Kürtaj ve Sezaryen Doğuma Bilimsel ve Evrimsel Bir Bakış...

Yazdır Kürtaj ve Sezaryen Doğuma Bilimsel ve Evrimsel Bir Bakış...

Bu makalemizde aralıklarla bilimden uzak kişilerin, bilimsel verileri göze almadan yaptıkları temelsiz yorumlarla başlattıkları polemiklerin önüne geçmek ve okurlarımıza bu konularla ilgili bilimsel gerçeklerden bahsetmek için ve aynı zamanda da evrimsel bir analize yer verebilmek amacıyla bir çalışma yapmak istedik. Makalemiz içerisinde hem kürtajdan, hem de sezaryenden bahsedecek ve bazı bilimsel verilere yer vererek konunun tam olarak kavranmasını hedefleyeceğiz. Elbette, etik konuların devreye girmesinden ötürü bazen nihai cevaplara ulaşmak bu gibi konularda zor olsa da, bilimin verilerinin özellikle kürtaj konusunda oldukça net olmasından ötürü, en azından etik fikirlerin daha sağlam temellere oturtulmasını sağlayacak bir makale olmasını umuyoruz. Önce, konunun temelini oluşturması bakımından, başlıkta yer verdiğimiz 2 anahtar sözcüğün tanımını yapalım:


Kürtaj (İngilizce: Abortion, tam çevirisi: İptal Etmek), dilimize Fransızca bir sözcük olan "curetage" kelimesinden girmiştir ve annenin rahminde bulunan yavrunun (ki bu dönemde "embriyo" veya "fetus" olarak adlandırılır), annenin vücudundan bağımsız hale gelemeden ölmesi veya alınması durumunun genel adıdır. Ancak günümüzde kullanılan haliyle kürtaj, yapay yollarla hamileliğin sona erdirilmesi ve özellikle teknolojik bazı aletlerle kazıma yöntemiyle yavrunun ana karnından alınması demektir. Öte yandan anne karnındaki istemsiz yavru ölümleri, her ne kadar kürtaj kapsamında olsa da, günümüzde düşük (İngilizce: Miscarriage, tam çevirisi: Hatalı Taşıma veya Taşıma Hatası) olarak anılmaktadır. Bu bağlamda, her memeli hayvanda düşük görülebilse de, kürtaj sadece memeli hayvanlardan insan türü için geçerlidir.

 

Sezaryen (İngilizce: Caesarean) ise, annenin karın bölgesini ameliyathane ortamında keserek, anne karnındaki yavruların doğurulması operasyonunun adıdır. Sezaryende amaç yavruların ölmesi ya da hamileliğin durdurulması değil, tam tersine yavruların en kısa sürede doğurularak öngörülen bir ölüm riskinin engellenmesidir. Genellikle sezaryene yalnızca ters doğumlarda (yavrunun kafasının rahme dönük olmadığı durumlarda), annede ya da yavruda bir hastalık tespit edildiğinde ya da anne karnında birden fazla yavru varsa ve bunlardan biri istem dışı olarak öldüyse, diğer yavrulara zarar gelmemesi amacıyla yapılan bir ameliyattır. Elbette, modern tıp bilimlerinin gelişmesiyle birlikte sezaryen, normal doğum sırasında fazla acı çekmek istemeyen annelerin tercih hakkı olarak da sunulabilmektedir.

 


Sezaryene Genel Bir Bakış


Şimdi, ilk başta bu tanımlardan bile gözümüze çarpabilecek olan, kürtaj ile sezaryenin tamamen farklı iki olay olduğudur. Aynı kefeye konulması, bir arada değerlendirilmesi, bir arada düşünülmesi akıl dışıdır, mantık dışıdır, bilim dışıdır. Dolayısıyla ayrı ayrı ele alınmaları şarttır. İlk başta sezaryen ile başlayacağız, çünkü bu kısa ve üzerinde hiçbir etik tartışmanın dönmediği, tamamen sıradan görülen bir operasyon tipidir.

