Hayvan Davranışları'nın Temeli: İçgüdüler, Düşünsel/Algısal Zeka ve Çok Daha Fazlası

Yazdır Hayvan Davranışları

Bu yazımızda sizlerin uzun süredir bizlere sormakta olduğu ve bilim dünyasının çok uzun yıllardır araştırmakta olduğu içgüdüler ve zeka konularına gireceğiz. Bu konu birçok açıdan önemli, çünkü insan da bir hayvan türü olduğu için, kendimizi ve kökenlerimizi anlamak, hayvanların kökenlerini ve davranışlarını, beyinlerini anlamaktan geçiyor. Biz de bu yazımızda, beynin davranışlar üzerindeki en önemli iki etkisinden, içgüdüler ve düşünsel zekadan bahsedeceğiz. 

 

Eminiz hepiniz etrafınızdaki yüzlerce farklı canlı türünden en azından birkaç tanesini ister istemez gözlemlemişsinizdir. Bir köpeğin ağaç diplerine idrar bırakmasını, bir kedinin mırıldanıp gerinmesini, bir kuşun yem peşinde bir o yana bir bu yana gitmesini, bir karıncanın hareketlerini ve nicelerini... Ve belki de kendinize şu soruyu sordunuz: Bu hayvanlar, bu hareketleri düşünerek mi yapıyorlar, yoksa içgüdüsel olarak mı? Belki de tüm hareketlerinin içgüdüsel olduğundan o kadar emindiniz ki, böyle bir soru sorma ihtiyacı bile duymadınız. Eğer öyleyse, çok büyük bir hata yapmışsınız demektir.

 

Hayvanların içgüdüsel mi, yoksa belirli düşünsel aktivitelere bağlı olarak mı hareket ettikleri, bilim insanlarının yüzyıllardır ilgisini çekmiştir. En eski zamanlarda, 17. yüzyıldan önce yaşamış bilim insanları ve genel olarak insan popülasyonunun tamamına yakını, insan dışındaki hayvanların hepsinin salt bir içgüdüyle hareket ettiklerini ileri sürmüşler veya düşünmüşlerdir. Hiç kimse, hayvanların düşünce gücü olduğunu iddia etmemiş, bunu da hayvanların bir "ruhu" olmamasına bağlamışlardır. Bunu kullanarak sırtlarını "ruh" dedikleri bilim dışı kavrama dayamış ve insanı diğer hayvanlardan ayıran özelliğin bir "ruha" sahip olması olduğunu düşünmüşlerdir.

 

 

Ne var ki Aydınlanma Çağı ile birlikte bilim hızlı bir yükselişe geçmiş ve şahsi inanç ve düşüncelerden bağımsız hale gelmiştir. Bu bağımsızlığın ilan edilmesiyle birlikte doğa bilimleri, psikoloji ve davranış bilimleri çok büyük aşamalar kaydedebilmişlerdir. Düşünce üzerindeki sınırlar kaldırılmış, Evren'de her şeyin olabilirliği gündeme getirilmiştir. İşte bu gelişmelerin sonunda, yapılan araştırmaların da ışığında doğada "ruh" gibi doğa üstü bir kavrama yer ve gerek olmadığı anlaşılmıştır. Bu da, davranış bilimlerinin şaha kalktığı dönüm noktası olarak görülebilir.

 

Ruhun bilim dünyasından çıkarılması neden önemlidir? Pek çok açıdan; ancak davranış bilimi açısından önemi şudur: Ruh kavramının varlığı, davranışların tümünün doğaüstü ve "var edilmiş" bir sebebe bağlanmasına neden olmaktaydı. Yani insanlar araştırma ihtiyacı duymuyorlar, anlamıyor olsalar da davranışlardaki farklılık ve değişimleri "yaradılış farkından kaynaklanan ruhsal sebepler" olarak görüyorlardı. Bu da, bilim önüne çekilmiş çok tehlikeli bir bariyerdi, çünkü "neden" ve "nasıl" gibi soruların sorulmasına engel oluyordu. 

 

Bunun haricinde ruh kavramının var olduğunun iddia edilmesi ve bunun sadece insanlara bahşedilmiş bir nitelik olduğunun sanılması, yine bilimsel ve doğal gerçeklere taban tabana zıt olacak bir şekilde, insanların diğer hayvanlardan üstün görülmesine sebep olmuştur. İnsanların tüm davranışlarının ruhlarından ve bu ruhlarının durumlarından kaynaklandığına inanılmış, hayvanların bütün davranışları ise "içgüdü" adı verilen ve varoluştan bu canlılara otomatik olarak davranmaları için "bahşedilmiş" bir hareketler bütünü olarak görülmüştür. Halbuki bugün net bir şekilde biliyoruz ki, insan son derece sıradan bir hayvan türüdür, tüm fizyolojik, morfolojik, anatomik, biyolojik ve davranışsal özellikleri diğer tüm hayvanlarla belirli ölçülerde paralellik göstermektedir ve insan da, diğer hayvanlar gibi kendisinden önce gelen ata türlerden evrimleşerek bugünkü haline ulaşabilmiştir. Diğer taraftan bakacak olursak, hayvanlar da insanların sahip olduğu pek çok özelliğe sahiptir; bunların birçoğunda insandan çok daha başarılıdır, bir kısmında ise insan diğer hayvanlardan daha ileridedir. Ancak benzer bir başarı, farklı özellikler incelendiğinde, farklı hayvanlar arasında görülebilir. Yine bugün biliyoruz ki, insanın diğer hayvanlardan ancak zeka ve zekaya bağlı bazı özellikler söz konusu olduğunda ileridir; geri kalan özelliklerin çok büyük bir kısmında insan, diğer hayvanlar karşısında aciz kalmaktadır.

 

Açıkladığımız gibi, Aydınlanma Çağı ile birlikte karanlığın üzerine bilim ile ışık tutulması sonucunda, ruh kavramı da tamamen bilimden çıkarıldı ve böyle bir kavramın doğada bulunmadığı, asla rastlanmadığı ve daha önemlisi, bilimin bu tip bilim dışı kavramlara ihtiyacı olmadığı ortaya kondu. Artık Dünya çapında belirli bir düzeye gelebilmiş hiçbir bilim insanı, insanın (ya da herhangi bir hayvanın) içerisinde, bünyesinde veya dışarısında, beden-üstü, doğa-üstü veya bilim-dışı bir ruh kavramı olmadığını kabul etmektedir ve bilim, eskiden "ruh" kavramına yüklenen özellikleri net bir şekilde açıklayabilmektedir.

 

 

Şimdi, daha fazla bilimdışı kavramlarla uğraşmadan, hayvanların davranışlarına girebiliriz. İlk olarak davranış nedir, bunu tanımlayalım:

 

Davranış (Behavior), en genel tanımıyla organizmaların (canlıların), sistemlerin ve yapay varlıkların diğer sistem ve canlılarla etkileşim halinde olarak yaptıkları hareketlerin ve gösterdikleri hallerin tümüdür.

