Hastalık Nedir? Semptomlar, Sendromlar, Bozukluklar ve Daha Fazlası...

Yazdır Hastalık Nedir? Semptomlar, Sendromlar, Bozukluklar ve Daha Fazlası...
Birçoğumuzun düşünmeden kullandığı, tanımlar yapıştırdığı, bilimin bu konudaki tutumlarından bihaber olarak yorumlar getirdiği bir konudur hastalıklar. Kafamıza göre, bize uygun gelmeyen her sağlık durumunu "hastalık" olarak nitelendirmeyi pek severiz. Kolaydır çünkü bizden olmayanı "hasta" olarak görmek. Hele ki "norm" olarak kabul edilen; aslında birkaç on yıllık bir dilime vurulduğunda son derece değişken olduğu anlaşılabilecek "genel geçer" sandığımız ve aslında olmayan durumlara göre değerlendiririz insanları. Bir zamanlar dişilerin erkekler gibi kotlar, gömlekler giyinmesi anormaldi ve "hastalıklı bir eğilim" olarak görülüyordu. Bugün her iş merkezinde, her spor salonunda, her halka açık meydanda böyle giyinen kadınları görürsünüz ve kimse dönüp ikinci bir defa düşünmez. Ancak bu, şu anda içerisinde yaşadığımız zamana alışık olduğumuz için pek de anlamlı bir örnek gibi gelmeyebilir; sonuçta kadınların kot-gömlek giymesi bizler için son derece normaldir. Bunun hastalık olarak görülebileceği bir zamanı hayal etmekte bile güçlük çekeriz. O zaman sizi biraz daha zorlayalım: Eşcinsellik bir hastalık mıdır? Pedofili? Kangren veya sıtma? Orak hücre anemisi ile Down sendromu arasındaki farklar nedir? Neden biri "sendrom" olarak anılır da, diğeri hastalıktır? Neden 1970'lerden sonra eşcinsellik bir "hastalık" olmaktan çıkarılmış, normal bir durum olarak bilim literatürüne girmiştir? O zamandan bu yana ne değişmiştir? Eşcinsellik bir hastalık değilse, pedofili (çocuk sevicilik) hastalık mıdır? Neden? Deliler hasta mıdır? Yoksa onları ayrı bir zihin formu olarak değerlendirmek, popülasyon içi bir varyasyon (çeşit) olarak görmek mümkün müdür? Delilik ile grip aynı derecede hastalıklar mıdır? Hastalıklar arasında belli seviyeler var mıdır? Varsa, bu sınırları nasıl, neye göre belirleyeceğiz? İşte tüm bunlara bu makalemizde bir bakış atmak istiyoruz.

Bu makaledeki amacımızın size tıp bilgisi vermekten ziyade, çeşitli tıbbi durumları kapsayıcı bir tanım yapıp yapamayacağımızı incelemek ve bunların mümkün olduğunda farklı açılardan analizini ortaya koyabilmektir. Aksi takdirde, makalemiz karmakarışık tıp terminolojisine boğularak içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. Eğer ki buradaki konuları daha detaylı incelemek isterseniz, tavsiyemiz kaynaklarımızdan başlayarak okumalarınızı daha kapsamlı bir alana genişletmenizdir.

Porfiriya olarak isimlendirilen, bazı toplumlarda "vampir hastalığı" olarak da bilinen bir hastalığa bağlı olarak yüzde artan kıllanma. Hastalıklar ile belirtilerini nasıl ayırt ederiz? Bu örnekte, kıllanma bir hastalık mıdır, yoksa bir hastalığın belirtisi midir? Porfiriya, aslında bir enzimlerin çalışmasının bozulmasına bağlı olarak gelişen sinir hastalığıdır ve kıllanma sadece belirtilerinden birisidir. Kıllanmanın kendisi hastalık değildir.




Öncelikle hastalıkların tanımını yaparak başlayalım. Yukarıda da değindiğimiz gibi, her ne kadar herkes bir şeyleri "hastalık" olarak nitelemekte herhangi bir şüphe duymasa da, resmi bir hastalık tanımı yapmak son derece güçtür. Belki hastalığı tanımlamak için, sağlığı tanımlamakla başlamak iyi bir adım olacaktır. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre sağlık, "fiziksel, zihinsel ve sosyal olarak tam bir iyilik halidir; sadece hastalık veya sakatlığın olmama durumuyla tanımlanamaz". Bu terim, kapsayıcı bir şekilde tanımlanmış olsa da, eğer ki bu tanımı kabul edeceksek teknik olarak neredeyse kimse "sağlıklı" olarak kabul edilemeyecektir. Çünkü tanım muğlaktır; "tam bir iyilik hali"ni nasıl kapsayıcı olarak tanımlayabiliriz? Örneğin vücudumuzda gelişmekte olan bir hastalık, henüz semptomlarını göstermediyse ama içten içe bizi kemiriyorsa, biz "sağlıklı" durumda mıyız? Benzer şekilde, hem fiziksel, hem zihinsel, hem de sosyal olarak tam bir sağlık halini nasıl tanımlayabiliriz? Bu tanım, coğrafyadan coğrafyaya ve zamandan zaman değişmez mi? Örneğin bir Afrika kabilesinin sağlıklı olma durumu ile bir Avrupa aristokratının bir midir? Aynı ölçekte tanımlayabilir miyiz; yoksa farklı skalalar mı geliştirmemiz gerekiyor? Bu tanım, her ne kadar iyi niyetle yapılmış olsa da, tarihçi Robert Hughes bu tanımı 1993 yılında eğlenceli bir şekilde eleştirmektedir:

"Bu tanım, bir insana kıyasla bir büyükbaş hayvan için daha geçerli gibi gözüküyor."