 

Sezaryen, dediğimiz gibi annenin laparotomi denen bir işlemle karnının ve histerotomi denen bir işlemle rahminin kesilip açılması sonucu rahimdeki yavrunun doğurulması işlemidir. İlk sezaryen, Ferninand Adolf Kehrer isimli bir kadın doğum uzmanı tarafından 1881 yılında gerçekleştirilmiştir ve o günden bu yana milyonlarca annede uygulanmıştır. Günümüzde, sezaryenle yapılan doğumların oranı giderek yükselmektedir. Günümüzde, birçok sağlık örgütü, sezaryenle doğumu tıbbi açıdan daha uygun ve sağlıklı olması açısısından tavsiye etmektedir. 

 

Yapılan araştırmalar, gerçekten de sezaryenle doğumun, doğal doğumdan bile düşük riske sahip olduğunu göstermektedir. Canadian Medical Association Journal'da yayınlanan bir makaleye göre, sezaryenle yapılan her bin doğumdan sadece 19'unda yavru veya anne kaybı yaşanmıştır. Bu oran %1.9'a denk gelmektedir. Normal doğumda ise ölüm oranı bundan 3 kat daha fazladır. Üstelik, gelişen teknoloji ve bilim sayesinde, 2000 yılından bu yana Amerika'da yapılan her 1 milyon sezaryenden sadece 20 tanesinde ölüm olmuştur. Bu ise, %0.00002'ye denk gelmektedir.

 

Sezaryenle doğumlarda bu nadir ölümlere sebep olan durumların çoğunun da aslında sezaryen doğum ile alakalı olmadığı gösterilmiştir. Yani sezaryenle doğumlarda oluşan komplikasyonlar (beklenmedik durumlar), doğum tipinden çok yavrunun ve annenin durumu ile alakalıdır. Dolayısıyla sezaryenin neredeyse %100 güvenli bir yöntem olduğu söylenebilir.

 

Sezaryenin risklerini sıfıra yakına indirgemek için birçok yöntem önerilmektedir ve bunlardan en önemlisi, sezaryen zamanının doğru tespit edilmesidir. Günümüz ileri görüntüleme teknikleri ve yüksek bilim düzeyi sayesinde bunun yapılması son derece kolay bir işlemdir. Fizisyen ve doktorlar, ortaklaşa çalışarak hem anne, hem yavru için en uygun zamanı tespit ederler ve sezaryen bu zamanda yapılır. Bu şekilde modern yöntemlerle yapılan doğumlarda, sezaryenin hiçbir riski olmadığı rahatlıkla söylenebilir.

 


Sezaryen ve Evrimsel Biyoloji İlişkisi


Sezaryenle doğum, elbette ki insanın kültürel evrimi sayesinde doğmuş bir olgudur ve teknik olarak doğal olsa da, pratik olarak doğal değildir. Doğada, sezaryen ile doğum yapabilen hiçbir hayvan türü bulunmaz. Dolayısıyla burada, insan zekasının milyarlarca yıllık evrim sürecinin bir adım ötesine geçebildiğini görmekteyiz. Normalde tüm plazentalı memeli hayvanlarda yavrular, anne rahminden normal bir şekilde çıkabilecek bir biçimde evrimleşmiştir. Bu süreç, evrimin en güçlü göstergeleri ve delillerinden biridir. Hemen izah edelim:

 

Doğal Seçilim'in 3 alt türü tespit edilmiştir. Bunlardan biri ve en güçlüsü, Dengeleyici Doğal Seçilim'dir. Normalde, doğada her özellikte olduğu gibi, doğum kilosu ve morfolojik biçiminde de bir çeşitlilik vardır. Her birey, aynı kiloda ve şekilde doğmaz. Kiloyu genetik unsurlarla birlikte çevresel faktörler belirlerken, vücut tipini büyük oranda genetik mekanizmalar belirlemektedir. Dolayısıyla evrimsel süreç açısından bu iki unsur, üzerinde evrimin işlemesi en kolay unsurlardır.

