İnsanın Süregelen Evrimi Üzerine: İnsanların Evrimi Sona Mı Ermiştir?

Yazdır İnsanın Süregelen Evrimi Üzerine: İnsanların Evrimi Sona Mı Ermiştir?
İnsanların evriminin devam edip etmediği, evrimin mekanizmalarının insanlar üzerinde halen işleyip işlemediği, işliyorsa insanın ne çeşit bir evrimsel süreçten geçtiği, bu sürecin diğer hayvanlarla benzer mi yoksa farklı mı olduğu gibi sorular, evrimsel biyolojiye ilgi duyan insanların en sık sordukları sorular arasındadır. Bu makalemizde, konuya etraflıca bir bakış atacak ve insan evriminin günümüzdeki süreçlerine dair bilimin elindeki verileri sizlere aktarmaya çalışacağız.

İlk olarak, böyle bir sorunun neden akıllarımıza geldiğine dair temel bir gerçeği irdeleyerek başlayalım: Evrim tarihinde şimdiye kadar, bildiğimiz kadarıyla, evrimin kurallarını ve vahşi doğadaki normal işleyişini bozan veya en azından aksatan, ona çeşitli şekillerde bilinçli veya bilinçsiz olarak müdahale etmeyi başaran ve bunu yaparken kendi evrim hızına etki edebilen tek bir canlı evrimleşmiştir: İnsan (Homo sapiens). İnsanın bu sıradışı becerisinin temel kaynağında ise, yine evrimsel sürecin son derece kıymetli ve ilgi çekici ürünlerinden birisi olan beyin ve bir organ olarak beynin evrimleşmesi süreci sırasında birer yan ürün olarak ortaya çıkan algı, zeka, düşünce, bilinç, farkındalık gibi olgular yatmaktadır. Beynin evriminin detaylarını diğer makalelerimizde detaylıca işlemiştik; dolayısıyla burada tekrar değinmeyeceğiz. Lakin bilinmelidir ki, beynin yapısal özellikleri karmaşıklaşıp özelleştikçe, bizim genel olarak "zeka" diye tabir ettiğimiz üst düzey bilişsel fonksiyonların doğası da karmaşıklaşmakta ve özelleşmektedir. Bu bakımdan insanın (ve insan beyninin) evrimi son derece ilgi çekici olsa da, pek de "inanılmaz", "olağanüstü" ya da "akıl almaz" değildir.


Zekamızın bir önemli sonucu, doğaya diğer tüm canlılardan çok daha aktif bir şekilde hükmedişimiz olmuştur. Bu hükmetme çabasının sonucundaysa kendimizi vahşi doğadan büyük oranda soyutlamayı başarmış ve bir tür olarak doğanın biyolojik yasalarının önemli bir bölümünden kısmen de olsa muaf olmayı başarmışızdır. Örneğin "av-avcı ilişkisi" dediğimiz temel ekolojik ilişkiler artık insanlar için pek geçerli değildir; zira bizi avlayabilecek pek bir hayvan kalmadığı gibi, dilediğimiz takdirde hiçbir vahşi hayvanı ömrümüz boyunca görmeksizin yaşantılarımızı sürdürebiliriz. Keza artık avlarımız peşinde koşmak yerine, manav ve marketlerden dilediğimiz her şeye erişebilmekteyiz. Bu bakımdan, ekolojinin en temel mekanizmaları bile insan türü üzerindeki etkisini yitirmiş ya da çok daha farklı yollardan etkilemeye başlamıştır.

Tür olarak etkisini kırmayı başardığımız en önemli doğa yasası ise evrimdir. Av-avcı ilişkisi ve buna benzer diğer vahşi yaşam mücadelelerinin türümüzün önemli bir bölümü için kısmen etkisiz hale geldiği için, evrimin itici gücü olan seçilim mekanizmaları, özellikle de Doğal Seçilim'in gücü de türümüzün üzerinde oldukça zayıflamıştır.

İyi ama, evrimin mekanizmalarının yavaşlaması ya da biçimsel olarak değişmesi, evrimin durması veya durma noktasına gelmesi anlamına mı gelir? Elbette ki hayır!

Tüm ihtişamına ve gücüne rağmen türümüz, evrimin tamamen önüne geçmeyi başaramamıştır ve muhtemelen daha uzun yıllar da başaramayacaktır (belki de asla başaramayacaktır!). Zira evrim, sadece çeşitlilik-seçilim sürecinden ibaret olmadığı gibi, sadece av-avcı ilişkileri aracılığıyla türlere etki eden bir doğa yasası değildir. Evrim, bundan çok daha karmaşık bir sürece ve mekanizmalar sistemine sahiptir. Örneğin türümüz belki Doğal Seçilim karşısında büyük oranda hakimiyet kazanmış olsa da, halen kiminle çiftleşeceğini seçmek konusunda tercihlere sahiptir - ki bu, evrimin Cinsel Seçilim mekanizmasının halen çalışması demektir. Benzer şekilde, günümüzdeki hiçbir teknoloji halen evrimin çeşitlilik mekanizmalarına (örneğin mutasyonlara, transpozonlara, gen çaprazlanmalarına, vs.) etki edememektedir - zira ne yaparsak yapalım, etrafımızdaki ve bünyemizdeki radyasyona ve mutajenlere tabi kalmaktayız ve bunlar, genlerimizin sürekli olarak değişmesiyle sonuçlanmakta. Bu değişimler çeşitliliği yaratmakta ve buna bağlı olarak da seçilim sayesinde bazı özellikler nesiller içerisinde ön plana çıkmaktadır. Üstelik seçilim olmasa bile, Genetik Sürüklenme gibi diğer mekanizmalar dolayısıyla popülasyonumuz içerisindeki gen sıklıkları durmaksızın değişmektedir. Bu da, evrimin ta kendisidir.

Doğal Seçilim'i yendik diyoruz demesine ama, bu iddia bile şu anda türümüz için fazlasıyla uçuk bir iddia. Çünkü seçilimin en güçlü mekanizmalarından birisi olan Doğal Seçilim, belki av-avcı ilişkileri üzerinden değil ama, başka formlara girerek halen bizim üzerimizdeki etkilerini sürdürmektedir. Örneğin bebeklerimiz halen ebeveynlerinden aldıklara genlere bağlı olarak çeşitli hastalıklara yakalanmaya daha meyilli olmakta, buna bağlı olarak ömürleri kısalmaktadır. Bir bireyin sahip olduğu genlerden ötürü diğerine göre daha erken ölmesi Doğal Seçilim'in ta kendisidir! Keza etrafımızdaki doğal süreçler halen süregelmektedir: Volkanlar patlamakta, depremler şehirleri yok etmekte, obruklar koca koca binaları yutmakta, seller binlerce aracımızı bir anda yok edivermektedir. Böylesi felaket zamanlarında kurtuluş çoğunlukla teknolojimiz ya da üstün zekamızdan kaynaklanmamaktadır. Yaşanan felaket ortamında en uyumlu olanlar (en hızlı koşabilenler, en doğru kararları alabilenler, vs.) hayatta kalmakta, diğerleri ise elenerek ölmektedir. Bu da, Doğal Seçilim'in ta kendisidir.

Üstelik insan evrimine etki eden tek seçilim mekanizması da Doğal Seçilim değildir - ki geçirdiğimiz tek evrimsel değişim de biyolojik evrim değildir! Cinsel Seçilim'in, Akraba Seçilimi'nin, Yapay Seçilim'in türümüz üzerindeki etkileri bir yana, türümüz inşa ettiği medeniyet içerisinde de kültürel olarak durmaksızın evrimleşmektedir. İcat ettiğimiz "para", türümüzün başarı durumunu doğrudan etkileyen, hatta kimi zaman tek başına belirleyebilen bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Belki zenginliği genetik olarak aktarmak mümkün değildir; ancak maddi miras olarak gelecek nesillere aktardığımız para miktarı, onların hayatta kalma başarısı üzerinde doğrudan doğruya bir etkiye sahiptir. Bu bakımdan, inşa ettiğimiz medeniyet dahilinde geliştiriğimiz kültürün içerisinde edindiğimiz unsurlar, biyolojik evrimimiz üzerinde doğrudan paya sahiptirler. 