Hastalıkta ve Sağlıkta: Kemik Erimesi ve Eşcinsellik

Sağlık tanımının sıkıntılı olması gibi, hastalık tanımı da sıkıntılıdır. Çünkü sağlığımızı etkileyen sorunların nerede bitip, nerede başladığı, ne zaman kaçınılmaz, ne zaman engellenebilir olduğu son derece tartışmalıdır. Bunun en güzel örneklerinden biri kemik erimesidir. Muhtemelen sokaktan çevirip soracağınız herkes kemik erimesini bir "hastalık" olarak tanımlayacaktır. Bu, yukarıdaki tanıma göre mantıklıdır. Ancak 1994 yılından önce Dünya Sağlık Örgütü, bu konuyu bir "hastalık" olarak değil, "yaşlılığın kaçınılmaz bir parçası" olarak tanıyordu. Yani 1994 yılından önce kemik erimesi teknik olarak bir hastalık değildi. O zamanki açıklaması da gayet makuldü: Yaşlılık anormal bir olgu değildir ve yaşlanmayı tanımlarken, mecburen bunun belirtilerine neden olan unsurları da doğal saymamız gerekmektedir. Sonuçta kemik erimesi, yaşlılığın ana parçalarından bir tanesidir ve bu sebeple, genel sağlık haline engel olan bir unsur olarak tanımlamamız kısıtlayıcı olmaktadır. Ancak sonradan, kemik erimesinin tedavi edilebilir ve engellenebilir bir unsur olduğunun anlaşılması, bu durumu bir "hastalık" kategorisine koydu. 

Osteoporozun evreleri... Bu evrelerden geçildikçe, yani yaş ilerledikçe belirtiler (semptomlar) de baş göstermeye başlar. Ancak kemik erimesi, oldukça "sessiz" bir hastalık olarak görülür. Çünkü birçok kişi, belirtiler bir hastalığa dönüşmeden önce kemik erimesini fark etmez.



Burada fark ettiğimiz kritik bir nokta, farklı yaşlar için farklı sağlık koşulları tanımlamamız gerekebileceğidir. Örneğin bir bebeğin çamur yeme davranışı (pika) neredeyse her zaman normal bir durumdur. Ancak açık bir şekilde, bir yetişkinin bunu yapması "hastalık" olarak nitelenecektir. Bu sınır nerede biter, nerede başlar, nasıl bileceğiz? Popülasyon içerisindeki çeşitliliği nasıl hesaba katacağız? Bazı çocuklar çamur yeme davranışını 2 yaşında keser, bazıları 3 yaşında, kimi 5 yaşında. Bu durumda 5 yaşını doldurduktan sonra 6 ay daha bu davranışa devam eden birey "hasta" mıdır? "O kadarcık olur." dersek, 7 yaşında bırakmak hastalık olarak mı görülecektir? Sınırı kim, neye göre çekmektedir?

Kemik erimesinin tam tersi bir örnek de, eşcinselliktir. Eşcinsellik binlerce yıldır insan toplumlarında görülmekte olan, canlılar dünyasında ise yüz milyonlarca yıldır bulunan bir olgudur. 19. yüzyıldan önce insanlar eşcinselliği bir davranış türü olarak tanımlıyordu; onlar için bu bir tercihti. Ancak o zamanlarda bu "davranışa" karşı bugün olduğundan bile az tepki vardı. Tabii bunun sebebi, eşcinsellerin pek ortaya çıkamıyor oluşu da olabilir. 19. yüzyılda eşcinsellik tanımsal bir evrim geçirmeye başladı: bu yüzyılda, öncelikle bir davranış olmaktan çıkarak bir "durum" olarak görülmeye başladı. Yani artık eşcinselliğe bir anlam yüklenmeye başladı. 1900'lü yılların başlarında uzmanlar eşcinselliği hormon tedavisi gerektiren bir endokrin (hormon sistemiyle ilgili) bozukluk olarak tanımladı. Ancak hiçbir hormon tedavisi bu durumu düzeltmiyor veya iyileştirmiyordu; tam tersine bireyin genel sağlık durumunu bozuyordu. Bu nedenle 1900'lerin ortalarına yaklaşırken bu "durum", "doğal ve organik bir zihin bozukluğu" olarak tanımlanmaya başladı. Çünkü dediğimiz gibi hormon tedavisi işe yaramıyordu, belli ki sorun zihinde bitiyordu (!). O dönemin uzmanları bu "bozukluğu", elektroşok ve kimi durumda sinir ameliyatları ile tedavi edebileceklerini ileri sürdüler. Tek bir başarılı vakaya bile rastlanmadı. Tıpkı hormon tedavisi gibi, elektrik tedavisi ve ameliyatlar da durumu daha da karmaşıklaştırıyor, hiçbir "fayda" sağlamıyordu. Sonunda genetik biliminin iyice gelişmesi, evrimsel biyoloji sayesinde türleri, doğayı ve akrabalarımızı daha iyi tanımamız, psikolojinin gelişerek zihnimizle genlerimiz arasındaki köprüyü daha net kurabilmeye başlaması sonucunda 1974 yılında Dünya'nın bu konuda en yetkili kurumu olan (ve önceki tanımlara da etki etmiş olan) Amerikan Psikiyatrik Birliği eşcinselliği bir hastalık olmaktan çıkararak, normal bir durum olarak tanımlamaya başladı. Gerçekten de eşcinsellik, tür içerisindeki sıradan varyasyonlardan birisidir; bireylerin kendisine ve popülasyonlara hiçbir zararı yoktur; tam tersine, yapılan analizler eşcinsellerin varlığının popülasyona genel uyum başarısı açısından fayda sağladığını göstermektedir. Bu konuyla ilgili olarak "Eşcinsellik ve Evrim" başlıklı makalemiz okunabilir. Bu konuya az sonra bazı kıyaslar yapmak için yeniden döneceğiz.