 

Normalde, her türün günümüzde ortalama bir doğum kilosu bulunmaktadır. Örneğin bu, insan türünde 2700-4000 gram arasındadır. Ancak her zaman bu sınır tutturulamaz ve genetik kombinasyonlardan ötürü 2700 gramın altında veya 4000 gramın üzerinde doğumlar olabilir. Bu durum, sezaryen sayesinde artık insan üzerinde çok az bir etki yaratırken, doğada çoğu zaman tek bir sonucu vardır: ölüm. Çünkü türün bulunduğu çevre içerisinde evrimleştiği normal kilonun üzerindeki bir birey, çoğu zaman türün diğer özellikleriyle uyumsuzluk göstermesine neden olur (örneğin kilodan ötürü damar yapısı daha dar olabilir, kalbi daha zayıf olabilir, vs.). Benzer şekilde, aşırı düşük kilolu doğan bireyler de, çoğu zaman türün ilkin hayatta kalma kriterlerini tutturamaz ve anne ne kadar özen gösterirse göstersin hayatta kalamayarak ölür. Bu sebeple, hem çok kilolu doğan yavrular, hem de çok az kilolu doğan yavrular doğal seçilimle elenir, üreme çağına ulaşamaz ve kendilerini zayıf kılan bu genleri gelecek nesillere aktaramazlar. İşte bu sebeple Evrim, iki uç noktadaki bireyleri de mümkün olduğunca eleyerek bir çan eğrisi oluşturur: Normal aralıktaki bireylerin sayısı en fazla, uçlardaki bireylerden nadir de olsa hayatta kalanlar olduğu için, bunların sayısı sıfır olmasa da son derece düşük... İşte buna, dengeleyici doğal seçilim diyoruz.

 

Ancak evrim, hiçbir zaman tek taraflı çalışmamaktadır. Çevre ve koşullar sürekli olarak değişmektedir. Bunun en güzel örneği, ortamda bulunan besin miktarının artması, anne morfolojisinin farklı olması ve evrimleşmesi, anne-çocuk bağının davranışsal evrimi, vs. durumlarıdır. Yani örneğin besin miktarının artması sayesinde daha düşük kilolu bireylerin de hayatta kalma şansları artabilir. Veya anne rahminin farklı yapıda olması (çünkü bu konuda da çeşitlilik vardır), daha iri yavruların da kolay doğmasını sağlayabilir. Benzer şekilde davranışların evrim geçiriyor olması, annelerin yavrularına yaklaşımlarını farklılaştırabilir ve uç doğumları da sağlıklı ve hatta faydalı kılabilir. Buna örnek olarak, çok kilolu bir bireyin, çevre koşullarının şans eseri uygun düşmesiyle, normal ve düşük kilolulardan vücut sıcaklığını koruyabilmesi ve kıtlık döneminde vücuduna gerekli besini daha rahat sağlayabilmesi açısından avantajlı olabilmesi gösterilebilir (var olan dezavantajlarına rağmen). Dolayısıyla çevre değiştikçe, evrimsel avantaj durumu da değişmeye meyillidir.

