Türkiye'de Evrim ve Bilim Eğitimi - 1: Türkiye'de Bilimin Kısa Geçmişi ve Günümüzdeki Durum

Yazdır Türkiye

Sayfamız okurlarından, Fen ve Teknoloji öğretmenliği görevi yürüten Sn. Ertan Çetinkaya bize şöyle bir soru yöneltti:

 

"Ben bir Fen ve Teknoloji öğretmeniyim. Programda 8.sınıfın bir ünitesinin çok küçük bir yerinde evrim ve adaptasyon konusu var. Bu bölümde Lamarck hatalı idi denip geçiliyor (zürafa örneği) Darwinde siyah güve kelebeği ve ispinoz kuşları ile anlatılıp geçiliyor. Bana evrimi 2 ders saati içerisinde 8.sınıflara hangi aktivitelerle kavratmanın yararlı olabileceği konusunda yardımcı olur musunuz?"

 

Bu sorunun gerçekten hem Evrim Ağacı olarak bizim için, hem bilim konusunda çok gerilerde kalmış Türkiye için, hem de en ileri düzeyde ülkeler olmalarına rağmen bilim konusunda cahil toplumlar barındırabilen diğer pekçok ülke için hayati önem taşıdığını düşünüyoruz. Bu vesileyle, Ertan öğretmenimizin sorusundan yola çıkarak sadece bir yazılık değil, koca bir yazı dizisi olacak şekilde bu konuyu ele almak istiyoruz. 

 

Bu yazı dizimiz boyunca Türkiye'de bilim, ama özellikle de Evrim eğitimi üzerinde duracağız. 10 seneyi aşkın Evrim araştırmalarımıza, eğitim sisteminin her aşamasından geçmiş bireyler olmamıza ve bu konularla çok yakından ilgili kimseler olmamıza dayanarak bir ülkede bilim eğitiminin verilmesinin yollarını, özellikle Evrimsel Biyoloji üzerinden giderek ele almaya çalışacağız. Eksiklerimiz, hatalarımız olabilir, gayet muhtemeldir. Bunları, siz okurlarımızın geri bildirimleriyle birlikte düzeltip geliştireceğiz.

 

Önerilere ve incelemelere girmeden önce, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu olan 1920'li yıllardan itibaren günümüze kadar nasıl geldiğini, ne değişimlere uğradığını ve özellikle Evrim eğitiminin ne gibi kırılma noktalarından geçtiğini görmemizde fayda vardır. Bu sebeple bu yazımızda mümkün olduğunca kısa ve öz olarak bu konuları ele alacağız. Bunu yaparken mümkün olduğunca bireyler bazında açıklamalar yapmak yerine, dönem içerisindeki genel eğilimleri aktaracağız. Ancak yeri geldikçe kişilerden de bahsedeceğiz. Öyleyse başlayalım:

 

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu sıralarda, hepimizin bildiği üzere Mustafa Kemal Atatürk'ün aklında birçok devrim fikri bulunmaktaydı. Bunların birçoğu, isabetli bir şekilde eğitimi ve aydınlanmayı hedeflemekteydi. Şahsi olarak Evrim Kuramı'nı gayet başarılı olarak benimsemiş ve temelleriyle birlikte anlayabilmiş bir siyasetçi olan Atatürk, kendi not defterlerne konuyla ilgili ayrıntılı açıklamalar not etmiştir. Bunlara, aşağıdaki bağlantıdan ulaşılabilir:

 

https://www.facebook.com/note.php?note_id=163941870330563

 

Dolayısıyla, Atatürk ile birlikte başlayan batıcı ve aydın bilim anlayışı, kısa sürede Türkiye'deki okullara yerleşmiş ve yayılmıştır. Öyle ki, uzun yıllar da kimse bu bilim temelli sisteme bulaşamamıştır. Ta ki, özellikle Amerika'da başlayıp tüm Dünya'ya yayılan, öncelikle yaratılışçılık (creationism) adıyla yola çıkan, sonrasında ise mahkemelerin farklı eyaletlerde, tekrar tekrar bu kişilerin "Yaratılış da Evrim gibi bir bilimdir." argümanlarının farklı mahkemelerce, uzman kişiler nezaretinde çürütülmesi sonucuyla isim değiştiren ve önce tasarımcılık olarak,  günümüzde ise Akıllı Tasarım (Intelligent Design) olarak anılan gerici ve bilim düşmanı yaklaşımın ülkemize batıcı hareketlerle birlikte dahil edilmesine kadar... 