Eşcinsellik halk arasında da giderek normalleşiyor ve bu durum, eski "cadı avı" anlayışını azaltıyor.




Tanımlar, Tanımlar, Tanımlar...

Ne olursa olsun, bir şekilde bazı tanımlar yaparak sınırlar çizmemiz gerekiyor. Özellikle de makalemizin başlığında yer alan, birbirleriyle ilişki olan terimleri tanımlamamız gerekiyor. Bu sebeple Hawaii Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nden Dr. Elaine M. Heiby'nin ders notlarına bir göz atıyoruz:

Öncelikle semptom (belirti) ile başlayalım. Bunu anlaması çok zor değil, ismi zaten oldukça açık: Gözlenebilir bir davranış veya duruma belirti denir. Ancak tabii diğer tüm terimlerde olduğu gibi, bunun da sıkıntıları vardır. Örneğin bir semptom ne zaman hastalık olur? Tek semptomlu hastalıklar var mıdır? Bu soruları cevaplaması güçtür. Ancak Dr. Heiby, bir semptomu tanımlayabilmemiz için illa altında yatan problemin var olmasına gerek olmadığını, hatta fiziksel bir etiyoloji (bir hastalık ya da durumun neden veya nedenleri) bile olmasına gerek olmadığını belirtiyor. Yani belirti, başlı başına bir olgudur, hastalıkların temelidir diye düşünebiliriz. Zaten bunu Dr. Heiby, "var olan bir problemin analizinin en alt seviyesi" olarak tanımlamaktadır. Yani belirtiler, her şeyin başlangıcıdır. 

Semptomların bir diğer tanımı da, belli bir zaman dilimi içerisinde "normal" olarak tanımlanan vücut fonksiyonlarından her türlü sapmadır. Semptomları anlamanın güçlüğü, objektif bir tanımının yapılamıyor oluşudur. Çünkü semptomlar, doktordan ziyade hasta tarafından belirlenir. Bir diğer deyişle, hasta eğer ki vücudunun herhangi bir bölümünde (fiziksel veya zihinsel olabilir) normalden farklı bir duruma rastlıyor veya böyle hissediyorsa, bir belirti var demektir. Ancak bilindiği üzere, hastaların tanımları oldukça güvenilmezdir. Buna rağmen bir doktorun gerekli adımları atabilmesi için, hasta tarafından tanımlanan semptomlar dinlenmeli ve değerlendirilmelidir. Örneğin kulaktaki çınlama gibi bir semptom, sadece hasta tarafından belirlenebilir ve doktorun bunu belirlemesi ya mümkün değildir ya da çok güçtür.

Baş ağrısı, en tipik semptomlardan birisidir. Genellikle kendi başına bir hastalık değildir; var olan başka tıbbi durumların bir belirtisi olarak ortaya çıkar. Tıbbi olarak asla görmezden gelinmemesi gereken semptomlardan biri olarak kabul edilir. Baş ağrısı, genellikle doktorlar tarafından tespit edilemez ve hastalar tarafından belirtilmelidir.



Neyse ki her semptom hasta tarafından belirlenmez. Bazı belirtiler, doktor tarafından da gözlenebilir ve objektif yapıdadır. İşte bunlara "semptom" yerine tıbbi işaret adını veriyoruz. Burada da tam tersi durumlar görmemiz mümkündür: bazı tıbbi işaretler hasta için anlamlı değildir; hayatını etkilemiyor olabilir ve hatta bu işaretlerin farkında dahi olmayabilir. Ancak doktorlar, uzmanlıkları dahilinde bu işaretleri yakalayıp değerlendirmeye alabilirler. Örneğin kan basıncının yükselmesi veya parmakların normalden fazla titriyor olması tıbbi işaretlerdir. Bunlar hasta tarafından önemsenmeyebilir; ancak doktorlar için önem arz eder.

Vücutta meydana gelen kızarıklıklar, döküntüler, morluklar ve genel olarak renk değişimleri tıbbi bir işaret olarak görülebilir. Bunların hasta tarafından belirtilmesi şart değildir, doktor tarafından da açıkça görülebilir.



