Hayvanların Denek Olarak Kullanılması ve Denek Hayvanları Üzerine...

Yazdır Hayvanların Denek Olarak Kullanılması ve Denek Hayvanları Üzerine...

Bilim, ahlak felsefesine (etik) yönelik cevaplar veremez. Örneğin bir katili öldürmek, ahlaklı mıdır, değil midir, buna bilim karar veremez. Bu, kültürel evrim sonucunda oluşan, toplumlara bağlı olarak gelişen bir konudur. Zamandan zamana, nesilden nesle, mekandan mekana değişiklik gösterebilir. Bundan 50 yıl önce "ahlaksız" olan bir şey, bundan 50 yıl sonra "ahlakın gerçek ölçüsü" haline gelebilir. Evren içerisinde "mutlak ahlak" diye bir şey bulunmaz; ahlakın göreliliğini insanların kültürü ve toplumu belirler. Muhtemelen hiçbir zaman evrensel bir ahlak yasasına ulaşamayacağız, çünkü objektif yargılara varabileceğimiz bir konudan bahsetmiyoruz. Fakat ahlak ve etikle ilgili her konuda, bulunduğumuz zamanın ve toplumun imkanları ve koşulları değerlendirilerek olabildiğince tarafsız ve daha önemlisi rasyonel (mantıklı) bazı çıkarımlar yapmamız mümkündür. Bu çıkarımların ve sonuçların herkesi tatmin ve mutlu etmesi mümkün değildir; fakat en az iki yüzlülük ve en fazla akılcılık ile sorunlarımıza en azından kötünün iyisi olan çözümler bulabiliriz. Hayvan deneyleri ve hayvanların denek olarak kullanılması konusu da, günümüzde en yaygın olarak tartışılan, halen spesifik bir sonuca varılamamış olan ve daha uzun süreler başvurmak durumunda kalacağımız konulardan birisidir.


Bu makalemizde, hayvanların modern bilimin deneylerinde kullanılması konusuna mümkün olduğunca tarafsız ve gerçekçi bir bakış açısı getirmeye çalışacağız. Biliyoruz ki bu yazımız, sayısız insanın duygularından ötürü bu yazımıza karşı çıkmalarına sebep olacaktır. Ancak yine düşünüyoruz ki, konuya duygusal bir yaklaşım yerine, eldeki verilerden yola çıkarak yapılacak gerçekçi ve mantıklı bir yaklaşım, bu yazımızda yapacağımız temellendirmelerimizin ne kadar yerinde olduğunu görmelerine katkı sağlayacaktır. Yine de, elbette karar sizindir. Dediğimiz gibi, bilim etiğe yönelik yargılarda bulunamaz. Ancak nasıl düşünmemiz gerektiği konusunda yol gösterici olabilir.



Büyük Soruya Cevap Vermek


Etikle ilgili tartışmalardaki en büyük sorun, ortada cevaplanması gereken soru işaretinin son derece muğlak ve öznel olmasından ötürü, kişiyi kendi içinde bile farklı düşüncelere bölebilmesidir. Bir tarafımız bir şey söylerken, diğer tarafımız tamamen aksi bir şey söyleyebilir. Bu nedenle etik tartışmalarındaki sorun, öncelikle iç çelişkilerimizi çözerek konuyla ilgili bazı temel sorulara cevap vermektir. Bunu yapabildiğimiz zaman, olası iki yüzlü ve ikircikli tutumları ortadan kaldırma imkanımız olabilir.


İşte bu nedenle, hayvan deneyleri konusunda herhangi bir şey düşünmeye başlamadan önce, bir bireyin kendisine şu soruyu sorup, çok net bir cevap vermesi gerekmektedir: Hayatta kalmak istiyor muyum? Bu sorunun cevabı, konunun anlaşılması açısından son derece kritiktir. Çünkü modern dünyada insanların yaptıkları bazı fedakarlıklar, kendi hayatlarından vazgeçmelerini mümkün kılabilmektedir. Örneğin bir anne, gözünü kırpmadan yavrusu için canını feda edebileceği gibi, bazı insanlar da evcil hayvanları için aynı şeyi yapabilirler. Fakat soru şudur: Eğer ki ölmek üzere hastaneye kaldırılsaydınız, hayvanlar üzerinde yapılan testler sonucunda geliştirilmiş ve bu sayede güvenebileceğimiz bir ilacı almayı reddeder miydiniz?


Ölümle burun buruna gelmek, birçok fikri değiştirici bir etkiye sahiptir. Çünkü hayatta kalma dürtüsünün ne kadar güçlü olduğunu insana hatırlatır. Örneğin ölümle burun buruna gelen ebeveynler öncelikle kendilerini düşünürler. Eğer ki belli bir süre boyunca ölümleri gerçekleşmezse, sonrasında birinci dereceden akrabalarını (eşlerini ve yavrularını) düşünürler. Bir başka türün canını düşünmeye başlamak, çoğu zaman karşılaşılmayan bir durumdur. Çünkü ölümün şakası yoktur ve insani duyguların hepsini bastırabilecek kadar güçlüdür.




Eğer ki bu soruya cevabınız "Hayır, ölmek üzere olsam ne gerekiyorsa yapar, hayatta kalırdım." ise, muhtemelen hayvan deneylerine de kapkatı bir duygu seliyle yaklaşmıyorsunuz demektir. Bu nedenle, rasyonel düşünme ihtimaliniz vardır ve makalemizde ele alacağımız bazı konuları anlama ve takdir etme ihtimaliniz var demektir. Eğer ki cevabınız "Evet, hayvanlara işkence ederek yapılan hiçbir ilacı, beni kurtaracak olsa bile almam." diyorsanız, çok büyük bir ihtimalle asla ölümle burun buruna gelmemişsiniz demektir. Geldiyseniz ve halen bunu diyeceğinizi düşünüyorsanız, öyleyse iki olasılık bulunuyor: ya bizim bilmediğimiz ve hayvan deneylerini eş derecede güvenilir bir şekilde es geçmemizi sağlayacak bir bulguyu ortaya koyan bir bilimsel makaleyi biliyorsunuz; ya da böyle bir makaleye sahip değilsiniz, dolayısıyla duygularınıza yenik düşmeye meyillisiniz. İlk durumdaysanız, bize bunları ulaştırırsanız yazımızı çeşitlendirmemize katkı sağlayacaktır. İkinci durumdaysanız, muhtemelen ne anlatırsak anlatalım mantıklı düşünemeyeceksinizdir, bu durumda bu makaleyi daha fazla okumanıza gerek olmadığını söyleyebiliriz. 


Tercihlerimiz Neler?


Hayvan deneyleri ile hayatta kalma mücadelesinin kesiştiği noktada, 3 tercihimiz bulunmaktadır: 


1) Diğer hayvanlara zarar vermemek pahasına mücadelede yenik düşeceğiz. 

2) Hayatta kalmak pahasına ne gerekiyorsa yapacağız ve yeni teknolojiler üreteceğiz.

3) Hayvan deneylerine alternatif çözümler üreteceğiz ve bu şekilde mücadele edeceğiz. 