 

Birçoğunuz bu üç farklı isimle karşımıza çıkan, sahte-bilimciliği savunup, bilimi ve bilimsel metodu hiçe sayan, gücünü bilimden değil şahsi inançlar, dini öğretiler ve Tanrılardan alan, herhangi bir bilimsel değeri olmayan, asla kabul edilmemiş ve asla da edilmeyecek olan öğretilerin içeriklerini yakından bilmektesiniz. Neyse ki, ülkemizde bu para ve ün peşinde koşan, çıkarcı ve bilim düşmanı insanlara karşı ciddi bir tepki oluşmuştur, oluşmaktadır. Artık dindar olduğu bilinen insanlar dahi, bu bilim düşmanlarına kötü gözle bakmaktadırlar ve alaya almaktadırlar. Zira aklı başında ve kutsal sayılan kitaplar haricinde, bilim insanlarının araştırmalarını konu edinen çalışmaları okuyan her kimse, bilimin gücünü, gerçekliğini, açıklayıcı özelliklerini görecek ve anlayacaktır. Zaten artık aydın din adamlarınca da kabul edilen, dindar bir insanın bilimi öncü edinmesi, dinini kendi içerisinde yaşaması ve bilimi, Evren'in (dindarlara göre ise Tanrı'nın) sistemini anlamamıza ulaşacak yegane araç olarak görülmesi yaklaşımıdır. Dünya çapında ve hatta Türkiye'deki dindar kitleler, her ne kadar medyada şiddetle aksi gösterilse ve diretilse de, kademe kademe bilimin önderliğini kabul etmektedirler, edeceklerdir. Tarih bunu her seferinde bizlere göstermiştir.

 

Sayfamız genel hatlarının aksine bu kadar dinden bahsetme sebebimiz, elbette ki kimsenin diniyle ya da Tanrı inancıyla ilgili alıp veremediğimiz bir şeyler olduğundan değildir. Sayfamız okurları gayet iyi bilirler ki, bilimi dinine karıştırmadığı sürece, diniyle bilimi çürütüp ispatlama yoluna gitmediği sürece, kısaca, bizim tanımımızla, din ile bilimin birbiriyle yaşayabilecek ancak birbirine karışamayacak alanlar olduğunu kabul eden herkese kapımız ardına kadar açıktır. Kimsenin dini umrumuzda değildir ve bizim inançlarımız da kimseyi ilgilendirmemelidir. Bu yazımızda, dine girmemizin sebebi, Türkiye'deki Evrim eğitiminin ve temel olarak bilimin öğretiminin altını kazan kitlenin, ne yazık ki köktendinci ve aynı zamanda cahil kitle olduğu gerçeğidir (dindarların hepsi elbette ki cahil değildir, bunu asla iddia etmiyoruz, sözlerimizi çarpıtacakları şimdiden uyaralım). 

 

 

Bilim ve Din Arasındaki Eğitimi Etkileyen Çatışma

 

Burada din ve bilim arasındaki tarihsel ilişkilere çok fazla girmeyeceğiz, zira çok uzun bir konu ve konumuz bu değil. Ancak bilinmelidir ki, bir zamanlar dinlerine çok bağlı olan İslam Dünyası, bilimin öncüleri olmuşlardır ve din ile bilimi bir arada yaşatabilmişlerdir. Ancak yine bilinmelidir ki, o zamanlarda bile bilimi ittiren güç din değildir; din ile bilim ayrı tutulmuştur ve dindar bilim adamları, dinleriyle bilimlerini aynı kefeye koymaktan kaçınmışlardır. Günümüzde de, birçok buluşun sahibi bilim insanı, az ya da çok miktarda dini inanca sahiptir. Unutmamak gerekir ki, bir birey, ne kadar iyi bir bilim insanı olursa olsun, onun dini inanç ile ilgili görüşleri herhangi bir yargıya varmamıza sebep olamaz. Dolayısıyla, sıklıkla bu konuda karşımıza çıkan, "Bak, Einstein da inançlıydı." gibi iddialar geçersizdir - ve aynı zamanda hatalıdır da. Bu sebeple, Türkiye'deki bilim eğitimi incelenirken aklımızda tutmamız gereken ilk nokta, bilim insanlarının dinlerinin bilimlerinden bağımsız oluşu ve olmasının gerekliliğidir.

