkına sahiptir.

 

Öyleyse, lafı daha fazla uzatmadan konuya girelim. Umuyoruz ki keyifle okuyacağınız, oldukça eğlenceli ve öğretici bir yazı olacaktır.

 

 

Aile İçerisindeki Bilim Eğitimi Nedir, Neden Önemlidir?

 

İnsan, sosyal bir hayvan türüdür. Bugünkü "üst düzey" teknolojimize, toplum yapımıza, zeka düzeyimize erişebilmek için, binlerce, on binlerce, milyonlarca yıldır sürmekte olan bir Evrimsel Süreç'ten geçtik. Öncelikle ağaçlardan inmeye başlayan atalarımız, sonrasında iki ayak üzerinde durabilmenin evrimleşmesiyle doğaya yeni bir gözle bakabilmeye başladılar. Bu sayede, çok uzun mesafelere yayılıp, çok farklı koşullara adapte olabildiler. Bu, onların zekalarının evrimine doğrudan etki etti. Ve son 6 milyon yıldır; ancak özellikle son 3 milyon yıldır beyin kapasitemiz, beynimiz ve dolayısıyla, bu evrimin bir yan ürünü olarak doğan zekamız, sürekli büyüdü ve gelişti. Bu süreç sonucunda, hayvanların çoğu gibi avcı ya da avcı-toplayıcı olarak yaşayan atalarımız öncelikle tarımın keşfiyle yerleşik yaşama geçti, sonrasında bu yaşamın sosyokültürel evrimi sayesinde binyıllar sonucunda günümüzdeki kent yaşamına doğru evrim geçirdi. Kısaca günümüzdeki bu yaşantımız, ne bir anda ortaya çıkıverdi ve biz içine düştük, ne de bu geçişler kısa sürelerde, çabucak ve kolay oldu. Çok uzun, çok zorlu ve çok karmaşık bir değişim sürecinden geçerek önce "insan", sonrasında ise süslü adıyla "modern, düşünen insan" (Homo sapiens sapiens) olduk. 

 

İşte bu değişim sürecinde, toplumsal yapının güçlenmesiyle aile bilincinin önemi de artmaya başladı. Çünkü insanın zekasının artması, diğer fiziksel özelliklerinin gelişimine hem engel olmaktaydı, hem de bu gelişimi gereksiz kılmaktaydı. Zira bir aslan pençeleri ve dişleriyle avını indirirken, insan, beklenmedik şekilde, doğa şartlarının etkisi altında, deneyimlerinden yola çıkarak ve evrimleşen zekası sayesinde edindiği yüksek algı kapasitesi ışığında taştan aletler yontmayı öğrendi. Bu sebeple, üzerinde neredeyse hiçbir dönemde, avlanmaya özelleşmiş bir organın evrimleşmesi yönünde bir seçilim baskısı oluşmadı. Bu seçilim baskısı, neredeyse son 2 milyon yıldır, sürekli olarak kafatasımızın içerisindeki organın daha karmaşık ve gelişkin bir hale gelmesine yönelik oldu. Üstelik zekamızın, daha doğrusu beynimizin bu evrimi, zaten enerji ekonomisi açısından pençeler veya gece görüşü gibi avlanmaya yönelik organ adaptasyonlarına da engel olmaktaydı; çünkü bu kadar büyük bir beynin üretimi, korunması ve sürekliliği başlıbaşına aşırı masraflıdır. Evrimsel ekonomi dahilinde her şeye aynı anda sahip olmanın bir yolu, en azından şimdilik, yoktur.

 

Dolayısıyla diğer hayvanlara göre zayıf konumda kalan insan türü, sosyal yapısını güçlü tutarak yaşam mücadelesinde başarılı olmaya başladı. Günümüzde duyduğumuz tek başına kalıp da zorlu koşullardan çıkabilen insanların nadir hikayelerinin aksine, insan zekası halen tek başınayken doğaya karşı güçsüzdür. Ancak aynı beyin kapasitesi, önce birkaç, sonra onlarca, sonra yüzlerce ve binlerce beyin ile bir araya geldiği zaman, -belki de "sinerji" denen kavramın etkisiyle- hiç beklenmedik sonuçlar yaratabildi, yaratıyor. En basitinden insan, topluun çekirdek yapısını oluşturan, genetik olarak kendisine en yakın olan bireylerle kurduğu ilişkiler sayesinde doğanın zorlu koşulları karşısında hayatta kalabilmeyi başardı, başarıyor. Bunda elbette ki Akraba Seçilimi'nin Doğal Seçilim'deki başarıyı arttırıcı etkisini göz ardı edemeyiz ve belki de sosyal hayvan türlerinde sosyalliğin sürdürülebilmesinin en önemli sebebi, bu ilginç seçilim tipidir.

 

İşte bu aile yapısı içerisinde, yavrular ebeveynlerini "taklit etmeyi" ve onların hareketlerini, davranışlarını ve daha önemlisi bilgilerini "kopyalamayı" öğrenmişlerdir. Bu elbette ki, oturup çalışarak öğrenmek şeklinde olmamıştır. Evrimsel süreçte, yavaş yavaş kazanılmış ve hala tüm insan bireylerinde bulunan bir özellik olarak edinilmiştir. Ebeveynler, yavru üretebildiklerine göre Evrimsel Mücadele'de başarılı olmuş bireylerdir. Çünkü hayatın biyolojik iki ana amacını başarıyla tamamlamışlardır: hayatta kalmak ve üremek. Dolayısıyla yavruların ebeveynlerindeki özellikler her neyse, onları taklit etmeleri, onları başarılı kılacaktır. Üstelik, ebeveynlerden kapılan bilgiler, davranışlar ve özellikler, elbette ki o şekliyle kalmayacak, zaman içerisinde yavru bireylerin kendi edinimleriyle zenginleşip, çeşitlenecektir. Çeşitlilik ise, Evrim'i destekleyen en önemli unsurdur. 

