"Ölümsüz" Canlılara Bir Diğer Örnek: Platyhelminthes (Yassısolucanlar) ve Ölümsüzlük Hakkında Açıklamalar

Yazdır "Ölümsüz" Canlılara Bir Diğer Örnek: Platyhelminthes (Yassısolucanlar) ve Ölümsüzlük Hakkında Açıklamalar

Belki bileceğiniz üzere Şubat 2012 ayı içerisinde, Nottingham Üniversitesi'nden bilim insanları, yassısolucanlar üzerine yaptıkları araştırmalar sonucunda, bu canlıların bireysel olarak sonsuza kadar yaşayabildiklerini, çünkü her seferinde kendilerinin yeni kopyalarını üretip, bu kopyaların doğal bir ölüm ile karşılaşmayacak şekilde telomer dediğimiz gen yapılarını yenilediğini gösterdiler. 

 

 

Ölüm, insanların, özellikle de bilim insanlarının uzun yıllardan beri incelemekte oldukları bir alan. Şimdiye kadar ölümle ilgili birçok şey yazılıp çizildi. Ancak özellikle Evrimsel Biyoloji'nin güçlenmesiyle birlikte yükselen modern bilim sayesinde artık ölümün neden var olduğunu, mekanizmalarını, nasıl ortaya çıktığını ve bilimsel olarak ne demek olduğunu gayet iyi bir şekilde bilmekteyiz. Bu konuda, halihazırda yazılmış detaylı bir yazımız olan "Ölüm Nedir? Doğuma, Yaşama, Yaşlanmaya ve Ölüme Bilimsel ve Evrimsel Bir Bakış..." başlıklı makalemizi okuyabilirsiniz.

 

Bu yazımızı okuduğunuzda göreceksiniz ki, insanların ölüme ve sonrasına yükledikleri anlamlar son derece makul bir insan davranışı (telkin ve teselli) olmakla birlikte, bilimden tamamen uzaktır. Çünkü ölüm, son derece sıradan bir doğa mekanizmasıdır ve doğadan alınan maddelerin, doğa içerisindeki dönüşümü içerisindeki basit bir süreçtir. Ölümden "sonra" diye bir şeyden bahsedilemez, çünkü beynin ölmesiyle birlikte o canlı için artık "canlılık" kalmaz ve "ölümü", "sonrasını", "zamanı" algılamasına ve yorumlamasına sebep olan her şey biter. Dolayısıyla zaten ölümden "sonrasını" hissetmenin, deneyimlemenin, yaşamanın herhangi bir yolu yoktur. Son derece basit bir şekilde anlaşılacağı üzere ölüm sonrası yaşam da, insanın salt korkularından doğan bir teselliden ibarettir, kulağa her ne kadar hoş gelse de...

 

İşte bilimsel bağlamda bakıldığında, ölümün gayet normal bir doğal süreç olduğu görülecektir. Üstelik sadece Evrimsel Biyoloji ve Popülasyon Genetiği gibi bilim dallarının incelenmesi ve anlaşılmasıyla kavranılabilecek bir süreçtir. Zira ölüm, evrimsel süreçte canlılar arasındaki mücadeleyi dengeleyici roldedir. İlkin atalarımızda, yani tek hücreli koaservatlar ve bakterilerde bile, mücadele sonucu "mekanik ölüm" dediğimiz durumla karşılaşmaktayız. Ancak yine Evrimsel Biyoloji'nin açıklamalarıya tamamen uyuşacak bir şekilde, prokaryotların neredeyse hiçbirinde "doğal ölüm" olayından bahsedemediğimizi görmekteyiz. Yani bunların hiçbiri bizler gibi "yaşlanma sonucu" ölmüyorlar.

 

Bu da son derece anlaşılır bir durumdur, zira yaşlılık ve bunun sonucunda doğal olarak yaşamdan çekilme, evrimsel süreçte edinilmiş, dengeleyici bir adaptasyondur. Evrimsel Biyoloji'nin bize öğrettiği üzere yaşamın biyolojik olarak sadece 2 amacı vardır: hayatta kalmak ve üremek. Dolayısıyla bunu başarmış bir canlının varlığını sürdürerek, yeni doğan canlıların kaynaklarını tüketmesi, türün devamlılığı açısından tehdit edici bir durumdur. Bu sebeple, evrimsel süreçte, kulağa hiç hoş gelmese de "ölüm" dediğimiz hücrelerin dağılması (dekompozisyonu) sonucu canlılığı yitirme durumu gelişmiştir.