Ancak tüm bu dolaylı açıklamalar bir yana, türümüz üzerine etki eden Doğal Seçilim'in etkilerini incelemek bile, türümüzün halen süratle evrimleştiğini ve pek de bir şeyin değişmediğini görmemize yetecektir. Evet, Doğal Seçilim'i iş başında yakalaması oldukça güçtür; çünkü 70-80 yıllık ömürlerimize karşılık binlerce, on binlerce, milyonlarca yılda meydana gelen fiziksel olarak gözlenebilir değişimler aşırı yavaş süregelen olaylardır. Bu da, sanki türümüz üzerinde hiçbir evrimsel değişim yaşanmıyormuş gibi bir yanılgıya neden olur (ki eminiz bizler kadar iri beyinlere sahip olacak olsalar, günümüzde yaşayan sincaplar ve çam ağaçları da aynısı hissederlerdi). Fakat türümüz üzerine etki eden doğa yasaları, bizim hissiyatımızdan tamamen bağımsızdır. Bu nedenle, türümüz üzerinde yapacağımız dikkatli bir inceleme, Charles Darwin'in tabiriyle "Doğal Seçilim Yoluyla Meydana Gelen Evrim"in izlerini net bir şekilde ortaya koyacaktır.


Doğal Seçilim'in Temellerini Anlamak

Doğal Seçilim'i anlamak için öncelikle ne kadar küçük değişimlerin ne kadar büyük farklar yaratabileceğinin anlaşılması gerekiyor. Çünkü insanlar, Doğal Seçilim'in canlılar üzerinde değişim yaratabilmesi için çok ciddi bir baskı yaratması gerektiğini sanırlar. Örneğin, bir özelliğin evrimleşmesi için avantajlı bireylerin dezavantajlılara karşı muazzam bir üstünlüğe sahip olması gerektiğini, aksi takdirde değişimin yaşanamayacağını düşünürler. 

Halbuki bu doğru değildir. Evet, eğer ki değişimi çok kısa zaman aralıklarında (birkaç on nesilde) gözlemek istiyorsak, muhtemelen aşırı güçlü seçilim baskılarının olduğu örneklere odaklanmak mantıklı olacaktır. Çünkü seçilim baskısı ne kadar yüksekse, evrim de o kadar hızlı yaşanacaktır. Böylece kısacık ömrümüzde büyük değişimleri gözlemlememiz mümkün olacaktır.

Ancak seçilim baskısı abartılı miktarlarda olmasa bile evrimi gözlememiz mümkündür. Özellikle de insanlık tarihi ilerledikçe ve "geçmiş" diye sözünü ettiğimiz zamanlara ait elimizde daha fazla yazılı kaynak bulunmaya başladıkça, canlılık tarihindeki değişimleri de daha kolay gözleyebilmeye başlamışızdır. Örneğin, Dünya'nın en prestijli bilim kurumlarından birisi olan Howard Hughes Tıp Fakültesi'nden evrimsel biyologların ABD'nin güneybatısındaki Kaya Cep Fareleri (Chaetodipus intermedius) üzerinde yaptıkları incelemeler ve ortaya koydukları gerçekler, bunun en güzel göstergelerinden birisidir. Bu kaya fareleri ABD'nin bu bölgelerine ilk getirildiklerinde sarımsı kum rengindeydiler. Ancak yeni geldikleri bölge simsiyah volkanik kayaçlardan oluştuğu için renkleri onlar için sorun oluşturmaya başladı. Buna bağlı olarak bu fareler arasından en koyu renklere sahip olanlar avantajlı hale geçtiler, çünkü siyah zeminde daha kolay gizlenebiliyorlardı. Bu renk farklılıkları, daha koyu renkte olanlara sadece %10'luk bir avantaj sağlıyordu. Yani her hayatta kalıp üremeyi başaran her 10 sarı fare başına 11 daha koyu renkli fare hayatta kalabiliyordu. Bu kadarcık ufak bir avantaj sonucunda gelen farklılığın sürekli seçilimi sonucunda bile sadece birkaç yüz nesilde simsiyah fareler evrimleşebilmişti.


"İyi de renk değişimi evrim değildir, yeni bir tür oluşmadı ki!" diye düşünüyor olabilirsiniz. Bu büyük bir hata olurdu, çünkü evrim türlerin yeni türlere evrimleşmesinden ibaret değildir. Evrim, türlerin popülasyonları içerisindeki gen ve özellik dağılımlarının nesiller içerisindeki değişimidir. Eğer ki popülasyondaki farklı renklere sahip bireylerin sayılarının oranı nesiller içerisinde değişiyorsa, o popülasyon evrimleşiyor demektir. Bunun başka bir açıklaması veya buna yapılabilecek herhangi bir itiraz bulunmamaktadır. Evrimin tanımı bu şekildedir. Ancak elbette ki evrimin içerisinde türleşme dediğimiz olay da vardır. Sözünü ettiğimiz farklılaşma, durmaksızın devam edecek ve sadece renkle sınırlı kalmayıp, diğer özelliklerin de ayrı evrimsel yolaklara girmesiyle sonuçlanacak olursa, canlının eskiden aynı türden olan popülasyonları yepyeni türlere evrimleşebilecektir. Şöyle düşünün: Eğer ki siyah fareler, renklerinden ötürü sadece siyah olan diğer farelerle (ve sarılar da sarılarla) çiftleşmeyi tercih edecek olurlarsa, siyahları "siyah" kılan genler ve onlara bağlı olan diğer genler sadece siyahlar arasında seçilecektir (ve benzer bir durum sarılar için geçerlidir). Bu da, belli bireylerin sadece belli diğer bireylerle çiftleşmesi sonucunda doğan Cinsel Seçilim nedeniyle giderek hızlanan bir farklılaşmayı ve türleşmeyi beraberinde getirecektir. Dahası, bu farklı yapıdaki popülasyonlar arasına coğrafi veya fiziksel bariyerler girecek olursa (örneğin siyahlar göç edip de geri gelmezlerse), yaşamaya başladıkları bölgenin şartlarına göre özelleşen bağımsız popülasyonlar yeni fare türlerine evrimleşebilirler. 

Aynı durum insanlar için de geçerlidir. İnsanlar üzerindeki ufacık seçilim baskıları ve farklılıkları bile, upuzun zaman dilimlerinde ve yüzlerce nesil sonucunda köklü değişimlere ve farklılaşmalara neden olabilir. Tekrar ediyoruz: Şu andaki ömrünüzü evrimi gözlemek için yeterli bir süre olarak görmeyiniz! Ömrünüz içerisinde, eğer ki abartılı derecede şanslıysanız bile belki ancak büyük büyük babanızdan, torunlarınızın torunlarına kadar olan nesilleri görebilirsiniz. Bu bile, yalnızca 8 nesil demektir! Çoğu insan sadece 2-3 nesle tanıklık edip hayatını yitirmektedir! Evrim içinse en azından birkaç yüz, ortalamada ise birkaç bin nesli gözlemek gerekmektedir. Buna rağmen doğru yerlere, doğru perspektiften bakmayı öğrenirsek evrimin izlerini ve gidişatını görmemiz işten bile değildir! Darwin, bunu şöyle izah etmektedir:

"Süreçteki dengeye etki edecek bir pirinç tanesi bile, hangi bireyin hayatta kalacağını, hangisinin öleceğini belirleyebilir."

Darwin'in sözünü ettiği "pirinç tanesi", canlıları avantajlı veya dezavantajlı kılan ufacık da olsa farklılıklardır. Doğal Seçilim, bu farklar üzerine etkiyerek bazı canlıların hayatta kalmasına, bazılarının ise elenmesine neden olur. Ancak bu cümle bile özünde hatalıdır. Aslı, şöyle olmalıdır: Canlılar, kendilerine azıcık bir avantaj sağlayan ufacık farklılıklardan ötürü bile diğerlerinden daha kolay hayatta kalıp üreyebilirler. Buna bağlı olarak, bu avantaj sağlayan özellikleri doğuran genler gelecek nesillere daha sık aktarılabilir. İşte bu hayatta kalıp elenme sürecine genel olarak "Doğal Seçilim", bu süreç sonucunda canlı popülasyonlarındaki gen ve özellik dağılımlarının değişmesine ise "evrim" adını veririz. Dediğimiz gibi, bunu gözlemek içinse mümkün olduğunca geniş zaman dilimleri incelenmelidir.