 

Tüm bu bilimsel gerçekler ışığında, günümüz toplumlarındaki aile eğitimini düşündüğümüz zaman, karşımıza çok önemli bir diğer gerçek çıkar: Biz neysek, yavrularımız da öncelikle o olmaktadır. Bu argümanı yüzlerce farklı açıdan ele almak mümkündür. Örneğin psikolojik olarak ele alarak, Freudyen bir yaklaşımla çocuklukta edindiğimiz cinsel deneyim ve bilgilerin, gelecekteki psikolojik durumumuza etki edeceğini, bu yüzden aile içi psikolojinin önemini irdeleyebiliriz. Ancak biz bu konuyu, bu şekilde ele almak yerine, ailede öğrenilen herhangi bir bilginin, nasıl geleceğimizde rol oynadığını, Evrimsel açıdan ele alacağız.

 

İnsan türünün yavruları, son 200.000 yıldır doğduktan hemen sonra yüzleri tanıyıp hatırlayacak şekilde özellikler edinmişlerdir. Bu sayede anne ve babalarını doğduktan hemen sonra öğrenirler ve sonra da unutmazlar. Diğer hayvanlarda da, özellikle diğer memeli ve kuşlarda da bu özelliğin evrimleştiğini, üstelik bu evrimlerin birbirlerinden bağımsız olduklarını görmekteyiz. Ancak insandaki tanıma mekanizmasını farklı kılan, diğer hayvanlarda feromonlar ağırlıklı bir tanıma sistemi evrimleşmişken, insanda ağırlıklı olarak görsel verilerin hatırlandığı gerçeğidir. Bu noktada önemli olan, insan türünün yavrularının çok kısa bir sürede ebeveynlerini tanıması ve onları rol model edinmesidir. Yani doğumdan hemen sonrasından itibaren ebeveynlerin yapacağı her davranış, çocuğunuzun karakterine doğrudan etki edecektir. Elbette ki burada ebeveynlerin paranoyak bir tavır içerisine girmesini kesinlikle önermiyoruz (ki bu durum da çocuğunuzu -olumsuz- etkileyecektir). Sadece bunun bilincinde olarak hareket etmekte fayda vardır. Zaten yavru gelişirken, ailesinden edin(e)mediği şeylerin boşluklarını kendisi dolduracaktır. Dolayısıyla ailenin öğretmesi gereken şeylerin başında, çocuğun kendi öğrenimini ne yönde, ne tabanda yapması gerektiği konusunda yavrularını yönlendirmektir. Böylece, hem aileden edinilenler, hem de aileden "nasıl öğrenileceği" konusunda edinilenler sayesinde, yavrunun karakteri çok daha belirli bir yöne ilerleyebilecektir.

 

Burada elbette çocukları "yönlendirmenin" ve geleceklerine bir nevi "şekil vermenin" etik ya da ahlaki tarafları tartışılabilir ve karşı argümanlar -her zaman olduğu gibi- geliştirilebilir. Ancak bilimsel bir açıdan baktığımızda, memelilerin hepsi yavrularına doğumdan sonra bakmakta ve onlara birçok önemli bilgiyi öğretmektedir. Bu bilgilerin öğretilmesindeki birincil amaç, yavruların hayat mücadelesinde (hayatta kalmak ve üremek) başarılı olmalarını sağlamaktır. Benzer şekilde, insan türünde de her ebeveyn, yavrusunun daha başarılı olmasını istemektedir. Dolayısıyla ne öğretirse öğretsin, kendi dünya görüşü içerisinde bunun, yavrusu için en iyisi olduğunu düşünmektedir.

 

Biz, Evrim Ağacı olarak bir insan yavrusuna öğretilmesi gereken en önemli hayat dersinin "sorgulamak, merak etmek, araştırmak ve öğrenmek" zinciri, daha popüler ismiyle bilim olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu sebeple aşağıda sunacağımız öneriler, yavrusunun bilim içerisinde, bilim ile ve hatta bilim için büyümesini isteyen kişilere yönelik olacaktır. Bunun doğru olmadığını, bir bireyin bilim ile işi olmaması gerektiğini ya da bilimsel sorgulamadan daha önemli ve gerçekçi sorgulama yöntemleri olduğunu düşünenler, eğer istiyorlarsa, bu noktadan itibaren okumayı kesebilirler.

 

Öyleyse, bilimin, daha önemlisi bilimsel yaklaşımın yavru eğitimindeki öneminde hemfikiriz. İşte şimdi, en başından başlayarak aile içerisinde bilimsel bir yaklaşımla bilim eğitiminin nasıl olması gerektiği konusunda öneriler ve tavsiyelerde bulunacağız. Aynı zamanda, bunu yaparken, birçok bilimsel bilgi de sunacağız.

 

 

Yeni Doğan Yavrulara Bilimsel Bir Bakış ve Yönelimler

 

İnsan türü, yukarıda dediğimiz gibi sosyal bir hayvan türüdür. Memeliler sınıfında olmasından ötürü, doğumdan sonra yavrular, aile tarafından bakıma muhtaçtırlar. Ve yine yukarıda açıkladığımız sebeplerle ailenin bu noktadan itibaren atacağı adımlar, yavrularının geleceğini şekillendirmektedir.

