Sirkadyan Döngü ve Üçüncü Göz: O Kadar Da Mistik Değil!

Yazdır Sirkadyan Döngü ve Üçüncü Göz: O Kadar Da Mistik Değil!

Merhaba arkadaşlar,

 

Sayfamız okurlarından Sn. Asil Işık'ın gece-gündüz adaptasyonları ile ilgili bir sorusu üzerine bu konuda bir not hazırlamaya karar verdik. Umarız sizler için de faydalı olacaktır.

 

Sirkadyan Döngü/Ritm (Circadian Rhytm), bir canlının yaklaşık olarak 24 saat içerisinde geçirdiği ve temel olarak ışık ve karanlıktan etkilenen; biyokimyasal, fizyolojik ve davranışsal süreçlerinin tümüne verilen genel isimdir. Bitkilerde, hayvanlarda, mantarlarda ve hatta bakterilerde bile bulunmaktadır ve bilim insanları tarafından günümüze kadar oldukça ayrıntılı incelenmiştir. Bu konuyla ilgili genel açıklamalar için aşağıdaki yazımız okunabilir:

 

https://www.facebook.com/note.php?note_id=167673513290732

 

Ancak yukarıdaki yazı okunduktan sonra, bilinmesi gereken bir nokta, Sirkadyan Döngü'nün bir biyolojik saat olmadığıdır. Biyolojik saatler, Sirkadyan Döngü'nün bir parçasıdır ve döngünün devamlılığını sağlarlar. Sirkadyan Döngüleri de, Biyolojik Saatleri de inceleyen bilim dalına kronobiyoloji denir. 

 

Sirkadyan Döngü, insanların çok uzun zamandır dikkatini çekmektedir. Milattan Önce 4. Yüzyıl'da Androsthenes demirhindi bitkisinin gündüz ve gece aktivitlerini birbiriyle kıyaslarak sirkadyan döngüyü ilk defa keşfeden kişi olmuştur. Kendisi bir gemi kaptanıdır. Daha sonra Fransız bilim insanı Jean-Jacques d'Ortous de Mairan, 1729 yılında sirkadyan dalgalanmaları inceleyerek bu bilgiyi bir adım öteye götürmüştür. Mimosa pudica bitkisinin yapraklarının 24 saat içerisindeki hareketlerini ve dalgalanmalarını ayrıntılı bir şekilde çalışmıştır. Daha sonra pek çok bilim insanı konu hakkında inceleme yapmış; ancak 1950 yılında Franz Halberg tarafından "sirkadyan" (Latincede "gün boyunca" demektir) terimi ilk defa ortaya atılmıştır. 

 

Bir döngünün sirkadyan döngü olarak sayılması için 4 temel kriter bulunur:

 

1) Ritm, 24 saat (1 gün) içerisinde bir defa tekrar etmelidir. Bunun sebebi, Dünya'nın hareketinden kaynaklanan 24 saatlik günün, biyolojik saat ile çakışıyor olması ve her gün, aynı noktada, saat ile biyolojik saat aynı durumu gösteriyor olmasıdır. Yani her sabah kalktığınızda, yaklaşık olarak aynı saatte karnınızın aç olması gerekir.

 

2) Ritm, dış etmenler olmadan da sürüyor olmalıdır. Gün içerisinde kimi zaman fiziksel dış etmenlere bağlı olarak bazı basit tepkiler veririz. Bu tepkiler, sirkadyan döngüye dahil değildir. Bu sebeple hiçbir dış etki bulunmaması gerekmektedir, bulunuyorsa da etkiye verilen tepkiler tespit edilmeli ve araştırmadan çıkarılmalıdır.

 

3) Ritm, yerel saate uygun olarak değiştirilebilir olmalıdır. Ritm, ışık ve ısı gibi değişimlerden etkilenerek yerel saati algılayabilmeli ve buna adapte olabilmelidir. Örneğin Türkiye'den Amerika'ya gittiğinizde gündüzleriniz tamamen gecelerinizle yer değiştirir; ancak biyolojik saatiniz (sirkadyan döngünüz) buna adapte olacaktır.

 

4) Belirli bir sıcaklık aralığında sirkadyan döngü sabit şekilde sürüyor olmalıdır. 