Makalemiz içerisinde bunlara yer yer değinerek, hangisini seçmenin mantıklı olduğunu da irdelemeye çalışacağız.



Sonsuz Bir Merak: Hayvanları Tanımak, Kendimizi Tanımaktır


Hayvanları merak eden ve kendisini onlara yakın hisseden insanların biyolog olduklarında hayvan bilimlerine yönelmesi son derece normaldir. Hayvan bilimlerine yönelen bilim insanları, hayvanların baş döndürücü dünyasını merak ederler. Ancak ne yazık ki bir canlıyı uzaktan izlemek ve onu çok sevmek, o türle ilgili her şeyi öğrenmek için yeterli değildir. Bilim, doğayı anlama, işleyişini keşfetme işidirDoğayı anlamak, doğanın her unsurunu tam olarak anlamak ve bilmekten geçer. Bu bilgi, tek bir insanın taşıyabileceği bilginin çok üzerindedir. Zaten bu sebeple bilim milyonlarca alt dala ayrılmıştır ve her bilim insanı doğanın ve Evren'in farklı unsurlarını inceler. İşte bu sebeple biyologlar içerisinde her bir hayvan grubunun ayrı bir uzmanı olabilmektedir. Bu uzmanların işi, kendi alanlarındaki hayvan gruplarının bir veya birçok özelliğini incelemek, araştırmak, bilinmeyenleri ortaya çıkarmaktır. İşte bu noktada deneyler devreye girmek durumunda kalmaktadır.

 

Dediğimiz gibi insan türü (Homo sapiens) bir hayvan türüdür. Ancak bu alemdeki tek tür değildir. Milyonlarca hayvan (ve diğer canlı) türünden yalnızca bir tanesidir. Ve insanın merakı sadece kendi türüyle sınırlı kalmaz. Çünkü canlıların birbirleri arasındaki bağının ve evrimsel ilişkilerin keşfinden itibaren, canlıları anlamanın ve aralarındaki ilişkileri detaylandırmanın tek yolunun her canlıyı bütün detaylarıyla tanımamız gerektiği olduğu anlaşılmıştır. Ancak tek bir türün, tek bir hayvan bireyini inceleyerek o türe ait her şeyi öğrenmenin bir yolu yoktur. Çünkü her bir türün her bir niteliği, en azından yüz binlerce, milyonlarca ve hatta kimi durumda milyarlarca yıllık bir evrimin ürünüdür. Bu sebeple her bir özellik, birbirinden farklı derecelerde karmaşıktır ve bunların bir seferde çözülmesi imkansızdır. Örneğin davranışsal nitelikler hava sıcaklığına bağlı olarak bile farklılık göstermektedir. Benzer şekilde organların yapısı ve fizyolojileri de günün saatlerine bağlı olarak, hatta onlarla ilgilenen bilim insanının o gün sıktığı parfümün kokusuna bağlı olarak bile değişmektedir! Bu sebeple her canlının her bir niteliği, her bir an, yüzlerce farklı parametrenin etkisinde değişebilmektedir. Bu durumda canlıların bütün özelliklerinin anlaşılabilmesi için, üzerlerinde sayısız farklı koşullarda, sayısız farklı deneme yapmak gerekmektedir.


1997 senesinde Joseph ve Charles Vacanti tarafından bir farenin sırtında yetiştirilen insan kulağı. Bunu yapmak için bir inekten alınan kıkırdak hücreleri, farenin sırtına yerleştirildi ve insan kulağını üretecek genler hücrelere eklendi. Böylece ilerleyen dönemlerde insanlar için organ üretiminin mümkün olması umuluyor. Bu konuda, o zamandan bu yana büyük atılımlar yaşandı ve bunları, hayvan deneylerine borçluyuz. 


 

Kimi bilim insanı canlıları sadece doğalarında gözler ve onlara hiç dokunmaz. Bu araştırmalar bizlere çok kıymetli veriler sunuyor olsa da, sunabileceklerinin bir sınırı vardır. Çünkü hiçbir canlı, sadece dışarıya yansıttığı özelliklerden ibaret değildir. Ve bizler, canlıları tamamen anlamak ve öğrenmek istiyorsak, daha derinlemesine araştırmalar yapmak durumundayız. İşte burada karşımıza şu soru çıkar: Canlıları araştırmak zorunda mıyız? 


"Bırakalım kendi hallerinde yaşasınlar..." Böyle bir cevap vermemiz, bilimin içerisinde gelen insanlar olarak imkansızdır. Dediğimiz gibi, eğer ki içerisinde yaşadığımız Evren'in dinamiklerini anlamak istiyorsak ve bunları kullanarak tüm canlıların yaşam standartlarını (genelde başta kendi yaşam standartlarımız geliyor tabii) yükseltmek istiyorsak, mecburen bu araştırmaları yapmak durumundayız. Kimi doğa bilimciler insanın bunların hiçbirini yapmadan, evrim gibi tamamen doğal mekanizmalara kendisini bırakarak yaşamaları gerektiğini, gerekirse dayanamayarak yok olmaları gerektiğini düşünmektedir. Bu görüşe de saygımız sonsuzdur; ancak sanıyoruz ki insanlık bunu tercih edebilecek çizgiyi aşalı çok oldu. Zekamız ve zekamızla otomatik olarak gelen merak duygumuz, asla bu kadar kolay bastırılabilir bir duygu olmadı. Biz onu bastırmaya çalıştıkça, bir yerlerde, birileri tarafından, farklı şekillerde ortaya çıkarılarak kendisini tatmin etmeyi başardı. Dolayısıyla her ne kadar içimizde bir yerlerde bizim de istediğimiz insanın da her diğer sıradan hayvan türü gibi doğası içerisinde yaşaması arzusu olsa da, ne yazık ki bunu gerçekçi bir istek olarak göremiyoruz. Merakımızın, bir diğer hayvana zarar verdiğimiz anda sınırına ulaşması gerektiğini düşünebilirsiniz; fakat ne yazık ki gerçek dünya bu şekilde toz pembe değildir. İnsanlar, kendilerini ve yakınlarını korumak pahasına, bırakın başka türleri, başka insanları bile hiçe sayabilmektedirler. Benzer şekilde, kendimizi koruyup kollayabileceğimiz sistemleri geliştirmek, diğer canlıları tanımaktan ve anlamaktan geçmektedir. 



Hayvan Deneylerine Neden İhtiyacımız Var?


Harvard Üniversitesi'nin Wyss Biyolojiden İlham Alan Mühendislik Enstitüsü'ndeki laboratuarların derinliklerinde, Dr. Donald Ingber bir insan akciğeri imar etti. Bu ciğer normal bir insan ciğeri gibi havadaki oksijeni çekip, bu oksijeni altında akan kan hücrelerine aktarabiliyor. Akyuvarlar toplanarak, ciğer dokusuna bulaşmaya çalışan yabancı maddelerin etrafını sarıp, bu işgalcileri yok edebiliyor. Yani bir çok yönden bakıldığında bu akciğer, sizin içinizde yükselip alçalan akciğerden ayırt edilemez, ancak tek bir büyük fark var: Bu akciğer bir mikroçipin üstünde.