 

Biyolojik tanımıyla davranış, bir canlının içsel ya da dışsal, bilinçli ya da bilinçaltı kaynaklı, belirgin ya da gizli, istemli ya da istemsiz etkilere verdiği tepkilerin tümüdür. Bu tanım üzerinden gidecek olursak:

 

Canlılarda davranışlar birincil olarak hormonal sistem ve sinir sistemi (beyin de dahil olmak üzere) tarafından kontrol edilir. Her zaman doğru olmasa da, bir canlının davranışlarının karmaşıklığı, o canlının sinir sisteminin karmaşıklığı ile doğru orantılıdır. Bunun sebebi şudur: beyinle ilgili her şey (düşünce, bilinç, zeka, algı, davranışlar, vb.), nöron adı verilen beyin hücrelerinin çalışması sayesinde işler. Nöronlar ölürse, bunların hiçbiri var olamaz, daha doğrusu canlı bu işlevlerini tamamen yitirir. Aksi durumda, nöronların sayısı arttıkça ve bu nöronlar özelleştikçe de, bu özelliklerin karmaşıklığı ve gelişmişliği artar. İşte illa bir fark aranacaksa, insanı farklı kulan sadece ve sadece budur: İnsanın beyin hacminin büyüyebilmesiyle birlikte, beyni de büyüyebilmiştir. Beynin büyümesi demek, nöron sayısının ve karmaşıklığının artması demektir. Bunun sonucunda, insanları diğer hayvanlardan ayırdığı düşünülen düşünce, zeka, bilinç, davranışlar gibi özellikleri de karmaşıklaşmış, gelişmiş ve özelleşmiştir. 

 

 

İnsana bu açıdan bakıldığında, yine de, hala pek bir farklılığı olduğu görülmez. Çünkü her hayvanın, hatta her canlının birbirine farklı açılardan üstünlükleri vardır. Örneğin koskoca bir alem olan Bitkiler Alemi, hayvanların yaptığı birçok şeyi hareket edemedikleri için yapamasa da, tüm hayvanların var olabilmesine sebep olan fotosentezi yapabilirler. Şimdi, bu durumda, bitkilerin hayvanlardan üstün olduklarını söyleyebilir miyiz? Hayvanlar Alemi içerisine bakacak olursak, çita Dünya'nın en hızlı karasal koşucusudur. Bir insan saatte birkaç kilometreden hızlı koşamazken, bir salyangoz saatte birkaç metreden hızlı koşamazken, bir çita saatte 120 kilometreden hızlı koşabilir. Bu durumda çita, salyangoz ya da insandan üstün bir tür müdür? Benzer şekilde bir kartal veya bir böcek, hiçbir insanın ya da hiçbir köpeğin yapamayacağı şekilde yerden yükselerek uçabilir. Bu durumda kartal ya da uçabilen böcekler, insanlardan ya da köpeklerden üstün müdür?

 

Bu soruların elbette ki cevabı hayırdır. Çünkü Evrimsel Biyoloji sayesinde, eski genel yargıların aksine artık biliyoruz ki aynı zaman diliminde yaşayan hiçbir hayvan birbirinden üstün değildir. Bunun sebebi şudur: Evrimsel Biyoloji açısından bakıldığında, yaşayabilen her canlı, yaşayabilecek kadar başarılı ve gelişmiştir. En ufak bakterilerden, en iri balinalara kadar, en zeki insanlardan, en yavaş salyangozlara kadar hepsi eşit derecede başarılıdır. Bir üstünlük aranacaksa, şu tip bir üstünlükten bahsedilebilir: yaşayabilen canlılar, soyu tükenmiş canlılardan daha başarılıdır. Yani günümüz yunusları, kendi atalarının kuzenleri olan Ichtyosaurus türünden, günümüz insan türü, kendi atalarından biri olan Homo erectus türünden daha başarılıdır, daha üstündür. Çünkü onlar yok olup günümüze kadar gelemezken, bu türler var olabilmiş ve hayatlarını sürdürmektedirler. Gelecekte kim başarılı, kim başarısız olacak, bilmek imkansızdır. Unutmamak gerekir ki bir zamanların dev güçleri olan dinozorlar, milyonlarca yıl boyunca asla yok olmayacaklarmış gibi gözükseler de, bir anda yeryüzünden silinmişlerdir. Dolayısıyla, daha başka yazılarımızda da ayrıntısıyla ele aldığımız gibi, kendimizi ya da bir diğer türü üstün görmek, apaçık saçmalık olacaktır.

 

Tüm bunların ışığında, davranışlarımızın karmaşıklığının bir üstünlük olmadığını anlayabildiysek, bundan sonra insan veya bir diğer hayvanı spesifik olarak değil, genel olarak hayvan davranışlarını inceleyebiliriz.

 

Hayvanların davranışları incelendiğinde, bazı davranışlarının oldukça "otomatik" gibi görünen, bazılarının ise oldukça akıllıca olduğunu görmekteyiz. Bunun sebebini, şu yazımızda ayrıntısıyla incelemiştik:

 

https://www.facebook.com/note.php?note_id=167095816681835

 

Ancak bu yazımızda, içgüdüler ile düşünsel zekaya ayrıntılı bir bakış atmamıştık. Şimdi buna gelelim:

 

 

İçgüdü Nedir? Kaynağı Nedir? Tür Hafızası Ne Demektir?

 

İçgüdü (Instinct ya da Innate Behavior), tanımı gereği bir canlının bir davranışı göstermeye meyilliliğidir. İçgüdü, çoğu insan tarafından hala Orta Çağ'dan kalma tanımıyla bilinir: "insan dışı hayvanların otomatik davranışları". Bu kesinlikle yanlıştır. Bu tanımın ruh kavramı ile ilişkisini ve yanlışlığını yukarıda açıklamıştık. İçgüdü kavramından anlamamız gereken, bu kavramın bir canlının bir durum karşısında "davranışlar repertuvarı" içerisinden belirli bir davranışa meyillilik miktarıdır. Bunu anlamak, hayvan davranışlarını anlamak açısından çok önemlidir.

 

Hayvanlar, davranış repertuvarı olarak adlandırdığımız bir çatı altında topladığımız ve ömürleri boyunca çeşitli şekillerde edindikleri nice davranışa sahiptirler. Bu davranışların bir kısmı genetik kökenlidir. Bir kısmı ise, doğumdan sonra, hayvanın yaşamı boyunca öğrenim yoluyla edindiği davranışlardır. Genetik, öğrenimi de belirli bir düzeyde etkiler, ancak çevresel etmenler, öğrenim üzerinde en etkili olan faktörlerdir.

 

Yani bu durumu özetleyecek olursak: bir hayvan doğduğunda, genetik yollarla edindiği bazı davranışlara sahiptir. Bu davranışların repertuvarına bilimde tür hafızası (species memory) denir. Bu hafıza, bildiğimiz anlamıyla bir düşünsel hafıza değil, genetik materyal üzerinde saklanan, biyokimyasal bir hafızadır ve bildiğimiz Evrim Mekanizmaları etkisi altında, her genetik özellik gibi Evrim'e tabidir. 