 

Bu kriterler, bizim konumuz açısından çok önemli olmasa da, bir sirkadyan döngüyü tanımlamak için önem arz etmektedirler. Bu arada bir noktayı belirtelim: 3. maddede yer alan "adapte olmak"tan kasıt elbette evrimsel bir adaptasyon süreci değil, geçici bir modifikasyon ile ortama ayak uydurmaktır. Yani oradaki "adapte olmak" ile Evrimsel Biyoloji'deki "adaptasyon" aynı kavramlar değildir.

 

Bu tip geçici adaptasyon, beyinde bulunan ve "ana saat" ("master clock") olarak isimlendirilen bir bölgeyle sağlanır. Bu bölge, yukarıda verdiğimiz yazımızdaki biyolojik saatlerin tümünü kontrol eden ana bölgedir; bu saatlerin kontrolüyle Sirkadyan Döngünün sürekliliği sağlanır. Ana Saat, beynin Suprachiasmatic Nucleus (SCN) denen bölgesindeki sinirler tarafından kontrol edilir. Buna tekrar geleceğiz. 

 

Daha fazla bu konuda ilerlemeden önce, bu döngünün canlılardaki uzun süren evrimine bir göz atmamız gerekiyor. Sirkadyan Döngü'nün varlığı, Evrimsel Biyoloji sayesinde kolayca açıklanabilir ve döngü gerçekten büyüleyici bir evrimsel geçmişe sahiptir. Sirkadyan Döngü'nün, evrimsel süreçteki ilk canlılardan beri var olduğu düşünülmektedir. Tabii bu canlılarda bulunan döngü, günümüzdekinden oldukça ilkel ve basittir: temel görevi, gündüz ile gecenin ayırt edilmesi sayesinde hücrelerin sadece gece bölünmesini sağlayarak güneş ışınlarının yüksek morötesi ışınlarından DNA'yı korumaktır. Bu, ilkin hücre yapıları için çok önemlidir, çünkü DNA'larında, günümüzdeki kadar güçlü koruma, düzeltme ve hata ayıklama mekanizmaları henüz evrimleşmemiştir. Bu yüzden Güneş'ten gelen ışınlar, DNA için ölümcül olabilmektedir. Günümüzde,Neurospora cinsi mantarlar, halen bu ilkin sistemi kullanırlar ve genellikle gece çoğalırlar.

 

Bilindiği üzere en azından son 4.5 milyar yıldır Dünya sürekli olarak kendi ve Güneş'in etrafında dönmektedir. Bu yüzden, oldukça sabit bir şekilde gece gündüzü takip etmekte, mevsimler Dünya'nın belirli bölgelerinde, hemen hemen aynı zamanlarda yaşanmakta ve bir döngü halinde devam etmektedir. İşte canlılar, bu tip bir gezegende evrimleştikleri için, bu "sabit değişimleri" takip edebilmek adına bu biyolojik ritmi, Sirkadyan Döngü'yü geliştirmişlerdir; daha doğrusu buna sahip olanlar ve koruyabilenler, günlük ve mevsimlik değişimleri takip edemeyenlere göre avantajlı konuma gelerek seçilmişlerdir. Günümüzde de Sirkadyan Döngü hemen hemen bütün canlılarda bulunmakta ve gece farklı, gündüz farklı ve hatta farklı mevsimlerde farklı hormonlar, enzimler salgılanmakta, vücutlar farklı işlevler görmektedir. Böylece canlıların sürekli, her işi yapmalarındansa, belli dönemlerde, en uygun olduğu zamanlarda, belli işlerin yapılması sağlanmakta, enerjiden tasarruf edilebilmektedir.

 

Bilinen en ilkin Sirkadyan Döngü'ye canlılığın ilk başladığı dönemlerden beri Dünya'da var olan siyanobakterilerde rastlanmaktadır. Örneğin Synechococcus elongatus türü bakteriler, 22 saatlik bir döngüye sahiptirler ve laboratuvarda yapılan araştırmalar, beyinde bulunan sadece 3 protein ile bu döngünün sürdürülebildiğini göstermiştir. Ayrıca elbette döngünün sürdürülebilmesi için enerji, yani ATP gereklidir. Bu araştırmalardan önce, Sirkadyan Döngü'nün genetik temelli olduğu ve DNA tarafından kontrol edildiği düşünülmekteydi, böylece bu bilgi yanlışlanmış oldu.