 

Birçok hayvan türünde olduğu gibi, insan türünde de yavrular doğumdan hemen sonra bütün Dünya'ya ardı arkası kesilmez bir merak duymaktadırlar. Bu da, bilinçli olarak yapılan bir davranış değil, Evrimsel Süreç içerisinde kazanılmış bir içgüdüdür. Etraftaki bir çok uyaran, yavrunun beyninde birçok değişik davranışı tetikler. Bu davranışların sonucu koşullu ya da koşulsuz şartlanmalarla öğrenilebilir. Örneğin, klasik bir örnek olarak, odanın ortasında duran bir soba yavru için ilgi çekici bir uyarandır. Ancak sobaya dokunulduğunda elin yanması, beklenmedik ve bilinmeyen bir sonuçtur. Dolayısıyla bu merak içgüdüsünün, soba uyaranıyla birleşmesi sonucu ortaya çıkan "yanma" ve "acı" hissi, çocuğun bir daha sobaya dokunmasına engel olacaktır. Benzer şekilde öğrenme, deneme yanılma yoluyla en iyiye ulaşma şeklinde de olmaktadır. Burada, içgüdülerden çok algısal tepkiler devreye girmektedir ve bu tip öğrenme, ilerleyen yaşlarda giderek artarak içgüdülerin etkisini baskılamaktadır. 

 

Eğer çocuk gelişimine doğal bir olay olarak bakacaksak, ebeveynlere verilmesi gereken ilk ve belki de en önemli tavsiyemiz şudur: Çocuğunuzun öğrenme merakını asla köreltmeyin, yontmayın. Her zaman meraka ve sorgulamaya teşvik edin. Bu, bilimsel bir eğitimin ve bilimi öğrenmenin başında gelmektedir. Ebeveynler, çoğu zaman bunu uygulayamazlar ve bundan korkarlar, çünkü akıllarında hep en marjinal, en ekstrem ve en kötü örnekler canlanmaktadır: "Ne yani, şimdi çocuğumuz yüksekten atlamanın yanlış olduğunu anlamak için, yüksekten atlamalı mı, buna izin mi verelim?" Bu yaklaşımve argüman, bilimsel bir mantık hatası olmasının haricinde, aynı zamanda saçma ve saptırılmıştır da. Şöyle ki:

 

İnsan türü, en küçük yaşlarından itibaren, evrimsel süreçte edinilmiş zekası sayesinde olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkilerini diğer hayvan türlerinden çok daha başarılı bir şekilde kurabilmektedir. Örneğin birçok hayvan türünün kurabildiği en temel neden-sonuç ilişkisi, ödül-ceza mekanizmasından ibarettir. Yani bir davranışın sonucu, onun "hoşuna giden" ya da "ihtiyacı olan" bir ödül ile sonuçlanırsa, o hareketin iyi olduğu sonucuna ulaşır. Tam tersi şekilde, eğer yaptığı bir hareket "acı", "korku" ve benzeri olumsuz sonuçlara sebep oluyorsa, bu hareketin kötü olduğuna kanaat getirebilir. Ancak olaylar ve olgular arasındaki ilişkileri kurmakta çoğu zaman oldukça yetersizdirler. Örneğin bildiğimiz kadarıyla bir geyik, bir arabanın canlı mı cansız mı olduğunu ayırt edemez, çünkü böyle kavramlara sahip değildir. Onun için sadece kendisi için tehdit unsuru olan, hareket edebilen varlıklar kategorisi vardır ve kurtlar gibi, arabalar da bu kategori içerisindedir. Ancak insan, sistematik bir düşünce yapısına sahip olduğu için, doğumdan hemen sonrasından itibaren beklenmedik olaylar ile olgular arasında ilişkiler kurabilmektedir. Bunu, evrimsel süreçte karmaşıklaşmış ve sayıca aşırı miktarda artmış nöral (sinirsel) ağı sayesinde yapar.

 

Dolayısıyla, çocuğunuz zaten "yükseklik", "düşmek" ve "acı" arasındaki ilişkiyi, bunu deneyimlemeden öğrenebilmektedir. Yani bu üç kavramın ayrı ayrı ne olduğunu anladıktan sonra, üçü arasındaki ilişkiyi kolayca kurabilecektir. Örnek vermek gerekirse, bir yavru, "yükseklik" kavramını bir binanın büyüklüğünden, bir uçağın yerdeki ve gökteki görüntü farkından, bir masanın üzerindeki top ile yerdeki top arasındaki farkı görerek anlayabilir, öğrenebilir. "Düşmek" kavramı ise en hızlı öğrenilenlerden biridir, zira iki ayak üzerinde yürümeyi öğrenmek oldukça sıkıntılı ve "düşüşlü" bir süreçtir. Eş zamanlı olarak bu düşüşler, "acı" hissini de öğretmektedir. Bu kavramların birleştirilmesi, oldukça kolaydır. Yavru, çok kısa bir sürede bir masanın üzerinden düşen top ile kendisinin poposu üzerine düşmesini birbirine bağlayabilecektir. İkisinin sonucunda da "acı" duyabileceğini anlayacak ve yüksek yerlerden düşmenin sonuçlarının "acılı" olacağını bilecektir. 

 

Tabii ki bu öğrenme süreci bir anda olmaz ve bu öğrenim gerçekleşene kadar, ilk birkaç sene içerisinde gözetim altında tutulması şarttır, buna şüphe yok (ve biz söylemesek de ebeveynlerin bunu yapacağı kesindir). Ancak bizim burada vurgulamak istediğimiz, çocuklarınızın merakını, onların göremeyeceği kadar ve baş edemeyecekleri kadar şiddetli bir tehlikesi yoksa, asla köreltmeyin ve bu merakın önüne geçmeyin. Bu kadar tehlikeli durumlarda da, mutlaka çocuğunuza neden müdahale ettiğinizi açıklayın. Bu sayede hem çocuk anlayacak (biraz direnme yaşansa da), hem de size karşı duyduğu güven artacaktır (neden vermeden müdahale etmek güvensizlik doğuracaktır).