 

Ne yazık ki, günümüzde bunu başaramayan ve garip bir şekilde, bilimin ve hatta dinin ilkelerini anlamamış kimseler, din ile bilimin iç içe geçmesi gerektiği gibi anlamsız ve mantıksız bir fikri savunmaktadırlar. İşte bu yüzden günümüzde bilim eğitimi gerilemekte ve din tarafından köreltilmektedir. Aynı şekilde, din eğitimi de, bilimin işin içine dahil edilmesiyle yanlış yollara sapmaktadır; ancak dindar kesmin gözleri bunu bile göremeyecek kadar hırs ile dönmüştür. Çünkü bilim, mantık ve sorgulama ilkeleri üzerinde duran bir kurumdur. Her şeyi sorgulamayı tetikler ve bu "her şey"e dini inançlar da dahildir. Din ise, insanın anlayamayacağı şeyler olduğu tabanı üzerinde durmaktadır ve belli bir noktaya kadar sorgulamayı destekler; ancak bir noktadan sonra sorgulamamak gerektiğini öğütler (tabii sorgulamayı bir noktaya kadar destekleyen dinlere bile rastlamak zordur günümüzde, çünkü her din, özünden saptırılmış ve çarpıtılmıştır). Üstelik dinlerde sınırı kimin ve neyin belirlediğini bilen yoktur. İşte bu noktada, din ile bilim içinden çıkılmaz bir çatışmaya girer ve bir arada, daha doğrusu "iç içe" bulunamazlar. Eğer bu noktadan sonra bilim ile din iç içe geçirilmeye çalışılırsa, hem bilimin önünü kesilerek çağın gerisinde kalma başlar, gericilik faaliyetleri desteklenmiş olur; hem de yalın bir din eğitimi verilemeyerek bireylerin kafaları karıştırılmış olur. Kısaca, uygulanması gereken ilk şey, hangi düzeyde olursa olsun din ile bilimin birbirinden tamamen ayrılması; ancak birey tarafından istenirse, aynı beyin içerisinde, birbirlerine bulaşmadan ve karışmadan bulunabilmeleridir.

 

Bu bağlamda, Evrimsel Biyoloji'nin diğer bilimler içerisinde sıyrılarak önemli bir notkada, spot ışıkları altında kaldığını görürüz. Çünkü bilimin birçok dalı, zaten dinden bağımsızdır. Benzer şekilde dinin de birçok alanı, bilimden bağımsızdır. Örneğin botanik bilimi içerisinde bir bitkinin fizyolojisinin herhangi bir din kitabıyla hiçbir bağlantısı bulunmamaktadır (günümüzdeki cahil köktendinciler, ellerine geçen her bilimsel örneği dine atfetme gibi bir saplantı içerisindedirler; ancak bu kadar cahil düzeydeki insanlara değinmek bile istemiyoruz). Benzer şekilde, toplumu düzenlemek konusunda ya da mitolojik tarih konusunda dinin aktardıkları, eğer körü körüne saplı kalınmazsa, çok değerli kültürel anlamlar taşımaktadırlar ve kültür zenginliğine katkı sağlamaktadırlar. Dolayısıyla bilim ile din bu kademede zaten istese de, parantez içerisinde açıkladığımız saplantılı kişilerin buhranı halleri haricinde çelişemezler. Fakat konu, iki alanı da yakından ilgilendiren noktalara geldiğinde, bilim ve dinin birbirinden her daim ayrı kalması gerektiğinin önemi anlaşılır.

 

Bu iki dalı, temel olarak Fizik ve Biyoloji olarak sınıflandırabiliriz. Temel Bilimler'den Kimya ve genel olarak Mühendislik Bilimleri, bir şekilde din ile bilimin birbirine karışmadığı bölgede bulunmaktadırlar ve çok düşük risk unsuru taşırlar. Fakat Fizik ve Biyoloji, dini öğretiler ile bilimsel araştırmaların tam kesişim noktasında bulunmaktadırlar. Bu yüzden tartışmaların her zaman odağında olmuşlardır.

 