Dr. Heiby, semptomdan doğrudan sendrom (syndrome) kavramına atlamaktadır. Sanki toplumumuzda sendrom kavramı, hastalığın üzerinde, daha güçlü ve daha etkili bir olgu olarak hayal edilmektedir. Ancak genel kabul gören ekole göre illa bir hiyerarşi kurulması gerekiyorsa sendromlar, hastalıkların altında yer alır. Semptomdan bir sonraki analiz basamağı sendromlardır. En basit şekilde sendromlar, "bir arada veya zaman içerisinde ortaklaşa olarak var olan bir grup semptom topluluğu" olarak tanımlanabilir. Sendrom seviyesindeki durumların halen patolojisi, yani hastalıksal nedenleri çözülememiştir. Ancak sendromları tanımlamadaki sıkıntı, söz konusu belirtilerin gerçekten birbirleriyle ilişkili olarak mı ortaya çıktığı, yoksa birbirinden bağımsız semptomlar mı olduğu konusundaki ayrımdır. Bunu anlamanın tek yolu, her bir sendrom için ayrı deneysel araştırmalar yapmak ve sonuçları analiz etmektir; sorunun genel geçer bir cevabı yoktur.

Sendromlar tıbbi genetikte biraz daha farklı ele alınırlar. Bu bilim sahası dahilinde sendromlar, genetik kökenleri anlaşılmış olgulardır. Yani genel hekimliğin veya psikolojinin aksine, tıbbi genetik dahilinde sendromların genetik altyapısı bilinmektedir. Bunun en meşhur örneği, 21. kromozomda meydana gelen üçlenme sonucu oluşan Down Sendromu'dur. Dikkat edilmesi gereken, bu durumun bir "hastalık" olarak nitelendirilmiyor oluşudur. Bu da, ilerideki tartışmalarımız için önem arz eden bir noktadır. Ayrıca "sendrom" sözcüğünün 1000 yılı civarında İbn-i Sina tarafından tanımlanmış olduğunu söylemekte fayda var. Tabii ki onun tanımı da ne yazık ki çok açıklayıcı değildir ve üstü kapalıdır.

En tipik sendromlardan biri Down Sendromu'dur. Bu sendromun belirleyici bazı tıbbi işaretleri ve semptomları vardır. Bunlar bir araya gelerek, bireylerin yaşam standartlarında düşüşe neden olur. Dolayısıyla Down Sendromu, adı üzerinde bir "sendrom" olarak bilinir; ancak "hastalık" olarak görülmez. Zaten doğru müdahalelerle Down Sendromlu bireyler normal veya normale yakın hayatlar sürebilirler. Bunların detaylarını öğrenmek için "Down Sendromu, Oluşumu, Evrimsel Anlamı" başlıklı makalemizi okuyabilirsiniz.


Bundan sonraki basamağımız bozukluklar (disorder) olarak toplanabilir. Bozukluklar da, tıpkı sendromlar gibi bir grup semptomun toplamıdır. Bozuklukları sendromlardan ayıran tek faktör, etkilerinin daha güçlü, daha yaygın, sağlık durumunu daha bozucu yapıda olmasıdır. Yani bozukluklar, sağlık durumunun analizinde bir ara basamak gibidir; sendromlardan sonra gelen basamaktır. Ancak bozuklukların da hastalıksal temelleri (patolojisi ve etiyolojisi) halen çözülememiştir; bu tür sorunlara bozukluk demekteyiz.

Adı üzerinden gidecek olursak bozukluklarda fonksiyonel bir anormallik veya rahatsızlık görmeyi bekleriz. Bu bozukluklar, fonksiyonel veya zihinsel olabileceği gibi fiziksel, genetik, duygusal ve davranışsal da olabilir. Açıkçası bu terim genellikle "hastalık" sözcüğünün daha nötral, daha yumuşak bir hali olarak da kullanılabilmektedir. Çünkü "hastalık" sözcüğü hemen her toplumda olumsuz bir anlamla yüklüdür ve insanlar bunu yumuşatmak için böyle bir terim ileri sürmüşlerdir. Yine de az önce izah ettiğimiz gibi, tıbbi durum hiyerarşisinde kendisine yer bulmayı başarmıştır.

Günümüzde sayısız bozukluk bilinmektedir; bunların başlıcaları zihinsel bozukluklardır. Bazı yaygın bilinenleri sayacak olursak: akut stres bozukluğu, alkol bağımlılığı, anoreksiya, otizm, çoklu kişilik bozukluğu, disleksi, insomniya, kleptomanya, melankoli, manik depresyon, vb.



Son basamağımız ise hastalıklar (disease) olarak belirlenebilir. Dilimizde tam karşılıkları olmasa da, morbidite ("morbidity") veya "illness", "sickness" gibi İngilizce kelimeler de bu terimle eş anlamlı olarak kullanılabilmektedir (aslında her birinin özel anlamları vardır; örneğin morbidite epidemiyolojik bir sözcüktür ve "hastalık oranı" anlamına gelir; ancak duruma göre "hastalık" sözcüğü ile eş/yakın anlamlı olarak kullanılabilir). Yukarıda tanımının ne kadar güç olduğundan söz etmiştik. Dr. Heiby'nin verdiği hiyerarşide ise, önceki tüm basamakları geçtikten sonra, artık neden olan unsurlar tüm detaylarıyla bilinmiş olan tıbbi koşullara "hastalık" adı verilmektedir. Aynı zamanda hastalıklar, tıbbi koşullarla ilgili algımızın doruk noktasıdır. Hastalıklar günümüzde daha çok "enfeksiyonlu hastalıklar" anlamında kullanılmaktadır. Yani eğer ki bir bozukluk ya da normalden sapma bakteriler, mantarlar, virüsler, protozoalar, çok hücreli canlılar ve hatta cansız yapılı hastalık yapıcı proteinler olarak bilinen prionlar gibi hastalık yapıcı (patojenik) mikroplar nedeniyle oluşuyorsa, "hastalık" olarak tanımlanmaktadır. Fakat bu kimi zaman kısıtlayıcı bir tanım olabildiği gibi, bazı diğer zamanlarda da hatalı tanımlamalara neden olabilmektedir. Yine de kullanışlı olması açısından bugün en yaygın olarak kabul edilen tanımlarından birisi budur.