 

Bu anlatılanları toparlayacak olursak, bir çocuk siz ne yaparsanız yapın zaten çevresini araştırmaya, öğrenmeye, merak etmeye programlanmıştır. Dolayısıyla siz onun önünü kestikçe, doğasına aykırı bir iş yapmış olursunuz (ve tahminen bunu istemezsiniz de). Siz onu baskıladıkça, gelecekte önüne çıkacak fırsatlara göre ya aşırı özgürlükçü ve başıboş ya da aşırı baskılanmış ve ezilmiş bir karakter geliştirecektir. Ancak siz onu kontrollü bir şekilde özgür bırakıp, kendi fikirlerini edinmesini sağladıkça (ki çok küçük yaşlarda bahsediyoruz şu anda), çok daha oturmuş ve sağlam bir karakter edinecek, kendine güveni tam olacaktır. 

 

Çocukların ardı arkası kesilmez, çoğunlukla da saçma gibi gözüken sorularını cevaplamak bir işkence olabilir, bu konuda kimi zaman ebeveynlerin sitemlerine hak vermek durumundayız. Ancak bu kadar büyük beynimiz olmasıyla, bu kadar zeki olmamızla ölümüne övünenler bizleriz. Bu beynin tatmin edilmesi, etraftan gelen sayısız uyaranın doğru şekillerde değerlendirilmesi ve benzeri zihinsel süreçlerin sağlanması çok zor bir iştir. Yavru, bu soruları elinde olarak değil, beyni onu buna zorladığı için sormaktadır. Dolayısıyla, eğer insan olmamızla övünüyorsanız, yavrunuzun o beynini tatmin etmek durumundasınız. Burada iki noktayı unutmayın: İlk olarak, siz de aynı yollardan geçtiniz ve aynı şekilde ailenizi deli ettiniz. Dolayısıyla soruların hepsini sabırla cevaplayın. İkincisi, eğer o soruları cevaplayıp, merak sürecini tatmin etmezseniz, o soruların cevapları farklı şekillerde, farklı yöntemlerle ve belki de hatalı, tehlikeli bir şekilde öğrenilecektir. Beyin, ne olursa olsun kendisini tatmin edecektir, merakını dindirecektir (ki teselli kavramı, dolayısıyla da "dini inançlar", sosyokültürel evrimimizde bu sebeple var edilmiş kavramlardır). Dolayısıyla, eğer ki çocuğunuzun "aşağı atlayarak tehlikeyi öğrenmesinden" korkuyorsanız, başıboş bir şekilde bilgi edinmesinden de korkmalısınız. Unutmayın ki birkaç sene boyunca vereceğiniz sabırlı cevaplar, bir süre sonra sağlıklı bir öğrenme karakteri edinmiş bir yavruyla sonuçlanacaktır. Bu noktadan sonra yavru, kendi cevaplarını, doğru ve bilimsel kaynaklardan edinebilecektir.

 

Bu açıklamaları daha fazla uzatmadan, uygulayabileceğiniz örneklere ve bazı tavsiyelere geçeceğiz. Bu kısmın oldukça faydalı olacağını düşünüyoruz. Öyleyse başlayalım:

 

1) Çocuklarınızın Merakını Teşvik Edin: Bunu yukarıda ayrıntısıyla açıkladık, burada tekrar girmeyeceğiz. Ancak unutmayın ki çocuğunuzun merakını her engellediğinizde, onu bilimden ve gerçeklerden o kadar uzaklaştırmış oluyorsunuz. Bir çocuğu meraka teşvik etmenin en kolay yolu, onun merak etmediklerini merak etmesini sağlamaktır. Bunu da, çocuğunuza cevabını bildiğiniz sorular sorarak yapabilir, bunu eğlenceli bir hale getirebilirsiniz. Örneğin, havada uçan bir balonu gördüğünde, çocuğunuza bunun neden uçtuğunu sorun. Birçok ilginç cevap üretecektir. Hemen söylediği doğruysa onaylamayın, hevesini kırmadan, daha ötesini, düşünemediği şeyleri düşünmesini sağlayın. Aşağıda bir örnekle bunu ele alacağız:

 

Çocuk: Baba, bak, bir balon!

Baba: Evet kızım, ne güzel değil mi? Onun nasıl uçtuğunu hiç düşündün mü?

Çocuk: Hmm, bilmem ki. Çünkü çok hafif, ondan uçuyor.

Baba: Bu güzel bir cevap ama her hafif cisim uçuyor mu? Mesela kağıt da çok hafif ama uçmuyor, neden peki?

Çocuk: Hmm, ama kağıdın içerisinde hava yok. O yüzden uçmuyor.

Baba: Güzel, çok yaklaştın. Gerçekten de içinde hava gibi bir gaz var; ama tam olarak hava değil. Helyum adı verilen bir gaz bu. Havadan bile hafif. Nasıl ki sen, hafif cisimleri kolayca kaldırabiliyorsan, hava da kendisinden hafif olan Helyum'u kolayca kaldırabiliyor. Bu yüzden içerisinde Helyum olan balon, havada yükselebiliyor.

 

Bu diyalogu, çocuğunuzun konuya olan ilgisine göre, onun ilgisini çekecek bir forma sokabilirsiniz. Biz, elbette ki, genel bir örnek vermek durumundayız.