 

Bu sürecin elde edilmesi de çok basit bir mekanizmaya dayanır - ki yukarıdaki bağlantıda verdiğimiz yazımızda bunu detaylıca anlatmıştık: Kısaca "ölüm" dediğimiz olgu, hücrelerimizin her bir bölünmesi sırasında DNA'nın uç kısımlarında bulunan telomer yapılarının eşlenemeyerek, her bir bölünme sonucunda canlının hücrelerindeki DNA'nın kısalması ve bunun sonucunda bir süre sonra hücrelerin artık kendilerini eşleyememeleri sonucu canlılığın (enerjiyi kullanarak aktif olarak entropiye karşı koyma halinin) sonlanmasıdır.

 

Bu bağlamda incelediğimizde, "ölümsüzlük" kavramı çok daha anlaşılır olacaktır. Her ne kadar birçok inanış ve düşünce sistemi gelişimleri sırasında ölüm gibi doğal bir olayı dahi tekellerine almaya çalışmışlarsa da, ölüm inançların değil, doğanın bir gerçeğidir ve sadece doğal mekanizmalarla gerçekleşir. Benzer şekilde bazı canlıların ölümsüzlüğü de, tamamen doğal süreçlerden ibarettir. Zaten yukarıda da açıkladığımız üzere aslında ölüm, ölümsüzlükten evrimleşmiş bir durumdur.

 

Bilimsel haberlerde gördüğümüz bu ölümsüz canlılar da, zaten doğanın normalde olan özelliğini sürdüren canlılardır. Ölüm, dediğimiz gibi dengeleyici bir unsurdur ve evrimsel süreçte, doğada var olan kaynakların en verimli şekilde tüketimini sağlamak amacıyla geliştirilmiştir. Bu sebeple, eğer ki çevresel baskılar altında zaten bir türün kaynakları tüketimi dengeliyse, ölümsüz olmasında hiçbir doğaüstü durum gözükmemektedir.

 

Şimdi, bilimsel bir bakış açısı edindiğimize göre, ölümsüzlüğü bilimsel bir çerçevede tanımlayabiliriz:

 

Ölümsüzlük, canlının tekil bir bireyinin kendisini çoğaltarak, ölümüne sebep olacak olan telomerlerini yenilemesi sayesinde asla doğal ölüm ile karşılaşmamasıdır. Bu tıpkı şuna benzer: 60 yaşına gelip yaşlandığınızda, tek bir hücrenizi kendinizden bağımsız hale getirip, o hücreden tüm bireyi (kendinizi) yeniden üretip (tıpkı zigotta olduğu gibi), bu bireyin sizin kaldığınız yerden yaşamınızı sürdürmesi gibidir. Ancak buradaki durum, tek bir hücre ile sınırlı değildir. Yassısolucanlardaki duruma girmeden önce, bir diğer ölümsüz canlı örneği görmek isterseniz, "Turritopsis nutricula (Ölümsüz Denizanası)" başlıklı makalemize göz atmanızı tavsiye ederiz.

 

Şimdi, yassısolucanlara gelecek olursak, yukarıda verdiğimiz denizanasından pek de farklı bir durum olmadığını görürüz. Sadece metotları biraz farklılık taşımaktadır.

 

Yassısolucanlar, omurgasızların en ilkin örneklerini temsil ederler. Çok ilkin bir sinir sistemine sahiptirler. Dolaşım sistemleri karmaşık değildir. Adeta çok hücreliliğe yeni atılmış bir adım gibidirler. Ancak bilim dünyasında bu kadar büyük heyecan yaratmalarının sebebi, çok hücreli canlılarda ölümsüzlük örneklerinin görülmesidir. Yukarıda da değindiğimiz üzere, tek hücreli prokaryotlarda ölümsüzlük sıradan bir olaydır. Ancak çok hücrelilerde bunu görmek şaşırtıcıdır; çünkü çok hücrelilerin karmaşık yapılarının sürerliliğinin sağlanması güçtür ve ayrıca çok hücrelilerin kaynakları çok daha kısıtlı olmaya meyillidir.

 

Tüm bunlara rağmen çok hücrelilerde de kendilerini yenileyip ölümsüzlüğe sahip olan canlılar görmek ilgi çekicidir. Peki bu canlılar bunu nasıl yapıyorlar?

