''Karanlık Bilim'' Konulu Röportaj (25 Haziran 2013)

Yazdır

Konular: Biyolojik Silahlar, Klonlama Teknolojisi, Hayvanlara Zarar Vermeden Besin Üretimi, Beyin Okuma, Hafıza Depolama

Soruları Hazırlayan: Arsel Acar (Evrim Ağacı)

Cevaplayan: Çağrı Mert Bakırcı (Evrim Ağacı)

Düzenlenme Tarihi: 25 Haziran 2013

Not: Arsel Acar bu soruları Evrim Ağacı ekibine katılmadan önce hazırladı.


1. Soru: İyi günler. Uzun bir aradan sonra sizlere tekrar birkaç soru sormak istedik, çünkü bunlar bazılarımızın gerçekten merak ettiği konulardır. Bilim denilince akla her zaman elde edilen başarılar gelmektedir. Bunlarla beraber bizlere sunduğu ürünlere de bakarak Bilimin harika bir şey olduğunu söyleyebiliriz, ancak filmlerde de bazen gösterildiği gibi Bilimin bir de kötü yanları olabilmektedir. Bilirsiniz ki bazı insanlar gelecekte insanların ürettikleri süper silahlardan dolayı yok olacağını düşünmektedir. Biraz da bu karamsar yönleri üzerinde durmak isteriz. İlk sorumuz Biyolojik Silahlar hakkındadır. Bunlar hakkında neler düşünüyorsunuz ve ne tür önlemler alınmalıdır?

Evrim Ağacı: Merhabalar! Gerçekten harika ve cevaplanması güç sorular, elimizden geldiğince açık ve net bir biçimde fikirlerimizi söylemeye çalışalım. Bazı sorularınız doğrudan etikle ilgili olduğu için Evrim Ağacı ekibinin genel fikirlerini yansıtan, bir miktar öznel olabilecek yanıtlar vermek durumunda kalacağız. Şunu en baştan belirtmekte fayda var:

Bilim bize gerçeklerle ilgili cevaplar verir, bizi gerçeklere ulaştırır. Ancak o gerçeklere ne anlamlar yükleyeceğimizi öğretemez. Dolayısıyla bir insan bir doğa olayına bakıp arkasındaki metafizik süpergüçlere inanmayı seçerken, bir diğeri tamamen sıradan ama göze hoş gelen bir doğa olayı olarak algılamayı tercih edebilir. Benzer şekilde doğanın işleyişine insanlar çeşitli anlamlar yüklemişlerdir; ancak bu anlamların hiçbirini genel geçer ve evrensel bir kabulü, anlamı ve geçerliliği bulunmamaktadır. Son olarak, sorularınızın da hedef aldığı gibi, insanlar edindikleri bilgileri doğaları gereği farklı amaçlar için kullanmışlardır. İşte bilim, bize bunların hangilerinin doğru, hangilerinin yanlış olduğunu öğretemez. Bilim gerçekleri ortaya koyar, doğruları ve yanlışları değil. Doğrular ve yanlışlar özneldir, bireyden bireye değişir; ancak gerçekler evrenseldir, değişmez. Bilim, gerçeğe ulaşmaktaki yegane aracımızdır; ancak bize gerçeğe ulaştıktan veya ona alabildiğine yaklaştıktan sonra, onunla ne yapacağımızı gösteremez. İşte bu yüzden bilim gerçekler üzerine kuruluyken, etik doğrular ve yanlışlar üzerine kuruludur. Dolayısıyla etik mevzularda neredeyse hiçbir zaman genel geçer kabullere varılamaz. Bu da sorularınızı ister istemez öznel cevaplama zorunluluğunda bırakıyor bizi. Yine de, bunu yaparken bile, yapımız gereği olabildiğince nesnel, bilimsel ve objektif olmaya ve bilimsel verilerden yararlanmaya çalışacağız. Umarız okurlarımız için faydalı olur.