 

İşte insan türünde de, sıradan bir hayvan türü olarak, bu özellikler normal bir aralıkta doğum yapmaya uygun olacak şekilde evrimleşmiştir. Ancak her hayvan türünde olduğu gibi, insan türünde de bu konuda varyasyon bulunmaktadır. Ancak diğer türlerden farklı olarak, sezaryen sayesinde bu varyasyonların ölüm oranları ciddi miktarda düşmektedir ve kendilerindeki bu aşırılığa sebep olan genleri gelecek nesillere aktarmakta sorun yaşamamaktadırlar. Bu da, evrimsel sürecin işlemesine engel olmakta ve insan popülasyonlarındaki uç çeşitliliğin artmasını sağlamaktadır. Bunun ne kadar yerinde olduğu, bu konunun tartışılabilir taraflarından biridir; ancak etik söz konusu olduğunda, özellikle de etik insana saygı etrafında toplandığı için, hiç kimse bir insanın aşırı şişman veya zayıf doğmasından ötürü ölmesi gerektiğinden yana oy kullanmayacaktır, sanıyoruz ki. Bu sebeple sezaryen doğuma karşı olmanın, doğallığı istemek haricinde hiçbir mantıklı ve bilimsel savunması olamaz. Ancak bu "doğallığı istemek/arzulamak" konusu da, siyasetçilerin ve hatta bilim insanlarının alacağı bir karar değil, bireyin (annenin) kendisinde bulunan bir haktır. Anneden başka kimse tarafından buna karar verilemez, sadece önerilerde bulunulabilir.

 


Kürtajın Bilimsel Analizi

 

Gelelim kürtaj konusuna... Kürtaj, günümüzde bilim cemiyetlerinde Dünya'nın En Güvenli Tıbbi Uygulamaları arasındadır. Amerika'da 1998-2005 yılları arasında yapılan kürtajlarda her 1.000.000 operasyondan sadece 6 tanesinde ölüm yaşanmıştır. Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre normal doğumdaki ölüm riski, kürtajdan 14 kat fazladır. Esasında kürtaj da, sezaryen kadar doğaldır ve aynı zamanda doğadışıdır. Ancak içinde "bir canlının öldürülmesi" söz konusu olduğu için, her zaman etik tartışmaların başında gelmiştir. Halbuki yapılan tartışma, bilimsel açıdan son derece geçersizdir (en azından günümüzdeki bilimsel bulgular ışığında). Açıklayalım:

 

Bütün modern ülkelerde kürtaj olayı çok sıkı bir şekilde yasalarla denetlenmektedir. Ve aklı başında olan ülkelerde bu yasalar, bilim camiasından bilirkişilere danışılarak hazırlanmaktadır. Bu bilirkişiler, genellikle sinirbilim ve tıp alanlarından seçilmektedirler. Bunun sebebi ise açıktır: Ana rahmindeki yavrunun, henüz "insan" olmadan alınması. Bu konuyu açmamız gerekirse:

 

İnsan, ne yazık ki "insan-merkezli" düşünmeye programlanmış bir kültürel evrim geçirmiştir. Her şeyi kendimiz için sanar, kendimizi her şeyden üstün görürüz. Bu sebeple de birçok doğal gerçeğe, gerçeklik dışı bir yaklaşım sergiler, basitçe, saçmalarız. Bunların başında da çoğu zaman bu kürtaj sorunu gelmektedir.

 

Bilindiği üzere hamilelik, cinsel birleşme sonrasında bir spermin yumurtayı döllemesiyle başlar ve doğumla sonlanır. Ancak bu süreç, Evrimsel Biyoloji ve Embriyoloji sayesinde aydınlatıldığı üzere, canlının bir anda son halini almasıyla meydana gelmez. Türden türe değişmekle beraber insan türünde 9 aylık bir süreç sonucunda bebek oluşur. Bu süreçte bebeğin ana rahmindeki gelişimi, birçok akraba türde, aynı şekilde olmaktadır, farklılaşmalar ilerleyen dönemlerde olmaktadır: İlk birkaç haftada sadece fotoğraflarına bakarak anne rahmindeki canlının bir insan mı, bir balık mı, bir domuz mu, bir kedi mi veya herhangi bir diğer omurgalı hayvan mı olduğunu ayırt etmenin bir yolu yoktur. Aşağıda, ilk 6-8 hafta boyunca embriyonun nasıl değiştiği gösterilmiştir:

 

 

Görüleceği üzere insan olduğunu anlamanın pek kolay bir yolu yoktur. Elbette ki kürtajla ilgili bir bilimsel savunma, canlının görünüşünden yola çıkılarak yapılamaz. Biz de bunu yapmayacağız ve sizi buradan yola çıkarak, daha bilimsel bir alana taşıyacağız: sinirbilime.