 

Bu noktayı anlayabilmek için, davranışların nörobiyolojik (biyolojik varlıkların sinir sistemiyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalı) kökenlerini anlamak gerekmektedir. 

 

 

Davranışların Nörobiyolojik Kökenleri

 

Pek çok yazımızda, en karmaşık canlıların bile kökenlerinin "cansız" olarak nitelediğimiz biyokimyasal tepkimelere dayandığını açıklamış ve canlılar ile cansızlar arasında milyarlarca yıl öncesinden başlayıp günümüze kadar gelen kimyasal evrim farkı haricinde hiçbir fark olmadığını net bir şekilde ortaya koymuştuk. Bu gerçek, davranış biliminde de aynen karşımıza çıkmaktadır.

 

Davranışlarımızın tümü, beynimizde gerçekleşen hızlı veya yavaş, farklı yüzbinlerce biyokimyasal tepkimeye ve onların milyonlarca farklı kombinasyonla tanımlanabilen sonuçlarına göre belirlenmektedir. Dolayısıyla beynimizdeki biyokimyasal tepkimeleri etkileyen en ufak faktörden, en büyük faktöre kadar her şey, davranışlarımızı da etkilemektedir. İnsanların "ruh hali" olarak tanımladıkları psikolojik durumları, işte bu yüzden sürekli değişmektedir. Bu değişimler çoğu zaman kişi tarafından hissedilmese de, kimi durumda çok ciddi farklılıklara, hatta sorunlar ve hastalıklar boyutundaki farklılıklara sebep olabilmektedir.

 

Modern Bilim, davranışların her tipinin beyinde bir karşılığı olduğunu keşfetmeye doğru adım adım ilerlemektedir. Şimdiye kadar biyokimyasal olarak açıklanamayan tek bir duyguya, düşünceye ve hisse rastlanmamış, dolayısıyla gösterebildiğimiz veya gösteremediğimiz davranışların tamamının beyinde bir yerlerdeki değişimin sonucu olduğu gösterilmiştir. 

 

Beynimiz, fiziksel ve kimyasal etkilerin altında sürekli olarak biyokimyasal değişimlere uğrayan dev bir tepkime odası gibidir. Bu tepkimelerin kaotik olmama sebebi, her nöronun Evrimsel süreçte belirli özelliklere sahip olacak şekilde özelleşmiş olmasındandır. Ancak beynimizde o kadar sık hata meydana gelir ki, pek çok insanda sinirsel hastalıklara veya psikolojik sorunlara rastlanmakta, hasta olmayan insanlar bile bir anda bu tip hastalıklara yakalanabilmektedir. Bunun sebeplerinden biri dış etmenlerken (virüsler, travmalar, bakteriler gibi), bir kısmı beynimizin tam olarak seçilim mekanizmalarının eleyici etkisine tabi olmadan, Evrim'in etkilerini kırabilecek kadar gelişmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu, şu demektir: İnsan türünün evrimi süresince beyni büyümüş, bir noktada belki daha fazla seçilimle, daha dengeli bir beyin yapısına sahip olabilecekken, algısal yeteneklerimizin Evrim'i kontrol altına alabilecek kadar gelişmesi sonucu bu eleme mekanizmalarını atlatabilmişizdir. Bunun sonucunda beynimiz yüzbinlerce hastalığa yakalanabilmekte, bu hastalıklar her zaman fiziksel sonuçlar yaratmasa da, hayvanın davranışlarını değiştirebilmektedir. 

 

Söz konusu biyokimyasal tepkimeler olduğunda, elbette işin içerisine proteinler ve enzimler girecektir. Çünkü pek çok tepkime enzimlerin etkisiyle gerçekleşmektedir. Bu da, tepkime açısından geriye gidildiğinde, genetik materyalin işin içerisine dahil olması demektir. Çünkü enzimlerin tamamına yakını DNA üzerinde kodlanmaktadır. DNA üzerindeki değişimler enzimleri, dolayısıyla tepkimelerin doğasını değiştirebilmektedir. Bu yüzden enzimler, dolaylı yoldan da olsa DNA'nın tabi olduğu tüm Evrimsel değişimlere tabidir.

 

Bir canlının bünyesinde meydana gelen bütün biyokimyasal tepkimeler, çevresel etmenlerden etkilenmektedir. Bu, beklendik şekillerde olabileceği gibi, beklenmedik şekillerde de olabilir. Örneğin kimi biyokimyasal tepkime, ancak belirli kimyasalların ortamda bulunduğu zaman gerçekleşebilmektedir (DNA'nın bölünmeye başlamasına yarayan enzimlerin çalışması ya da "operon" dediğimiz bazı gen bölgeleri gibi). Dolayısıyla bu kimyasalın ortamdaki varlığı, beklendik bir durumdur. Ancak çoğu zaman, dış etmenler de biyokimyasal tepkimelerin doğasını etkileyebilmektedir. Örneğin genlerde yapılan hatalar (sebebi her ne olursa olsun), beklenmedik sonuçlar yaratabilir. Veya hücrenin içerisine gerekmediği halde alınan maddeler (nikotin, kafein, uyuşturucular gibi bilinçli şekilde alınan kimyasallar veya tamamen alakasız, bazı başka tepkimelerin yan ürünleri olan kimyasallar), beklenmedik etkilerdir ve beklenmedik, kimi zaman da istenmeyen sonuçlar doğurabilirler. Örneğin günlük yaşantısında genellikle akşam 11'de uyuyan bir insan, uyumak istemediği için kahve içtiğinde, kahve içerisinde bulunan kafein merkezi sinir sisteminin nöronlarını uyararak uyanıklık hali sağlarlar. Bu, insanın istediği, ancak hücrelerin beklemediği bir durumdur. Çünkü günlük saatimizi takip eden epifiz bezi, normal uyku vaktinin yaklaşmasıyla vücudu uyumaya hazırlar ve bu hazırlık içerisinde kesinlikle "vücudu uyanık tutan kimyasallar salgılamak" yoktur.

 

Davranışlarımız da, beynimizin farklı kimyasallara verdiği cevaplar sonucunda oluşmaktadır. Dediğimiz gibi beyinde sayısız biyokimyasal tepkime her an olmaktadır ve bunların ürettikleri kimyasallar, bizim davranışlarımızı doğrudan etkilemektedir. Çünkü en nihayetinde "davranış" dediğimiz olgu, olaylara verdiğimiz tepkilerden ibarettir. Yani duyu organlarından gelen bilgiler, beyinde bazı tepkimeleri tetikler ve bunun sonucunda, olaylara bazı tepkiler veririz. İşte biz buna "davranış" diyoruz.

 

Beyindeki biyokimyasal tepkimelerin etkilenmesi, davranışlarımızın da doğrudan değişmesine sebep olmaktadır. Bu yüzden davranışların kökenleri doğaüstünde değil, beyinde ve beyindeki tepkimelerde aranmalıdır. Daha önce de açıkladığımız gibi, bilim insanlarının özverili çabaları sayesinde davranışlarımızın birçoğunun biyokimyasal ve nörobiyolojik kökenleri tespit edilebilmiştir. 