İnsan Türü Üzerinde Doğal Seçilim'in Etkileri

İnsan popülasyonu üzerinde Doğal Seçilim'in izleri çoğunlukla ölümlerde gizlidir. Dünya çapında her yıl milyonlarca insan, çeşitli sebeplerle ölür. Ancak evrimsel süreci ilgilendiren genellikle yaş sebebiyle gelen ölümler değil de, ölümlerin büyük bir kısmını oluşturan genç yaştaki ölümlerdir. Her ne kadar bu tip ölümlerin sebeplerini incelediğimizde bazı örüntülere rastlasak da (trafik kazaları, yüksek dozda uyuşturucu kullanımı, hastalıklar, vs.), bu ölümleri genlere ve genler arasındaki farklılıklara bağlamak her zaman kolay değildir. Halbuki evrimsel süreçten söz edebilmek için, kalıtılabilir çeşitlilikten, yani genlere bağlı olarak ortaya çıkan çeşitlilikten söz etmemiz gerekmektedir. 

2010 senesinde Yale Üniversitesi'nden Stephen Stearns ve arkadaşları, ABD'nin Massachusetts eyaleti içerisindeki Framingham kentinde uzun-dönem bir evrim araştırmasına imza attılar. Araştırmalarında, çok sayıda nesli inceleyen bilim insanları, Doğal Seçilim'in izlerinin bu nesillerde gözlenip gözlenemeyeceğini ortaya çıkarmaya çalıştılar. 

Son 70 senedir Framingham'da yaşayan insanların sağlık kayıtları düzenli ve erişilebilir bir şekilde tutulmaktadır. Bu verilere bakan bilim insanları, toplum sağlığını ilgilendiren hayati istatistiklere, kan şekeri oranlarına ve kolesterol miktarlarına odaklandılar. Amaçları, bu faktörler ile kalp hastalıkları arasındaki ilişkileri ve bunların evrimsel bir analizini yapmaktı. Araştırmanın başındaki denekler yaşlandıkça, onların çocukları ve torunları da araştırmaya dahil edildi. Böylelikle, 1948 yılından bu yana nesiller boyunca yaşanan değişimler gözlenebilmiştir. 

Stearns ve ekip arkadaşları bu verileri analiz ettiklerinde, insan popülasyonları üzerinde seçilimin halen büyük bir hızla değişimler yarattığına dair sayısız kanıt bulmayı başardılar. Ancak bu değişimler, oldukça ilgi çekici ve anlaması güç örüntüler izlemekteydi. Örneğin daha kısa olan kadınların daha uzun kadınlara göre daha fazla çocuğa sahip olduklarını gördüler. Buna karşılık daha kilolu olan kadınlar, daha zayıflara göre daha fazla çocuk yapıyordu. Erkeklerde boy ve kilo, çocuk yapma miktarıyla pek de ilişkili gözükmüyor gibiydi. Hem erkeklerde, hem de kadınlardaki kan şekeri yüksekse de, düşükse de bireylerin daha az sayıda çocuğu oluyordu; yani sadece normal değerlerdeki bireylerin daha fazla sayıda çocuğu bulunuyordu. Dahası, ilk çocuğun yapıldığı yaş da, sonraki çocukların sayısında etkiye sahip gibiydi: İlk çocuğu erken yaşta yapan bireyler daha fazla sayıda çocuğa sahip olmaya meyilliydi. 


Dürüst olmak gerekirse bu sonuçlar araştırmacıları bir miktar hayal kırıklığına uğratmıştır. Çünkü evrimsel süreçte önemli olan, bu özelliklerin ne kadar kalıtılabilir olduğudur. Örneğin, ilk çocuğun yapıldığı dönemdeki boy uzunluğu ve yaş ne kadar kalıtsaldır? Yani 30 yaşında bebek sahibi olan 1.6 metre boyundaki kadınların yavruları da 30 yaşında bebek sahibi olmaya ve yaklaşık 1.6 metre boyunda olmaya yatkınlar mıdır? Bunun ötesinde hangi faktörler insan popülasyonlarını şekillendirmektedir? Örneğin, araştırma sonuçlarına göre ilk doğumun yapıldığı yaş, kültürel ögelerden ciddi anlamda etkilenebilmektedir. Ancak annelerimizin "Kaç yaşına geldin, evde kalacaksın!" laflarının bizim üzerimizde yarattığı baskının genler üzerinde hiçbir etkisi bulunmamaktadır. Bu durumda, bu istatistiki verilerin evrimsel bağlamdaki anlamlarını nasıl okumamız gerekir?

İşte bu tür detayları ortaya çıkarmak isteyecek olursak, araştırdığımız her bir özelliği ve o özelliğe neden olan genlere bir bütün olarak bakmamız gerekmektedir. Bu tip araştırmalar günümüzde giderek artan bir hız, miktar ve isabetlilikle yapılabilmektedir. Sonuçlar ise baş döndürücüdür!

Örneğin, Temmuz 2016'da Harvard Üniversitesi'nden Jonathan Beauchamp tarafından yayınlanan bir araştırmada ömür boyu üreme şansını göreli olarak arttıran ve "rLRS" adı verilen genlerin çeşitliliği incelendi. rLRS sayısı, bir bireyin ömrü içerisinde sahip olacağı yavru sayısını öngörmemizi sağlayan bir sayıdır. Araştırmada, Avrupa kökenli Amerikalılar'a ve bunlar arasında da Sağlık ve Emeklilik Araştırmaları veritabanına kayıtlı olan bireylere odaklanıldı. Bu emeğin sonucunda Beauchamp, evrimin eğitim düzeyine karşı çalışırken, dişilerde ilk adet görme yaşını (menarş) düşürecek şekilde çalıştığını ortaya koymayı başardı. 

Elbette ki bu tür araştırmaların sonuçlarını bulandıran en önemli faktörlerden birisi, makalenin başında da sözünü ettiğimiz kültürel evrim sürecidir. Kültürümüz dahilinde geliştirdiğimiz sistemlerden ötürü hangi özelliklerin tercih edildiği durmaksızın değişmektedir ve bunların her zaman biyolojik bir alttabanı olmayabilmektedir. Buna rağmen dikkatli bir inceleme, kültürel evrimin etkileriyle Doğal Seçilim'in izlerini birbirinden ayırabilmemizi mümkün kılmaktadır. Bunu yaptığımızda göreceğimiz, insanların halen evrimleşmeyi sürdüren hayvan türleri olduğu gerçeğidir.


Kanımız Evrimleşmektedir!

Doğal Seçilimle olan evrimi görmek için çok uzağa bakmak gerekmez. Damarlarımızda durmaksızın akan kanı incelemek bile fazlasıyla yeterlidir! 

B tipi kan grubu Orta Asyalı insanlar arasında fazlasıyla yaygındır; ancak diğer coğrafyalarda bu kan grubuna çok daha seyrek rastlanır. Dahası, ABO tipi kan grubu sistemi haricinde yeni kan grubu sistemleri de keşfedilmiştir ve bunların her biri belli coğrafyalarda daha sık görülmektedir. Bunlardan en meşhur ve ilginç olanı Duffy kan grubu sistemidir. Bu sistem içerisinde, tıpkı ABO sistemindeki gibi 3 gen varyantı (aleli, çeşidi) bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesine "boş duffy" adı verilmektedir ve Sahra-Altı Afrika'da yaşayan insanların %95'inde bu kan grubu görülür. Buna karşılık bu coğrafya dışındaki insanlarda bu kan grubuna neredeyse hiç rastlanmaz. Bu durum, seçilimin bariz bir şekilde coğrafya-özellik ilişkisini desteklediğini doğrulamaktadır.