 


İnsanı "insan" yapan olgunun ve diğer hayvanlardan ayrılmamızı sağlayan yapının beyin olduğuna kimse itiraz etmeyecektir. Eğer ki bilimsel bir bakış açınız varsa ve "ruh" gibi uydurulmuş sahte bilimsel unsurların insanı hayvandan ayırdığını düşünmeyecek kadar bilimden anlıyorsanız, insanı "insan" yapan bütün olayların beyinde olup bittiğini bilirsiniz. Bununla ilgili daha fazla bilgiyi, Sinirbilim yazı dizimizden edinebilirsiniz. Teknik olarak bir insanın beyninde en son gelişen yapı olan serebral korteksi (beynin en dış bölgesini) çıkarak olursanız, o canlının insan gibi davranmasını imkanı yoktur ve basitçe zeka bakımından sıradan bir hayvandan farksız davranacaktır. Hatta bu yapının var olması bile çok anlam ifade etmez, zira bu yapının oluşumundan sonra, gelişimi de önemlidir ve bu, doğumdan sonra 1 yılı aşacak bir sürede gerçekleşir. Bu sebeple bebekler doğduklarında çok zeki değillerdir, ancak sonrasında giderek zeka bakımından gelişirler. Yapılan araştırmalar, 1 yaşından küçük insan bebeklerinin IQ'sunun, yetişkin bir şempanzeden daha düşük olduğunu göstermektedir.

 

Dolayısıyla serabral korteks oluşmadan o türe bir "insan" demek, oldukça iki yüzlü bir davranış olacaktır. Embriyolojik dönemde bu korteksin gelişimi 4-5. ay arasında başlar ve doğumdan sonrasına kadar sürer. Dolayısıyla 4-5. aya kadar ana karnındaki yavruya "insan oldu", "artık bir insan" demek kesinlikle yanlış olacaktır. Bunu şu yüzden söylüyoruz: Çoğunlukla kürtaja karşı olan kişiler, insan öldürme örneğinden yola çıkarak bu düşüncelerini savunurlar. Ancak aynı kişiler, akşam yemeğinde balık yerken, yolda yürürken bir karıncanın üzerine bastıklarında, bir sivrisineği öldürdüklerinde aynı pişmanlığı duymazlar ve canlılıkla ilgili aynı şeyler düşünmezler. Halbuki muhtemelen bir balığın, bir karıncanın, bir sivrisineğin bilinç düzeyi, anne karnındaki birkaç haftalık bir insan yavrusundan daha ileridir. En azından motor faaliyetler ve iç dinamikler açısından o insan yavrusundan ileri bir beyin yapısına sahip oldukları kesindir. Üstelik bebekler, ilk birkaç hafta sonuna kadar acı duyamazlar, çünkü beyinleri yoktur bile. Dolayısıyla kürtaja "acı çekiyor, o bir insan" gibi bir açıklamayla karşı çıkmanın bilimsel hiçbir tarafı yoktur. Dediğimiz gibi, bunlar şu anda elimizde bulunan ve çok net olarak bilinen verilere dayanmaktadır; ancak bilimde kesinliklerden bahsetmek son derece risklidir. Yine de, elimizdeki çok detaylı çalışmaların, ilk birkaç hafta boyunca insan yavrularının diğer herhangi bir hayvanın yavrularından veya yetişkinlerinden pek bir farkı olmadığını söylememize rahatlıkla yeteceğini belirtebiliriz.