 

 

2) Çocuğunuza Sorgulamayı Öğretin: Bu da, bir bilim insanının (illa meslek olması şart değildir) sahip olması gereken en önemli özelliklerden biridir. Yukarıda açıkladığımız "merak" ile kol kola giden sorgulamaya, meraka yaklaştığınız gibi yaklaşabilirsiniz. Yine, çocuğunuzun sorgulamadığı kavramları, olayları, kararları sorgulamasını sağlayın. Bu, yine ebeveynlerin uygulamaktan korktukları bir yaklaşımdır. Çünkü yine akla en ekstrem örnekler gelir: "Ya ben çocuğumu aşırı sorgulamaya meylettirirsem de benim kararlarımı, isteklerimi de sorgularsa? Ya anarşik, yoldan çıkmış biri haline gelirse?

 

Bu elbette ki kritik bir durumdur ve gerçekten de, aşırı miktarlarda özgür (ve hatta hiçbir yöneltime tabi kalmamış) kişilerde, her türlü düzene ve kurala karşı çıkma, baş kaldırma ve sadece kendi istediğinin gerçekleşmesini sağlama gibi özellikler gelişebilir. Bu, insanın doğasına ve toplumsal düzene aykırıdır. Bu durum, ancak toplum dışında yaşayan ya da yaşamak isteyen bireylerde geçerli olabilir. Ancak başta da açıkladığımız gibi, insan, toplumuna bağlı (ve bağımlı) bir hayvan türüdür (elbette ki istisnalarıyla birlikte). Dolayısıyla toplumun bir arada kalmasını sağlayan kurallar bulunmak durumundadır. Bu kurallar, sadece siyasi çevrelerce var edilmezler; aynı zamanda dinlerin tekeline almaya çalıştıkları "ahlak kuralları" gibi yazısız kurallar da, insanın sosyokültürel evrimi içerisinde gelişmiş, insanlar arası bütünlüğü sağlayan kurallardır ve bunlara, bir yere kadar uyulması, toplumsal sağlıklı iletişim ve dayanışa sebebiyle zorunludur.

 

Ancak çocuğunuzun bu şekilde uç derecede asi olmasını da, sorgulamayı öğrenmesi ve benimsemesinden kısarak değil, bir yandan da güvenmeyi öğrenmesini sağlayarak dengelemelisiniz. Çünkü bir birey, eğer karşısındakine güveniyorsa, onu ve onunla ilgili durumları ne kadar sorgulaması gerektiğini kestirebilecek ve sınırlarını bilecektir. Dolayısıyla, yukarıdaki "yüksekten düşme" durumuyla benzer bir şekilde, dengeleyici ve bağımsız unsurların öğrenilmesi sağlanılarak, yavrunuzun sorgulamayı ve sınırlarını, en azından adabını öğrenmesini sağlayabilirsiniz. Ayrıca unutmayın ki, bu yazımız sadece "aile" ile ilgilidir. Nice yavrusunun üzerine düşen, onu ittat ettiren ve hatta güven duyduran çocuk, gelecekte karşılaştığı durumlarla hiç beklenmedik davranışlara girmiştir, asileşmiştir ve baş kaldırmıştır. Ailenin etkisi fazlasıyla önemli olmakla birlikte, kesinlikle her şey değildir. Dolayısıyla, sırf bu korkularla sorgulamayı öğretmekten kaçınmak yerine, güvenmeyi ve sorgulamayı bir arada öğretmenizde fayda vardır. Öyle ki, sizin kararlarınızı bile sorgulatmayı öğretmeniz, onun size daha da güven duymasını sağlayacak ve beklediğinizin tam tersi bir sonuç yaratabilecektir. Örneğin, akşam erken yatması gerektiğini söylediğinizde, çocuğunuz hemen "Tamam." diyorsa, orada onu durdurup "Neden erken yatman gerektiğini biliyor musun?" diye sorabilirsiniz. Bu, hem onu şaşırtacaktır, hem de düşünmeye itecektir. Daha da önemlisi, size güvenmeye itecektir. Çünkü unutmayın ki çocuklar, sürekli kendi arkadaşları arasında konuşurlar ve birbirlerinin "özgürlüklerini" takip ederler. Birçok aile katı bir tutum içerisinde olduğu için ve çocuklar bunu birbirlerine anlattıkları için, sizin bu garip ama çocuğun hoşuna gidecek tavrınız, onda olumlu hislerin doğmasını sağlayacaktır. Bu "erken yatma" kararını sorgulattıktan sonra, çok kısaca ve anlayacağı şekilde ona faydalarından bahsedebilirsiniz. Üstelik "Büyüdükten sonra yatma saatinin kararını sen vereceksin." şeklinde onu heyecanlandıracak ve teşvik edecek bildirimlerde bulunmanız, size olan sevgisini de arttırabilecektir. Bunlar elbette ki tavsiyedir ve çocuktan çocuğa değişebilir. Yine de az ya da çok, işe yarayacağını düşünüyoruz.

 

3) Çocuklarınıza Bilimsel Metodu Öğretin: Bu, birçok şekilde, birçok fırsatta başarabileceğiniz, çok önemli bir adımdır. Bunu elbette ki 0-7 yaş arasındaki çocuğunuzu karşınıza alıp, "Bak, evlat, bilimsel metot şudur, şöyle şöyle uygulanır." şeklinde öğretmeyeceksiniz. Ancak çocuğunuza yanıldığını ve yanılabileceğini öğretmeniz şarttır. Yanıldığında, yılmamasını, geri dönüp yeni çözüm önerileri bulabileceğini ve bunları test edeceğini öğretmeniz gerekir. Bunu, hayatınızda karşınıza çıkabilecek her problem için uygulayabilirsiniz. Muhtemelen çocuğunuzun ilk bulduğu çözümler hatalı olacak ve hayal kırıklığı yaratacaktır. Bu hayal kırıklıklarını gerek çocuğunuza yardım ederek, gerek kendi başına başarmasını sağlayarak başarılara çevirebilirseniz, genç yaştan çocuğunuzda bilimsel bir kişilik oturtabilirsiniz. Muhtemelen bunu başardığınızda, gerisi çorap söküğü gibi gelecektir.