Sadece kan grubu da değil! Kan grubu haricinde kan hastalıkları ve anormallikleri de evrimsel bir örüntüye sahiptir. Bunlardan en ilginç olanı, glikoz-6-fosfat dihidrojenez (G6PD) isimli bir enzimin eksikliği sonucunda oluşan bir hastalıktır. Bu enzim, kırmızı kan hücrelerimizin bakımını ve sürdürülmesini sağlar. Eğer ki bu enzime yeterli miktarda sahip değilseniz, çoğu zaman aşırı zararlı ve hatta ölümcül hastalıklarla yüzyüze gelirsiniz. Ancak bunun haricinde bu enzimin eksikliği, baklagillere karşı (özellikle de baklaya karşı) aşırı bir reaksiyona neden olmaktadır. Bunun haricinde orak hücre anemisi, alfa talesemi olarak da bilinen düşük hemoglobin üretimi hastalığı, hemolitik anemi (ovalositoz) ve hemoglobin C ve hemoglobin E gibi anormal hemoglobin tiplerine sahip olma gibi kan hastalıkları da ilginç sağlık sorunlarının başında gelmektedir. Bu hatalıkların popülasyon içerisinde bulunma sıklıklarını, bu sıklıkların coğrafyalara göre dağılımını ve bunların nesiller içerisindeki değişimini inceleyerek insanlar üzerinde işleyen evrimsel süreci gözlememiz mümkündür.


İşte tam olarak bunu yapan bilim insanları, sıtmanın sıklıkla bulunduğu bölgelerde bu kan varyasyonlarının da daha sık görüldüğünü ortaya koymuşlardır. Üstelik sadece günümüzde de değil, tarih boyunca! Bunun sebebi de çok basittir: Sıtma, hemoglobin yoluyla sistemimizde işleyen bir parazittir. Dolayısıyla hemoglobin yapısının değişmesine neden olan her bir "hastalık", sıtmaya karşı ciddi bir direnç kazandırmaktadır. Özellikle de "boş duffy" tipi kan grubuna sahip bireylerin kanlarında sıtmaya karşı dirençli parçacıklar tespit edilmiştir. Bu kan grubuna sebep olan genin FYA ve FYB alellerine sahip bireylerin kanlarındaki sıtma paraziti, hemoglobini parçalayamamakta ve sıtmanın bilindik semptomlarına ve sorunlarına sebep olamamaktadır. Dahası bu genlere sahip bireylerin kırmızı kan hücrelerinin yüzeylerinde enflamasyonla mücadele etmekte kullanılan kimyasallar oluşabilmektedir ve bu da, sıtmaya neden olan Plasmodium vivax'a karşı direnç kazanılmasını sağlamaktadır. Eğer ki bu genlere sahip değilseniz, P. vivax sizi kolaylıkla alt edebilecek ve enfeksiyona neden olabilecektir.

Elbette ki bu çeşitliliğe sahip olmanın bir bedeli vardır. Örneğin eğer ki orak hücre anemisine sahip tek bir gen setine sahipseniz (sadece annenizden ya da sadece babanızdan gelen gen setinde bu alel varsa), sıtmaya karşı önemli bir direnç kazandığınız ve anemiye de sahip olmayacağınız doğrudur. Bu, içinde bulunabileceğiniz en iyi durumdur (tabii ki benzer durumdaki bir diğer bireyle çiftleşmeniz sonucunda yavrularınızda orak hücre anemisi görülebilir; ancak bu başka bir konu). Fakat eğer ki bu alelin iki kopyasına da sahipseniz, yani hem annenizden hem de babanızdan bu aleli almışsanız, muhtemelen gencecik yaşta öleceksiniz ve hiçbir çocuk üretemeyeceksiniz demektir. 

Bu durumda sıtmanın olmadığı yerlerde orak hücre anemisine neden olan alellerin de çok seyrek bulunmasını bekleriz; çünkü böyle bir riske gerek yoktur. Genin mümkünse tamamen elenmesi çok daha mantıklıdır. Gerçekten de yapılan araştırmalar, sadece sıtmanın görüldüğü coğrafyalarda bu alellerin sıklıkla görüldüğünü, diğer bölgelerde ise bu alellerin Doğal Seçilim sayesinde popülasyondan neredeyse tamamen silindiğini göstermektedir. 


Süt İçebiliyorsanız (veya İçebildiğini Bildiğiniz Birilerini Tanıyorsanız), Evrim Yoktur Diyemezsiniz!

İnsan popülasyonları arasında yakın zamanda evrimleştiğini bildiğimiz en ilginç konulardan birisi kan grupları ve bunların coğrafyalara bağlı dağılımı olsa da, muhtemelen insanları birbirinden ayırmak ve evrimi daha iyi anlamak için kullanabileceğiniz en meşhur örnek bir insanın bebeklik-dönemi sonrasında da süt tüketimi yapabilmesidir. 

İnsanlar ve diğer hayvanlar tarafından tüketilen sütün içerisindeki kalorinin (enerjinin) %30'u laktoz adı verilen bir şekerden gelmektedir. Bu şekerin sahip olduğu enerjiyi alıp kullanabilmek için, bu şekeri parçalayıp kullanabilecek enzimlere sahip olmanız gerekmektedir. Eğer sindirim sisteminizde laktaz isimli bu enzim bulunuyorsa (laktoz şekerin, laktaz enzimin adıdır), laktoz şekeri galaktoz ve glikoz isimli diğer iki basit yapılı şekere parçalanabilecektir. 

Laktaz enziminin üretimini mümkün kılan gen, memelilerin neredeyse tamamında bulunmaktadır. Ne var ki bu gen, birçok memelide sadece bebeklik döneminde aktiftir; çünkü bebeklerin ana besin kaynağı annelerinin ürettiği süttür. Bebeklik çağı geçtikten sonra birçok memelinin süte ihtiyacı kalmaz. Dolayısıyla laktaz geni de evrimsel süreçte yetişkinlik döneminde inaktive olacak şekilde evrimleşmiştir. Buna bağlı olarak da yetişkin bireylerin sütü sindirememesi (laktoz intoleransı) durumu oluşur.

Tarım-öncesi dönemde yaşayan insan popülasyonları ile günümüzdeki modern insan popülasyonlarının önemli bir bölümünde durum böyledir: Süt sindirilemez, ya da sadece bebeklik döneminde sindirilebilir! Ancak türümüzün evrimsel ilerleyişinde, bazı bireylerde yetişkinlikte de laktaz üretimi sürecek şekilde değişim yaşanmıştır.

"Ne var ki, sütü bol içiyorlardır, o da enzimin üretimini tetikliyordur. Bunun evrimle ne alakası var?" diye sorabilirsiniz. Yine, tamamen yanılıyorsunuz. Aslında evet, sindirememeye rağmen düzenli süt tüketme çabası çok kısıtlı da olsa laktaz üretimini tetikleyebilmektedir. Buna biyolojide "modifikasyon" (daha doğrusu "aklimasyon") adını vermekteyiz ve bu, evrimsel bir değişim değildir. Tıpkı güneş altında kalıp da ten renginizin değişmesi ama çocuklarınızın bronz tenli doğmaması gibi, vücudu düzenli süt tüketimine zorlayarak laktaz üretmeye itmek de evrimsel bir değişim değildir. Bunu anlamanın en kolay yolu, bu bireylerde süt tüketimini arttıracak olursanız, kısa bir süre sonra ciddi sindirim sorunları yaşamaya başladıklarını görmektir. Özellikle Çinli ve Güney Avrupalı bireylerde laktoz intoleransı yaygın olarak görülür.


Buna karşılık sütü her yaşta tüketebilen bireylerde laktozun üretilebiliyor olmasının nedeni vücudu zorlama değildir. Gerçekten de bu gen ömür boyu aktive olacak şekilde evrimleşmiş ve değişmiştir. Özellikle Kuzey Avrupalı ve Sahra-Altı Afrikası'ndan olan insanların %95'inden fazlasında laktaz ömür boyu üretilir ve böylelikle sorunsuz bir şekilde süt tüketimi ömür boyunca yapılabilir. Benzer şekilde, Doğu Avrasya'daki bazı toplumlar ile bazı diğer Afrika ülkelerinde de laktoz sindirimi yetişkinlikte de sürdürülebilmektedir.

Bu sindirimin sebebi enzimin kendisinde meydana gelen bir değişimden kaynaklanmaz. Bebeklik döneminde de, yetişkinlikte de üretilen laktaz birebir aynı enzimdir. Ancak evrim, sadece bir özelliğin yapısını belirleyen genler üzerindeki değişimler sonucunda yaşanan bir süreç de değildir! Bir genin aktivitesini etkileyen diğer genlerin (regülatör genlerin) değişimi de, evrimsel farklılaşmalara neden olabilir. Laktaz örneğinde olan da budur. 