Hastalıkları bir diğer şekilde tanımlamak için, vücut dengesini bozan herhangi bir unsur olarak konuya yaklaşabiliriz. Ancak tabii ki vücut dengesini bozan her unsur hastalık değildir, örneğin birden sıcak bir odaya girmeniz, vücut dengesini bozar ama sizi hasta etmek zorunda değildir. Bu sebeple, hastalıklarla beraber ilişkilendirilmesi gereken bir unsura ihtiyaç duyarız. Bu unsur, çoğu zaman herhangi bir vücut fonksiyonunun bozukluğu olarak tanımlanır. Yani yukarıda da değindiğimiz gibi, "normalden sapma hali" olarak kullanılır. Çoğu zaman kullanışlı olan bu terim, bazı uç örnekleri tanımlamamızı güçleştirmektedir. 

Beşinci Hastalık olarak bilinen bu hastalık 6-13 yaş arası çocuklarda sıklıkla görülür. Henüz tam mekanizmaları keşfedilememiş olsa da, parvovirüs-B19 ile bulaştığı bilinmektedir. En temel semptomu, yüzün fotoğraftaki gibi kızarması ve döküntülerin oluşmasıdır. Ayrıca ateş, bitkinlik, burun tıkanıklığı, baş ağrısı, kusma ve mide bulantısı da diğer semptomlardır.



Evrim Ağacı Açısından Hastalıkları Tanımlamak...

İşte bu noktada Evrim Ağacı olarak yaptığımız gözlemler ve araştırmalar ile Dünya Sağlık Örgütü'nün yukarıda verdiğimiz, yer yer eleştirilse de kapsayıcı ve önemli noktalara parmak basan tanımından yola çıkarak yeni bir yaklaşım geliştirmeyi başardığımızı düşünüyoruz. Yaptığımızbu yeni tanım aşırı yenilikçi bir şey olmasa da, bir hastalığı tanımlamak konusunda, diğer tanımlarla işbirliği içerisinde çalışabilecek bir yaklaşım geliştirebildiğimizi umuyoruz. Baştan belirtmek isteriz ki, konu hakkındaki tüm fikirlere açığız ve okurlarımız arasında doktorlar/hekimler varsa, fikirleriyle katkı sunarlarsa çok faydalı olacaktır. Bakalım düzgün bir tanım çıkarabilecek miyiz? Bizim yaptığımız ve yeni olduğunu düşündüğümüz tanım şu şekilde: 

Hastalık, öncelikle söz konusu bireyde, sonrasında bireyin bulunduğu aile, grup veya toplumda (sosyal birimde) yaşam standartlarını önem sırasına göre fiziksel, zihinsel, evrimsel uyum başarısı açılarından veya doğal olgularla sınırlı olarak sosyolojik açıdan olumsuzlaştıran, çeşitli yöntemlerle tedavi edilebilen, etkisi azaltılabilen veya tamamen önlenebilen durumlardır. Hastalıklar tek bir seviyeye sahip değildir ve çeşitli kategorilere (sendrom ve bozukluk gibi) bölünebilir. 

Aslında bu tanım, Dünya Sağlık Örgütü'nün tanımının yeniden kelimelere dökülmüş hali gibidir. Ancak bu şekilde ifadesinin, bazı sınıflandırmaları daha net yapabilmemize neden olduğu kanaatindeyiz. Üstelik tanım içerisine eklediğimiz ve önemli bulduğumuz bazı açılar, halihazırda yapılmış tanımları önemli ölçüde farklılaştırmaktadır. Tanımımız birkaç parçadan oluşuyor ve bunları analiz etmenin faydalı olacağı kanısındayız.

İlk olarak bir hastalığın tanımlanabilmesi için, en azından 1 bireyde gözlenebilir olması gerekmektedir. Yani henüz hiçbir semptom (belirti) göstermemiş bir durum, "hastalık" olarak nitelendirilemez. Ancak daha önce de değindiğimiz gibi, özellikle viral hastalıklarda gördüğümüz "gizlilik fazı" bu tanımı zayıflatmaktadır. Virüsler vücuda bulaştıktan sonra hemen hastalığa neden olmazlar, belli bir süre gizlice vücutta saklanırlar ve hiçbir belirti göstermezler. Bu sebeple, bu gibi durumları kapsamak adına bilimde ön hastalık (hastalık öncesi, predisease) diye bir terim kullanılmaktadır. Adından da anlaşılabileceği gibi, henüz hastalığın belirtileri ortaya çıkmamış olsa da, nihayetinde hastalığı ortaya çıkaracak faktörlerin vücutta bulunması halidir. Bu durumda, iyileşme sürecini de göz önüne alırsak, hastalıkları 3 temel zamansal kısma ayırabiliriz: hastalık öncesi fazı, hastalık fazı ve hastalık sonrası fazı. Tahmin edilebileceği gibi "hastalık sonrası fazı" (postdisease), hastalığın belirtilerinin geçmesinden ancak hastalığa sebep olacak unsurların vücuttan tamamen yok olmadığı, tedavi sonrası dönemdir. 