 

Sirkadyan Döngü'nün, siyanobakterilerde olduğu gibi, tek bir hücre içinde bile sağlanıp sürdürülebildiği bilinmektedir. Aynı zamanda, çok hücrelilerde, farklı hücreler Sirkadyan Döngü'nün sağlanmasına katılarak, birbirleriyle iletişim kurabilirler ve döngüyü sürekli kılabilirler. Bu, sinir sistemi ile yürütülür; hormonal (endokrinal) sistem ile kontrol edilir. Örneğin memelilerde, gözlerden alınan ışık bilgisi (şiddet, yön, miktar, vs.) ile beyindeki SCN bölgesi uyarılır ve beyin, gündüz mü gece mi olduğunu anlayarak, duruma göre gerekli hormonların salgılanmasını sağlar. Bu sayede uyku/uyanma saatleri, vücut sıcaklığı, susuzluk, açlık ve benzeri durumlar koordine edilebilir ve sürekli aynı ya da yakın saatlerde gerçekleştirilebilir. Bunlara tekrar döneceğiz.

 

İlkin hücrelerin bir grubu günümüz protistalarına gidecek kolu, bir grubu günümüz bitkilerine gidecek kolu, bir diğer grubu günümüz hayvanlarına gidecek kolu oluşturmaktadır (elbette başka kollar da yer alır). Protistalarda, göz noktası denilen bir bölge bulunur. Bu bölgede yoğunlaşan ışığa duyarlı bazı kimyasallar, hücrenin gerektiği zaman ışığa yönelmesini sağlarlar. Buna, aşağıdaki yazımızda ayrıntısıyla değinmiştik:

 

https://www.facebook.com/note.php?note_id=180480228676727

 

Ayrıca bitkilerde de ışığa duyarlı hücreler veya organeller bulunmaktadır; en basitinden klorofil, bu hücrelerden biridir. Daha sonra, bitkilere doğru süren evrimde bu nokta özelleşerek, ışığa duyarlı hücrelerin var olmasını sağlamıştır. Bu sayede bitkilerin pek çoğu yapraklarını Güneş'e döndürebilir ve maksimum güneş ışığından faydalanabilir.

 

Hayvanlara giden kolda ise, yine yukarıdaki yazımızda açıkladığımız gibi, özellikle çok hücrelilerde, öncelikle ışığa duyarlı hücreler bir araya gelerek, bir nevi "koloni" kurmuşlar ve bugün göz dediğimiz organın temellerini atmışlardır. Sonrasında, bu hücrelerde, diğer pek çok hücrede olduğu gibi bulunan ve esasen hareket etme görevini üstlenen siller zamanla farklılaşarak ışığın algılanmasına destek olacak hale gelmeye başlamışlardır. Bu da temel olarak biyokimyasal etkileşimle sağlanır ve hücreye dahil olan bazı kimyasallarla ve elbette Doğal Seçilim ile sağlandığı düşünülmektedir. Bu sayede bu silli ve ışığa duyarlı hücreler evrimleşmişlerdir ve günümüzde, Hayvanlar Alemi'nde göz dediğimiz organ içerisinde çok daha farklı bir görevi üstlenir hale gelmişlerdir: cisimlerin şeklini ve yönünü algılamak. Lise eğitiminden hatırlayacağınız üzere, bu görevleri üstlenen koni ve çomak hücreleri dediğimiz yapılar, bünyelerindeki sil yapıları ışığı algılamaya yönelik evrimleşmiş hücrelerden ibarettir. Konumuzdan sapmamak adına burada daha fazla uzatmıyoruz, zaten yukarıda açıklamıştık.

 

Bildiğiniz gibi pek çok hayvanda simetrik iki göz veya göz bütünü vardır. Örneğin omurgasızlardan olan bir sinekte, bileşik göz dediğimiz yapı dahilinde binlerce göz bulunur; ancak bu gözlerin oluşturduğu yumaklar kafanın iki yanında, iki tane olacak şekilde yer alır. Denizyıldızı gibi omurgasızlarda, ayakların ucuna dağılmış binlerceışığa duyarlı hücre bulunur. Bunlar, Sirkadyan Döngü'nün sağlanmasına doğrudan katkı sağlamaktadır.