İrlanda'dan Hindistan'a kadar olan bölgede yaşayan insanlarda gözlenen tek bir mutasyon, ömür boyu laktaz üretimini (laktoz sürerliğini) mümkün kılmaktadır. Arabistan'dan Sahra-Altı Afrikası'na kadar olan bölgede ise benzer bir sonuca neden olan 4 farklı mutasyon tespit edilmiştir. Üstelik bu evrim tek bir seferde de yaşanmamıştır: Antik Homo sapiens atalarımızda bu evrim en az 5 farklı sefer yaşanmış ve diğer insanlara seçilim yoluyla aktarılmıştır. 

Pek de şaşırtmayacak bir şekilde, bu mutasyona sahip olan bireylerin çevrelerinde de bol miktarda süt verebilen büyük baş hayvan, koyun, keçi ve deve bulunmaktadır. Bu hayvanlar sadece son 10.000 yıldır evcilleştirilmiş olduklarına ve özellikle de Sahra-Altı Afrikası gibi bölgelere bu hayvanlar sadece son birkaç bin yılda geldiğine göre, söz konusu evrim de bu süreç içerisinde yaşanmış olmak zorundadır. 

Ancak burada bir yanlış anlaşılmanın da önüne geçmek gerekmektedir: Söz konusu evrim, insanların etrafında süt üreten hayvanlar olduğu ve insanlar bunları tüketmeye kendilerini zorladıkları için yaşanmamıştır. Ömrü boyunca süt tüketebilmelerini sağlayacak (laktoz sürerliğini sağlayan) genetik varyasyonlara sahip bireyler özellikle de zor zamanlarda daha kolay hayatta kalmış ve daha kolay üremiştir. Böylece bunların genleri yavrularına daha fazla aktarılmıştır. Yoksa süt içip de sindiremeyenlerin ölmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Hatırlayacak olursanız, evrimin yaşanması için o kadar da büyük bir seçilim baskısına gerek yoktur. Ufacık farklılıklar bile uzun vadede önemli değişimler yaratabilir. 

Gerçekten de laktaz sürerliği, yakın insan tarihinde yaşanmış en büyük değişimlerden birisidir. Bu nedenle bilim insanlarının da uzun zamandır ilgisini çekmektedir. Bu konuda çalışmalar yürüten araştırmacılardan birisi Almanya'daki Johannes Gutenberg Üniversitesi Joachim Burger ve arkadaşlarıdır. Çok sayıda antik insan iskeletinin kalıntılarından elde ettikleri DNA parçalarını kullanan araştırmacılar, 7000 yıl ve öncesindeki insanların laktaz enzimi üretimini incelemeyi başarmışlardır. Bu zaman diliminde Avrupa'da yaşayan insanlar sadece avlanmış, balık yakalamış ve toplayıcılık yapmışlardır; hayvanları evcilleştirip de sütlerini tüketmemiştir. Bu nedenle, tam da beklendiği üzere, bu bireylerin hiçbirinin genlerinde laktaz sürerliğine rastlanmamıştır. Ancak ne zaman ki daha yakın zamandan kalma kemiklerden elde ettikleri DNA'lara bakmaya başlamışlardır, işte o zaman laktaz sürerliğine neden olan genlerin izlerini de görmeye başlamışlardır. Bu bireyler, büyük baş hayvanların evcilleştirilmesinden sonra yaşamış insanlardır. 

Laktaz sürerliği atalarımız için öylesine avantajlıdır ki, her nesilde popülasyon içerisindeki görülme sıklığı %10 oranında artmıştır. Bu durum laktaz sürerliğini yakın insan tarihinde bildiğimiz en kıymetli evrimsel değişimlerden biri kılmaktadır. Yine yakın zamana ait, bildiğimiz en güçlü seçilim baskılarından birisi budur. Zira laktoz sindirimi sadece ek bir besin kaynağı sağlamaz; aynı zamanda bireylerin daha zengin bir şekilde beslenebilmesini sağlar. Bu da kadınların daha sağlıklı ve fazla sayıda bebek üretebilmesini mümkün kılmaktadır. Ayrıca dişilerin gelişimine olumlu katkılar yaparak onların ergenlik yaşına daha çabuk ulaşmalarını, böylece daha uzun süre cinsel olarak verimli olmalarını sağlamaktadır. Buna bağlı olarak da çocuklar arasındaki yaş farkları artmış, ebeveynler çocuklarını daha kolay büyütebilmiş, daha fazlasını hayatta tutabilmiş ve kendilerine avantaj sağlayan bu genlerin her nesilde daha da sık görülmesini sağlayabilmişlerdir.

Muhtemelen bu evrim günümüzde de durmuş değildir! Bazı popülasyonlarda laktaz sürerliğinin görülme sıklığı günümüzdek 2000 yıl öncesine kadar hızla artmayı sürdürmüştür. 2016'nın bahar aylarında Stanford Üniversitesi'nden Yair Field tarafından yapılan bir araştımada, 3000 İngiliz genomu incelenmiştir. Bu araştırmaya göre Roma İmparatorluğu zamanlarından beri insan popülasyonlarının geçirdiği en büyük evrimsel değişim yetişkinlikteki laktoz sindirimi olmuştur. Bu genlerin genomlar içerisinde görülme sıklıklığı, diğer tüm genlerden kat kat hızlı artmıştır. 

Günümüzde halen bunun sürdüğünü kesin olarak söylemek zor, ancak bundan 2000 sene sonra yaşayan bilim insanları bunu ilan edebilirler. Ancak genellikle evrimsel süreçte bu kadar hızlı yayılım gösteren genlerin evrimsel değişimi birden sonlanmaz, upuzun süreler boyunca, belki giderek azalan bir hızda yayılmayı ve evrimleşmeyi sürdürürler. Dolayısıyla muhtemelen laktoz sindirimi ile ilgili genlerimiz günümüzde halen nesilden nesile evrimleşmektedir! 


Evrimi Gözlemek Hiçbir Zaman Kolay Olmamıştır! Tıpkı Evrimsel Sürecin Kolay Olmadığı Gibi!

Bu makalede verdiğimiz örneklerin gözlenebilirliğinin kolay oluşu sizi yanıltmasın! Aslında insan evrimine dair diğer birçok özellik hiç de kolay bir şekilde gözlenenemektedir. Bunun sebebi evrimin yavaşlığından da ötedir: Birçok özelliğimiz, birden fazla gen tarafından kontrol edilir. Benzer şekilde bir gen, birden fazla özelliği tek başına etkileyebilir. Bu durum, bu genlerin değişimi ile fiziksel özelliklerin değişimi arasındaki bağlantıları kurmamızı zorlaştırmaktadır.

Bunun en klasik örneği deri renginin evrimidir. İnsan popülasyonları arasındaki en bariz ve en meşhur farklılıklardan birisi deri rengindeki farklılıklardır. Bugüne kadar deri rengini belirleyen 25 civarında gen tespit edilmiştir. Bu genler çeşitli kimyasal yolaklar aracılığıyla birbirlerine bağlıdırlar ve melanin adı verilen, derimize rengini veren kimyasalı üretirler. Bu genlerde meydana gelen değişimler, "ömelanin" denen ve siyah rengi üreten pigmentin oluşumuna engel olabilir. Bir diğer gende meydana gelen değişimler "feomelanin" adı verilen bir pigmentin deri boyunca yayılmasına neden olur ve buna bağlı olarak çiller de dahil olmak üzere çeşitli deri desenleri oluşur. 

Karmaşık genetik altyapısına rağmen deri renginin evrimi çok yakından çalışılmakta ve araştırılmakta olan bir konudur. Dahası, tüm zorluk ve karmaşıklıklara rağmen, bu fiziksel özelliğimizin küresel boyuttaki evrimsel patikasını takip etmemiz mümkündür. Örneğin tropik bölgelerde yaşayan bireylerin ataları siyah renkte olmaya meyillidir; ancak daha kuzey ve güney bölgelerde yaşayan bireylerin derileri daha açık renklidir. 