 

Bir örnekle bu kısmı kapatalım: Eve normal bir şekilde geldiğinizde, içerideki herkesin ağladığını gördüğünüz anda, gözünüzden beyninize giden elektrokimyasal sinyaller anında beyni uyararak adrenalin salgılamanıza neden olur. Çünkü önceki deneyimlerinizden ötürü bilirsiniz ki insanların ağlaması, hele ki toplu ağlamalar olumsuz bir durumun habercisidir ve muhtemelen tehlike arz etmektedir. Bu olayı incelediğimizde, gözden gelen bilgilerin beyindeki farklı biyokimyasal tepkimeleri tetiklemesinin davranışlarımızı bir anda değiştirdiğini görebiliriz. Çünkü zaten davranışlar, "beynin tepkileri" olarak görülmelidir ve bu tepkiler en nihayetinde biyokimyasal tepkimelere dayandığına göre, bu tepkimeleri etkileyen her uyaran (gözden gelen bilgi gibi), davranışları etkileyecektir. Daha sonra, ağlayan kişilerle konuşmanız sonucunda çok sevdiğiniz bir akrabanızın öldüğünü duymanız, yani kulağınızdan gelen bilgilerin beyin tarafından değerlendirilip, değerlendirme sonucuna göre bir tepki verilmesi, davranışlarınızın farklı bir yönde gelişmesine sebep olacaktır. Yani akrabanızın ölümünü duymanızla birlikte, beyninizde korku, üzüntü ve strese sebep olacak kimyasallar üretilecektir. Çünkü beyin, dış etmenlere karşı kendini korumaya çalışır. Duyduğunuz olumsuz bir haber, sizin beyninizi doğrudan etkileyecek ve bu etki beyin tarafından dengelemeye çalışılacaktır. Yani beyin, hem etkilenen, hem etkileyen organdır. 

 

Bunun anlaşılması ilk başta biraz zor olsa da, üzerinde biraz düşünüldüğünde ve bunca zamandır aktardığımız bilgiler göz önünde bulundurulduğunda, büyük resim görülebilecektir: Zaten bizim bilincimiz, zekamız, duygularımız ve düşüncelerimiz beynimizden ve onun gelişmişlik miktarından kaynaklanmaktadır. Bunlar, genel olarak bizim "tepki kaynakları" olarak görebileceğimiz kavramlardır. Madalyonun öteki yüzünde ise beynimiz bu defa duyu organlarımız ve günlük faaliyetlerimizin değerlendirilmesinden sorumludur. Bunlar ise genel olarak bizim "bilgi kaynakları" olarak görebileceğimiz kavramlardır. Yani beyin, hem bilgiyi alan, hem de bilgiye cevap veren bir organdır. Bunu, elektronik devrelerdeki mikroişlemcilere benzetebilirsiniz. Bilgiyi alır ve bilgiye cevap verir. Mikroişlemciler insan tarafından kodlanır ve ona göre hareket eder. Canlıların mikroişlemcisi olan beynin tepkileri ise, genetik materyal tarafından belirlenir ve milyarlarca yıllık evrim süreci sonucu oluşmuştur.

 

Kısaca, beyindeki her biyokimyasal tepkime ve bu tepkimeye sebep olan enzim, DNA tarafından kodlanır ve üretilir. Dolayısıyla DNA'dan üretim sırasında oluşabilecek hatalar ve değişimler, enzimin yapısını değiştirecek, dolayısıyla biyokimyasal tepkimenin doğasının farklı olmasına sebep olacaktır. Bunun haricinde, enzim üretildikten sonra çalışacağı ortamdaki dış etmenler kaynaklı farklılıklar, biyokimyasal tepkimelerin farklı olmasına sebep olabilecek, bu da yine tepkimelerin sonuçlarının, dolayısıyla davranışların farklı gelişmesine sebep olacaktır. İşte bu, davranışlarımızın nörobiyolojik yapısına ışık tutmaktadır.

 

 

Davranışların Evrimsel Kökeni

 

Aslında bunu bir skala olarak görmek mümkündür. Canlıların kimisinde bir sinir sistemi ve beyin yoktur; dolayısıyla uyaranlara verilen tepkiler, bir merkez tarafından değil, hücrenin ya da organizmanın tamamı tarafından belirlenir. Bu canlılarda herhangi bir düşünce ya da bilinç yoktur. Tamamı yukarıda tanımladığımız şekliyle içgüdülere dayanan, yani genetik temelli biyokimyasal tepkimelere dayanan davranışlar sergiler.

 

Bazı canlılar Evrimsel süreçte yapıları dahilindeki birimler arasındaki iletişimin belirli, özelleşmiş yapılarca sağlanmasını başarmıştır. Bunu başaranlar avantajlı konuma geçmiştir, çünkü organizma içerisindeki birimler birbirleriyle bu özel bağlantı üzerinden iletişim kurabilmektedirler ve difüzyon gibi yavaş, kimyasal süreçlerle bilginin iletilmesini beklemeye gerek kalmaz. Bu yüzden sinir sistemi Evrimsel süreçte desteklenmiş ve canlılar yavaş yavaş bir iletim sistemi geliştirmeye başlamışlardır.

 

Evrimsel süreçte, bazı canlılarda etkilere verilen tepkiler ve genel olarak organizma içi faaliyetler belirli hücrelerin kontrolüne bırakılmaya başlanmıştır. Özellikle büyük canlılarda, böyle bir merkezin varlığı enerji bakımından avantaj sağlamaktadır. Yani bir bölgeden alınan bilgi, diğer bir bölgeye iletilirken, değerlendirme yapmak ve son organa, sadece yapılması gerekenin iletilmesinin sağlanması açısından özelleşmiş bir organa ihtiyaç duyulmuştur. Daha doğrusu, bilginin iletimi sırasında değerlendirilmenin de yapılabilmesini sağlayan canlılar avantajlı konuma geçmişlerdir. İşte bu canlılar, zaman içerisinde kafa oluşumu (sefalizasyon) ile birlikte sinir sisteminin bir bölgesinin özelleşmesi sonucunda beyin dediğimiz organı evrimleştirmişlerdir. 

 

Beyin, evrimsel süreçte gün geçtikçe daha fazla özellik kazanmış ve tüm organizmanın kontrol mekanizması haline gelebilmiştir. Bu süreçte, canlının etkilere karşı vereceği her tepki, beynin kontrolüne girmiştir. Bu yüzden günümüzde beyin hasarı olan bazı insanlar, bazı çok ciddi etkilere bile tepki gösterememektedirler. Örneğin bazı bireyler acı duyamamakta, bu yüzden derileri yanana kadar sobaya dokunabilmektedirler ve bu yüzden çok ciddi hasarlar almaktadırlar.