Wyss Enstitüsü direktörü Dr. Ingber, başparmağınızdan bile küçük olan bu mikroçipin üstünde bir akciğer ve kılcal damarları arasındaki komplike ara yüzü imar etmeyi başardı. Cihazın merkezi, mikrometrik yapıların inşasında kullanılan mikrofabrikasyon tekniği ile oluşturulmuş, gözenekli esnek bir zar ile de ortadan ikiye ayrılmış küçük bir tüpten meydana geliyor. İnsan akciğeri hücreleri bu zarın üst kısmında dizili dururken, kılcal damar hücreleri de alt kısmı kaplıyor. Hava üst bölmeden geçerken, içinde insana ait kan hücreleri bulunan sıvı ise alt bölmeye doğru ilerliyor. Öğrenciler ise cihazın kenarlarındaki bölmelerde emme kuvveti oluşturarak, gözenekli zarın mekanik olarak esnemesini ve böylece dokunun insan göğsünde olduğu gibi inip kalkmasını sağlıyorlar.

Dr. Ingber'in çip üstünde akciğer olarak adlandırabileceğimiz çalışması, sadece bir insan organını taklit edebildiği için değil, organın birden çok görevini birlikte gerçekleştirebildiği için önemli bir icat. Üst bölmede sıralanmış akciğer hücreleri, bizim akciğerlerimizdeki alveolleri yani dış ortam ile dolaşım sistemimiz arasındaki gaz alış-verişini sağlayan mikroskobik hava boşluklarını temsil ediyor. Öğrencilerin bölmeyi esnetmesiyle beraber bölme hava ile doluyor, oksijenin zarın öbür tarafındaki kılcal damar hücreleri yoluyla alt bölmelerde akmakta olan kan hücrelerine aktarılması sağlanıyor.

Tıpkı insan akciğerlerinde olduğu gibi, buradaki hücreler de hastalıklara karşı duyarlı. Dr. Ingber’in ekibinin cihazın hava sahasına bir bakteri yerleştirmesiyle, gerçek bir akciğerde olması bekleneceği gibi akyuvarlar bakteriye hücum ediyorlar. Ekip cihazın hava sahasına birçok sayıda çeşitli yabancı cisim pompaladığında yeni bir şey daha keşfettiler: solumayla beraber sisli veya kirli havalarda bulunanlara benzer havada asılı parçacıkların emilimi 10 kata kadar artıyor.

Ayrıca kullanıldığında hastanın akciğerlerinin sıvı ile dolmasına ve akciğer ödemi oluşumuna neden olduğu bilinen bir kanser ilacının toksisitesini test ettiler. Cihaza insanlara verilene yakın dozda ilaç enjekte ettiklerinde, aynı gerçek akciğerlerde gözlendiği gibi kan damarlarındaki sıvının havaya geçiş yapıp, akciğer ödemi oluşumunu taklit ettiğini gözlemlediler. Dr. Ingber’in çip üstündeki akciğerinin gerçek insan akciğerini bu şekilde taklit edebilmesi gerçekten hayret verici. Tüm bunlar, cihaz oluşturulurken tek bir amaca bağlı kalınmaması sayesinde gerçekleşti. Dr. Ingber bu cihazı “ilaçların etkisini, toksisitesini ve insan hastalıklarını test edebileceğimiz bir denek” olarak nitelendiriyor.

Ancak elde edilebilecek daha büyük bir başarı var, o da hayvan deneklerin araştırma çalışmalarından tamamen kaldırılması. Yüzyıllardır şempanzeler, fareler, kobaylar ve daha bir çok hayvan medikal araştırmalarda kullanıldı ve kullanılmaya devam ediyor. Bu çalışmalar anatomi ve fizyoloji konularında bir çok şey öğrenmemize imkan sağladı. Ancak son birkaç yılda hayvan deneklerin kullanımındaki sınırlamaların farkına varmaya başladık. Bazı durumlarda hayvan deneklerinin organlarının insan organları yerine kullanılması bir sorun teşkil etmiyor ancak çoğu durumda bu durum tam tersi şekilde. Dr. Ingber’in çip üstündeki akciğeri araştırma çalışmalarında kullanılan hayvan deneklerin daha etkili alternatiflerle değiştirilmesi için yapılan çalışmalardan önemli bir tanesi.


Hayvan Denek Problemi: İşe Yarıyor Mu?

Eczacılık endüstrisinin büyük bir sorunu var: İlaç deneylerinin %90’ının başarısızlıkla sonuçlanması. Hayvanlar üzerinde denenen tedaviler sık sık umut verici oluyor ve ecza şirketlerini, tedavinin insanlar üstündeki etkilerini tespit etmeye yönelik medikal çalışmalar yapmaya cesaretlendiriyor. Ama çoğu zaman bu konuda yapılan yatırımlar bir sonuç vermiyor. Bunun en büyük nedeni, yapılan testlerde hayvan deneklerin insan vücudunu yeterince temsil edememesi. Üstelik bu deneklerin tedavilere verdiği cevaplar, tedavilerin insan vücudu üzerindeki etkilerinin tahmin edilebilmesi için yetersiz olup, genelde aşırı optimistik bir tablo çiziyor.

İlaç sektörü, hayvan deneyleriyle mücadele edenlerin en sık başvurdukları alanlardan birisidir. Gerçekten de en çok denek hayvanı zaiyatı, bu sahadaki araştırmalarda verilmektedir.



Medikal araştırmalarda hayvan denek kullanımının sınırlandırılması için uğraşan AFMA (Americans for Medical Advancement) organizasyonunun başkanı Ray Greek’de hayvan deneklerin yeterliliğini sorgulayanlar arasında. Denek hayvanlar, Alzheimer veya şeker hastalığı gibi insan hastalıklarının karakteristiklerini göstermeleri için çoğunlukla genetik olarak değiştiriliyor ve özel yöntemlerle yetiştiriliyorlar. Greek’in söylediğine göre bu hastalıkları tedavi etmekte kullanılan ilaçların genlere direk etkisi olmamasına rağmen, genlerin ürettiği bazı proteinler bu ilaçlara tutunabiliyor, bu nedenle farklı türler arasındaki bu tarz küçük farklar bile tedavinin gerçekte başarılı olup olmayacağını bilmemizi engelliyor:

Küçücük bir farklılık bile bir geni sizin için ölümcül bir hale getirirken, bir şempanzede, farede veya diğer bir maymunda hiçbir etki göstermeyebilir. Bu evrime giriş derslerinde bile görebileceğiniz bir şey. Farklı genler farklı türlerde farklı şeyler yapar.

Çoğu hastalık için, hayvan denek geliştirmek zorlu bir süreç. Ancak nörolojik ve nörodejeneratif hastalıklar gibi durumlarda bu süreç çok daha zorlu. NCATS (National Center for Advancing Translational Sciences) direktörü Dr. Christopher Austin:

Bir insanda bu tarz rahatsızlıkların oluşması için geçmesi gereken süreden 70 küsür yıl iken, denek olarak kullanılan farelerin ömrü sadece 1-2 yıldan ibaret. Araştırmacılar bu yüzden sürece mutasyonlarla müdahale ederek hastalığın etkilerini çok daha şiddetli hale getiriyorlar ancak hastalığın oluşması için süreci hızlandırmanız gerektiği için ortaya üstünden tahmin yürütülebilecek bir sonuç çıkmaması son derece doğal.