AIDS hastalığının gelişimi sırasında, HIV'in ilk bulaşmasından sonraki 4 temel hastalık fazında meydana gelen değişimleri gösteren bir grafik. İlk evrede HIV vücuda giriyor ve vücut-beyin bariyerini aşıyor. Hemen savunma sistemi devreye giriyor. Ancak yeterince güçlü olamadığı için HIV hızla yayılmayı sürdürür. Sonrasında geçici olarak bağışıklık sistemi üstün gelir ve HIV kronik faza girerek sabit bir seyirde devam eder. Bu sırada çeşitli organlara bulaşmayı sürdürür. AIDS'in semptomları belirmeye başlar. Birey enerjisini yitirmeye başlar, kilo kaybı olur, sık sık ateş ve terleme görülür, mantar enfeksiyonları başlar, deri sıklıkla kızarır, kısa dönem hafıza kayıpları başlar, ağızda, cinsel organlarda ve anüste sivilceler oluşmaya başlar. Nihayetinde seri virüs üretimi başlar ve savunma hücrelerimiz ölmeye başlar. Hastalığın seyri ilerledikçe daha ağır semptomlar oluşur: öksürük ve nefes darlığı, nöbetler, koordinasyon bozukluğu, yutkunma güçlüğü, kafa karışıklığı, sürekli ishal hali, ateş, görüş kaybı, mide bulantısı ve mide krampları, aşırı bitkinlik, aşırı baş ağrısı, koma, vb.



Peki hastalık hangi noktada başlar? İşte burada tanımımız oldukça faydalıdır: ne zaman ki bireyin yaşam standartları düşmeye başlar, o zaman hastalık başlamış demektir. Buradaki "yaşam standardı" kavramı sosyolojik açıdan incelendiğinde özünde biraz sıkıntılıdır ve Dünya Sağlık Örgütü'nün tanımını zora sokan da büyük oranda o kısımdır. Çünkü bir kişinin gelir düzeyinin düşük olması, yaşam standartlarını düşürebilir ama geleneksel tabiriyle bir "hastalık" durumuna neden olmayabilir. Dolayısıyla sosyolojik durumları, "modern zamanların sorunları" haricinde ele almanın daha isabetli olacağı konusundayız. Ancak bu konuda ısrarcı değiliz, tartışmalara açığız.

Bu noktayı bir kenara bırakacak olursak, bireyin yaşam standartlarının düşmesi çok basit bir şekilde, burun tıkanıklığının nefes almayı güçleştirmeye başlamasından tutun da, bir uzvun kesilmesi durumu gibi kapsamlı bir duruma kadar geniş bir yelpazede incelenebilir. Bu geniş yelpaze içerisinde belirtilerin sayısı, şiddeti ve biçimine bağlı olarak bireyin yaşam standartları düşecek ve buna bağlı olarak sendromlar, bozukluklar ve hastalıklar oluşacaktır. Bu kategorizasyon için önceden verdiğimiz yaklaşımlar kullanılabilir. 

Tanımın içerisine evrimsel uyum başarısını da eklemekteyiz. Çünkü bazı koşullar bireylerin normdan sapmasına neden olsalar da, bireyin veya türün uyum başarısını arttıran nitelikte olabilirler. Bunun en tipik örneği az önce bahsettiğimiz ve yeniden değineceğimiz eşcinsellik konusudur. Ancak evrimsel uyum başarısını dahil etmekle birlikte bazı istisnai durumlar da doğabilmektedir. Örneğin orak hücre anemisi, tanımımız dahilinde bir hastalıktır; çünkü yaşam standartlarını düşürmektedir. Ancak Afrika popülasyonlarında orak hücre anemisine sahip bireyler, bölgenin en ölümcül sorunlarından biri olan sıtmaya karşı dirençlidirler ve bu, onların uyum başarısını arttırmaktadır. Bu durumda orak hücre anemisi hastalık değil midir? Elbette hastalıktır. 

Orak hücre anemisi, orak şeklinde kan hücrelerinin oluşmasıyla karakterize edilen bir hastalıktır. Normal kan hücreleri 120 gün yaşarken, orak hücreler 10-20 gün arası yaşarlar. Ayrıca orak hücreler damarları tıkayabilir. Bu gerçekleşecek olursa beyin, kalp, ciğerler, böbrekler, karaciğer, kemikler, vb. etkilenebilir. Orak hücre anemisiyle doğan bebeklerin vahşi hayattaki ömürleri 42-48 yıl iken, tıbbi yöntemler sayesinde bu beklenti 70 yaşın üzerine çekilmiştir.

Sıtma, kişinin kan dolaşımını kullanarak üreyen protozoaların genellikle sivrisineklerle taşınması sonucu. İnsana bulaşabilen 5 farklı parazit vardır ve bunların 2 tanesi ölümcüldür, 3 tanesi ise o kadar ölümcül değildir. Afrika'daki çocuk ölümlerinin %30 civarı sıtmadan kaynaklanır. 5 yaşından küçük her 4 çocuktan 1'i sıtma nedeniyle ölmektedir. Sıtma da ateş, üşüme, baş ağrısı, terleme, bitkinlik, mide bulantısı ve kusma ile kendini gösterir. Ayrıca nöbetler görülür. 