 

İşte bu süreçte, gerek içgüdüsel, gerekse algısal zekaya dayalı her davranış, beynin içerisinde gerçekleşen biyokimyasal tepkimelere bağımlı hale gelmiştir. Bu yine bir avantajdır, çünkü organizmanın daha tutarlı olabilmesini sağlar (enerji konusundaki faydaları bir yana). Yani bir etkiye verilen tepki ya da tepkilerin tek bir merkezde kontrol edilmesi, canlının tutarsız ve dengesiz tepkiler vermesine engel olabilmektedir. Bu yüzden beyin çok önemli bir organdır ve beyni diğer canlılara göre daha fazla evrimleşen ve gelişen canlılar (insan gibi), daha karmaşık davranışlara sahiptirler.

 

 

İçgüdüler, Sebepleri ve Sonuçları

 

Bütün canlılar için biyolojik olarak 2 amaç vardır: hayatta kalmak ve üremek. Bu, hiç de kolay bir görev değildir, birçok yazımızda değindiğimiz, seçilim mekanizmalarına karşı mücadele etmeyi gerektirir. Üstelik doğanın şartlarından ötürü, bu mücadele, en az enerji harcayacak şekilde yapılmalıdır (bkz: trade-off ilkesi). İşte bu yüzden, genler canlıların davranışlarını belirleyici bir rol üstlenmektedir. Bir davranışı genetik taban ile sınırlandırmanın artıları ve eksileri vardır. En büyük artısı, enerji bakımından çok ciddi bir fayda sağlamasıdır, çünkü ne olursa olsun o davranışın sergilenmesi hedeflenir. En büyük eksisi ise, alışık olunmayan ya da seçilim süreci boyunca genlerin tepki vermek üzere özelleşmediği durumlarda, canlıya dezavantaj sağlayabilecek davranışların uygulanmasıdır. Yani içgüdüsel davranışlar, sabittirler ve çevreden çok az etkilenmeye meyillidirler.

 

Evrimsel süreç, buna da bir çözüm bulabilmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz davranışlar repertuvarı geniş tutularak, farklı durumlarda farklı içgüdüsel davranışlar sergileme yoluna gidilmiş, böylece farklı durumlar karşısında en doğru tepkiyi verebilenlerin hayatta kalmasıyla, ortama en adaptif durumlara ulaşılabilmiştir.

 

İçgüdüsel davranışlar dendiğinde, akla sadece otomatiğe bağlanmış davranışlar gelmemelidir. Çünkü içgüdüsel davranışların tetikleyicisi kimi zaman algısal/düşünsel zeka olabilir (ki bunu aşağıda açıklayacağız). Yani bir canlı, algısal zekasını kullanarak bir karara varabilir ve bu kararın sonucu, içgüdüsel bir davranış olabilir. Tam da mantıklı olacak şekilde, içgüdüsel davranışların büyük bir kısmının, düşünsel zeka ile tetiklendiği keşfedilmiştir. Meşhur bir örnek olarak, yumurtadan çıkan Caretta caretta türü kaplumbağaların denize gitme içgüdüsü verilebilir. Bu içgüdü, genetik olarak yukarıda bağlantısını verdiğimiz yazımızda açıkladığımız Baldwin Etkisi ile Evrimsel süreçte kazanılmıştır. Ancak bu içgüdünün tetikleyicisi, her içgüdüsel durumda olduğu gibi, duyu organlarından alınan bilginin biyokimyasal süreçlerle işlenmesi sonucu üretilen tepkidir. Yani yavru yumurtadan çıkar, denizin kokusunu alır, ay ışığının yarattığı yakamozu görür ve bu bilgiler beynindeki hücreleri etkiler, bu etki sonucunda DNA'nın farklı bölgeleri okunur ve bu sebeple içgüdüsel denize yönelme davranışı görülür.

 

 

Kimi zamansa içgüdüler düşünsel zekaya dayalı olmadan, çevresel faktörlerle tetiklenmektedir. Örneğin bazı martı türlerinin dişilerinin yetişkinlerinin gagalarında kırmızı bir nokta bulunur. Yavrular, bu noktayı gagalarlar (ki bu içgüdüsel bir davranıştır ve genlerle belirlenir) ve bu gagalama, annenin beynini uyararak midesinde sakladığı yiyecekleri dışarı çıkarmasına (kusmasına) ve yavrusuna yedirmesine yarar. Yavrular, bu gagalamayı düşünerek yapmazlar, beyinlerindeki biyokimyasal tepkimeler, kırmızı noktayı gördükleri anda bu şekilde bir davranış göstermesine sebep olur (kırmızı noktayı görmekten kaynaklanan sinirsel bilgiler, beyni tetikler ve buna göre bir davranış oluşturacak şekilde genler okunur). Yapılan deneylerde, anne gagası olmamasına rağmen, herhangi bir cismin üzerindeki benzer kırmızı noktaları da gagaladıkları ortaya çıkarılmıştır.

 

Dolayısıyla her içgüdünün arkasında fizyolojik bir sebep vardır ve bu sebep, deneysel metotlarla ortaya çıkarılabilir. 

 

İçgüdüler, genel olarak karşımıza Sabit Hareket Desenleri (Fixed Action Pattern) olarak çıkmaktadır. Sabit Hareket Desenleri, belirli durumlar karşısında gösterilen belirli davranışlar zinciridir. Bu, içgüdünün bir diğer tanımı olarak görülebilir. Örneğin kuşların çiftleşme mevsimlerinde yaptıkları danslar, her zaman aynı şekilde yapılmaktadır ve tamamen sabit hareketler zinciri şeklindedir. İşte bu bir Sabit Hareket Deseni'dir ve bu hareketlerin oluş sırası, genetik kaynaklarla belirlenmektedir. Bunun getirdiği avantaj, yukarıda belirttiğimiz gibi tek bir genetik materyal üzerinden, biyolojik amaçlardan biri olan üremenin başarısının maksimuma çıkarılabilmesidir. Dediğimiz gibi, bunlar Evrim Mekanizmaları'na tabi davranışlardır; örneğin dişilerin en beğendiği hareketler zincirine sahip bireyler avantajlı olacaklardır.

 

 

İşte bu mekanizmalar sonucunda içgüdüler popülasyon içerisinde sabitlenirler ve yavruların büyük bir kısmı doğuştan itibaren bazı davranışları sabit olarak gösterirken, yetişkinlerin de büyük bir kısmı ömürleri boyunca farklı durumlar karşısında farklı sabit davranışları gösterebilmektedir. Çevre koşulları sabit tutulduğu sürece, bu davranışı sergileyemeyenler eleneceği için, canlıya avantaj sağlayan içgüdülerin, daha doğrusu bu içgüdülere sebep olan genetik materyalin seçilimi, Evrim'e sebep olmaktadır. 

 

Ancak yapılan araştırmalar, içgüdülerin en çok doğumdan sonraki belirli bir dönemde (türden türe değişmektedir) etkili olduğunu, ilerleyen zamanlarda sadece belirli durumlarda devreye sokulan bir davranış türü olduğunu ve bunun haricinde sürekli olarak düşünsel bir biçimde davranış gösterildiğini ortaya koymuştur. Bu anlaşılırdır, çünkü doğum sonrası yepyeni bir ortam ile karşılaşılır ve bu ortama adapte olabilmek için belirli bir süre geçmesi gerekir. Bu süre zarfında gösterilecek davranışları genetik olarak belirlenen, yani içgüdüsel davranışlar sergileyen bireyler avantajlı olacaktır. Sonrasında ise içgüdülerin etkisi azalacaktır. Dolayısıyla bu noktada, bir diğer davranış türünden bahsetmekte fayda vardır.