 

Bilimsel metodun öğretimi, ilk bakışta biraz zor gözükse de, aslında oldukça basittir ve aslında bir "hayat felsefesi" olarak görülmelidir. Zaten ebeveynler eğer bunu böyle görmeyi başarabilirlerse, kolaylıkla yavruları da bu hayat görüşünü benimseyecek ve uygulayacaklardır. Ancak bu zamanları kaçırmış ebeveynler için bir tavsiye olarak, yukarıdaki merak ve sorgulama örnekleri üzerinden gidecek olursak, çocuklarınızın hatalarını düzeltirken onların meraklı, sorgulayıcı ve bilimsel metodu kullanarak çözüm üretmelerini sağlayın diyebiliriz. Bu üçlü, zaten birbirine bağlıdır ve bir arada bulunmak durumundadır. Çocuğunuz merak ettikçe sorgulayacak, sorguladıkça araştıracak ve sonuçlara varacaktır. Bunlar doğru ya da yanlış olabilir. Ancak yanlış sonuçların bir "son" olmadığını çocuğunuza öğretir ve geri dönüp, hatasını bulup, düzeltmeyi aşılayabilirseniz, çok güçlü karakterde bir geleceğin temellerini atmış olacaksınızdır.

 

 

 

4) Çocuklarınızla Oynayın: Birçok memelide, özellikle de primatlarda (dolayısıyla insanlarda) yavrular oyun oynayarak yaratıcılıklarını, hayal güçlerini ve zekalarını geliştirmektedirler. Dolayısıyla çocuklarınıza zaman ayırarak onlarla oynadığınızda, onların zeka gelişimine katkıda bulunmuş olacaksınız. Unutmayın ki bilimin daha iyi anlaşılabilmesi ve kavranabilmesi için, ne olursa olsun, standartların üzerinde bir zeka düzeyi (temel olarak IQ diyebiliriz) gerekmektedir. Bunun da gelişimi, genlerle belirlendiği kadar, çevresel unsurlardan da etkilenmektedir.

 

Bu oyunları, onun hayal gücünü geliştirmeyi teşvik edecek şekilde kurgulayın ve onun kurgulamasını sağlayın. Örneğin, günümüz kültüründe çocukların hayal gücünü (ve dolayısıyla oyunlarını) etkileyen en önemli unsurlardan biri televizyon programlarıdır. Özellikle çizgi filmlerin bir çoğu, garip karakterle bir çocuğun hayal gücünü tetiklemektedir. Konuşan ve başarılmaz gibi görülen şeyleri başaran hayvanları imgeleyen çizgi filmlerden etkilenen çocuklar, oyunlarında bu hayvanları taklit etmektedirler. Siz de, bu düşüncelerini tetikleyecek ve destekleyecek oyunlar yaratabilir ve bu sayede çocuklarınızın doğaya olan sevgisini tetikleyebilirsiniz. Oyunlar sırasında, bahsi geçen hayvanlar hakkında ilgisini çekebilecek bilgiler verebilir, böylece doğaya olan ilgisinin tetiklenmesini de sağlayabilirsiniz.

 

 

5) Çocuğunuzu Gençlik Müzelerine Götürün: Müzeler, bilimin olmazsa olmaz unsurlarıdır. Çünkü televizyonda görülen olguların, burnunuzun dibine kadar gelmesini sağlarlar. Tabii ki, 0-7 yaş arası çocukları çok ciddi bilim müzelerine götürmek sıkıcı olabilecektir (her ne kadar yurtdışındaki büyük müzeler çocukları da düşünmüş olsalar da, Türkiye'de durum ne yazık ki böyle değildir). Ancak ülkemizde, özellikle üniversitelerin ve bazı özel kurumların bünyesinde çocukların da sıkılmadan eğlenebilecekleri müzeler mevcuttur. Örneğin Ankara ilinde ikamet edenler için, ODTÜ'nin Bilim Müzesi, çocukların oradaki bilimsel deneyleri elleriyle uygulayabilecekleri ("hands-on" diye tabir ettiğimiz) şekilde tasarlanmıştır. Bu "oyuncak-deneylerle" oynayan bir çocuğun, yukarıda açıkladığımız sebeplerle hayal gücü tetiklenecektir. Üstelik bu gelişim, rastlantısal bir şekilde değil, bilime doğru olacaktır (çünkü oradaki objeler, bilimsel bazı konuları öğretmeyi hedeflemektedir).

 