 

Öte yandan omurgalıların evriminde çok ilginç bir olay gerçekleşmiştir. Omurgalıların tamamında iki adet göz bulunur ve bazı istisnalar hariç bu gözler kafanın iki yanında veya insanda olduğu gibi yanyana yer alır; yani omurgasızlar gibi çok gözlü değillerdir. Ancak ilginç olan, ilkin omurgalılarda sadece iki gözü bulunmamıştır. Belki de insana beklenmedik gelen bir şekilde, kafalarının üst kısmında, üçüncü bir göz yapısı bulunmaktadır. Buna, Üçüncü Göz (Third Eye ya da Parietal Eye) denir.

 

Üçüncü Göz, elbette mistik insanların uydurması olan "çakra" ya da benzeri bilim dışı kavramların ürünü olan üçüncü göz ile aynı değildir; zira bu göz, gerçekten bir gözdür; ilkin bir lens yapısına ve retinaya sahiptir. Günümüzdeki omurgalılarda bu gözün eskiden bulunduğu yerdeki boşluğun kalıntılarına hala rastlıyoruz. Ve ayrıca, günümüzdeki her hayvan, buna insan da dahil, Üçüncü Göz'e sahiptir. Ancak tabii ki artık bir göz şeklinde değildir, evrim geçirmiş ve özelleşmiştir. 

 

Üçüncü Göz, omurgalıların ilkin atalarında Sirkadyan Döngü'yü ayarlamaktadır. Ancak evrimsel süreçte, beynin gelişmesiyle birlikte beynin içerisine gömülmüş ve farklılaşarak bir bez haline gelmiştir. Günümüzde, az sonra değineceğimiz bu beze halen "Üçüncü Göz" denmektedir; ancak artık ışığa hiçbir duyarlılığı kalmamıştır; sadece asıl gözlerimizden gelen bilgilere uygun olarak salgı yapmaktadır. Ancak aşağıdaki fotoğraflardan görebileceğiniz üzere, halen sürüngenlerde ve amfibilerde gelişimin bazı dönemlerinde, atalarından ışığa duyarlı olduğu dönemlerden kalma bu göze ait boşluk veya ilkin yapılar üretilir. Hatta bazılarında, yukarıda belirttiğimiz gibi retina ve tam olarak çalışmayan bir lens üretilir. Kimi türde sonradan yok edilir, kiminde ise sürekli olarak kalır. Dolayısıyla artık görme işine yaramayan bu organ, "körelmekte olan organlar" kategorisine alınabilir. Aslında tam bir yok olmaya gidiş yoktur; sadece organ işlevini yitirmeden, farklı bir yapıya dönüşmekte ve beynin bir parçası haline gelmektedir. Fotoğraflara bakacak olursak:

 

Yukarıdaki fotoğrafta görülen ergen bir boğakurbağasıdır. İki gözü arasındaki gri, oval noktacık, Üçüncü Göz'ün kalıntısıdır. 

 

Yukarıdaki fotoğrafta ise bir Amerikan Kertenkelesi'dir (Anolis carolinensis). Gri, ufak noktacık, yine Üçüncü Göz'dür ve çok net görülebilir.

 

 

Yukarıdaki fotoğrafta da Batı Çit Kertenkelesi (Sceloporus occidentalis) görülmektedir. Kafatasının arkasına doğru yerleşmiş olan Üçüncü Göz net olarak görülebilir. Üstelik bu türde bu göz görev yapmaktadır ve Güneş'in konumu ve şiddeti ile ilgili olarak beyne sinyaller gönderebilmektedir.

 

 

 

Günümüzde Üçüncü Göz'e sahip bir diğer canlı, yukarıda gördüğünüz ve Türkçede "taşemen" ya da "bofa balığı" olarak geçen ve bilimsel adı Petromyzon marinus olan türdür. Bu canlılarda iki tane "Üçüncü Göz" bulunur ve bunlardan biri epifiz bezi gibi, diğeri parietal organ gibi çalışır. Kafatasının arka bölgesine yerleşmişlerdir. Zaten bekleneceği gibi, taşemenler yaşayan en ilkin omurgalılardır ve dolayısıyla atalarından aldıkları bu özelliği günümüze kadar başarıyla taşıyabilmişlerdir. 