İşte bu da bizi tanımımızın bir diğer önemli noktasına götürmektedir:

Söz konusu yaşam standartlarındaki düşüş, belli bir hiyerarşiye sahiptir ve en genel hatlarıyla, tanımımız içerisinde verdiğimiz sıradadır. Fiziksel engeller yaşam standardını en hızlı şekilde düşüren sorunlardır. Bunu evrimsel biyoloji sayesinde daha net görebilmekteyiz: bir canlının fiziksel özellikleri, yani fenotipi, onun doğrudan uyum başarısını değiştirir ve hayatta kalıp kalamayacağını en kritik şekilde etkiler. Bir canlı fiziksel olarak kısıtlıysa veya sorunlar yaşıyorsa, muhtemelen yaşam standardı diğer birçok olasılığa göre çok daha düşük olacaktır. Bu durumda hayatta kalması ve üremesi tehdit altına girecek, canlıların biyolojik varlık amacını yerine getirmeyecektir. Ancak bunun da istisnaları bulunmaktadır. Örneğin fiziksel olarak sorunlar yaşayan bir birey, ömrü boyunca giriştiği işler ve yaptığı çabalar sayesinde türünün genel uyum başarısını arttırabilir, sosyolojik açıdan yaşam standardını yükseltebilir. İşte bu yüzden tanımımızdaki sıralama fikir vericidir; ancak kısıtlayıcı değildir. Sıralamanın sonlarında yer alan unsurlar, sıralamanın başında yer alanlara üstün gelerek hastalığın sonuçlarını değiştirebilir. Fakat bu bir istisnadır; beyni tam olarak oluşamamış bir bireyin yaşam standardından söz etmek bile güçtür. Öte yandan çok ağır fiziksel sorunlar yaşayan bireyler, buraya tıklayarak Nick Vujicic'ten öğrenebileceğiniz gibi müthiş işler başarabilirler.

Nick Vujicic



Tabii ki hastalığın tanımı oldukça esnektir. Zaten esnek olmasa, kesin tanımı yapılabilirdi ve bu kadar farklı açılardan analiz etmemiz gerekmezdi. Fakat en genel tabiriyle düşünecek olursak, yukarıda sayılan açılardan bir bireyin veya toplumun yaşam standardını kritik ölçüde düşüren unsurlara hastalık olarak yaklaşabiliriz. Örneğin bir siyasi lider, bir toplumu dibe batırabilir ve bu durumda kitlesel bir yaşam standardı düşüşü gözleyebiliriz. Bu durumda o siyasi lider ve ekibi bir "hastalık" mıdır, bunu düşünmeyi size bırakıyoruz. Ancak tedavisi olması ve hatta önlenebilir olması açısından da tanımımıza uyuyor gibidir.

Bu da bizi "tedavi edilebilirlik" ve "önlenebilirlik" konularına getiriyor. Hastalıklar, tanımları gereği tedavi edilebilir (curable), etkileri kısmen de olsa tersine çevrilebilir, belirtileri azaltılabilir veya idare edilebilir (treatable) ve hatta etiyolojisinin ve patolojisinin anlaşılması sayesinde önlenebilir olan kavramlardır. Çünkü eğer ki bunlardan en azından biri yapılamıyorsa, söz konusu durumu bir "hastalık" olarak tanımlamamız güç olacaktır. Eğer ki tedavi edilebilir bir durum söz konusu değilse, muhtemelen durum bir hastalık değil, bir çeşitliliktir. Burada "tedavi edilebilirlik" kavramından kastımızın, henüz tedavi edilebilen durumlarla kısıtlı olmadığının altını çizmek isteriz. Örneğin AIDS şu anda tedavi edilememektedir; ancak bilimsel araştırmalar sayesinde bildiğimiz üzere, tedavi edilebilir bir durumdur, sadece henüz teknolojimiz yeterli değildir. Yani AIDS'e neden olan tüm süreçleri gözleyebilir, takip edebilir, ne yaparsak ona engel olacağımızı keşfedebiliriz. Fakat kontrol edemediğimiz bazı durumlardan ötürü (başlıcası virüsün evrimi olmak üzere) tedavi etmemiz çok güç olmaktadır. Dolayısıyla AIDS henüz tedavi edilemeyen bir hastalıktır. Ancak zaten tanımımızın tedavi edilebilmekle sınırlı olmadığına dikkat ediniz. İdare edilebilirlik veya önlenebilirlik de önemli unsurlardır. Öte yandan eşcinsellik örneğine yeniden dönecek olursak, olası hiçbir açıklamamızın bir hastalık teşhisi koymamıza yetecek bir "tedavi edilebilirliği" ve "önlenebilirliği" bulunmamaktadır. Heteroseksüelliği homoseksüelliğe “dönüştüren”, cinsel yönelimi etkileyen genler, hormonlar, sinir yolakları, vs. henüz keşfedilememiştir. Yani bu açıdan da eşcinselliği, heteroseksüellikten ayırabileceğimiz bir unsur görememekteyiz. Dolayısıyla bu konuyu bir hastalık olarak görmek için yeterli verimiz bile bulunmamaktadır. Bu açıdan da eşcinselliğin hastalık kategorisine alınamadığını görüyoruz: tedavi edilebilir ve önlenebilir bir yapıda değildir; cinsel yönelimi etkileyebilecek unsurları kontrol ettiğimizde, eşcinsellikte normalliği bozan bir, güvenilir ve genel geçer bir sebebi bulunmamaktadır.