6) Çocuklarınıza Kitap Okumayı Sevdirin: Bu, belki de artık klişeleşmiş ancak ebeveynlerin hala uygulayamadıkları ve belki de önemini kavrayamadıkları bir durumdur. Ancak bilimsel eğitimde olmazsa olmazdır ve mutlaka başarılmalıdır. Belki "Herkes kitap okumayı sevmek zorunda değil." diye düşünebilirsiniz; ancak bilimin içerisine girecek herkesin okumayı sevmesi zorunludur. Nasıl ki dalgıç olacak birinin suyu sevmesi gerekiyorsa, nasıl ki bir doktorun hastalarının sorunlarıyla ilgilenmesi bekleniyorsa, bir bilim insanının ya da bilimle uğraşacak birinin okumayı sevmesi şarttır (en azından işini severek yapması için). Çünkü insanlık tarihinde bulunmuş her şeyi deneyimleyerek öğrenmenin bir yolu yoktur, hiçbir insanın ömrü (hatta ömrünün onlarca katı bile) bunu yapmaya yetmez. Dolayısıyla, herkes belirli alanlarda uzmanlaşmaktadır ve bu alanlardaki verileri öğrenip, üzerine yeni veriler katmaya çalışmaktadır. Diğer alanlardan insanlar da, bu verileri ancak okuyup üzerinde düşünerek, en olmadı benzer deneyler ve araştırmalar yaparak ortaya çıkarmak şeklinde öğrenmektedirler. Hatta aynı dalda görev alan iki insan bile, eğer tamamen aynı konularda çalışmıyorlarsa, birbirlerinin araştırmalarını okuyarak öğrenmektedirler. Okumak, gidemediğiniz yerlere gitmenizi, deneyemediğiniz şeyleri denemenizi, konuşamadığınız kişilerle konuşabişmenizi sağlamaktadır. Kitaplar, sahip olduğumuz en büyük hazinedir.

 

Bu bilinci çocuklara yerleştirmek ne yazık ki çok zordur, çünkü günümüzde, özellikle Türkiye'de birçok birey okumayı "zaman kaybı" olarak görmektedirler. Kitap okumak zaman kaybı değil, zaman kazancıdır. Yukarıda açıkladığımız gibi kitaplar, hiç yapamayacağınız şeyleri yapabilmenize, en azından sonuçlarını görmenize olanak sağlarlar. Ancak şu da bir gerçektir: Ebeveynleri hiç kitap okumazken, sırf "Kitap oku!" denildiği için bir çocuğun kitap okumayı sevmesi çok zordur. Bu sebeple, bu sevgiyi aşılayabilmek için, çocuğunzda "kitap okuyan insan" imajı yaratmanız şarttır. Zaten bu size de faydalı olacağı için, karşılıklı bir "kazan-kazan durumu" oluşur. 

 

 

7) Çocuklarınıza Doğayı Sevdirin: Her canlı, içerisinde bulunduğumuz doğadan evrimleşerek günümüze gelebilmiştir ve insan da bunlardan farksızdır. Dolayısıyla, geldiğimiz ve ait olduğumuz doğayı sevmemiz ve onu korumamız şarttır. Doğayı çocuklarınıza sevdirebilmenin en kolay yolu, şüphesiz onları genç yaştan doğanın içerisine götürmekten geçer. Çünkü doğada, televizyonda gördükleri canlıları birebir görme şansı edinirler. Uçsuz bucaksız ormanların kıyısını görebilir, engin okyanusların başlangıcında yüzebilirler. Bunlar, siz farkında olmasanız da, çocuklarınızın zeka gelişimini etkileyen ve onları mutlu kılan unsurlardır. 

 

Boş boş doğanın içerisinde yürüyüş yapmak bile çok faydalıdır. Ama eğer ki bir de doğayı bilen, tanıyan ve size, sizin anlayabileceğiniz dilden anlatabilecek birileri varsa yanınızda, o zaman çok daha faydalı bir hal alır. Bunu sağlayarak çıktığınız bir doğa gezisinde, hem siz, hem de küçük çocuklarınız doğada neyin ne olduğunu, nasıl var olduğunu, neden bu şekilde var olduğunu ve zaman içerisinde değişebileceğini anlayacaktır. İşte bu adım, yukarıdaki adımlarla birlikte Evrim'in de öğrenilmeye başlayacağı ilk adımdır. Unutmayın! Evrimsel Biyoloji, bir bilim dalı olmakla birlikte, aynı zamanda Darwin'in belirttiği gibi bir "yaşam görüşüdür" de. Çünkü Evrim'i anlamış bir insan, hiçbir şeyin sabit olmadığını anlayacaktır. Bu da, şu anda sahip olduklarına daha fazla değer vermesine ve kollamasına sebep olacaktır. Aynı zamanda, Evren'in işleyişiyle ilgili ilk öğrenme adımlarının atılabilmesine vesile olabilecektir.

 

Dolayısıyla çocuğunuzu bir gece yıldızları güzelce görebileceğiniz bir yere götürün. Merak etmeyin, bir gece birazcık geç yatması, onu etkilemeyecektir. Ancak bir gece o büyüleyici gökyüzünü görüp, yıldızların uzaklıklarını tahmin etmeye çalışıp, küçücük bir alandaki yıldızları dahi sayamadığını anlamak, bir çocuğun geleceğini kökünden değiştirebilir. Sadece 1 gecelik bir deneyim, bir ömre bedel olabilir. Unutmayın ki Dünya'nın en iyi astronomları, astrofizikçileri, astrobiyologları, vb. bilim insanları küçüklükten göklere duydukları engin merakla bu alana yönelmektedirler. 

 

Benzer şekilde, bir gün balığa çıkın. Bir göl kenarına, ağaçların içerisindeki pırıl pırıl suyun kenarına gidin. Temiz havayı çocuğunuzun tatmasını sağlayın. Burada gördüklerini merak etmesini, sorgulamasını ve araştırmasını sağlayın. Bir balık tuttuğunuzda, nasıl davrandığını gözlemesini, incelemesini sağlayın. Gerekirse ona sorular sorun. Ve sonra, merhamet etmeyi, doğanın yüce büyüklüğü karşısında ne kadar zayıf olduğumuzu ona anlatmaya çalışın. Bir balık tutmanın ne kadar kolay olduğunu; ama -eğer zevk için tutulmuşsa- onu geri bırakmanın, ne kadar büyük bir erdem olduğunu gösterin. Doğaya saygı duymasını sağlayın. Bunu öğrendiği zaman, insana sayı duymayı da öğrenecektir. Unutmayın! Biz doğadan gelmekteyiz ve doğaya döneceğiz. Dolayısıyla doğaya saygı duyan ve onu tanıyan biri, insana da saygı duyacaktır.