 

Günümüzde, dediğimiz gibi bu organ pek çok canlıda beynin içinde bulunur ve artık bir göz yapısında değil, endokrinal (hormonal) sisteme ait bir bez görevi görmektedir. Genellikle epitalamus (duygularımızı ve günlük faaliyetlerimizi düzenleyen limbik sistemi beynin diğer parçalarına bağlayan bölge) içerisinde bir parça olarak görev alır ve iki ana kısımdan oluşur: epifiz (pineal organ, pineal bez) ve parietal organ. Genellikle canlılarda sadece epifiz bulunmaktadır ve eğer genel olarak endokrin sistemle çalışmaktaysa "epifiz bezi" adını almaktadır. Ancak yukarıda gördüğünüz gibi, kimi canlıda "parietal organ" denen ikincil bir yapı bulunur ve bu, epifizin üzerinde, kafatasının çatısını oluşturan "diencephalon" bölgesi içerisinde oluşur. Eğer bu yapı canlıda tamamen körelmediyse, ışığa duyarlı (fotoreseptif) olabilir ve işte bu durumda adı Üçüncü Göz olur.

 

Epifiz bezi (epiphysis cerebri), belirttiğimiz gibi omurgalıların beyninde bulunur ve serotonin türevi bir hormon olanmelatonin hormonu salgılayan bölgedir. Melatonin, gece/gündüz dengesini ayarlar ve mevsimsel değişimlere vücudun adapte olmasını sağlar. Parietal organ ise yukarıdaki fotoğraflarda gördüğünüz ufak göz benzeri yapıdır ve kimi canlıda ışığa karşı duyarlıdır. Parietal organ her zaman gerçek görüşü sağlayan gözlerden çok daha küçüktür. 

 

Yukarıdaki fotoğraflardan net olarak görüldüğü gibi, Üçüncü Göz'ün bulunduğu yer (soket), halen omurgalılarda bir damga gibi taşınmaktadır. Sürüngenlerde, balıklarda ve amfibilerde kafatasının iki yarısının birleştiği bölgenin tam ortasında, foramende bir oyuk halinde bulunur. Memelilerde ve kuşlarda ise kimi zaman bu oyuk görülmekle birlikte, genelde hiç oluşmaz. Ancak bir memeli türü olan insanda, atalarından kalan bu yapı hala bulunmaktadır ve bebeklerde görülür. Halk arasında bıngıldak denen ve doğumdan sonra 2-3 ay boyunca sertleşmeyen yumuşak bölge, Üçüncü Göz'ün, daha doğrusu parietal organın kalıntısıdır.

 

İşte bu yapı ve onun evrimi sayesinde günümüzde neredeyse milyarlarca yıl önce yaşamış atalarımızın yaptığı işi, Güneş'in konumuna göre biyolojik saatimizi ayarlama işini yapabiliyoruz. Yukarıda verdiğimiz bilgileri edindikten sonra, şimdi tekrar Sirkadyan Döngü'ye dönelim ve günümüz memelilerinin nasıl döngüyü sağladıklarına bakalım:

 

Memeliler'de bu döngüyü kontrol eden hücreler, daha önce de belirttiğimiz gibi, Suprachiasmatic Nucleus (SCN) denen ve hipotalamus içerisindeki bir bölgede bulunur. Bu bölgenin hasar gördüğü canlılar, gece/gündüz kavramlarını tamamen yitirirler. Günümüzde gece/gündüze dair bilgi, normal gözlerimizle edinilen ışık bilgisiyle alınmaktadır. Beyin, gözden gelen ışığı yorumlayarak gece/gündüz dengesini kurar. SCN'de bulunan bu hücrelerde melanopsin denen bir kimyasal bulunur ve bu kimyasalın ışığa farklı şekillerde duyarlı, farklı formları sayesinde gece/gündüz ayrımı yapılabilir. Hatta bu bölgeden alınan hücreler kendi başlarına yetiştirilirlerse, doğrudan ışık bilgisi dahilinde gece/gündüz ayrımını yapma işlevlerini sürdürebilmektedirler. 