Dinler, yapıları gereği seneler içerisinde değişir, gelişir, kültürlere adapte olur ve özünden sapar. Bu, her düşünce için geçerlidir ve ne kadar aksi iddia edilirse edilsin, değişmeyen hiçbir din yoktur. Hatta kültürlerdeki bu değişimi Evrimsel açıdan inceleyen bir bilim dalı günümüzde yükselmektedir (Memetik Bilimi). Dinlerin değişimindeki en önemli etkenlerden biri, bilimdeki atılımlardır. Çünkü dindeki bilgiler, genel olarak Tanrılar'dan geldiği iddia edilen; ancak asla bilimsel olarak ispat edilemeyecek verilerdir. Ve mitolojiye baktığımızda, geçmiş zamanların dinlerinin tamamının (örnek: Antik Yunan Dinleri'nin), bilimin yükselişi ile birlikte tarihe gömüldüğünü görmekteyiz. Çünkü dinlerin içerisindeki karakterler, hayattaki olay ve olguları sembolize eden karakterlerdir. Örneğin "koruyucu, kollayıcı, güçlü, yaratıcı, affedici, yenilmez, üstün" gibi özelliklere sahip olan ve dinin en üst noktasında bulunan Tanrı (veya Tanrılar), yeryüzündeki "baba" figürünü temsil eden karakterlerdir. Bu karakterler, temel olarak insanların korktukları ve eksikliklerini hissettikleri olguları tamamlayıcı yapıdadırlar. Örneğin ölümden sonraki hayat, Evren'in başlangıcındaki "ilk an" sorunu gibi akıl almaz gibi görünen olaylar ile "ilahi adalet", "nihai eşitlik", "insani sarsılmaz vicdan" gibi yeryüzünde sağlanamaz gibi görülen, ancak sağlanması arzu edilen olgular günümüz Tanrılarının mitoloji olmalarını engelleyen ve insanların inançlarını körükleyen önemli faktörlerdir. Mitolojik Tanrılar'ın, günümüz Tanrıları'ndan birçok farklı özelliği bulunmaktadır (yağmur yağdırmak, depremlere sebep olmak, hastalıklara neden olmak, vs. gibi). Ancak bu özelliklerin bilim tarafından net bir şekilde açıklanması ve Tanrısal hiçbir özelliğinin kalmamasından ötürü, bu eski Tanrılar "Doğal Seçilim yoluyla" terk edilmiş ve elenmiştir. Onların yerini ise daha genelgeçer, hala bilinmezler tarafından beslenebilen, daha "güçlü" (daha doğrusu ortama uygun) Tanrılar almıştır ve halen bu Tanrıların egemenliği sürmektedir. Elbette, olaya tarafsız bakabilen biri, bilimin yoluna devam etmesiyle birlikte bu Tanrıların da mitoloji olacağını ve yerini -belki de- yeni Tanrıların alacağını görebilecektir. Bu konuyla ilgili daha fazla bilgi isteyenler, şu yazımızı okuyabilirler:

 

https://www.facebook.com/note.php?note_id=183176128407137

 

Şimdi, tüm bu anlatılanlar ışığında, bilim eğitimine dönecek olursak... Türkiye'de bilim eğitiminin modernlikten uzaklaşmasının, yukarıda anlatıldığı üzere dinin Türkiye toplumu içerisinde biçim değiştirmesiyle başladığını görmekteyiz. Batıdan alınan bilim dışı akımların İslamiyet'e bulaştırılmasıyla birlikte, halk salt dinciliğe yöneltilerek "gerçek" olana ulaşmanın tek yolunun din olduğunu ve bilimin buna gücünün yetmeyeceğine inandırılmıştır. Halka sürekli dini manipülasyon uygulanarak, fazla üzerinde düşünülmeden kabul edilebilecek veriler üzerinden demagoji yolu izlenerek sürekli bir çarpıtma yapılmıştır. "Din elden gidiyor.", "Çocuklarınızın dinsiz olmasını mı istiyorsunuz?", "Sapkın bilim insanları..." gibi yargılayıcı ve kafa karıştırıcı, asılsız argümanlar ve nitelemelerle Türkiye halkına yavaş yavaş, hissettirmeden batıdan gelen din kontrolündeki bilim fikri aşılanmıştır. Tartışılmaksızın, günümüzdeki insanların çoğunun bilimin mihenk taşlarına, hiçbir bilgileri olmadan saldırmalarının sebebi bundandır.

 

Yukarıda girişini yaptığımız gibi, din ile bilimin kesişim noktasında bulunan iki ana nokta Fizik ve Biyoloji'dir. Fizik, dindarlar tarafından günümüz Tanrıları'nın tekelinde bulunan "yaratıcı olma" ve "her şeye gücü yeten olma" sıfatlarına bir saldırı olarak görülmektedir. Biyoloji de, benzer şekilde dindarlar yüzyıllardır elinde bulunan, "İnsanın Tanrı'nın özel bir yaratım ürünü" olma argümanını elinden almaktadır. İşte belki de günümüz Tanrı inanışlarının temelinde yer alan bu iki üç ana öğenin modern bilim tarafından sarsılması, doğal olarak birçok dindar insanı rahatsız etmektedir.

 

Daha fazla teknik açıklamaya girmek istemiyoruz. Buraya kadar okuyan bir okurumuzun, dinler ile bilim arasındaki "savaş"ın temel sebeplerini anlamış olduğunu sanıyoruz. 