Son 15 yıldır bu konu üzerinde yapılan araştırmalar, bu deri renklerinin aslında ne kadar yakın bir geçmişte evrimleştiğini gözler önüne sermektedir. Antik DNA üzerinde yapılan çalışmalar, kuzey Avrupa'da yaşayan bireylerin açık deri renklerinin günümüzden sadece 10.000 yıl kadar önce evrimleştiğini göstermektedir! Hatta bundan sadece birkaç bin yıl önce yaşamış kuzey Avrupalılar'ın deri renkleri bile, bugünkü bireyler kadar beyaz değildir! 

İnsan renklerinde başka yapıların da evrimleştiği görülmektedir. Örneğin Field ve arkadaşları tarafından yapılan bir araştırmaya göre saç ve göz renklerimiz de hızla evrimleşmeyi sürdürmektedir. Özellikle de, yine İngilizler üzerinde yapılan bir çalışma, bu insanların saç ve göz renklerinin giderek artan bir hızla evrimleştiklerini düşündürmektedir. Mavi gözlerle ilişkilendirilen 1 gen ile sarı saçlar ile ilişkilendirilen 2 gen, bu hızlı evrimin ürünlerinden sadece birkaçıdır. İngiltere'nin Roma İmparatorluğu zamanlarından beridir Vikingler, Anglo-Saksonlar ve Normanlar gibi birçok toplum tarafından göç merkezi haline getirildiği bilinmektedir. Bu toplumlar, beraberlerinde kendilerine has genleri de taşımışlardır. Ancak İngiltere toplumunda meydana gelen evrimsel değişimler sadece göçe bağlı değişimler değildir. Her ne kadar bu göçler gen frekanslarını (bir genin popülasyon içerisinde görülme sıklığını) değiştirmiş olsa da, İngilizlerin giderek artan miktarda sarı saçlara sahip olması son birkaç milenyumda (bin yılda) yaşanmış bir olaydır. 


Boy uzunluğu da geride bıraktığımız yıllarda evrimleşmiş ve evrimleşmeyi sürdüren özellikler arasında bulunmaktadır. Kuzey Avrupalılar genel olarak Güney Avrupalılar'dan bir miktar uzundur ve bu farklılıkları yaratan genleri inceleyen uzmanlar, Doğal Seçilim'in boy üzerinde ciddi etkileri olduğunu ortaya koymuşlardır. Özellikle de son 2000 yıl içerisinde Kuzey Avrupalı insanlar üzerindeki seçilim baskısı, onları giderek daha uzun boylu olacak şekilde değiştirmiştir. 

Boy uzunluğundaki artış, sanılanın aksine aslında Dünya'nın tamamında ve her iki cinsiyette de görülen bir olay değildir. Örneğin makalemiz içerisinde sözünü ettiğimiz Framingham insanları ile ABD'de ve diğer ülkelerde yaşayan insanlar üzerinde yapılan diğer araştırmalar, kadınlar arasında daha kısa boylu olanların seçildiğini göstermiştir. Özellikle de son birkaç on yılda kısa boylu kadınların cinsel avantajı daha belirgin hale gelmiştir. Buna karşılık, Sahra-Altı Afrika ülkelerinden biri olan Gambiya'da yapılan bir araştırma, kadınlar arasında da İngiliz erkeklerde görülen durumun yaşandığını ortaya koymuştur: Daha uzun kadınlar, daha fazla çocuk sahibi olmaktadır!

Üstelik bu örüntüde illa "erkeklerin daha kısa boylu dişileri seçmesi" gibi bir Cinsel Seçilim sürecinden söz etmemiz bile gerekmemektedir. Eğer ki genetik sebeplerle kısa boylu kadınlar daha fazla çocuk sahibi olabilirlerse, erkekler uzun dişileri seçiyor olsalar bile evrimi bu yöne sürüklemeyi başaramayabilirler. Çünkü kısa olan kadınlar daha zor eş bulup, daha az sayıda ürüyor olsalar da, bir defa bir eş bulduklarında sayıca daha fazla bebek üretebileceklerdir. Bu nedenle popülasyon içerisinde kısalığa neden olan genin frekansı da giderek artacaktır. Yani Doğal Seçilim ile Cinsel Seçilim çatışacak ve hangisinin seçilim baskısı daha yüksekse evrim o yöne doğru ilerleyecektir.

Erkeklerde ise hikaye birazcık daha karmaşık gözükmektedir. Örneğin Hollandalı ve Polonyalı erkekler üzerinde zayıf da olsa uzun boylu olma konusunda bir seçilim baskısı bulunmaktadır. Buna karşılık, diğer ülkelerde yapılan incelemelerde uzun boylu ya da kısa boylu olma üzerinde herhangi bir seçilim baskısı bulunmadığı gözlenmiştir. Fakat özellikle Hollandalı erkekler üzerindeki Cinsel Seçilim baskısının bu ülkedeki erkeklerin Dünya'nın en uzun erkekleri olmasının temel nedeni olduğu başka araştırmalarla da doğrulanmıştır. Londra Hijyen ve Tropik Tıp Fakültesi'nden Gert Stulp tarafından yapılan araştırmada, Stulp ve arkadaşları 168.000 Hollandalı insandan, 1935-1967 yılları arasında elde edilen verileri incelemişlerdir ve gerçekten de kadınların uzun eşler istemesinin boy artışında rol oynadığını bulmuşlardır. 

Yaptıkları araştırmada gösterdikleri üzere ortalamadan daha uzun erkekler daha fazla çocuk sahibi olmuşlardı, dolayısıyla daha fazla çocukları hayatta kalabilmişti. Ortalamanın altındaki erkekler ise daha düşük ihtimalle üreyebilmişlerdi. Kadınlar arasındaysa ortalama boya daha yakın olanlar daha fazla çocuk yapmıştı. Bunun kısmi nedeni, ortalamadan uzun ya da kısa olan dişilerin daha az üreyebilmesidir. Ancak bir ilişkide kadın eğer ki uzunsa, diğerlerine göre ortalamada daha fazla çocuk yapmıştı. Hem uzun erkekler, hem de uzun kadınlar ailelerini daha ilerleyen yaşlarda kurmuşlardı. Uzun erkekler birbirleriyle eğitim konusunda da rekabet halindeydi. Ancak iyi bir eğitim sonrasında bir eş bulup, çocuk yapmaya karar veriyorlardı. Ayrıca daha uzun olan erkeklerin, daha kısa olan hemcinslerine göre ortalamada daha yüksek gelire sahip olduğu da tespit edilmiştir. Tüm bunlar, söz konusu boy değişiminin seçilimin bir ürünü olduğu gerçeğini doğrulamaktadır.


Üstelik bu tip fiziksel değişimleri iskeletlere bakarak da gözlememiz mümkündür. Örneğin insan iskeletleri üzerinde yapılan incelemeler, kafa yapımızın nesiller içerisinde değiştiğini göstermektedir. Evrimsel süreç içerisinde çok yakın tarihte bile insan türünün kafası daha geniş ve hacimce birazcık daha küçük olacak şekilde değişmiştir. Benzer şekilde, insanların cinsel üremeye başladıkları ergenlik yaşı da ciddi anlamda düşüş yaşamıştır. Öyle ki, sadece 1860 yılından bu yana insan dişilerinin ergenliğe girme yaşı 6-7 yaş azalarak 16.6'dan kimi bölgelerde 9-10 yaşına kadar, birikimli seçilim sonucunda kademeli olarak düşmüştür. Şimdilik bu yapısal değişimlere neden olan genlerin tamamı bilinmiyor olsa da, insan biyolojisi ve genetiği hakkında daha fazla bilgiye sahip oldukça, Doğal Seçilim'in türümüz üzerindeki etkilerini anlamak da kolaylaşmaktadır.

Ne yazık ki insan evriminin yakın geçmişteki izlerine dair sadece birkaç fiziksel özellik net bir şekilde görülüp incelenebilmektedir. Geriye kalan birçoğu evrimin karmaşık süreci içerisine gizlenmiş haldedir ve birçok genetik yolak halen keşfedilmeyi beklemektedir. Avrupalı insanlardan elde edilen antik DNA'ya dayalı çalışmalar şu anda insan tarihine dair en net verileri veriyor olsa da, Amerika kıtaları, Etiyopya, Hindistan, Çin ve diğer birçok kıta ve ülkeden elde edilen yeni veriler sayesinde insan evrimini anlamamız kolaylaşmaktadır. Daha şimdiden tek bir genoma bile bakarak bu insanların antik tarihlerini gözler önüne serebilecek teknolojilere sahibiz. Çok yakında, sadece gen frekanslarına bakarak insan yakın tarihini şekillendiren evrimsel adaptasyonları bir kitap gibi okumayı başarabileceğiz gibi gözüküyor.