 

İşte bu bilimsel gerçekler ışığında, bilim insanları, yavrunun alınmasının "bir insanı öldürmek" olmamasını sağlamaya çalışırlar. Dediğimiz gibi normalde bir insan yavrusunun teknik olarak "insan" sayılabilmesi için en azından 4-5 ay geçmiş olması gerekir. Halbuki bilim insanlarının verdikleri bilgiler sayesinde, hiçbir zaman kürtaj bu kadar geç yapılmaz! Çünkü bir "hata payı" eklenmeli ve sadece serebral korteks değil, daha alt beyin bölgelerinin gelişiminin de önüne geçilmelidir. Yani kürtaj, beynin genel oluşumdan erken yapılmalıdır.

 

Bu yüzden birçok modern ülkede kürtaj, 8-9 haftadan sonra yapılamaz! Bu, yasalarca engellenmektedir. 8-9 hafta demek, yavrunun 2 aylık olması demektir. 2 aylık bir insan yavrusu, aşağıdakine benzemektedir:

 

 

Buradan da görülebileceği gibi henüz kafa tam olarak oluşmamış, beyin ise neredeyse hiç gelişmemiştir. Sinirlerin tamamı henüz oluşum evresindedir ve deaktiftir (çalışamaz). 


Bu konudaki detaylı anlatımlar için lütfen Sinirbilim Yazı Dizimize bakınız. Bu yüzden bu evredeki bir canlının, bir bakteri hücresi yığınından bilimsel olarak hiçbir farkı yoktur. Bunu şöyle anlatabiliriz; aşağıdaki embriyolar da 6-8 hafta arasındaki embriyolardır. Bakalım hangi türe ait olduklarını tahmin edebilecek misiniz?

 

 

 

 

 


Tahminlerinizi alalım... 

 

Yukarıdaki embriyolar sırasıyla bir file, bir insana, bir köpeğe ve bir yunusa aittir. Şaşırtıcı değil mi? Çoğu kürtajın 4-6 haftalıkken yapıldığı varsayılırsa, yukarıdaki canlılar arasında hiçbir farkın olmadığı anlaşılabilir. Son olarak, aslen Embriyoloji yazımızda yer verdiğimiz şu görselle, haftalar bazında diğer türlerle insanın farksızlığını gösterelim:

  

Soldan sağa: balık, semender, kaplumbağa, tavuk, domuz, inek, tavşan ve insan embriyolarının yukarıdan aşağıya birinci, ikinci ve üçüncü trimesterde görüntüleri. Trimester, embriyolojik dönemde canlıların geçtiği spesifik gelişim evrelerini ayıran dönemlerdir. İnsanlarda 1. trimester 0-13 hafta arası, 2. trimester 14-26 hafta arası ve 3. trimester 27-40 hafta arası olarak kabul edilir. Memeli hayvanların (dolayısıyla insanların) embriyolojik dönemleri genellikle 3 trimestere ayrılabilir. Bu da, yine ortak bir evrimsel kökenin sonucudur.



Dediğimiz gibi, elbette şekilsel benzerliklere bağlı kalarak savunma yapmak doğru değil. Ancak kürtaj yapılan insan yavrusunun henüz bir "insan" türüne farklılaşmadığını göstermek amacımız. Yani orada alınan, henüz insan olmuş bir birey değil; genel olarak yalnızca bir "canlı adayı"dır. Elbette her canlı türünün yaşama hakkı vardır. Ancak burada tartışılan, bu canlının yaşam hakkından çok, onun bir "insan" olmasından ötürü korunması gerekliliğidir. Bu, daha önce de belirttiğimiz gibi diğer hayvanlara karşı yapılan bir ikiyüzlülüktür. Alınan varlık, hiçbir acı çekmeden, hiçbir bilince sahip olmadan, hiçbir düşünce veya algısı bulunmadan, tamamen bir hücreler yığını iken alınmaktadır. Öte yandan alınmaması durumunda, bakılamamasıyla oluşacak acılar, sıkıntılar, sorunlar bir ömür boyunca varlığını sürdürecek ve bireyi boğacaktır. Sosyal Hizmet, Psikoloji veya Sosyoloji gibi alanlarda araştırma yapan bilim insanları, bakılmayan veya istenmeyen çocukların sorunlarını ve topluma getirdikleri yükü çok iyi bir şekilde bilmektedirler. Dolayısıyla alınan varlığa bir "çocuk" ve hatta bir "bebek" olarak bile bakmamak gereklidir. Unutmayınız ki bir embriyonun artık "insan bebeği" olarak anılabilmesi için en azından 16-20 hafta geçmesi gerekmektedir.