 

 

Düşünsel/Algısal Zeka

 

Hayvanların hepsinde içgüdülerin bilimsel temelleri açıklanmaya başlandıktan sonra, uzun bir karanlık evresinden sonra ilk defa "Hayvanlarda zeka olabilir mi?" sorusu sorulabilmiştir. Bu sorunun cevabı, belki de insanın hayata bakış açısını değiştirecek kadar önem arz etmiştir.

 

Yapılan araştırmalar, hayvanların davranışlarının çok büyük bir kısmının karar mekanizmalarıyla gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. Yukarıda açıkladığımız gibi, içgüdüsel tepkiler bile, düşünsel mekanizmalarla tetiklenmektedir ve canlının gelişiminde içgüdülerin etkisi azalmaktadır. Bu azalmanın sebebi, canlının zihinsel işlevinin gelişmesi ve büyüdüğü ortama adapte olması sonucu artık olaylar arasında belirli bir düzeyde (zekası dahilinde) neden-sonuç ilişkileri kurabilmesidir. Yani düşünmeye başlamasıdır. 

 

 

Daha önce de belirttiğimiz gibi, elbette bu düşünebilme (öğrenebilme, kavrayabilme, anlayabilme, vd.) kapasitesi, beyin büyüklüğü, sinir sisteminin karmaşıklığı, yani zekası ile orantılıdır. Hiçbir hayvanın zekası insanınkiyle karşılaştırılmamalıdır (çünkü zaten insanı insan yapan zekasının evrimidir); ancak insan haricindeki hayvanların zekaları birbirleriyle kıyaslanabilir. 

 

Düşünmenin biyokimyasal ve nörobiyolojik kökenleri, içgüdüler ile tamamen aynıdır (aslında vücudumuzda olan her şeyin kökeni, temelde aynıdır). Sizin bir düşünce üretmeniz, biyokimyasal olarak beyin hücrelerinin uyarılması ve bu uyarılma sonucunda belirli bir tepkinin davranış olarak oluşması demektir. Bu davranış, illa fiziksel bir hareket olmak zorunda değildir. Beynin genelinin, beyni uyarana verdiği tepkiye, genel olarak "düşünce" deriz. Yani düşüncelerimiz, beynimize verdiğimiz uyarılara karşı verilen bir tepkidir. Kısaca tamamı içgüdülerde açıkladığımız gibi fizyolojik temellere dayanmaktadır.

 

Ancak burada çok ilginç bir durum devreye girer: istekler ve kararlar. Düşünceler, genellikle durumlar karşısındaki kararlarımız veya isteklerimizden kaynaklanır. Düşünebilmek ve öğrenebilmek, bu istekler ve kararlardan çıkardığımız sonuçlarla olmaktadır. Bir şeyi isteriz, yaparız ve sonucunu öğreniriz. Bir şeye karar veririz, uygularız ve sonucunu öğreniriz. Bu öğrenmelerimiz, bizim bilgi birikimimizi oluşturmaktadır.

 

 

 

"İsteklerinizi yapıp yapmayacağınızı seçebilirsiniz; ancak neyi isteyeceğinizi seçemezsiniz."

 

Peki, burada şu soru sorulmalıdır: Ne isteyeceğimizi isteyebilir miyiz? Canınızın dondurma çektiği bir anı düşünün. Neden dondurma istediğinizi hiç düşündünüz mü? Bu gerçekten önemli bir sorudur ve davranış bilimi açısından çok değerlidir. Cevabı ise şöyledir:

 

Vücudumuz, milyarlarca kimyasalın birbiriyle etkileştiği devasa bir makinadır. Bu makina içerisinde bazı maddeler, fazla tüketimden dolayı olması gerekenden azalabilir (şeker gibi). Bu durumda, beynimiz bunun tamamlanması için harekete geçer. Kimi zaman bu karnın acıkması hissiyle olur (tamamen hormonal bir olaydır), kimi zamansa canımız şekerli herhangi bir yiyecek çeker (çikolata ya da dondurma gibi). Peki hangisinin isteneceği nasıl belirlenir? Bunu bilinçli olarak belirleyemeyiz. Beynimiz otomatik olarak, önceden edindiği bilgilere dayanarak, neyi isteyeceğini kendisi seçer. Bize herhangi bir isteme hakkı düşmemektedir. Bilim kurgu yazarı olan Adam Fawler'ın meşhur Empati isimli kitabında dediği gibi: "İsteklerinizi yapıp yapmayacağınızı seçebilirsiniz; ancak neyi isteyeceğinizi seçemezsiniz." 

 

Bunu anlamak, bize yepyeni bir kapı açmaktadır: gerçekten özgür irade dediğimiz tercih mekanizmalarına sahip miyiz. Gerçekten istediklerimizi kendi kararlarımızla mı yapıyoruz? Yoksa davranışlarımızın tamamının kökeni olan beynimiz, bizim kendi bilincimizden daha üstün ve ipleri elinde tutan bir organ mı?

 

Bu sorunun cevabı, uzun yıllardır araştırılmaktadır. Bir insan bireyi olarak, kendinizin varlığının farkındasınızdır. Etrafınızda olan olayların ve şeylerin farkındalığına bilinç (consciousness), kendinizin farkında olmanıza ise şahsi farkındalık (self-consciousness) denir. Ancak bilincin kökenlerini incelediğimizde, aslında içgüdüsel veya düşünsel zekaya dayalı davranışlarımızdan hiçbir farkı olmadığını görürüz. Sonuçta bilinç dediğimiz kavram, düşünce temelli bir kavramdır. Düşünemeyen bir canlının bilinci olmasında bahsedilemez. Bir canlının bilinci, düşünebilme kapasitesiyle doğru orantılıdır. Yukarıda açıkladığımız gibi, canlının beyni evrimleştikçe zekası artmaktadır; bu da işlem yapabilme kapasitesini arttırmakta, dolayısıyla düşünsel tüm özelliklerin gelişmesini sağlamaktadır. Şahsi farkındalık ve bilinç gibi kavramlar da bu işlemlerin bir sonucudur. En nihayetinde bir canlının bilince sahip olabilmesinin tek yolu, düşünebilmesinden, yani zihinsel faaliyetlere sahip olmasından geçmektedir. 

 

 

İşte bu sebeple, bilince dayalı olarak oluşan özgür irade dediğimiz kavram da, aslında beyinde gerçekleşen biyokimyasal tepkimelerden fazlası değildir. Bu durumda, tekrar sormakta fayda vardır: Eğer her şey biyokimyasal tepkimelerden ibaretse ve beyinde olup, beyinde bitiyorsa, o zaman insanlar olarak biz veya diğer hayvan türleri herhangi bir karar mekanizmasına sahipler mi? Bu sorunun bir diğer versiyonu şudur:

 

 

Gerçekten İsteklerimizi Yapıp Yapmamaya Karar Verebilir Miyiz? Nasıl Karar Alırız? Özgür İrademiz Var Mı?