Genetik modellerin yanısıra araştırmacıların deneklerde hastalıkları simüle etmek için kullandıkları bir çok yol var. Tabi bu yöntemler de sorunlu olabiliyor. Örnek olarak travmatik beyin hasarını ele alalım. Kontrollü bir deneyde, prosedür standarttır, tüm farelerin aynı şekilde hasar görmesi sağlanır. Ancak, örneğin bir futbol sahasında geçirilen iki sakatlık bile birbiriyle aynı değildir. Kompleks nörolojik rahatsızlıklardan biri olan şizofreniyi de hayvan deneklerde simüle etmek çok zorlu bir iştir, sonuçta test edilen ilacın etki gösterip göstermediğini anlamak için farelere soru sormak gibi bir olanağınız yoktur.

Deneylerde kullanılan hayvanların büyük bir çoğunluğunu fareler oluşturmaktadır.



İnsan ile hayvanlar arasında farklılık gösteren tek şey hastalıkların oluşumu ve etkileri değil, bu hastalıkların tedavi yöntemleri her zaman insanlar üzerinde uygulanamıyor. Örnek olarak farklı türlerin karaciğerlerinde, ilaçların metabolizması farklılık gösterebiliyor, bu da ilacın toksisitesi ile ilgili değişik sonuçlar elde edilmesine neden oluyor.  Ve örneğin labavatuar ortamında bir kalp krizi yaratıldıktan hemen sonra müdahalesi mümkünken, biz insanların günlük yaşamı içerisinde kriz ve müdahale arasındaki zaman çok daha uzun olabiliyor. Dr. Austin, bilim insanlarının da bu problemleri onayladıklarını not ediyor:

Birçok nedenden ötürü, bilim insanları da biçok olgu üzerinde çalışırken hayvan denekler yerine başka bir yol kullanabilmeyi istiyorlar. Açıkçası ben hayvan kullanımını azaltmaya, sınırlandırmaya veya başka yöntemlerle değiştirmeye çalışmayan hiçbir bilim insanı tanımıyorum. Birçok ölçüm için, uygulama için, hastalık için –özellikle nörolojik olanlar-  alternatif bir yol olmaması bile bunun için yeterli bir sebep. İşte problem tam olarak bu.


Olası Değişiklikler

Bazı bilim insanları, hayvan denek kullanımında ortaya çıkan problemlerden kaçınabilmek için genelde insan dokusundan türetilmiş hücrelerden oluşan hücresel denekler kullanıyorlar. İnsan hücresi elde etmenin bir yolu ise kan veya deri gibi yetişkin dokulardan alınan hücreleri kök hücreye dönüşmeleri için tekrar programlandıktan sonra oluşan iPS hücrelerini (indüklenmiş pluripotent kök hücreleri) kullanmak. Bu metod belirli bir ilacın hücredeki reseptörlere nasıl bağlandığı üzerinde çalışmak, örneğin hürenin verdiği tepkiyi gözlemlemek için oldukça etkili. Ancak mükemmel değil. Dr. Austin’in bu konuda uyarıyor:

Plastik, yapay bir ortamda her şeyden izole olarak büyümüş bir insan hücresinde gözlemlenecek tepkilerin, bir dokuda diğer hücrelerle çevrili gerçek bir insan hücresinde gözlemlenecek tepkilerden çok farklı olması kaçınılamaz.

İşte tam da konuda Dr. Ingber’in çip üzerindeki organ çalışmalarının önemi ortaya çıkıyor. Çipler gerek farklı yapıdaki hücre çeşitlerinin bir arada olması ile, gerek bu hücrelerin birbirleri ile etkileşimi ile yaşayan, gerçek bir dokuyu çok yakın bir şekilde temsil ediyor. Özellikle, tek bir plak üzerinde yapay olarak yetiştirilen hücrelerin, örneğin çip üzerindeki akciğerde olduğu gibi nefes alıp verme gibi bir devinimi taklit edebilmesine imkan yok. Bu tarz devinimlerin diğer organlardaki önemi de çok büyük. Ingber’in takımı çip üstünde bağırsak diada bulundurmasının yanında tıpkı bizde olduğu gibi besinin içeride ilerlemesi için peristaltik hareketi de taklit edebiliyor.

Bu tarz devinimlerin taklit edilebilmesinin tek faydası daha gerçekçi bir simülasyon oluşturabilmek değil. Bu devinimler dokudaki hücrelerin gelişimine de katkı sağlıyor. Bunun nedeni çipte sadece insan hücrelerinin kullanılmamış olması. Çip üstündeki bağırsak, tıpkı canlı bir insanda olduğu gibi bağırsakların içinde yaşayan çeşitli bakterilerden bazılarına da ev sahipliği yapıyor. Tersine, hücreler kültür ortamında büyütülmeye çalışıldığında, bilim insanları genelde bu büyümenin yabancı mikroorganizmalardan izole edilmiş bi şekilde gerçekleşmesine özen gösterir. Çünkü yabancı bir madde ne kadar küçük de olsa bulaşırsa, bu diğer tüm hücrelerin ölmesine neden olabilir. Ama çipteki bağırsakta sıvı bölmelerin içinde peristaltik benzeri hareketler ilerleyip, bağırsak bakterilerinin olması gerektiği gibi sağlıklı ve simbiyotik bir şekilde büyümelerine olanak sağlıyor. Bu da Dr. Ingber ve ekibine hastalıkta ve sağlıkta bu bakterilerin vücuda nasıl katkıları olduğu gözlemleme imkanı kılıyor.


Kozmetik sektörü, hayvan deneylerine kesinlikle izin verilmemesi gereken alanlardan birisidir. Çünkü kozmetik, insanlığa ve bilime hiçbir fayda sağlamayan bir hobidir. Hayvan deneyleri, bir zorunluluk olduğu müddetçe yapılmalıdır. Bir grup insanın daha hoş gözüküp kokması için hayvanlarda deney yapmak, tamamen keyfi bir cinayettir ve karşı durulmalıdır. Bu konu, avcılığa biraz benzer. Vahşi hayattaki insanlar avlanarak hayvan öldürmek zorundadırlar. Kimse neden hayvan öldürdüklerini sormaz. Ancak "spor" olarak yapılan avcılık, çoğu zaman keyfi bir cinayettir. Çünkü öldürülen hayvan tüketilmeyecektir ve öylece, hiçbir sebep olmaksızın öldürülmektedir.



Şu anda, Dr. Ingber ve ekibi böbrek, karaciğer, kemik iliği gibi bir çok doku ve organı replike etmek için çalışıyorlar. Hatta Ingber, bir gün birden çok organı birbiriyle birleştirip, küçük bir “çip üstünde insan vücudu” oluşturmayı bile düşünüyor:

Bir ilacı aerosol yoluyla akciğer çipine verip, ilacın buradan karaciğere kadar akışını izleyebildiğinizi, ilacın tıpkı insan ve hayvanlarda olduğu gibi karaciğerde nasıl bir metabolizmaya uğrayıp hangi ürünlere parçalandığını, ardından bu ürünlerin böbrekler taradından süzülüp boşaltıma katılıp katılmadığını gözlemleyebildiğinizi hayal edin... Örneğin, kalp atışını yavaşlatmak için optimal dozu test edebilir, kemoterapi ilaçlarının kemik iliği hücrelerini öldürüp öldürmediğini kontrol edebiliriz. Tıpkı şu an bunları hayvan denekler üstünde denediğimiz gibi ancak bu sefer daha efektif bir şekilde, tamamen insan hücreleri üzerinde.