 

Bu şekilde, aklınıza gelebilecek çeşitli doğa deneyimleri yaşatın ve bunlardan ders çıkarmasını sağlayın. Göreceksiniz ki çocuklarınız, çok daha hızlı bir şekilde olgunlaşacak ve hayat görüşleri geliştirmeye başlayacaktır.

 

 

8) Çocuklarınıza Üretmeyi/Deney Yapmayı Öğretin: İnsan türü, bugünkü başarısını (?), bir şeyleri üretebilmeye, diğer hayvanlardan çok daha aktif olarak değiştirebilmeye borçludur. Dolayısıyla üretmeyi erken öğrenebilen bir birey, hayatı boyunca zorlukları çok daha kolay aşabilecektir. Bu sebeple, çocuklarınıza merak ettikleri soruların cevaplarını bulabilecekleri deneyler üretebilmelerini sağlayın. Sadece deneyler olması şart değil. Uygulamalı Bilimler olarak geçen mühendislik bilimleri, doğrudan "üretme" odaklı çalışmaktadır. Ve bu üretim, insanın karşılaştığı sorunları çözmeyi hedeflemektedir. Bu sebeple, mühendislik üretimine de yöneltmeniz çok faydalı olacaktır. Hayal gücünü geliştirecek, günlük yaşantıda karşılaştığı çeşitli sorunlara cevaplar verecek aletler üretebilmesini, bunu araştırmasını sağlayın. Deneyler ve bu şekildeki teknik üretimler, hem ona başarma hissini verecek, hem de hayal gücünün daha da gelişmesini sağlayacaktır. Deneylerindeki başarısızlıkları, bilimsel metodu öğrenmesini kolaylaştırıp hızlandıracaktır. 

 

Elbette ki bu deneylerden kastımız karmaşık düzenekler değildir. Bu konuda birçok Türkçe kitap bulunmaktadır. 6-7 yaşlarındaki çocukların kolaylıkla yapabilecekleri birçok deney bulunmaktadır. Bu tip deneyleri öğreten kitaplar edinin ve çocuğunuzla birlikte bu deneyleri yapın, birlikte eğlenin ve öğrenin. Bu, onun için çok daha kolay olacaktır ve bu sayede sadece size olan bağı güçlenmeyecek, aynı zamanda girişken olmayı öğrenecektir. Çünkü çocuklar genellikle ilk adımı atmaktan çekinebilirler (gerçi yukarıda anlattığımız şekillerde yetiştirilen bir çocuk muhtemelen böyle davranmayacaktır). Birlikte, onun ilk adımı atmasını sağlayarak çalışırsanız, çocuğunuzun girişken bir karakter geliştirmesini sağlayabilirsiniz.

 

 

9) Çocuğunuzun Sosyal İlişkilerini Güçlü Tutun: Bazı aileler, sırf çocukları "mikrop kapmasın" ya da "kötü çocuklarla bir arada kalabilir" endişesiyle, 0-7 yaş arasındaki çocuklarını diğer çocuklardan izole etmektedirler. Bu, yapılabilecek en büyük hatalardan biridir. İlk olarak, zaten çocukların bağışıklık sistemi bu yaş aralığında aldıkları mikroplarla güçlenir, dolayısıyla korkuları yersiz olduğu gibi hatalıdır da. Benzer şekilde karakterleri de, sizin onları doğru yönlendirdiğiniz ölçüde ve yönde gelişecektir. Bu sebeple, sadece iyi örnekleri görmesi anlamsızdır. Bir yandan, kötü örnekleri de görüp, neden kötü olduğunu anlaması gerekmektedir. İşte bu yüzden de çocuğunuzun diğer çocuklarla irtibat halinde olması ve bir arada bulunması çok faydalıdır.

 

Öte yandan sosyal ilişkileri zayıf bir bilim insanı, çok umutsuz bir vakaya dönüşebilir. Birçok dahi, duygular konusunda başarılı olmadığı için içine kapanıktır. Ancak siz, genç yaştan çocuklarınızı doğru yönlendirerek, hem mantık konusunda, hem de duygularının mantıklı kontrolü konusunda başarılı bir birey haline gelmelerini sağlayabilirsiniz. Bu, çok yönlü bir yaklaşımla sağlanmalıdır; ancak burada size düşen iş, çocuğunuz ile öncelikle sizin arkadaş olmanızdır. Çocuğunuz sizi sadece bir "otorite" olarak görürse, bir noktadan sonra sizden uzaklaşmaya başlayabilecektir. Ancak genç yaştan çocuğunuzla, tıpkı içini dökebilecek kadar güvendiği bir arkadaş olursanız, çok daha girişken ve tarafsız bir birey yetiştirebilirsiniz. Çünkü genellikle otorite ve baskı altındaki bireyler, taraflı olmaya meyillidirler. Ancak özgür bireyler, her taraf hakkında bilgiye sahip oldukları için tarafsız bir kimlik geliştirirler. Bu da bilimin birincil gereksinimlerindendir.

 

 

Bu yazıya daha birçok öneri eklememiz mümkündür ve zamanla geliştireceğiz de. Sizlerden gelen öneriler doğrultusunda da yazımız şekil alacaktır. Ancak umarız bu haliyle bile size göremediğiniz ya da üzerinde düşünmediğiniz bazı önemli noktaları gösterebilmiş olduk.

 

En içten saygılarımızla.

ÇMB (Evrim Ağacı)


6 Yorum