 

Bu teknik detaylardan sonra, kısa bir şekilde işin etik boyutuna değinelim:

 

 

Kürtaj Zorunluluk Mudur? Evrim Ağacı'nın Kürtaja Bakışı...

 

Elbette değildir. Evrim Ağacı olarak tüm okurlarımıza sıklıkla hatırlatıyoruz: Eğer ki kürtaj yaptıracaksanız, hiç cinsel ilişkiye girmeyiniz! Eğer ki cinsellik ile ilgili yazımızdan da okuyabileceğiniz korunma yöntemlerini kullanmıyorsanız, istemiyorsanız, reddediyorsanız ve buna rağmen çocuk büyütebilecek standartlara sahip değilseniz, o zaman cinsel ilişkiye girmeyiniz! Bu kadar basit...

 

Bu, eğitimli insanların sahip olması gereken algı düzeyidir. Ancak ne kadar korunma yöntemi kullanılsa da, her zaman hatalar ve beklenmedik sonuçlar doğabilmektedir. Veya tecavüz gibi insanlık dışı olaylar sonucunda, istenmedik hamilelikler oluşabilmektedir. Bu gibi durumlarda, annenin (ve babanın) isteğiyle, henüz yavru bir "insan" olmamışken, kürtaj bahsedilen sınırlar aşılmadığı sürece kürtaj hakkı her zaman bulunmalıdır. Çünkü öldürülen bir insan yavrusu olsa da, berbat bir yaşama sahip olacağına, henüz bir birey, bir kimlik, hatta ve hatta neredeyse canlılık kazanmamışken bu doğuma son verilmesi son derece mantıklı ve uygardır. 

 

 

Kürtajla İlgili Ek Bilgiler

 

Her yıl, Dünya çapında 44 milyon insan kürtaj yaptırmaktadır ve bunlardaki komplikasyon oranları (eğer ki tıbbi kurumlarda yapılırsa) %1-2'den fazla değildir. Öte yandan tıbbi ve steril olmayan ortamlarda yapılan kürtajlardaki (ki bunlar her yıl ortalama 20 milyonu bulmaktadır) "sahte doktor" hatalarından ötürü her yıl 70.000 anne ölmekte ve 5 milyon sakatlık oluşmaktadır. Dolayısıyla sağlıklı ortamlarda yapıldığı sürece, tamamen güvenli bir operasyondur.

 

Üstelik sanılanın aksine, kürtaj ile annenin cinsel hazzında düşüş arasında hiçbir bağlantı tespit edilememiştir. Benzer şekilde, kürtaj yaptıran annelerin sonraki doğumlarında hiçbir sorun tespit edilememiştir. Bu açılardan da kürtajın tamamen sıradan bir operasyon olduğu söylenebilir.

 

Kürtaj, Türkiye'deki kadın doğum kliniklerinde 15-20 dakikalık bir operasyon ile yapılabilmektedir. Fiyatları 2011-2012 itibariyle 300-1200 TL arasında değişmektedir. 