Çip üstünde organlar ayrıca insandan insana değişen genetik yapının ilaçlar ve tedaviler üzerinde nasıl etkileri olduğunu da test etmek için de kullanılabilir. Greek, gelecekteki tedavilerin bireyin kendi genotipine göre özelleştirilmiş şekilde olması gerektiğini söylüyor. Bu farmakogenetik diye bilinen bir konsept:

Şu an, sizin kanseri yenmenizi sağlayan bir ilaç, benim üzerimde yararlı bir etki göstermeyebilir. Ya da hipertansiyon tedavisi için olan bir ilacı almak bana iyi gelebilir, ancak ilacın ölümcül bir yan etkiye neden olmasını tetikleyecek bir gen taşıyor da olabilirim. Bunu ilacı kullanana kadar bilmemiz mümkün değil.

Medikal denemelerde ilaçların güvenlilikleri ve tesirleri test ediliyor ancak Greek bu testlerin insalar arasındaki çeşitliliği yeterli şekilde yakalayamadığından endişe edip uyarıyor:

İlaç kullanan herkes aslında bir kobay sayılabilir.

Austin, çip üstünde organların farmakogenetik ile beraber kullanılıp, Greek’in endişelendiği durumun önüne geçilebileceğini tahmin ediyor:

Çip üstünde organ, iPS ve kişiselleştirilmiş ilaç teknolojilerinin potansiyel kesişimi hakkında düşünmek gerçekten çok ilgi çekiçici

Austin, 100 insandan iPS hücreleri alınıp çip üstündeki organlara dönüştürüldüğünü, ardından her birinin aynı ilaca verdiği tepkilerin değerlendirdiğini hayal ediyor. Bu yöntemin, ilaçları insanlar veya hayvanlar üzerinde test etmekten çok daha hızlı, ucuz ve güvenli olacağını söylüyor:

Çok kısa sürede gerçekleştirilebiecek bir yöntem, sadece bir gün öğlenden sonra bile tamamlanabilir.



Hayvan Deneylerinin Alternatifi Yok Mu?

Günümüzde, hayvan deneylerinin alternatifi olarak 3 yöntem üzerinde durulur:

 

a) Reduction (Azaltma): Adından da anlaşılabileceği gibi, deneylerde hayvanlar kullanılacaksa bile, kullanılan sayının minimuma indirgenmesi hedeflenmektedir. Çok daha az sayıda hayvandan, çok daha fazla sayıda bilginin bir seferde alınıp, diğer hayvanlara mümkün olduğunca az hasarın verilmesi amacını güder. 

 

b) Replacement (Yer Değiştirme): Eğer mümkünatı varsa, hayvanları kullanarak yapılacak deneyler yerine başka deney düzenekleri kurulmalı ve bu şekilde deneyler yapılmalıdır. Böylece hayvanlara zarar vermeden aynı sonuçlar elde edilebilir.

 

c) Refinement (İyileştirme): Hayvanların deneyler sırasında çektikleri acıların minimuma indirgenmesi ve yok edilmesini hedefler. Hayvanlar deneylerde kullanılacaksa bile en azından bunlar acısız olarak yapılmalıdır.

 

Aklı başında hiçbir bilim insanı bu 3 yönteme hayır demeyecektir. Hayvan deneylerine körce karşı çıkanların, belki de hiç okumadan savundukları 3 alternatif yöntem, zaten hayvan deneylerinin gerektiği zaman yapılmasını kabul eden, ancak yapılacaksa da belli kurallara uydurulması gerektiğini söyleyen insanların yöntemleridir. Bu deneyleri yapan insanlar, zaten bu 3 yöntemi akıllarına kazıyarak bu deneyleri yaparlar. Hayvanlara, elbette ki düzgün şekilde davranılmalı, tüm hakları gözetilmeli, acıları yok edilecek şekilde deneyler uygulanmalı ve mecbur kalmadıkça hayvan deneylerine başvurulmamalıdır.





Bunlar haricinde in vitro (cam içerisinde) yapılan çalışmalar, hayvanların doğrudan denek olmasına engel olabilmektedir. Benzer şekilde, mikrodoz araştırmaları sayesinde, çok az dozlarla ilaçların etkisine dair fikirler elde edebilmekte ve bundan genellemeler yaparak sonuca ulaşmaya çalışılmaktadır. Bu deneylerde, insanlar da doğrudan denek olarak kullanılabilmekte, böylece hayvanlara zarar verilmesinin önüne geçilebilmektedir. Bazı organlar üzerinde yapılacak araştırmalarda, yapay üretim ürünleri kullanılabilmektedir (örneğin yapay deriler). Son olarak, bilgisayar modelleri güçlü birer araç haline gelmektedir ve sadece simülasyonlarla bile bazı kritik bilgiler elde edilebilmektedir.


Tüm bunlardaki sorun, yine de, canlı organizmaların son derece karmaşık yapıda olmaları. Şu anda, hayvan deneyleri kadar isabetli sonuçlar verebilen güvenilir bir yönteme sahip değiliz. Evet, hayvan deneyleri kusursuz değil. Ancak elimizdeki en iyi opsiyon halen onlar. Bilgisayar sistemlerimiz geliştikçe, hayvan deneylerine olan ihtiyacın giderek azalacağı ve sonunda yok olacağı umulmaktadır. Ancak şu anda o noktada değiliz. Sadece yardımcı araçlar olarak kullanabiliyoruz; böylece hayvan deneylerini en aza indirebiliyoruz.



Hayvan Deneylerini Durdurabilir Miyiz?

McGill Üniversitesi biyoetikçisi Jonathan Kimmelman hayvan deneklerden tamamen vazgeçmemiz gerektiğini düşünmüyor, bunun yerine hayvanlarla yapılan deneyleri geliştirebileceğimizi savunuyor. Bu konuda yalnız da değil: 2011 yılında Dünya'nın 1 numaralı araştırma dergisi olan Nature'da yayımlanan ve 1000 bilim insanı üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, bilim insanlarının %90'ı, hayvan deneylerinin modern bilimin vazgeçilmez bir parçası olduğu konusunda hemfikirdir. Kaliforniya Biyomedikal Araştırmalar Derneği'nin yaptığı bir açıklamaya göre, son 100 yıl içerisinde yapılan her tıbbi atılım, hayvan deneyleri sayesinde mümkün olmuştur. Köpeklerin pankreaslarının alındığı deneyler sayesinde diyabet hastalarının hayatını kurtaran insülin keşfedilmiştir. Hayvanlar üzerinde test edilen polio (çocuk felci) aşısı sayesinde Dünya çapında 1988 yılında 350.000 vaka görülürken, 2012'de sadece 223 vaka görülmüştür. Hayvan deneyleri; meme kanseri, beyin hasarları, çocuk lösemisi, kistik fibroz, sıtma, MS, verem ve diğer sayısız hastalıkta bize çok kıymetli veriler sunmuştur. Ayrıca kalp ritim düzenleyici mekanizmaların testlerinde, anesteziklerin icadında ve geliştirilmesinde hayvan deneyleri kritik role sahiptir. Teksas Üniversitesi M.D. Anderson Kanser Merkezi yöneticisi Chris Abee, "Eğer şempanzeler olmasaydı, hepatit B için bir aşımız bulunmayacaktı." demektedir. Her yıl sadece ABD'de 150.000 kişinin ölümünden sorumlu olan Hepatit C için de hayvan deneylerine muhtaç olduğumuzu vurgulamaktadır.