 

 

Türkiye'de Evrim Eğitimi, Bilimsel Eğitim ve Değişimi

 

Peki, Evrim üzerinden gidecek olursak, Türkiye'deki bilim eğitimi nasıl değişmiştir? Bu soruyu cevaplamadan önce, bilmekte fayda vardır ki Anadolu topraklarına "Evrim" bilgisi, Türkiye Cumhuriyeti'nden önce, Osmanlı İmparatorluğu'nun son demlerinde ulaşmıştır. 1860-1870 yılları arasında Evrimsel Biyoloji'nin temelleri, Osmanlı yakın dönem filozoflarından Baha Tevfik tarafından atılmıştır. Tevfik, 1863 senesinde "İnsan maymundan azmıştır (değişmiştir, gelmiştir, evrimleşmiştir)." şeklinde bir açıklamayı rahatlıkla, hiçbir sansüre uğramaksızın yapabilmekteydi. Hoş, bu cümle bilimsel olarak, en azından halka arz edilişi açısından hatalıdır ve belki de ülkemizdeki "İnsan maymundan evrimleşmiştir." cümlesiyle özdeşleşmiş anlayışın kalbinde yatmaktadır. Ancak sonuç olarak, Baha Tevfik, Anadolu insanına Evrim bilimini aktaran ilk insan olmuştur.

 

1870'lerde ise bayrağı Baha Tevfik'ten alan Ahmet Mithat Efendi olmuştur. Yazdığı Hace-i Evvel isimli eseri büyük ilgi görmüştür. Bu kitabında Ahmet Mithat Efendi, insanın evrimsel geçmişinden açıkça bahsetmektedir.

 

İşte bu iki isim sayesinde halk arasında Evrim fikri bir anda, hızla yayıldı ve çok büyük beğeniyle karşılandı. Bir anda çevirilerin kalbinde Evrimsel Biyoloji'yi ele alan kitaplar yer almaya başladı. Herbert Spencer'ın, Ernst Haeckel'ın, Bücher'in ve Charles Darwin'in kitapları Osmanlıcaya çevrildi. Dönemin birçok dergi ve gazetesi Evrimsel Biyoloji'yi yazmaya başladı ve Evrim fikrinden bahsetti. Hatta Baha Tevfik ve arkadaşlarının başı çektiği Teceddüd-i İlmi ve Felsefi isimli dergi, hemen her sayısında Evrim fikrine yer veren ilk dergi oldu.

 

Ancak Osmanlı İmparatorluğu, bu gidişatın farkına hemen vararak anında duruma müdahale etti. 1873 yılında Sultan Abdülaziz'in verdiği buyrukta şunlar söyleniyordu:

 

"Fimabaat Mithat Efendi'nin maymunlarına dair matbuata zinhar nesne yazdırılmaması..."

 

Yani, kısaca, bu fermanla "Mithat Efendi'nin maymunlardan bahsetmesi yasaklanmış"tır. Bu, Osmanlı İmparatorluğu'nda Evrim'in ortaya çıkıp kaybolduğu kısa dönemin, kısa bir özetidir. Zaten daha sonra, en azından bu topraklardaki ülkenin adı "Osmanlı İmaparatorluğu" iken, bir daha Evrim'in adı ağza alınmamıştır.

 

Daha sonraları, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması sırasında ve sonrasında Mustafa Kemal Atatürk'ün yaptığı devrimlerle, en başta açıkladığımız gibi işler yine değişmiştir ve eğitim, yine batıcı, aydın, ilerici temellere dayandırılmıştır.

 

Bu yeni ve modern sistem, Evrimsel Biyoloji açısından meyvelerini ilk olarak 1927 yılında İbrahim Alaaddin Bey tarafından yazılan Darwinizm isimli kitap ile vermiştir. Yine kitabın ismi talihsiz bir şekilde bilimde yer almayan bir kavram olarak seçilmiş olsa da, popüler olarak halkın arasına karışmasında önemli rol oynamıştır. Kitabında, Darwin'den ve fikirlerinden özgürce bahseden İbrahim Alaaddin Bey, düzeltilmiş Türkçeyle aktarmamız gerekirse, şunları yazmaktadır:

 

"Kutsal kitapların insanın var oluşuyla ilgili söylediklerini hakkındaki yazılarıyla Darwin, birçok saldırıya ve hakarete uğramıştır. Demiştir ki: insan, maymundan gelmiştir. Elbette ki yüzyıllardır insanların aldıkları dini eğitim ve görüş, bunun bir seferde kabulüne izin vermemektedir. Bu sebeple Darwin'in insanın var oluşuyla ilgili söylediklerine öfkelenen birçok insan mevcuttur."