 

Türkiye'de kürtaj yaptırabilmek için, eğer ki evlilik söz konusuysa hem annenin hem babanın rızası gerekmektedir. Eğer ki evlilik yoksa, dişi birey tek başına kürtaj operasyonuna karar verebilmektedir. Ancak dişinin tek başına karar verebilmesi için 18 yaşından büyük olması gerekmektedir. Eğer ki 18 yaşından küçükse, ebeveynlerinin izni de bulunmalıdır.

 

Türkiye'de kürtaj için yasal sınır 10 haftadır; ancak birçok klinik kürtajı 2-8 hafta arasında yapmayı tercih etmektedir. Hamileliğin 10. haftasından sonra kürtaja yasal olarak izin verilmemektedir. 

 

Operasyon, annenin anesteziyle uyutulmasıyla yapılır. Genellikle vakumla ya da kazıyıcı aletlerle rahim içindeki duvarlar kazınır ve alınır. Basitçe, adet döneminin yapay olarak gerçekleştirilmesi gibi düşünülebilir. Bir sonraki adet döneminde, normal şekilde duvarlar yeniden kalınlaşır ve yeniden hamilelik gerçekleşebilir.

 

Operasyondan sonra neredeyse hiçbir acı ve ağrı duyulmaz. Son derece kolay, hızlı, pratik ve basit bir operasyondur. Neredeyse hiç komplikasyonu yoktur, özellikle de doktor-hasta ilişkisi güçlüyse ve hasta, doktora tam ve doğru bilgiler verdiyse.

 

Ayrıca kürtaj, tahmin edilir sebeplerle tam gizlilik içerisinde gerçekleştirilir. Doktorları gizliliği bozması durumunda çok ciddi cezalar beklemektedir. Bu sebeple de tamamen güvenilirdir.

 

Yine de, kürtaj yaptırmanın son çare olduğunu unutmayınız. Kimi zaman çocuğu doğurmak bile kürtajdan isabetli bir karar olabilir. Bu yüzden mantıklı ve gerçekçi davranınız. Akıllıca düşünüp, kararınızı veriniz.

 

 

Sonuç

 

Dolayısıyla gözü kör bir şekilde kürtaja ve sezaryene karşı olmanın hiçbir bilimsel, hiçbir ahlaklı, hiçbir uygar, hiçbir modern tarafı bulunmamaktadır. "Madem çocuğu yaptın, büyüt bakalım." demek kadar çağdışı ve mantıksız bir zihniyet olamaz. Bu tutum ancak ve ancak devlet halkına bu konularda %100 destek oluyorsa savunulabilir. Özellikle Türkiye gibi 3. Dünya Ülkeleri'nde bu tip bir yaklaşımın savunulmasının doğru bir tarafını göremiyoruz. Elbette ki bireyler öncelikle cinsel eğitimi almalıdırlar, sonuçları öngörecek kadar kültürlü olmalıdırlar. Zaten bu düzeye erişildikten sonra kürtaja yalnızca ekstrem durumlarda (hatalar, tecavüz, vs.) ihtiyaç kalacaktır. Bunu görebilmek önemlidir.

 

Umuyoruz ki faydalı olmuştur. Mutlaka Sinirbilim yazı dizimizi ve Cinsellik ile ilgili yazımızı okumanızı tavsiye ediyoruz. Daha da bilgi almak için, aşağıdaki kaynaklara göz atabilirsiniz.

 

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

  

Kaynaklar ve İleri Okuma:

 

  1. TDK
  2. DANA
  3. WHO
  4. The Lancet -1
  5. The Lancet -2
  6. American Journal of Obstetrics & Gynecology - 1
  7. American Journal of Obstetrics & Gynecology - 2
  8. Primary Care: Clinics in Office Practice
  9. Social Science & Medicine
  10. International Journal of Gynecology & Obstetrics
  11. Reproductive Health Matters
  12. Contraception
  13. Reproductive Health Matters
  14. Best Practice & Research Clinical Obstetrics & Gynaecology

6 Yorum