Kimmelman, hayvanlar üzerinde yapılan araştırmaların sonuçlarının insan hastalara tutarlı şekilde yansıtılamamasının nedeninin, klinik araştırmaların tasarlanmış bir biçimde uygulanması olduğuna inanıyor. Bir tedavi yöntemi, insanla hastalarda güvenilirliğinin ve etkisinin belirleneceği klinik deneylere tabi tutulurken, önyargı faktörünü ortadan kaldırmak için gerekli olan bazı kurallar ve düzenlemelere uyulması gerekiyor. Bu kurallardan biri körleme, yani araştırmacıların hastanın hangi ilacı aldığını bilmemesini sağlamak. Bir diğeri ise randomizasyon, yani tedavi gruplarının rastgele seçilmesi. Ancak bu prosedürler, genelde hayvan deneklerin kullanıldığı ön klinik araştırmalarda sıklıkla aksatılıyor. Yakın zamandaki incelemelere göre hayvanlar üstünde yapılan 300 çalışmadan sadece %14’ünde körleme, %13’ünde randomizasyon prosedürü uygulanmış. 

Bilimsel araştırmalarda hayvan deneylerini savunan Research Saves (Araştırma Hayat Kurtarır) isimli organizasyonun bir tanıtım afişi... Afiş üzerinde, "Hangisini canlı görmeyi tercih ederdiniz?" diye soruluyor.



Bir diğer mevzu ise yayın önyargısı, olumlu sonuç alan çalışmaların olumsuz sonuç alan çalışmalardan daha fazla ilgi çekiyor oluşu, olumlu sonuç alınan çalışmaların yayınlanma olasılığını arttırıyor. Kimmelman:

Bu demek oluyor ki, çalışmanın sonuçları yayınlandığında sadece en umut vaadeden ve pozitif küçük bir kısmı görüyoruz. Buzdağının görünmeyen kısmında ise ikna edici olmayan ve pozitif hayvan denek bulguları var.

Klinik denemeler hakkında kararlar verilirken, bu kritik nokta genelde gözden kaçırılıyor. Örneğin 1980 yılında yapılan bir çalışmada, araştırmacılar ritim bozukluğu için kullanılan bir ilaç olan lorcainide’in kalp krizi sonrasında kullanılmasının faydalı olabileceğini öne sürdüler. Lorcainide’in kalp krizinden kaynaklanmayan anormal kalp ritmine sahip hastaların tedavisinde kullanılmasından yola çıkarak, aynı ilacın kalp krizi nedeniyle oluşma ihtimali yüksek olan herhangi bir ritim bozukluğunun da tedavisinde kullanılabileceğini varsaydılar. Bu varsayımlarını 100 gönüllü üzerinde test ettiler. Lorcainide verilen 50 hastadan 10’u öldü. Plasebo yöntemi uygulanan kontrol grubundan ise yalnızca bir kişi öldü. Lorcainide’in kalp krizi sonrası tedavide kullanılması yasaklandı, ama yapılan bu deneylerin hiçbir kısmı yayınlanmadı. Bu yüzden başka firmalar kalp krizi hastaları için ritim bozukluğu tedavisinde kullanılabilecek ilaçlar araştırdıklarında, lorcainide’in bu başarısızlığından haberleri yoktu. Tekrar tekrar yapılan başarısız lorcainide deneylerde daha fazla insan ölmeye devam etti.

Bu tarz deneylerin üzerinden geçen yıllarla beraber klinik araştırmalardaki güvenlik önlemleri bariz bir şekilde artış gösterdi. Mevcut gereksinimlerden biri prospektif kayıt, yani araştırma hakkında test edilecek ilaç, beklenen katılım sayısı ve deneyin hangi koşullarda başarılı sayılacağı gibi detayların çalışma başlamadan önce kamuoyuna açık bir veritabanına kaydedilmesi. Bu sayede çalışma bittiği zaman, yayınlanmamış olsa bile başka araştırmacılar bu veritabanına erişip çalışmanın sonuçlarını gözden geçirebilir. Kimmelman’ın dileği, aynı prosedürün hayvan denekler kullanılan varsayımsal çalışmalarda da uygulanması:

Hala bu konuda deneyin dizaynını prospektif şekilde gözler önüne süren herhangi bir kayıt yok. Bu tarz prospektif kayıtlar yayın önyargısının önüne geçilebilmesi için çok büyük önem taşıyor.


Orta Yol

Ingber de her ne kadar kusurları olsa da hayvan denekleri kullanmaktan tamamiyle vazgeçemeyeceğimiz konunda hemfikir. Ekibiyle geliştirdiği çip üstünde organlar ve olası bir çip üstünde insan vücudu, hayvan deneklere olan ihtiyacımıza alternatif sunsa da yaşayan bir organizmanın yerini tutmaları mümkün değil. Ingber:

Hayvanlar çiplere yerleştiremeyeceğimiz bir çok özelliğe daha sahip, mesela davranışları.

Austin şöyle diyor:

İnsanlar bazen şu an medikal araştırmalarda hayvan denek kullanımının kesinlikle gerekli olduğunu kavrayamıyor. Hayvanları kullanmayı kesersek, medikal araştırmalar bariz bir şekilde hız kaybeder, ve hatta bazı vakalarda tamamen durmak zorunda kalır. Şu an sahip olduğumuz bir çok olanak hayvan denekler kullanılması sonucu elde edilmiştir.”




Son zamanlarda araştırmacılar hayvan denekleri bir hastalığın tamamen tedavisini test etmekte kullanmak yerine hastalığın belirli bir ilaç veya müdahale ile tedavi edilebilecek bir yönünü araştırmak için kullanmaya yöneliyorlar. Örnek verecek olursak, obez ve hiperglisemik olması için yetiştirilen bir fare, 2. Tip diyabet deneylerinde kullanılabiliyor. Fareler her ne kadar (farelerin beta hücreleri fonksyion bozukluğuna uğramadığı için, insan hastalarda ortaya çıkan insülin yetmezliğine rastlanmaması gibi nedenlerle) 2. Tip diyabet için iyi denekler olmasalar da araştırmacılar bu fareleri insülin direncinin artmasını sağlayan ilaçların denenmesinde kullanıyorlar. Austin:

Hastalıkların belirli yönlerinin veya insan fizyolojisinin belirli bir özelliğinin hayvan denekler üzerinde sadakatle tekrar üretilebileceğini gösteren bunun gibi bir çok örnek var.