 

Atatürk'ün ve sonraki eğitimcilerin zaten üzerinde durmaksızın kabul ettikleri bilimsel yaklaşıma dayanan Evrim Kuramı, 1970'lere kadar kimse müdahale edemeden eğitim müfredatında, ortaokul ve lise düzeyinde yer almıştır. Hatta 1931 yılında Devlet Matbaası tarafından, Maarif Vekaleti aracılığıyla bastırılan Darwin isimli kitap, 3.000 baskı yapmıştır ve hızla tükenmiştir. Bundan sonra da, on yıllar boyunca bu kitap sayısız baskı yapmış ve farklı kapaklarla satılmıştır. 

 

1960'lı yıllarda bazı bilim karşıtı insanlar, Amerika'da ve Avrupa'daki istisnai birkaç noktada başlayan Evrim Karşıtı hareketlerden etkilenerek Türkiye'deki eğitim müfredatından Evrim Kuramı'nın çıkarılması için mahkemeye başvurmuşlardır. Hatta bu şekilde, birkaç yasa, Evrim'in önünü kapatabilecek şekilde yasadaki yerini almıştır. Neyse ki 1960'ların sonlarında, yapılan uğraşılar sonucunda Evrim Karşıtı yasaların tamamı laikliğe aykırı oldukları gerekçesiyle düşürülmüştür ve iptal edilmiştir. 

 

İşte bu bilimsel ve özgür yaklaşım, ne yazık ki 1970 yıllarına kadar sürebilmiştir. Türkiye'deki en ciddi dini örgütlerin başında gelen ve Dünya çapında İslami birlikleri kontrol eden Fetullah Gülen, fetva sayılabilecek bir söz etmiştir:

 

"...liselerde okutulacak biyoloji kitaplarını, biyokimya kitaplarını, Allah'ın adıyla bizim adamlarımız, dinimize, kökenimize inanmış, bağlı kimseler hazırlasınlar."

 

İşte bilim karşıtı, gerici değişim, bu noktada başlamıştır. Gücü elinde bulunduranlar, herhangi bir yasa değişikliğine gerek duymaksızın, "yukarıdan" gelen fetvaya (emre) uyarak, 25 yıldan fazla sürece bilim karşıtı propogandayı başlatmışlardır. 1985 yılında Milli Eğitim Bakanı görevinde yer alan Vehbi Dinçerler, Türkiye'deki bütün okullara bir genelge göndererek Evrim'in öğretilmesinin ne kadar kötü olduğunu, Evrim Kuramı'nın zaten "bir süre önce "çürütüldüğünü, Evrim'i öğreten kimselerin materyalizm ve komünizmi yaydığını öğretmenlere bildirir ve konu hakkındaki görüşlerini sorar. Bu noktada, eğitimcilerin görüşlerine pek de zaman ayrılmadan, hızlı bir düzenlemeyle bir "bilim komitesi" toplanır ve birkaç gün içerisinde yaratılışçılık fikri, bir bilimmiş gibi eğitim müfredatına dahil edilir. 

 

Bu bilim düşmanı harekete halktan ve eğitimcilerden anında tepkiler yükselir; ancak hükümet geri adım atmaz. Daha da üzerine giderek, Vehbi Dinçerler, Amerika'da halen görev yapmakta olan, köktendinci ve Evrim Karşıtı Yaratılışı Araştırma Enstitüsü (Institute for Creation Research - ICR) kurumunu telefonla arar ve Türkiye'nin hükümetinden biri kişi olarak, Türkiye eğitim sisteminin hem yaratılışa, hem de Evrim'e eşit ağırlık verecek şekilde ayarlanmasını istediğini, bu yüzden onların "deneyimlerinden" faydalanmak istediğini bu kuruma iletir. Bunun üzerine ICR, "Türkiye'den kardeşlerine" yardım etmek üzere kolları sıvar ve ICR'nin yaratılışçılıkla ilgili kitapları hızla Türkçeye çevrilir ve tüm okullara "ders kitabı" olarak dağıtılır. Kitaplarda, yaratılışı ispatlayan ancak İncil'e verilen referansları çıkartılmış olan bilgiler yer almaktadır. Yani ICR, sırf yaratılışçılık propogandası yapmak için, dini kitaplarını hiçe sayarak Türkiye'ye yardım eli uzatmaktadır. Hatta ICR, kendilerine bağlı olarak uzun yıllar görev yapmış, başında Adnan Oktar (Harun Yahya) isimli şahsın bulunduğu Bilim ve Araştırma Vakfı'na istinaden şu açıklamayı yapmışlardır:

 

"Yıllardır topluma egemen olan laiklik ve eğiitimde evrimsel darbeye tahammül edilmeyecek. Türkiye'den Bilim ve Araştırma Vakfı buna karşı çıktı ve şimdi Türk halkını özel yaratılışa olan inançlarına sarılarak ahlaki temellere dönmeleri için teşvik ediyor. Yaratılışı Araştırma Enstitüsü'nden (ICR) bu konuda yardım istediler ve biz de bu isteği karşıladık." (Acts and Facts, Eylül 1988, 27:9).