 

İnsanlarda da Sirkadyan Föngü, diğer hayvanlarla aynı şekilde kontrol edilmektedir. Yapılan araştırmalara göre insanlar Sirkadyan Ritmleri'ne göre iki gruba ayrılmaktadırlar: 23.5 saatlik döngüye sahip olanlar ve 24.65 saatlik döngüye sahip olanlar. Neden böyle bir ayrım olduğu tam olarak bilinmemektedir. Konuyla ilgili çok mantıklı bir açıklama bulunmaktadır; ancak henüz kesinleştirilmemiştir: Dünya, 4.5 milyar yıldır kendi etrafında dönmektedir ve dönüş hızı zaman geçtikçe yavaşlamaktadır. Bu sebeple günler de uzamaktadır. Dolayısıyla canlılar ve biyolojik saatleri bu değişime yavaş da olsa adapte olmaktadırlar. Bu sebeple iki farklı varyasyon ve iki farklı Sirkadyan Döngü grubu bulunduğu düşünülmektedir. Muhtemelen canlılardaki bu varyasyon üzerindeki seçilim süreci halen devam etmektedir.

 

Kısaca Sirkadyan Döngü, insanın evrimsel kökenlerini ve bir hayvan olduğunu açıklamak için çok bilgilendirici bir biyolojik sistemdir. Günümüzde, ne yazık ki insanların yaşam biçimlerinden dolayı bu konuda da doğaya meydan okumaktayız. Pilotlar, sürekli olarak Sirkadyan Döngüleri'ne ters olacak şekilde biyolojik saatlerini değişmeye zorlamaktadırlar. Gençler, çok geç saatlerde yatıp, çok geç saatlerde uyanmaktadırlar. İnsan, diurnal (gündüz yaşayan) bir hayvan türüdür. Dolayısıyla gece uyuması gerekir. Ancak bunu yapmadığımız sürece  hormonal dengelerimiz bozulmaya başlar. Bunun sonucunda kısa dönem ve uzun dönemde farklı sorunlar meydana gelir. 

 

Bu sorunların sebeplerinin en başında, epifiz bezi tarafında salgılanan hormonlar ve bu hormonların tetiklediği diğer hormonlar gelir. Örneğin vücudumuz uyku sırasında, yaklaşan yeni sabaha kendisini bu hormonların etkisiyle salgılanan kortizol ile hazırlar. Ancak kortizol, normalde milyonlarca yıldır alıştığımız düzene göre, sabaha karşı saat 4-5 civarında salgılanır. Ancak birey, eğer bu saatte uyanıksa, hormon hiçbir işe yaramayacak ve bir dahaki sabaha kadar salgılanmayacaktır. Bu durumda da kişide gün içerisinde stres ve gerginlik oluşabilecektir.

 

Benzer şekilde Büyüme Hormonu (GH) da, temel olarak gece salgılanan bir hormondur. Henüz yetişkin olmamış bireylerde (bebekler, çocuklar ve ergenler) gece vaktinde uyumak bu yüzden çok önemlidir. Gece uyumayan bireyin beyni büyüme hormonunu yeterince salgılayamacak ve çocuk, ebeveynlerinin onu uyutmak için uydurduklarını sanmasının aksine, gerçekten olması gerekenden az büyüyecektir.

 

Üstelik bunlar, kısa dönemde etkisi olan göreceli olarak önemsiz durumlardır. Uyku düzeninin bozulmasından ötürü ciddi hastalıklarla da baş edilmek zorunda kalınabilir. Bu hastalıkların başında Dönemsel Etklieyici Bozukluk (SAD), Gecikmiş Uyku Fazı Sendromu (DSPS) ve daha pek çok değişik hastalık gelmektedir. Bu sebeple uykuların doğru zamanda alınması ve doğru zamanda uyanık olunması çok önemlidir. Örneğin jet lag bu konuda en yaygın olarak bilinen durumdur. Yerel saatin değişmesinden ötürü vücut yeni gece/gündüz dengesine alışmaya çalışır ve bu yaklaşık 1 hafta alır. Bu sürede halsizlik, dikkatsizlik ve uykusuzluk gibi belirtiler görülür. Bunların sıklaşması, yukarıda bahsettiğimiz daha ciddi sorunları doğurabilir.

 

Dolayısıyla zekaya sahip olmak güzel bir özellik. Ancak zekamıza güvenerek, doğaya meydan okumak hiç ama hiç akıllıca bir hareket değil. Böyle diyoruz ama, şu anda bu notu yazdığımızda Türkiye saati sabah 05.14'ü gösteriyor. Demek ki bilim insanlarının dediğini yapmak, yaptığını yapmamak gerekiyormuş.

 

Umarız faydalı olmuştur.

 

En içten saygılarımızla.

ÇMB (Evrim Ağacı)

6 Yorum