Bilgisayarların sağladıkları olanaklar da hayvan deneklerden daha fazla bilgi edinilebilmesine fayda sağlayabilir. Avrupa Birliği’nin süperbilgisayarlar kullanarak bir beyin inşa etmeyi amaçlayan İnsan Beyni Projesi (Human Brain Project) buna örneklerden yalnızca biri. Tamamlanması en az 10 yılı bulacak, iddialı bir proje. Ancak proje amacına ulaşırsa insanlar ve hayvanlar arasındaki nörolojik farklılıkları daha yine anlayabilmemizi sağlayacak. Bu da daha etkili tedavilerin geliştirilmesinin önünü açacak. Ingber sözlerini şöyle bitiriyor:

Hayvan denekler hiçbir yere gitmiyor. Ancak umuyoruz ki, zamanla, birer birer, hayvanları alternatif çözümlerle değiştirebiliriz, ya da bu çip üstünde organların bu tarz ölçümlerde kullanılabileceğini insanlara gösterebiliriz. Belki de böylece hayvanları daha az kullanabiliriz. Herkes bu konunun çözülmeyi bekleyen bir problem olduğunda hemfikir.



Her Hayvan Deneyi Canilik Midir?


Hayvan deneyleri ile ilgili tartışmalar genellikle hayvanlara zarar verilmesi üzerinden dönmektedir. Bu senaryoda bilim insanları cani ve kana susamış varlıklar olarak hayal edilmekte, denek hayvanları ise bu canilerin zevk için katlettikleri kurbanlarmış gibi lanse edilmektedir. Halbuki durum bundan oldukça farklıdır. Daha önce de dediğimiz gibi hiçbir bilim insanı, hele ki canlılar üzerinde araştırmalar yapacak olan hiçbir insan, denek hayvanlarından nefret etmez ve onlara anlamsız zararlar vermek için bu dalda yıllarca eğitim almamıştır. Hepsi, kullandıkları hayvanlara en az zararı vererek deneyin sonuçlarını almak ister. Ancak; elbette her bilimde, her denemede, her işimizde beklenmedik durumlar ortaya çıkabilir. Verilen bir ilacın bir deneği kanser etmesi, ölümüne sebep olması, bir uzvunu yitirmesine neden olması aralıklarla karşılaşılan ve medyada bol bol yer bulabilen durumlardır. Zaten bunun, insanlarda olmaması için diğer hayvan türlerini kullanmaktayız. Halbuki bir deneğin ölümüne gerçekten üzülen ve bir sonraki denemede bunu tekrarlamamak için gecesini gündüzüne katan, ancak aynı zamanda insanlığa faydalı bir ürün geliştirmek için elinden geleni ardına koymayan yine bilim insanlarıdır. Bu insanlar, her bir denek hayvanını adına kadar bilirler ve onların zarar görmesine derinden üzülürler. Dolayısıyla hayvan deneylerine karşı olanların insanlar üzerinde yaratmak istedikleri olumsuz etki, pek de sağlam temelli değildir.

 

Peki bu durumda, hayvanlar bu araştırmalarda zarar görüyor mu? Çoğu zaman hayır. 2006 yılında ABD'de yapılan tüm hayvan deneylerinin %43'ünde hayvanlara sadece anlık acılar yaşatılmıştır (hafif bir şok vermek ya da iğne batırmak gibi), geri kalan %57'sinde ise hayvanlara anlık bir acıdan fazlası yaşatılmıştır. Bu %57'lik kısmın %62'sinde, anestezi kullanılarak hayvanın herhangi bri acı hissetmemesi sağlanmıştır. Tüm deneylerin sadece %7'sinde, hayvan deney boyunca acı çekmiştir. İngiltere'de ise bu oran, 2001 yılındaki bir araştırmaya göre %3-4 civarındadır. 


Bu durumda tek etik mesele, hayvanın isteğini bilmeden onun üzerinde deney yapmaktır. Bunun bilimsel bir çözümü yoktur. Ya bu deneyleri yapacağız ya da bu hayvanlar (ve aslında diğer canlılar da) üzerinde yapılan deneylerden elde edeceğimiz aşırı kıymetli verilerden yoksun kalacağız. Bilim, elinde başka çare olmaksızın ilk tercihi seçmektedir. Ne yazık ki bu alandan elde ettiğimiz veriler o kadar kıymetlidir ki, en yumuşak kalpli bilim insanı bile gözünü karartıp hayvan deneylerini tamamen iptal etmeyi göze alamayacaktır. Elbette bilimin içerisinden olmayan, hayvanseverler bunu tam olarak anlayamayarak sert bir şekilde bu deneylere karşı çıkmaktadırlar. Onların duygusal yaklaşımı sonuna kadar anlaşılırdır, ancak hiçbir zaman işler siyah beyaz değildir. Bu kadar kolay kestirip atmamız ne yazık ki mümkün değildir.



 

Hayvanseverlerin genelde karşı çıkarken kullandıkları üzücü görüntüler, neredeyse her zaman kozmetik araştırmalarından alınmaktadır (ki biz de buna sonuna kadar karşıyız), geri kalan zamanlardaysa bu hayvanların üretilip barındırıldığı çiftliklerdeki kötü şartları göstermektedir. Son derece olumsuz şartlarda, mümkün olduğunca yüksek sayıda hayvanı barındırmaya çalışan firmalar, hayvanların haklarını hiçe saymaktadırlar. Elbette bu kabul edilemezdir. Bu demek değildir ki tüm bu çiftlikler kapatılmalıdır. Tam tersine, bu sorunların çözümü bulunmalı, yasalarla bu firmalar denetlenmeli ve hayvanların koşulları yüksek düzeylere çıkarılmalıdır. Unutmayınız ki hayvan deneyi demek illa ki hayvanın sağının solunun koparılması, garip işkencelere tabi tutulması, genleriyle oynanması demek değildir! Deneylerin çok büyük bir kısmı hayvanlara herhangi bir kronik zarar verilmeksizin yapılmaktadır. Elbette kimi zaman olumsuz sonuçlar doğabilmekte, hayvanlar kalıcı sakatlıklardan ölüme kadar hasar alabilmektedirler.



Sonuç Olarak Hayvan Deneyleri...

 

Bu konuda bir sonuca varmanın herhangi bir yolu yok ne yazık ki. Ancak bizler bilimin içerisinden gelen, bilimi tam olarak anlamaya çalışan, bilim için yaşayan insanlar olarak duygularımızdan çok mantığımızı dinlemeliyiz ve olabildiğince tarafsız düşünmeliyiz. Unutulmamalıdır ki bu deneylerin tek amacı insanın hayat standartlarını yükseltmek değildir! Bilim sadece insanlar için işlemez. Bilim, doğada var olanı anlama sanatıdır. Bilimi kullanarak ilerleyen teknoloji neredeyse her zaman insana işler. Ancak bilim, doğayı ve Evren'i insandan bağımsız olarak ele alır. Bu sebeple bilimsel olarak keşfedeceğimiz her yenilik, sadece insanlara değil, örneğin veterinerlik biliminde veya canlıların doğalarının anlaşılmasında rol alacaktır, onlara daha iyi bir yaşam sunmamızı sağlayabilecektir. İşin bu tarafı da görülmelidir.