 

Bu çabalarla birlikte bir anda Türkiye'deki eğitimde işler 180 derece tersine dönmeye başlamıştır. Evrim'i, aşağıdaki cümlelerle anlayan kitlenin kitapları, okullarımıza ders kitabı olarak girmiştir:

 

"Bir Çin dükkanında bir boğa iş yapabilir, fakat hiçbir zaman bir organizasyon ortaya çıkaramaz."

 

Günümüzde aynı argümanlar, on yıllarca öncesinin basit, bayağı, aşağı düzey argümanları "hurdalıkaki Boeing" ya da "maymunların yazdığı Hamlet" şekillerinde karşımıza çıkmaktadır. Zihniyet, on yıllardan bu yana hiç değişmemiş, hatta daha da bayağılaşmıştır.

 

Aynı ders kitabında frenoloji (zihin bilim) isimli sahte bilim örneği, "gerçek bilim" olarak sunulmaktadır ve bir insanın kafatasına bakılarak onun ırkı, suça yatkınlığı, karakteristik özellikleri gibi faktörlerin belirlenebileceği iddia edilmektedir. Kitap, daha da aşırıya giderek bilimi ayaklar altına almakta ve insan beynini hayvanlardan ayıran "akıl, düşünce, ibadet ve dua merkezlerinin bulunduğu" iddia edilmektedir. Kimi yerde çevrilen bu kitaplar gülünçleşerek şu satırları aktarmaktadır:

 

"Tıp biliminin ispatladığı üzere, domuz eti yiyen erkekler, dişilerini kıskanamazlar. Bu sebeple domuz eti yenmesi doktorlar tarafından kesinlikle önerilmemektedir." (Yeğin, Biochemistry-I, 1989, Atatürk Üniversitesi Basım Evi)

 

Aynı kitlenin yayınladığı Alternatif Biyoloji'ye Doğru isimli kitapta, şu sözlere yer verilmektedir:

 

"Yaratılışı baştan Allah'a vermek her şeyi çok kolaylaştırmakta ve bir sürü eğri büğrü yollarda boşuna enerji ve vakit kaybından insanı korumakta, ilim adamının ayağını sağlam zemine bastırmakta ve onu boşluktan, güvensizlikten korumaktadır."

 

Bu cümleler, bilim düşmanlarının Evrim'i geçtik, bilimi nasıl anlamadığını çok güzel anlatmakta ve buhran dolu, gerici, zavallı hallerini gözler önüne sermektedir. Zaten aşağıdaki meşhur satırlar, sözün bittiği noktaya bizi taşımaktadır:

 

"...ağaçların 200 metre olduğu, dinozorların yaşadığı dönemde... öyle insanların olması gerekir ki hayatla mücadelede mevcudiyetini koruyup neslini sürdürebilsin. İşte bu yüzden, hadislerin de gösterdiği üzere, Hz. Adem ve neslinden gelen insanlar 30 metre boyundaydılar." 

 

Bir diğer ders kitabı olan Evrim ve Yaratılış isimli kitap, kendisinin günümüzdeki yanlış bilgilerin kaynaklarından bir olduğunu net bir şekilde göstermektedir:

 

"...şu andaki canlı ve cansız varlıkların tabi olduğu kanunlarla geçmişi izah, doyurucu ve tatmin edici olmaktan uzaktır. Zira, bu kanunların işlerlik kazanması, mevcut kainat sisteminin teşkiline bağlıdır. Hal böyle olunca geçmişle alakalı görüşler ve düşünceler, teori olmaktan ileri gidememektedir."

 

Bilimin temellerini anlamamış kimselerin ders kitaplarımızı yazmış olması, belki de bir ülkenin on yıllarca, yüz yıllarca geri gitmesinin fermanını imzalamakla eşdeğerdir. Kendimizle her fırsatta övündüğümüz şu günlerde de, bu gerici zihniyet varlığını halen sürdürmektedir. Geçmişinden asla ders alamayan bir toplum olan Türkiye insanı, yaptığı hatalarla ısrarla, 21. Yüzyıl içerisinde de düşmektedir. Günümüz ders kitapları, artık gerçekliği tartışılmaz bir bilgi olan Evrim'i öğrencilere aktarmak yerine, halen onu aklı sıra çürütmeye çalışan, bilimden uzak, geri kafalı yazarlar tarafından hazırlanmaktadır. Bu, Türkiye'nin istikrarlı bilimsel gerileyişini körüklemektedir.