Doğal Seçilim'in Ötesinde Düşünmek

Makale içerisinde birkaç defa değindik; ancak burada derli toplu şekilde bu konuya bir kez daha değinmekte fayda görüyoruz: Evrimin tek mekanizması Doğal Seçilim değildir! 

Evrim, iki ayaklı bir süreçtir: çeşitlilik ve seçilim. Çeşitlilik mekanizmaları arasında mutasyonlar, transpozonlar, gen çaprazlanmaları ve göçler gelir. Bunun haricinde viral enfeksiyonlar, bakteriyel enfeksiyonlar, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan yatay gen çaprazlanması gibi mekanizmalar da çeşitliliğe katkı sağlamaktadır. Bu mekanizmaların hiçbiri insanlar tarafından durdurulabilir değildir. Etrafımızda radyasyon kaynakları ve mutajenler olduğu müddetçe genlerimiz durmaksızın değişecektir. Genomlarımızın %50'sini oluşturan sıçrayan gen elemanları (transpozonlar), durmaksızın yer değiştirerek genlerimizde farklılıklara yol çacaktır. Eşeyli bölünme sonucu sperm ve yumurtalar ürettikçe ve eşeyli olarak karşıt cinsiyet ile çiftleşmek suretiyle üredikçe genlerimiz birbirine karılacak, yepyeni genetik kombinasyonlar ortaya çıkacaktır. Virüsler ve bakteriler vücutlarımıza girdikçe, başka organizmalardan çaldıkları genleri bizlere enjekte edebilecekler, böylece genom çeşitliliğimize katkı sağlayacaklardır. Popülasyonlarımız gezegen üzerinde yer değiştirdikçe, diğer coğrafyalarda yaşayan insanların genomları ile kendi genomları birbirine karışacak, kendi atalarına ait genleri onlara taşıyacaklardır. Tüm bunlar, insan türünün genetik çeşitliliğini durmaksızın arttıran faktörlerdir. Bu genetik değişimler üreme hücreleri, üreme organları, sperm ve yumurtanın birleşmesi sonucu oluşan zigot veya zigottan sonra oluşan ilk birkaç hücrelik soy hatlarında meydana geldiği müddetçe kalıtsal olacak, gelecek nesillere aktarılacak ve evrimsel anlam kazanacaktır.

Ancak çeşitliliğin tek başına yaratımı anlamsız ve yetersizdir. Çünkü çeşitlilik tamamen rastgele bir biçimde yaratılır, kendini tekrar eden bir sistemi, bir süreci bulunmaz. Buna karşılık evrimin tesadüflerden ibaret olmadığı bir gerçektir. Bu nasıl olmaktadır? Seçilim mekanizmaları sayesinde! Çeşitlilik sonucunda üretilen yeni varyasyonlar, bulundukları çevre dahilinde ya ortalama düzeyde avantajlıdır, ya ortalamadan daha avantajlıdır ya da ortalamadan daha az avantajlıdır (daha dezavantajlıdır). Buna bağlı olarak hayatta kalma ve üreme şansları değişecektir. Bu da, hangi genlerin popülasyonda artıp, hangilerinin azalacağını belirleyecektir. Yani seçilim rastgele değil, popülasyon ile çevre arasındaki ilişkinin ürünü olarak doğan, yönlendirilmemiş olsa bile sistematik olan bir doğa yasasıdır. Evrimin tesadüfi olmayışının en temel nedenidir. 

Bu seçilim mekanizmaları arasında Doğal Seçilim en güçlüsü ve popüleri olsa da, Cinsel Seçilim, Yapay Seçilim, Akraba Seçilimi gibi diğer mekanizmalar da durmaksızın çeşitlilik arasından seçilimi sağlayan unsurlardır. Dahası, kültürel evrimimizin bir parçası olan Kültürel Seçilim kavramı da memetik evrim dahilinde giderek güçlenmekte olan bir mekanizmadır. İnsanlar cinsel tercihlerini belli kategorilere göre yapmayı sürdürdükçe, Cinsel Seçilim sayesinde popülasyonlarımız değişmeyi sürdürecektir. Yapay Seçilim'in etkilerini insanlar üzerinde görmek etik nedenlerden dolayı zordur; ancak insanlar belli coğrafyalardaki toplumlara karşı daha fazla savaşlar açıp, onları daha çok öldürdükçe, yapay olarak da olsa gen havuzunda çeşitli elemeler yapmaktadırlar. Örneğin Orta Doğu'daki insanların yapay savaşlar nedeniyle daha fazla ölmesi, Orta Doğulu genlerinin popülasyondan daha sık elenmesine neden olmaktadır. Keza Akraba Seçilimi çerçevesinde bize daha yakın olan, aramızda akrabalık ilişkisi olan bireyleri kayırıyor olmamız, onların daha başarılı olmasıyla sonuçlanmaktadır. Buna bağlı olarak o akrabalarımızın genleri gelecek nesillere daha kolay ve daha fazla aktarılabilecektir. Bu da, bizlerin genlerinin bir kısmının gelecek nesillerde daha fazla temsil edilmesine neden olur, çünkü akrabalarımız ile değişen oranlarda genetik ortaklığa sahibizdir. Tüm bunlar, tüm hızıyla insan popülasyonlarında süregelmekte olan seçilim baskılarıdır.

Bu açılardan incelendiğinde insan evriminin halen devam ettiği, bir an bile durmadığı ve asla durmayacağı söylenebilir.


İnsan Evrimi de Dahil Olmak Üzere Herhangi Bir Canlının Evrimi Durabilir Mi?

Makalemiz boyunca insan evriminin durmadığını, halen devam ettiğini göstermeye çabaladık. Büyük oranda bunu başarabildiğimizi umuyoruz. Ancak burada belki de daha temel ve teorik bir sorunun sorulması gerekiyor: Sahi, evrim herhangi bir noktada, herhangi bir tür için durabilir mi? Yani bir türün hiç evrimleşmiyor olması mümkün müdür?

Teorik olarak evrim durabilir, evet. Evrimsel biyolojide bir tür popülasyonunun evriminin durma noktasına gelmesine Hardy-Weinberg Dengesi adını vermekteyiz. Bu denge dahilinde evrimin mekanizmalarının işlemediği popülasyonlar, evrimleşme sürecine devam edemezler. Bir diğer deyişle, bu dengede bulunan popülasyonlarda teorik olarak evrim durmuştur.

Pratikte ise bunu neredeyse hiçbir zaman görmeyiz, çünkü hemen hemen her tür, durmaksızın evrimleşmektedir. Bunun sebebi, evrimin mekanizmalarının hepsinin herhangi bir zaman diliminde tamamen durmasının imkansız oluşudur. Öyle veya böyle bir veya birkaç mekanizma mutlaka işleyecektir. Örneğin, mutasyonlar meydana gelecek, canlılar hayatta kalmayı rahatlıkla başarıyor olsa da üreme konusunda mücadele veriyor olacaktır. Üstelik hiçbir seçilim olmasa bile, yanlış zamanda yanlış yerde olan canlılar ölecek, doğru zamanda doğru yerde olan canlılar hayatta kalacaklardır. Bu tür bir "şans" faktörü, canlının uyum başarısından bağımsız olarak hayatta kalması veya ölmesiyle sonuçlanacaktır. Dolayısıyla aslen son derece uyumlu olan bireyler hayatlarını yitirecek, aslen son derece uyumsuz olan bireyler şans eseri hayatta kalabilecektir. Evrimin Genetik Sürüklenme denen bu mekanizması dolayısıyla da popülasyonlar öyle veya böyle değişmeyi sürdürecektir.

Türün bazı popülasyonları geçici olarak bu dengeye ulaşarak çevresiyle harika bir şekilde uyumlu hale gelebilir; ancak gerek çevrenin durmaksızın değişiyor olması, gerekse türler üzerindeki rastlantısal etkiler (yanlış zamanda yanlış yerde olup da araba altında kalarak ölmek gibi) evrimi mutlaka tetikleyecek, Hardy-Weinberg Dengesi'ni bozacaktır.