 

Aslında yukarıda olayı bütün açılarıyla ele aldık ve aktardık. Yassısolucanlar da, ortadan ikiye kesildiklerinde, kendilerinin kesik taraflarını tamamlayabilmektedirler. Üstelik yeni üretilen bu kısım, sanki yeni doğmuş bir yassısolucanmış gibi genç hücrelerden oluşmaktadır. Dolayısıyla bir yassısolucan, sürekli ikiye bölünecek ve eksik kısmını tamamlamasına izin verilecek olursa, her seferinde genç ve diri hücreler üretilmiş olacak, birey asla ölmeyecektir. İşte biyolojik ölümsüzlük basitçe budur.

 

Burada önemli bir nokta olarak karşımıza "Kopyanın yaşaması, bireyin kendisinin yaşaması mıdır?" sorusu çıkabilir. Bu soru, beyin yapısı gelişmiş türlerde bir nebze sorulabilir (ki onlarda da aslında tartışılacak pek bir şey yoktur; ancak burada girmeyeceğiz). Fakat bu şekilde sinir sisteminden neredeyse tamamen yoksun, tamamen genlerin kontrolünde davranışlar sergileyen, ilkin canlılarda kopyaların davranışları, orjinal bireyinkiyle neredeyse tamamen aynı olacaktır. Bu da teorik olarak iki kopyanın birbirinin aynısı olması demektir.

 

Kaldı ki burada bahsedilen kopyalar değildir! Burada bahsedilen, kesilen (mitotik bir bölünmeden bahsetmiyoruz!) bir canlının kendisini tamamlayıp yaşamını sürdürmesidir. Eğer ki dilinizin 3'te 1'ine kadarı kesildiğinde yerine geri çıkan dil parçasının kendinize ait olmadığını, başka bir canlı olduğunu iddia ediyorsanız, evet, bu canlılar size göre birbirinin aynısı değillerdir. Ancak yeni çıkan dil parçası tamamen size aittir. Bu örnekte de, kesilen yassısolucanın kendini tamamlaması sonucu oluşan iki canlı, ana canlının tıpatıp aynısıdır. Bu durumda kopya, orjinal ile tamamen aynıdır diyebiliriz rahatlıkla. 

 

Elbette, bilim dışı kaynaklar bu fikir kendi görüşleriyle çeliştiği için bunu da saptırma merakındadırlar. Dolayısıyla gülünç yöntemlere başvurarak "E kafasını ezin bakalım yaşıyor mu?" gibi düşük seviyeli yaklaşımlar göstermektedirler. İkiye bölündüğünde yaşamayı başaran bu canlıya bu şekilde yaklaşmak bile anlamsızken, henüz biyolojinin ne olduğunu anlamadıklarını da göstermektedirler. Elbette ki mekanik ölüm ile doğal ölüm arasında farklar vardır. Bir darbe sonucu bütün hücrelerin anında işlevini yitirmesi sonucunda bu canlı elbette ki ölecektir. Veya bir avcı, bu yassısolucanları yiyip sindirdiğinde, canlı elbette ki ölecektir. Burada bahsedilen, bu tip bir ölüm değildir. Hücrelerin yaşlanması sonucu, artık kendilerini kopyalama özelliklerini yitirerek ölmeleridir. Ve ancak bu açıdan bakıldığında bu canlılar ölümsüzdür.

 

Bu konuda bir diğer sıkıntı da, yine bilimden uzak kişilerin bu gerçekleri "safsata" olarak değerlendirmeleridir. Unutmamak gerekiyor ki bir konuyu aklımızın almıyor olması, o konunun gerçek olmadığı anlamına gelmez; olsa olsa kapasitemizin bunu anlayacak kadar geniş olmadığı anlamına gelecektir. Bu haberlerin hepsi bilimsel makaleleriyle birlikte, uluslararası komitelerden geçerek yayınlanan haberlerdir. Üstelik denemesi de bedavadır. Evinizde, alacağınız bir yassı solucan ile, gerekli mikrobiyoloji ve genetik bilgisini edinerek bu deneyleri tekrar edebilirsiniz. Aksi bir gerçeğe ulaşacak olursanız, siz de bilimsel bir başarı elde etmiş olursunuz. Ancak oturulan yerden atıp tutmak, "tartışma" örneği değil, "cehalet" örneğidir.

 

Umarız faydalı olmuştur.

 

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

6 Yorum