 

2008 yılında basılan Fen ve Teknoloji İlköğretim 8 Ders Kitabı (MEB) içerisinde yer alan bilgiler ve cümlelerden bir örnek vermek gerekirse:

 

"Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Miskeveyh gibi bilim insanları ise türlerdeki değişimin sınırlı olduğu, bir türün başka bir türe dönülemeyeceği konusunda fikirler ileri sürmüşlerdir."

 

Kitap, bu sözlerden yola çıkarak 21. Yüzyıl bilimini yalanlamaya çalışmaktadır.

 

Durum, liselere gelindiğinde daha da vahimleşmektedir. Evrim Kuramı ile Yaratılış İddiası bir arada okutulmakta ve ikincisi, sanki bir bilimmiş ve bilim insanlarınca araştırılmaktaymış gibi lanse edilmektedir. Okullarda okutulan biyoloji kitabında geçen cümleler şu şekildedir:

 

"Yaratılış görüşünde, bütün canlı çeşitleri ayrı ayrı yaratılmıştır. Bu canlılar, ilk yaratıldıkları günden beri bazı değişimler geçirmiş olmakla beraber, tamamen başka türlere dönüşmemişlerdir. İslam'a göre kainat ve kainattaki bütün varlıklar ALLAH tarafından yaratılmıştır." (Liseler İçin Biyoloji 1, Güven vd., 1986-1997, MEB).

 

Yukarıdaki satırlar benzer ifadelerle devam etmekle birlikte, özellikle yukarıdakiler kalın harflerle kitaplarda yer almaktadır. Aynı ders kitabından,  akıllara durgunluk veren satırlara örnek vermek gerekirse:

 

"Darwin'e karşı olan evrimcilere göre, madem ki tabiatta zayıflar elenmektedir, o halde bize göre çok güçsüz gibi görünen türlerin yaşaması nasıl izah edilebilir? Mesela, virüsler, bakteriler ve bazı parazit canlılar nasıl olup da hala hayatlarını sürdürebilmektedirler? Tabiat içerisinde en gelişmiş canlı olan insan, bakteriler için her türlü öldürücü ilacı (antibiyotik) kullanmasına rağmen, kendisinden çok daha zayıf durumdaki bu canlıları yok edememektedir."

 

Aynı kitaptan bir diğer cümle:

 

"Türler değişse bile, bu değişme o türün en fazla değişebileceği sınırlar içerisinde kalacaktır. İnsan, ilk yaratıldığı günden beri insan olup, geçirdiği değişmeler onu başka bir türe dönüştürmemiştir."

 

Bu cümleler, yazarlarının Evrimsel Biyoloji konusundaki yetersizliklerini, zavallı konumlarını ve çaresizce bilime saldırmalarını ilginç bir şekilde gözler önüne sermektedir.

 

Her neyse, bu bilim düşmanı bilgilere daha fazla prim vermeden, bu yazımızı özetleyerek noktalayalım:

 

Ülkemizde, uzun yıllardan beridir (yaklaşık 30 senedir) Evrim düşmanlığı şiddetle, öfkeyle ve hiddetle savunulmaktadır. Bu iddiaların hiçbir bilimsel geçerliliği olmamasına rağmen, siyasi güç kullanılarak eğitimimiz manipüle edilmekte ve zayıflatılmaktadır. Bunların sebeplerini düşünmeyi size bırakıyoruz; ancak bilim açısından bu durum kabul edilemezdir. 

 

Neyse ki, günümüzde halen aydınlık, özgür düşünceli, bilim destekçisi öğretmenlerimiz bolca bulunmaktadır; bu kişiler şiddetle sindirilmeye çalışılsa da. Biz de, özgür düşünceli, aydınlık bilim insanları olarak, bu öğretmenlerimize sonuna kadar destek vermeye hazırız. Bu yazımızda özetlediğimiz karanlık görüntü karşısında, hep birlikte birer mum yakarak karanlığı aydınlatabileceğimize ve geleceğe parlak bir Türkiye bırakabileceğimize yürekten inanıyoruz.

 

Asla bilimsel mücadeleden ve özgür düşünceden ayrılmamanız dileklerimizle.

 

Bir sonraki yazılarımızda, önerilerimize geçerek konuyu "eleştirme ve şikayet" tabanından çıkararak "çözüm ve öneri" tabanına çekeceğiz.

 

Umarız faydalı olmuştur.

 

Saygılarımızla.

ÇMB (Evrim Ağacı)

6 Yorum