Biyolojik Silahlar gerçekten de insanların, en azından bu konulardan haberdar olan insanların korktuğu bir olgudur. Açık konuşmak gerekirse, korkmak da yerindedir. Ancak bu korkuyu abartıp, bir fobi haline getirmek ve beyni bu fobiyle işlevsizleştirmek hatadır. Korkularımızın üzerine gidebilmeli ve çözümler yaratabilmeliyiz. Biyolojik silahlara da böyle yaklaşmak gerekir. Biz burada, en tipik örneği üzerinden giderek konuya yaklaşacağız:

Biliyorsunuz, her insanın kendine has, eşsiz bir genetik kodu bulunmaktadır. Bu kodun çok büyük bir kısmı (%99.9 civarı) diğer insanlarla, %98.77'si şempanzelerle ve daha düşük miktarları diğer canlılarla ortak olsa da, geriye kalan ufak kısım, iki insanı birbirinden ayrı kılar. İşte bir biyolojik silah, bu farklılığı hedef alacak şekilde imal edilirse, çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Bu "silah"tan kastımız, genellikle insanların aklına gelen tüfekler, füzeler, vs. değil, mikroskobik canlılardır: virüsler ve bakteriler. Bu silahlar, istenildiği şekilde programlanacak olursa, sadece belli genetik yapıyı hedef alabilir ve onların genetik kodlarını değiştirerek ölümlerin ya da yapısal deformasyonların oluşmasına neden olabilirler. Basit bir örnek vereyim: şu anda ne kadar mümkün, bilmek zor olsa da, genetik olarak tasarlanacak bir virüs, sadece Y kromozomuna sahip bireyleri, yani erkekleri hedef alarak onların kısırlaşmasına neden olabilir. Böylece insan türünü kolay yoldan sonlandırabilirsiniz. Benzer şekilde, belli coğrafi farklılıkları kazandıran genleri tanıyıp, sadece bu genlere sahip bireyleri etkileyen virüsler tasarlamak mümkün olabilir. İşte bu durumda, kitlesel bir yok oluş, sadece istenen özellikteki bireylerin yok olmasını sağlayarak elde edilebilir. Bu kulağa korkunç geliyor; ancak bu tip uygulamalar pek mümkün ve giderek kolaylaşıyor. Öyle ki, CIA ve FBI gibi kurumlar farklı ülkelerdeki öğrenci topluluklarına ve tekil bireylere dahi ulaşarak biyolojik silahlarla ilgili ne konumda olduklarını öğrenmeye çalıştıkları sempozyumlar düzenliyorlar. Evrim Ağacı olarak olmasa da, ODTÜ Biyoloji ve Genetik Topluluğu olarak biz de böyle bir konferansa katılmıştık San Francisco'da... Dolayısıyla bundan devlet bazında da korkuluyor, çünkü bir garaj laboratuvarında bile sentetik biyoloji ve genetik mühendisliği teknikleri kullanılarak biyolojik silahlar elde etmek mümkün. İlla az önce anlattığım teknik yapıda olması da şart değil: sadece biyolojik dokuları hedef alan aşındırıcı kimyasal tepkimelere neden olan moleküller inşa edilebilir örneğin. Böylece bu kimyasalların salındığı ortamdaki tüm biyolojik unsurlar yok olabilecektir. Tabii anlatıldığı kadar kolay değil, istenen özellikleri seçen işaretleyicilerin (markerların) bulunması oldukça güç oluyor genelde. Bu yüzden biyolojik silah üreteceğim diye yola çıkan birçok grup, çabalarını muhtemelen herhangi bir biyolojik ayrım yapamayan, kimyasal bir silahla sonlandıracaktır. Kimyasal silahın da tespiti daha kolaydır ve başı ciddi anlamda belaya sokacaktır. Tespiti zor olduğu ve çok tehlikeli olabileceği için biyolojik silahlardan çekinilmektedir. Ancak şu etapta, laboratuvarda üretilerek dışarı sızdırılan HIV, SARS, grip gibi virüslerin olduğu masallarına kanmamak gerekir. Bunlar doğal süreçte evrimleşen, evrimsel geçmişlerini net olarak bildiğimiz virüslerdir. Bunların biyolojik silahlarla pek alakası yok. Kimse böyle kitlesel ve herkesi kolayca etkileyebilecek bir biyolojik silahla uğraşmaz, kendilerinin ölmesi demek olur. Üstelik her biyolog, evrimi az çok anlamış olmasından ötürü, yaratacağı biyolojik unsurun evrimleşeceğini ve kontrolden çıkabileceğini bilir. Dolayısıyla bu konulara kör bir bilgiyle yaklaşmamak lazım. Dediğimiz gibi, sanıldığından daha zor olan; ancak imkansız olmayan konular bunlar. Dünya'nın sonununsa bundan geleceğini hiç sanmıyoruz. Biyolojik bir silahtan çok daha hızlı ve kolayca tüm insanlığı silebilecek kadar fazla nükleer silahımız bulunuyor gezegenimizde. Birbirimizi 24 saat içerisinde tamamen yok etmemiz oldukça kolay...