 

Canlılık tarihi sayısız fedakarlıklarla doludur. Özellikle yüksek zekalı hayvanlara gelindikçe, bilinçli fedakarlıkların sayısı ve biçimi artmaktadır. Bu sebeple bilim ve Evren'i anlama merakımız karşısında her türden verilen kayıplar fedakarlıklar olarak görülmelidir, mümkün olduğunca... Unutmayınız ki bilim uğruna birçok insan da canını vermiş, acılar içerisinde hayatı son bulmuştur. Bunlardan en meşhur 10 tanesini sıralayacak olursak: Karl Sheele (kendi keşiflerini tadarak ölmüştür), Jean-Francois De Rozier (balon denemesi testlerinde ölmüştür), Sir David Brewster (optik deneyleri sırasında kör olmuştur), Elizabeth Ascheim (X ışınlarından dolayı ölmüştür), Alexander Bogdanov (kan transferi denemeleri sırasında ölmüştür), Robert Bunsen (kimya deneyleri sırasında yüzünün yarısını tamamen yakarak yitirmiştir), Sir Humphrey Davy (hayatının 20 yılını kendi ürettiği kimyasallardan zehirlenerek hastalıklı bir şekilde geçirmiştir), Michael Faraday (kronik zehirlenme), Marie Curie (radyasyondan dolayı öldü), Galileo Galilei (teleskop üzerindeki çalışmaları sırasında kör oldu). Bu listeye yüzlercesini eklemek mümkündür. Tüm bu insanlar kendilerini bilim uğruna feda eden insanlardır. Elbette hayvanlara bu konudaki isteklerini sorma ve cevap alma şansımız yoktur. Ancak bilim insanlarının olabildiğince tarafsız ve tüm türlere hitap eden çalışmalarında diğer türlerden alınan bilgiler bilim için çok kıymetlidir, bu anlaşılmalıdır.

 

Dolayısıyla Evrim Ağacı olarak biz, tüm bu deneyler süresince hayvanların haklarının sonuna kadar korunmasından yanayız; ancak hayvan deneylerinin tamamen durdurulması gerektiğini savunacak kadar da bilimden uzak değiliz. Bu yüzden tutumumuzu net bir şekilde belirlemekten yanayız:

 

Eğer ki bilim dünyasına herhangi bir şekilde faydalı bir keşif olacaksa hayvanların deneylerde kullanılması zorunluluğunu anlıyoruz. Bu süreçte sinir sistemi olan ve acı duyabilecek türlerin mutlaka uyuşturulması veya sinir sistemlerini iptal edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü insanların çoğu zaman "acı" kavramından dolayı deney hayvanlarıyla empati kurduklarını çok iyi biliyoruz. Kimse denek olarak kullanılan milyarlarca bitkinin haklarını savunmuyor, çünkü "acı" konusuna konsantre olmuşuz ve o duyguyu gayet iyi anlıyoruz. Bu durum çoğu zaman vejateryenlerin diyet kararlarını belirleyen ikilem oluyor. Bitkilerin de canlı olduğunu unutuyorlar; ancak hayvanların ölmesine kendi hayatları ipin ucundaymış gibi karşı çıkıyorlar. Biz, mantıklı ve tarafsız (genel olarak bilimsel) bir yaklaşım sergileyerek tüm canlılara eşit değeri vermekten yanayız. Acı çekmek çok kötü bir şey; ancak engellenemez bir durum değil. Biz, eğer ki bir şeye karşı çıkılacaksa, mantıklı temellerde çıkılması gerektiğini savunuyoruz. Dolayısıyla canlı deneylerin tamamına karşı çıkılmadığı sürece, uyuşturularak sıradan bir mantardan hiçbir farkı kalmayan bir hayvanın denek olarak kullanılmasna ölesiye karşı çıkmayı kesinlikle doğru bulmuyoruz. Biri eğer ki tüm canlıların denek olarak kullanılmasına karşı çıkarsa anlarız; ancak önceden saydığımız sebeplerle geçerli bulamayız. Dediğimiz gibi, bu etik bir konudur ve asla tek bir çözümü/cevabı yoktur, olmayacaktır.

 

Umuyoruz ki gelecek yıllarda geliştirilecek teknolojik ürünlerle bütün canlı sistemleri süperbilgisayarlarla modellemek mümkün olacaktır. Bu sayede hiçbir canlıyı denek olarak kullanmaya gerek kalmadan, her şeyi bilgisayarlar üzerinden görebileceğiz. Bunun için epey bir yolumuz var; ancak imkansız da değil. O zamana kadarsa mecburen bilimi ilerletmek adına bu deneylerin büyük bir kısmına ihtiyacımız var. Unutmamak gerekir ki günümüzdeki karmaşık bilgisayar sistemlerinin geliştirilmesinde bile canlıların sinir sistemlerinin (nöral ağlarının) yapılarından faydalanılmakta, doğanın milyarlarca yıllık süreçte evrimsel adımlarla ürettiklerinin anlaşılması, bu teknolojilerin geliştirilmesinde temel rol oynamaktadır. Dolayısıyla bilimsel araştırmaları birbirinden bağımsız düşünmemiz imkansızdır. Her birine ihtiyacımız vardır ve en önemsiz gözüken bile, ileride bir gün çok büyük değere sahip olabilir.

 

Umuyoruz ki yazdıklarımız okurlarımızın alınmasına ve duygusal yaklaşımlarının oklarına kurban gitmemize neden olmayacaktır. Çünkü bu sözlerimiz günümüzdeki bilim camiasının büyük bir kısmının düşüncelerini yansıtmaktadır. Unutmayınız ki bizlerin hiçbiri cani ya da kana susamış yabaniler değiliz. Bizler de sizler kadar insanız, aynı duyguları paylaşıyoruz, aklınızdan geçenleri çok iyi anlıyoruz. Ancak bazı sorunların çözümü her zaman o kadar net ve belirgin değildir, bunun anlaşılması şart. Bildiğimiz tek bir şey var ki, elimizdeki bütün sorunların tek ve yegane çözümü bilimdir. Bu deneylerin üzücü yanlarını bile çözecek olan, yine bilimin ta kendisi olacaktır. Bu yüzden hayvanların ve diğer tüm canlıların haklarını savunmayı asla ihmal etmeden, zekamızı da doğru kullanmalıyız. 

 

Umarız size farklı bir bakış açısı katmayı başarabilmişizdir. Biliniz ki herhangi bir canlı üzerinde uygulanacak keyfi ve insanı yüceltici her uygulamanın sonuna kadar karşısında olacağız. Ancak bizler gibi tüm canlıları yürekten seven, dolayısıyla onları sadece gerektiği ve zorunda olduğumuz kadar araştırmalara dahil eden herkesin de yanındayız. 


Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Teşekkür: Tolunay Ataç (Evrim Ağacı Okuru) 

Kaynaklar ve İleri Okuma:
 
6 Yorum