Tüm bu açılardan incelenecek olursa, evrimin "tamamen durduğu veya sona erdiği" iddiasında bulunmak imkansızdır. Çünkü bunu diyebilmek için incelediğimiz türün tüm geleceğini bilmek ve Hardy-Weinberg Dengesi'nin gelecekte de asla bozulmayacağını iddia etmek gerekir. Geleceği görmemiz şu anda imkansız olduğundan, böyle bir cümle de yapısal olarak hatalı olacaktır.  


Geleceğe Doğru Evrimleşmek...

Eğer ki insan evrimine dair tek ve en önemli bilgi nedir diye soracak olsaydınız, yanıtımız çok net olurdu: İnsan türünün çeşitliliği, çok, çok ama çok yakın bir tarihte ortaya çıkmıştır. Yani biz, Dünya tarihinde çok yeni bir türüz! Şu anda Afrikalısından tutun da Arabına, Türk'üne, Çerkez'ine, Amerikalısı'na, Fransız'ına, Çinlisine, İtalyanına kadar farklı toplumları oluşturan insanların tüm genlerinin (ve genetik çeşitliliğin) %90'ından fazlası birebir aynıdır ve her biri Sahra-Altı Afrikası'nda 100.000 yıl kadar önce yaşamış atalarımızın genlerinden gelmektedir! Yani bizler birbirimize o kadar benzeriz ki, uluslara, fiziksel özelliklere ya da tarihi niteliklere bakarak da türümüzü ırklara bölmek mümkün değildir! Hoş, insan türünde ırkların bulunmayışının asıl nedeni, insan popülasyonlarının biyolojik ırk tanımına uymayan yapıda olmasıdır. Ancak bunun ötesinde türümüzdeki genetik çeşitlilik öylesine yenidir, öylesine tazedir ki, insanlar arasındaki farklılıklara odaklanıp bunlardan yola çıkarak kategoriler oluşturmaya çalışmak insan aklına hakaret düzeyinde saçmadır.

İnsan türündeki genetik çeşitliliğin bir zamanlar yok olma noktasına geldiği gerçeğini bundan sadece 15 sene kadar önce öğrenmiş bulunmaktayız. Aslında türümüzün ataları 6-7 milyon yıl kadar önce şempanze ve bonobolar ile olan ortak atalarından ayrılıp da kendi evrimsel yolaklarına girdiklerinden beridir vücut büyüklüğü, diyet, davranışlar ve beyin büyüklüğü gibi birçok açılardan çok ciddi evrimsel değişimler yaşamışlardır. Bu evrimsel değişimlerin sonucunda iki ayak üzerinde yürüme, alet kullanımı, kültür yaratımı ve dil geliştirme gibi müthiş evrimsel atılımları başarmamız mümkün olmuştur. Üstelik bu değişimlerin çok büyük bir kısmı sadece son 100.000 yılda yaşanmıştır! Evrimin devasa zaman skalası üzerinde bu, yok denecek kadar az bir süredir! Ve bizler, daha şimdiden birbirimizdeki farklılıklardan yola çıkarak kendi türümüzü ve doğayı katlediyoruz!

Fosil kayıtları ve günümüze ulaşan iskelet kayıtlarının gösterdiği bu nefes kesici gerçeklere bakan bilim insanları, insanın evrimsel tarihinin son dönemlerinin epey bir sıkıcı olacağını düşünmüşlerdir. Çünkü uzak geçmişte öylesine ilgi çekici evrimsel değişimler yaşanmıştır ki, insanın yakın tarihindeki evriminin pek de renkli olmayacağı varsayılmıştır. Sonuçta türümüzdeki değişimler dediğimiz gibi çok yakın bir geçmişte ortaya çıkmıştır ve genomumuz da Dünya'nın neresine giderseniz gidin büyük oranda aynıdır. Örneğin şempanzeler ya da diğer primat türlerine ait bireyler arasındaki genom farkları, insanlar arası genom farklarından kat kat daha fazladır ve ilgi çekicidir. Evet, insanlar kültür ve dil gibi kültürel evrim ögeleri bakımından birbirlerinden ciddi anlamda farklıdırlar; ancak bu farkların genomlarımızda karşılığı bulunmamaktadır.

Ne var ki günümüzde halen insanlar yerkürenin farklı noktalarında, farklı seçilim baskıları altında yaşamaktadırlar. Bu durum, Sahra-Altı Afrikası'ndan çıkıp da Dünya'ya yayıldığımızdan beri bu şekilde süregelmektedir. Aslına bakarsanız yapılan incelemelerin de gösterdiği üzere kültürlerimiz arasındaki farklılıklar, bazı evrimsel değişimleri de tetiklemiştir. Örneğin hangi hayvanların evcilleştirildiğine bağlı olarak hayatta kalma stratejilerimiz farklılaşmış ve buna bağlı olarak da yeni seçilim baskıları altında kalmışızdır. Kimi hayvanların evcilleştirilmesi sonucunda yeni besin kaynakları keşfetmiş, buna bağlı olarak laktoz toleransı gibi yepyeni özellikler kazanmışızdır. Tropik bölgelerdeki ormanlık alanları kendi kültürel ihtiyaçlarımız için katlederek sivrisineklere yeni yaşam alanları açmış, bu nedenle sarı humma gibi yepyeni hastalıklarla başbaşa kalmış ve bunlara karşı direnç kazanacak şekilde evrimsel süreçlere girmişizdir. Yeni ekosistemlere doğru yaşam alanlarımızı genişlettikçe deri renklerimiz değişmiş, kanımızın özellikleri farklılaşmıştır.

Doğal Seçilim, evrimin ve doğanın kendisi gibi değişkendir. Zamana ve mekana bağlı olarak seçilim baskıları değişmekte, buna bağlı olarak da evrimin gidişatı yön değiştirmektedir. Örneğin atalarımızın hayatta kalmasını kolaylaştıracak bazı davranışlar, günümüz modern dünyasında herhangi bir avantaj sağlamıyor olabilir. Ancak ne olursa olsun, sadece son birkaç yüz bin yılda bile genomlarımızda meydana gelen değişimler, türümüzde evrimin bir an olsun durmadığını, halen devam etmekte olduğunu göstermektedir.

Üstelik makale içerisinde de belirttiğimiz gibi, modern bilim ve teknolojimiz sayesinde Doğal Seçilim'in hızını kısmen azaltmış olsak da, Cinsel Seçilim, mutasyonlar, transpozonlar, Akraba Seçilimi, gen çaprazlanması, Genetik Sürüklenme gibi rastgele veya sistematik bir biçimde işleyen evrim mekanizmalarının her biri türümüz üzerinde aynı hızıyla çalışmayı sürdürmektedir. Bu mekanizmaların etkisi altında, popülasyonumuz içerisindeki gen dağılımları sürekli olarak değişmekte, bulunduğumuz ortama yavaş ama istikrarlı bir şekilde adapte olup farklılaşmaktayız. 

Bu farklılaşma bizi birdenbire bambaşka türlere dönüştürmeyecek olsa da, yaşam alanlarımız gezegenimizin sınırlarını aşıp da Güneş Sistemi'ne, sonrasında ise yıldızlararası boşluğa uzandığında meydana gelebilecek coğrafi izolasyonlar sayesinde tıpkı kaya cep fareleri gibi ufak farklılıklara sahip toplumlar birbirinden ayrı düşebilir, farklı gezegensel koşullara adapte olacak şekilde farklılaşabilir. Eğer ki bu süreç yeterince uzun bir süre izolasyon altında devam edecek olursa, bizlerden yeni türlerin evrimleşmesi kaçınılmaz olacaktır.

Bunlar çok uzun zaman skalasında olduğu için çoğu zaman takip etmesi, gözlemesi, anlaması oldukça güçtür. Ancak ne olursa olsun, biz bu değişimler silsilesini pek hissetmiyor olsak da, doğadaki evrim yasası ve bu yasanın yapısal mekanizmaları bizi de diğer tüm ürünleri gibi yavaşça ve istikrarlı bir şekilde değiştirmekte, yontmakta ve farklılaştırmaktadır.

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Kaynaklar ve İleri Okuma:
6 Yorum