2. Soru: ''The Island'' (Ada) adlı filmde zengin insanlar para verip kendi klonlarını üretmektedirler. Gerçek kişiler hastalandığında ve bir organa ihtiyaç duyduklarında bu klonlardan faydalanabilmektedir. Peki gelecekte böyle bir şey mümkün müdür ve bu ahlak sistemimizi nasıl etkileyebilir? Klonlama teknolojisinin bize sunacağı olumlu şeyler nelerdir?

Evrim Ağacı: Klonlama teknolojileri giderek güçleniyor ve sıradışı şeyler başarılmaya başlandı (geçtiğimiz günlerde sadece tek bir damla kan kullanılarak bir fare klonlanmıştı, hatta aynı fareden 600 adet kopyalanabilmişti). Ancak insanların "başarı" sözcüğüne yükledikleri anlamlar farklı farklı oluyor. Çoğu insan sadece bahsettiğiniz filmlerden "bilimsel" bilgilere erişiyorlar, bu yüzden birçok şeyi olduğundan farklı anlıyorlar. Örneğin biz, klonlama teknolojilerinde %1-3 civarında bir başarıya sahibiz, 2013 yılı itibariyle. Yani klonladığımız her 100 canlıdan 97-99 adeti ölüyor veya başarısız oluyor. Bu oldukça düşük bir başarı yüzdesi; ancak yapılmaya çalışılan şey düşünüldüğünde, oldukça iyi sayılabilir. Şu anda birçok sorunla karşı karşıyayız, bunların başında da klonların kısa telomer ve yaşlı hücrelerden ötürü erken ölümü geliyor. Ancak ileride, gelişen teknolojilerle bu sorunu aşacağımızı düşünüyoruz. Böyle bir durumda, dediğiniz ve filmin iddia ettiği klonların yaratılması mümkün olacaktır. Ve filmin iddasındaki "yedek organ depoları" da mümkün olabilecektir. Henüz hiçbir insan kopyalanmadığı için, kopyalanan yüksek bilişsel düzeydeki (algılama, özbilinç, özfarkındalık, vs.) bir beynin nasıl davranacağını bilemiyoruz. Yani kopyalanan bireyin özellikleri, kopyalamak için kullanılan bireye ne kadar benzeyecek. Burada, biyolojinin yüz yıla yakın bir süredir devam eden tartışması devreye giriyor: genler, çevreye karşı... Genler ne kadar etkili? Çünkü klon, %100'e yakın bir oranda kaynak canlıyla aynı genlere sahip olacak. Çevre ne kadar etkili? Çünkü klonladığımız canlıların birebir aynı davranmayacağı aşikar, çevre de oldukça etkili hayvan davranışlarında (bkz: ayrık ikiz deneyleri). Dolayısıyla ahlaki sorunlar muhtemelen beynin kopyalanmasından çok, bu klonun özgürlüğü ve haklarıyla ilgili olacaktır. Bu sorunları da bu kadar az satırda çözüme kavuşturmak imkansız; ancak bize göre, en net çözüm, klonun da sıradan bir bireyin tüm haklarına ve özgürlüklerine sahip olması gerektiği yönündedir.