 

Bu nokta, oldukça hassas ve çok iyi anlaşılması gereken bir noktadır. Bu yüzden olabildiğince özenle anlatacağız.

 

Düşünce dediğimiz kavram, yukarıda açıkladığımız gibi beynin bir etkiye total olarak verdiği tepkidir. Düşünceyi oluşturmak için beynin farklı bölgeleri, farklı şekillerde katkıda bulunurlar. Bu bölümlerin eksikliği ya da az/hatalı çalışması, düşüncelerde eksikliğe veya hatalara sebep olabilmektedir.

 

Buna güzel bir örnek olarak, çok şiddetli duygusal anlar yaşadığımızda, mantıklı kararlar veremememizi gösterebiliriz. Beynin sağ yarımküresi genel olarak duygularımızdan sorumluyken, sol yarımküresi mantıksal işlemlerden sorumludur. Dolayısıyla çok duygusal bir anda, beynin sağ bölümü şiddetle çalışırken, sol bölgesi az uyarıldığı için aynı şekilde tepki veremez. Bu yüzden hiç beklemediğimiz, duygusal bir haber aldığımızda, dışarıdan bakıldığında hiç de mantıklı olmayan davranışlar sergileyebiliriz. İşte bu, beynin ürettiği eksik düşüncelerin bir sonucudur. Sakinleşerek beyninin her bölgesinin alınan kararlara dahil olabilmesini sağlayan bir birey, çok daha farklı davranışlar sergileyecektir.

 

Peki bir canlı, bir davranışı sergilemeye nasıl karar verir? Bir canlı nasıl karar alır? Kısaca, bir canlının algısal/düşünsel zekası nasıl çalışır?

 

Dünya'nın en meşhur araştırma enstitülerinden Max Planck Enstitüsü'nün İnsan Algısı ve Beyin Bilimleri Bölümü'nden John-Dylan Haynes ve ekibinin yaptığı bir araştırma, bu soruya ışık tutmaktadır. Araştırmada, deneklere iki adet buton verilmiş ve bu butonlardan birine, istedikleri gibi, istedikleri zaman basmaları söylenmiştir. Onlardan beklenen, ne zaman karar verdiklerini akıllarında tutmalarıdır. Örneğin elinize verilen iki butondan, soldakine X zamanında bastığınızı aklınızda tutmanız beklenmektedir (kronometreye bakarak hangi anda karar verdiğinizi belirleyebilirsiniz). Bilim insanları, fMRI kullanarak, deneklerin beynin karar alma merkezi olan frontopolar (prefrontal) kortekslerini (aşağıdaki fotoğrafta yeşille gösterilmiştir) takip etmişlerdir. Deneyin sonucu gerçekten çok ilginçtir: Bilim insanları, deneklerin karar verdiklerini söyledikleri süreden her seferinde 6.5-7 saniye öncesinde sadece beyindeki hareketlere bakarak %100 doğruluk oranıyla hangi butona basmaya karar vereceklerini bilebilmişlerdir. 

 


 

Bu ne demektir? Kararlar aldığımızı sandığımız zamanlarda, beynimiz aslında çoktan karar almış olmaktadır. Yani "bilinçsiz biz", kararları "bilinçli biz"den 6-7 saniye kadar öncesinde çoktan almaktadır. 

 

Bu, bizim bu yazımızdaki argümanlarımızla son derece uyum göstermekte ve desteklemektedir. Dediğimiz gibi her şey beyinde olmaktadır, dolayısıyla düşüncelerin, kararların ve bilincin de kaynağı beyin olmalıdır. Her ne kadar biz bilinci ya da düşünceleri soyut kavramlar olarak düşünsek de, bilimsel bir gerçek olarak bunların somutlaştırılabilir olması gerekmektedir. Bu araştırmalar göstermektedir ki, beynimizde gerçekleşen biyokimyasal olaylar zaten davranışlarımızı (veya kararlarımızı) belirlemektedir. Biz, karar aldığımızı sandığımız zamanlarda, sadece beynimizin zaten bizden önce verdiği kararları alırız. 

 

Bu ilk bakışta korkutucu gelse de, esasında son derece mantıklı ve açıklayıcıdır. Zira en nihayetinde biz de bir hayvan türüyüz ve hayvanlar gibi bir fizyolojiye sahip olmak durumundayız. Ne kadar karmaşık davranışlarımız ve özelliklerimiz olursa olsun, kökenimiz ortadadır ve bunu inkar edemeyiz.

 

Ancak bu araştırmanın sonucu yanlış değerlendirilmemelidir. Bazı kaderci kimseler, bu araştırma sonucunu "kaderin ispatı" olarak görebileceklerdir. Ancak bu hatalı bir yorum olur. Zira burada "önceden belirlenmiş bir yol"dan bahsedilmemektedir. Çevresel etmenlerin etkisi altında beyin farklı tepkiler vermektedir. Biz bunlara kararlar ya da davranışlar diyoruz. Örneğin ne yapılırsa yapılsın, belli bir süreden önce beynin ne karar alacağı bilinemez. Çünkü çevresel etmenler o kadar fazla sayıdadır ki, hangisinin ne şekilde değişeceği ve bu değişimlerin beyin üzerinde ne gibi etkilere sebep olabileceği, dolayısıyla beynin alacağı kararların ne şekilde olacağını bilmek olanaksızdır (belki Evren'deki tüm atomların, elektronların, kuarkların yerini ve hareketlerini tam olarak bilen bir über-bilgisayar yapılırsa mümkün olabilir; ancak belki de bunu engelleyen, henüz keşfedilmemiş bir fiziksel mekanizma vardır, bilemiyoruz).

 

Yani burada, hayvanların (sadece insan değil elbette) özgür iradeleri olmadığını iddia etmiyoruz. Sadece "özgür irade" tanımının doğru yapılması gerektiğini ileri sürüyoruz. Elbette neyi yapıp yapmayacağımızı seçebiliriz, her hayvan seçebilir. Ancak neyi isteyeceğimizi ve o isteğimizin kökenlerini biz seçemeyiz. Bu sebeple kararlarımız da, aslında isteklerimizin bir sonucu olduğu için, beynimiz tarafından belirlenir. Bu da yetmezmiş gibi, bilinçli olarak bir karar almamızdan çok önce, beynimiz zaten kararını vermiş olur. Bu, bizim bilinçsizce karar aldığımız anlamına gelmez. Bilincimizin, kararları sonradan öğrendiği anlamına gelir. Buradaki ufak nokta şudur: Kararı alan, en nihayetinde bizim beynimizdir ve beynimiz bu kararları bizim geçmişimize, bizim bilgilerimize ve öğrenimimize göre alır. Ancak bu karar alma süreci, elbette canlı bilinci tarafından kontrol edilemez (kararı alırken beyninizde gerçekleşen tepkimeleri kontrol edemezsiniz). Bu sebeple canlının beyni kararı alırken, canlının beyninin genel tepkisi olan bilinci, bu kararı ancak son aşamada öğrenebilmektedir. Bu öğrenmeden sonra bilinç, hala alınan karar ile ne yapacağına karar verme şansına sahiptir. Örneğin aldığı kararı söylememeyi tercih edebilir (aslında bu da beyinde 6-7 saniye önce belirlenmektedir; ancak en nihayetinde beynin kendi kendini uyarmasıyla bu gerçekleşir ve bu uyarıyı yine biz, kendi beynimizle yaparız). Yani bu 6-7 saniye bir "gecikme" olarak görülmelidir ve çok fazla anlam yüklemek gereksiz olacaktır.