3. Soru: Hazır klonlamadan bahsetmişken, ''Cloud Atlas'' (Bulut Atlas) adlı filmde insanlara hizmet etmek için aynı tür klon üretiliyordu ve kendilerine ait özel bir hayatları yoktu. Daha sonra da bu klonlar imha ediliyordu. Böyle bir şeyin olması sizce mümkün müdür ve mümkünse bunun hakkında neler düşünüyorsunuz?

Evrim Ağacı: Öncelikle filmin son derece uçuk ve kafa karıştırıcı olduğunu söylemeliyiz. Ama oldukça zihin açıcı ve zorlayıcı bir filmdi de... Film özelinden gitmenin pek bir anlamı yok. Aynı tartışmaya geleceğiz çünkü. Dediğimiz gibi, bizce hiçbir canlı, klon olmasından ötürü düşük seviyeli haklara sahip olmamalıdır. Henüz bu kadar yaygın değil bu teknoloji, ondan bu tartışma zorlayıcı gelebilir; ancak bir 50-100 yıl içerisinde klonlarla daha içli dışlı olacağımızı düşünüyoruz. Sanıyoruz klonlarla ilgili sorunlar, geçtiğimiz yüzyılda siyahilerin ve benzerlerinin çektiği sorunlara benzer olacak. İnsanlığın tarihinden ders alacağını ummaktan başka şimdilik yapacak pek bir şey yok.


4. Soru: Vegan olan insanlarla her zaman tartışmalar yaşanmaktadır. Peki gelecekte onları da mutlu edebilecek şekilde kendi etimizi üretebilir miyiz ve bunu başarabilirsek bu bizim için ne kadar sağlıklı olacaktır? Gelecekte bunların yerine hap kullanacağımız da hayal edilmektedir. Böyle bir şey sofra kültürünü ve keyfini elimizden alsa da kalabalık olan insan nüfusu için bir tür çare olabilir mi ve bedenimizin ihtiyaçlarını karşılayabilir mi? Bunların yanında eğer kendi yiyeceğimizi üretmeye başlarsak, bu doğadaki dengeyi nasıl etkileyecektir?

Evrim Ağacı: Evet, veganlar çok ilginç bir insan grubu. İçlerinde çok bilgili olanlar var; ancak ne yazık ki azınlıktalar. Birçoğu, bizim "radikal vegan" olarak tanımladığımız, et yeme düşmanı değil, et yiyenlerin de düşmanı olan ve bunu körü körüne savunan insanlar. Bu üzücü; ancak burada onları eleştirerek zaman kaybetmek istemiyoruz, zaten bunu ele aldığımız bir makalemiz bulunuyor.

Veganlık bir tercihtir ve abartılı olmasa da, sağlık açısından olumlu sonuçları olan bir tercihtir. Evrim Ağacı olarak vejetaryenliği destekliyoruz; ancak bilinçli ve dengeli yapılması şartıyla tabii. Az önce bahsettiğimiz yazımızda da ele aldığımız gibi, bu vegan tartışmalarını sonlandıracak ve hayvan dostlarımızın canlarını kurtaracak en kolay çözüm, yapay etler olacaktır. Bir biyolojik unsuru sıfırdan yaratmak oldukça zordur, bunu kabul etmeliyiz. En nihayetinde bu unsurlar milyonlarca ve milyarlarca yıllık evrimsel sürecin bir ürünüdür, bir anda oluşuvermemiştirler. Ne yazık ki bizlerin milyarlarca yılı yok, hedeflerimize birkaç yılda erişmek istiyoruz. Bu sebeple, yapay biyolojik unsurlarla uğraşıyoruz; ancak bu oldukça zorlu, anlattığımız gibi. Fakat çok önemli gelişmeler var, geçtiğimiz aylar ve yıllarda kök hücreler kullanılarak et üretilebilmişti mesela. Tabii birçok sıkıntısı ve eksiği bulunuyor. Sizin de tahmin edeceğiniz gibi, besleyicilik ve içerik açısından sıkıntıları var. Ayrıca teknolojiler çok da ucuz değil, üzerinde çok çalışılması gerek. Umuyoruz ki bu sorunların üstesinden geleceğiz ve et yemek isteyen, bunu tercih eden (ki doğamızda da normal olarak bulunmaktadır) bireyler de hiçbir canlıya zarar vermeden bu diyetlerini sürdürebilecektirler.

Haplar da bir diğer olasılık, gayet mümkündür. Ne kadar yaygınlaşır, bilmek zor. Ancak uzay araştırmalarında buna benzer beslenme süreçleri uygulanıyor, biliyorsunuz. Burada şunu anlamak gerek: vücudumuz, teknik olarak, ağzımızdan girene bakmaz. Vücudumuz, ağzımızdan girenlerin yapıtaşlarına ayrıldıktan sonra edindiklerine bakar. Dolayısıyla bir aminoasidi etten ya da ottan ya da kapsülden almanız fark etmez. Tabii işin psikolojik haz boyutu var, kimse hap yerken şöyle sulu, orta pişmiş bir biftek veya lezzetli bir kuru fasulye yerken aldığı hazzı almaz. Ancak en nihayetinde, vücudumuzda kullanılanlar bu yiyeceklerin yapıtaşlarıdır. Bu sebeple haplarla da dengeli beslenmek mümkündür. Zaten veganlar da bazı eksiklerini bu şekilde tamamlamaktadırlar; her besini bitkilerden elde etmek mümkün olmadığından ya da kimi zaman çok zor olabildiğinden. Dolayısıyla önemli olan vücuda giren yapıtaşı (aminoasitler, nükleotitler, şekerler, yağ asitleri, mineraller, vitaminler) miktarları ve çeşitleridir. Bu gözetildikten sonra, her türlü beslenme uygun olacaktır.

Kendi besinlerimizi üretmemiz, doğayı pek fazla etkilemez. En azından olumsuz yönde. Çünkü insan bir "top-predator" yani en üst düzey avcı türdür. Kendisinin avcısı bulunmaz, besin zincirinin en üzerindeki hayvan türlerinden birisidir. Dolayısıyla diğer tüm türler, insan için potansiyel bir av ve besindir. Eğer ki biz besinlerimizi tamamen veya kısmen yapay olarak üretecek olursak, avımız konumundaki canlıların üzerindeki baskı bir nebze olsun azalacaktır. Ne var ki zaten insan türü kendi besinini kendi yetiştirip üretmektedir (et/tavuk çiftliklerinde olduğu gibi). Dolayısıyla sosyal yaşantımızda olduğu gibi, avlanma sürecimizde de doğadan kendimizi izole etmiş vaziyetteyiz. Bu da, beslenme kaynaklarımızı yapaylaştırmamız halinde, doğanın bundan pek de fazla zarar görmeyeceğini, tam tersine yarar bile görebileceğini söyleyebiliriz. Hele şu "kürk" ve "deri" giyimi, "hayvan sirkleri" ve benzeri boş tutkularımızdan kurtulursak, hayvan dostlarımızı epey rahatlatacağız gibi.


5. Soru: Nöroloji dalında her zaman yeni araştırmalara rastlamaktayız ve bu tarz gelişmeler gerçekten umut vericidir ancak ileride ''Beyin Okuma'' gerçek bir şey haline dönüşebilir mi? Bu insanların mahremiyetini olumsuz yönde etkilemez midir? Bununla beraber ''Hafıza Depolaması'' da bir gün mümkün olabilecek mi?

Evrim Ağacı: Evet, beyin okumanın kolay bir uygulama haline dönüşeceğinden oldukça eminiz. Günümüzde sıkıntıları olmakla birlikte, bu kısmen başarılabiliyor bile. Çünkü beynimiz de, tüm baş döndürücü özelliklerine rağmen, basit hücreler yığınından ibaret. Hiçbir doğaüstü gücü yok, tamamen bilimsel olarak anlaşılabilir; fakat çok karmaşık bir organ. Her geçen yıl beyni daha iyi tanıyoruz ve teknolojimizin de gelişmesiyle beyni manipüle etmeyi giderek daha iyi başarıyoruz. Beyin okuma da bu uygulamalardan sadece biri.