 

Şimdiye kadar çok fazla açıklamada bulunduk, bir toparlamanın vaktinin geldiğini düşünüyoruz:

 

 

Sonuç ve Açıklamalar

 

Beyni ve sinir sistemi olan her canlının davranışları içgüdüler ile düşünsel zekanın sonucunda belirlenmektedir. Bunların şiddetleri ve öncelik sıraları gelişim sürecinde değişmektedir ve genellikle içgüdülerin etkisi zamanla azalırken, düşünsel süreçlerle gösterilen davranışların önemi ve etkisi artmaktadır.

 

Ancak bu içgüdüler ile düşünsel zekaya dayalı davranışların kökenlerine inildiğinde, esasında birbirlerinden çok da farklı olmadıkları görülür. İkisi de, beynin farklı işlevleri sonucu oluşur ve ikisi de biyokimya kökenlidir. Yani davranışın sebebi ne olursa olsun, kökenleri beyinde gerçekleşen tepkimelere dayanmaktadır. Bu tepkimeleri tetikleyen bazı etkiler vardır. Bu etkiler içsel ya da dışsal olabilir. İçsel etkiler kendisini çoğunlukla düşünceler ve kararlar olarak gösterse de, dışsal etkiler davranışların tamamını, farklı şekillerde etkileyebilmektedir.

 

Beyin, en nihayetinde bir hücreler (tipi: nöron) yığınıdır. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, türden türe beynin büyüklüğü değiştiği için nöron sayısı değişmekte, dolayısıyla zeka ve zekaya bağlı olguların miktarı değişmektedir. İnsan ele alınacak olunursa, insan beyninde 100 milyar ile 100 trilyon arasında nöron ve nöronlar arası bağlantı (sinaps) olduğu düşünülmektedir. Buradan da görülebileceği gibi, en ilgi çekici organlardan biri olan beyin de, sıradan bir hücre yığınıdır. Dolayısıyla hücresel özellikler göstermek durumundadır, bazı özelleşmelere sahip olsa da. Bu sebeple insan da dahil olmak üzere bir beyne sahip olan her hayvanın davranışları beyninde gerçekleştiği için, bu davranışları anlayabilmek için hücrelerin durumuna ve birbirleriyle olan ilişkilerine bakmak gereklidir. Bu yapıldığında, düşünmenin, algılamanın, kavramanın, öğrenmenin aslında kalbin atmasından, kasların kasılmasından, saçların uzamasından, idrar oluşumundan ve bir canlının vücudunda gerçekleşen diğer herhangi bir olaydan hiçbir farklı olmadığı görülmektedir.

 

Beyni diğer organlardan ilginç kılan ise, kendi kendini uyarabilen bir mekanizmaya sahip olmasıdır. Çünkü beyin hem denetmele organı, hem uyarı organıdır. Sürekli olarak etrafından bilgi alır, değerlendirir ve etrafına bilgi verir. Ancak birçok durumda etrafından aldığı bilgilerle kendisini uyarabilir veya etrafından aldığı bilgilere verdiği tepkiler, beynin tamamını etkileyerek düşünceler ya da kararlar şeklinde kendini gösterebilir. Kısaca düşünce, algı, bilinç dediğimiz kavramlar, tamamen fizyolojik kökenlere dayanan, beynin tümünün dahil olduğu ve total olarak verilen tepkiler bütününden ibarettir. Tüm bunlar için, herhangi bir beden/bilim-üstü sebep aramak, hata olacaktır.

 

Bir canlıda, yukarıda verildiği tanımıyla içgüdülerin var olmadığını iddia etmek, çok ciddi bir hata olacaktır. Çünkü bu davranış tipleri her hayvan türünde (insan da dahil olmak üzere) görülmektedir. Ancak zıttı bir şekilde, içgüdülerin dikte edilmiş, değişmez ve o türü kesin sınırlarla sınırlandıran, herhangi bir fiziksel sebebe bağlı olmaksızın oluşan davranışlar olarak görmek, hele ki insan dışı hayvanların sadece içgüdülerle hareket ettiğini sanmak, apaçık aptallık olacaktır. İçgüdüler değişebilir; çünkü genler değişebilir, canlılar zaman içerisinde evrimleşebilir.

 

Beyni ve sinir sistemi olan her hayvan düşünebilir, karar verebilir, duygulara sahiptir ve belirli bir algısı ve zekası vardır. Bu, davranışlarının büyük bir kısmını oluşturur, her zaman olmasa bile, birçok zaman, geri kalan içgüdüsel davranışlarının ise tetikleyicisi konumundadır. Canlılar, farklı koşullar altında, içerisinde bulundukları durumu değerlendirirler ve beyinlerinden kaynaklanan zekaları dahilinde, davranışlar repertuvarından duruma en uygun olan davranışı tercih edip gösterirler (ancak tercih mekanizmasının biyokimyasal bir süreçten ibaret olduğunu hatırlayın). İnsanın davranışları da bu şekildedir. Örneğin aile büyüklerinin yanında küfür etme davranışını sergileme şansımız varken, bu duruma uygun olmadığını bilerek, susmayı tercih ederiz. Diğer hayvanlarda bu tercihin daha mekanik olmasının sebebi, algısal zekalarının insan kadar gelişmiş olmaması, dolayısıyla olaylar arasında neden-sonuç ilişkilerini insanlar kadar iyi kuramamalarındandır.

 

 

Tüm bunlar ele alındığında, insanın diğer hayvanlardan hiçbir farkı olmadığı kolayca görülebilir. Her hayvanın davranışları, içgüdüler ile düşünsel zekaya dayalı davranışların bir karışımıdır. Canlılar, öğrenirler, hatırlarlar, bilirler ve uygularlar. Bunu, zekaları dahilinde yaparlar. İnsan, bu konuda diğer canlılardan birkaç adım öndedir. Bu da ona birçok avantaj sağlamaktadır (ki bu yüzden Evrim Mekanizmaları tarafından desteklenmiştir). Bu evrimin yan etkilerinden biri, davranışlardaki karmaşıklaşmadır. Ancak Evrimsel Biyoloji ve davranış bilimleri sayesinde, hayvanların davranışları çözüldükçe, insanların karmaşık davranışlarının kökenleri ortaya çıkarılabilmekte ve bilim kararlı adımlarla gerçeklerin üzerine yürümeye devam edebilmektedir.

 

Umarız açıklayıcı bir yazı olmuştur.

 

Saygılarımızla.

ÇMB (Evrim Ağacı)

6 Yorum