Esasında, en başında değindiğimiz gibi, bu uygulamanın mümkün olmasından sonra ne yönde kullanılacağı insanların niyetlerine bağlıdır. Bu teknoloji, felçlilerin iletişiminde çığır açabilecek, felci en azından iletişim açısından önemsiz bir hastalık haline getirecektir. Bu, müthiş bir gelişme olurdu. Ancak sizin de endişe ettiğiniz gibi, art niyetli kullanımları sonucu bireysel mahremiyet de sıkıntıya girebilir. Ancak teknoloji genelde çift yönlüdür: bir teknoloji birilerine bir şey kazandırıyorsa, mutlaka ona engel olacak karşı teknolojiler de üretilir. Örneğin telefonların iletişimini kesen sinyal bozucular (jammerlar) gibi... Yani böyle bir teknoloji yaygınlaşacak olursa, karşı teknolojileri de olacaktır diye düşünüyoruz. Dolayısıyla kontrolsüz yapılması durumunda art niyetli kullanımlar olabilecek olsa da, aşırı sorunların önüne geçilebilecektir diye düşünüyoruz. Hafıza depolaması da oldukça muhtemel gözüküyor. Çünkü hafızayı giderek daha iyi anlıyoruz. Örneğin ''Sil Baştan'' (Eternal Sunshine of the Spotless Mind) filminde olduğu gibi, spesifik anıları silmeyi bile başardık. Biyofizik alanındaki çalışmalar her geçen gün hafızanın nasıl oluştuğu, hangi moleküller aracılığıyla hangi anıların depolandığı, anıların depolanma yerleri ve biçimleri gibi sırları çözüyoruz. Bu zorlu bir iş; ancak bilim bunu başarıyor. Gelecekte bu süreçler tamamen anlaşıldığında, beyindeki anıları başka yerlere depolamamız, aktarmamız, silmemiz, vb. uygulamalar mümkün olabilir.


6. Soru: Sorularımıza vakit ayırıp cevap verdiğiniz için teşekkür ederiz. Gerçekten de karmaşık konular olduğu için elbette tüm cevapların sizin elinizde olmadığını biliyoruz fakat yine de fikrinizi almak istedik.

Evrim Ağacı: Evet, görüleceği gibi çoğu sorunuza olumlu cevap verdik. Çünkü bugünün bilim kurgusu, yarının gerçekleri olacak. Dünün bilim kurgusunun bugünün gerçekleri olduğunu unutmayalım. Jules Verne bundan onlarca sene önce, biz daha Ay'a çıkmamışken Ay seyahatlerini yazdı, ortada bir tane bile denizaltı yokken, denizler altında yirmi bin fersahtan bahsetti, kitabına konu yaptı. Daha yakın zaman bilim kurgu yazarları, düşünen, algılayan robotlardan bahsetti, bunlar günümüzde giderek sıradanlaşıyor. Dolayısıyla tüm bu biyolojik unsurların geleceğin gerçekleri olmamaları için hiçbir neden yok. Elbette bunlar, daha önceden bazı yazarlar yazdı diye gerçek olmuyorlar. Bu yazarlar, bilimsel gelişmeleri iyi analiz edip, neyin gelecekte mümkün olabileceğini öngörebilen usta isimler. Gerçekten de, bulunduğumuz bilimsel noktalar, bu olasılıkları giderek doğrulayan bir yönde ilerliyor.

Bakalım gelecek bizlere neler gösterecek...

Büyük üstat Carl Sagan'ın dediği gibi:

"Oralarda bir yerlerde, harika bir şeyler keşfedilmeyi bekliyor."

Bu güzel röportaj için teşekkür ederiz. Umarız faydalı olacaktır.

6 Yorum