Çeşitlilik Mi, Hastalık Mı?

Hastalıkların "normdan sapma" olarak tanımlandığından bahsetmiştik. Ancak bu oldukça tehlikeli bir tanımdır, çünkü toplumların ve biyolojik unsurların "normları" birkaç hafta içerisinde bile değişebilir (genelde bu tür değişimler birkaç on yıl sürse de). Toplumsal normları bir kenara bırakacak olursak, biyolojik açıdan baktığımızda neyin hastalık olup neyin olmadığını tanımımız sayesinde anlayabiliriz: örneğin toplum içerisinde "norm" olarak bildiğimiz göz renkleri kahverengi, mavi, yeşil gibi tekil renkler ve bazen ela veya bal renginde gördüğümüz gibi daha karmaşık yapılı renklerdir. Eğer ki bir bireyin gözleri bildiğimiz güneş sarısı renkteyse, bu hastalık mıdır? Bunu anlamak için tanımımızı uygulayabiliriz: eğer ki bu durum bireyde veya toplumda kayda değer bir yaşam standardı düşüşüne neden olmuyorsa, hastalık değildir. Sarı göz rengi açık bir şekilde normdan sapmadır; ancak bir hastalık olarak görülemez, bir varyasyondur (çeşitlilik). Elbette her zaman analizler bu kadar basit olmayabilir. Bunlara da geleceğiz.

Her normalden sapma hastalık olmak zorunda değildir. Örneğin sarı göz rengi popülasyonumuzda hiç gözükmez; ancak bir bireyin sapsarı bir göz rengiyle doğması, illa bir hastalığa işaret etmek zorunda değildir. Fakat hastalık olabilir de; sonucu bilimsel analiz gösterecektir.




Bu örneklerin sayısını arttırmak mümkündür. Örneğin burnun normalden aşağıya sarkık olması, kaşların normalden kalın veya bitişik olması, dişlerin ayrık olması ve daha nice özellik, yaşam standartlarını etkilemediği için sadece birer varyasyon olarak görülmelidir. Tabii ki kimi zaman yine muğlak ve tanımlaması güç durumlar oluşabilmektedir. Şimdi varyasyonu hastalıktan ayırt etmenin zor olabildiği birkaç örnek verelim:

Boy dağılımı popülasyonumuz içerisindeki en bariz çeşitlilik unsurlarından birisidir. Peki hiç düşündünüz mü, hangi uzunluğa veya kısalığa kadar "normal", hani uzunluk veya kısalıktan sonra "hastalık" durumundan bahsederiz? Cücelik ve devliğin sınırı nedir? İşte bunların tanımını yapabilmek için evrimsel biyoloji ve popülasyon genetiğine bakmamız gerekmektedir. Evrimsel süreç içerisinde her türün her özelliği belli bir isatistiki dağılım gösterir ve genellikle fiziksel özelliklerde gördüğümüz, Gauss tipi normal dağılımdır:

Gauss tipi normal dağılımda belli bir özelliğin en fazla bulunduğu aralık "ortalama" olarak belirlenir ve bu ortalamadan belli miktardaki sapmalar ("standart sapma") 1 kat, 2 kat, 3 kat şeklinde uçlara doğru takip edilir. Ortalamadan saptıkça, popülasyon içerisinde bu özelliklerin görülme sıklığı da azalır. Örneğin Dünya çapındaki ortalama erkek bireylerin boyu 173 santimetre ise, bu ortadaki değerdir. Ondan sonra grafiğin sağ tarafına gittikçe boy uzunluğu 184, 195, 206 santimetre olacak şekilde, sol tarafa gittikçe 162, 151, 140 santimetre olacak şekilde değişir. Dikkat edilmesi gereken, bu uçlara gittikçe sıklığın azalıyor oluşudur. Örneğin ortalamadan 3 standart sapma sola veya sağa gittiğinizde popülasyonun %0.13 kadar ufak bir kısmını temsil eden bölgeye girersiniz. Ortalama değer (örneğin 173 santimetre boy ve 2-3 santimetre civarı) ise kabaca tüm popülasyonun %68.26'sıdır.


İşte bu dağılım üzerinde incelediğimizde devliğin semptomu, ortalama değerden 3 standart sapmadan daha fazla uzun olma durumudur. Bir diğer tanımı, boy uzunluğuyla ilgili en üstteki %1'lik dilimden bile daha uzun olma durumudur. Bu iki tanım birbiriyle eşdeğerdir. Ancak tam sınırı nedir? Diyelim ki 3 standart sapma sonrası 210 santimetre olsun. 211 santimetre dev midir? Devse, hastalık mıdır? 213 santimetre? 220? Nerede başlar? Çünkü eğer ki "hastalık" değilse, sıradan bir "varyasyon (çeşitlilik)" olarak görmek durumundayız. İşte bu noktada tanımımıza bakmamız gerekir: Eğer ki boyunun uzunluğu bireyin yaşam standartlarını kısıtlamaya başlıyorsa, hastalık sınırlarına girmişiz demektir. Dev bireyler genellikle hareket etmekte zorlanırlar, kemikleri daha kolay kırılır ve aşınır, aşırı terlerler, bitkindirler, dolaşım sistemlerinde sorunlar oluşur, ergenliğe geç girerler, sağırlığa daha yatkındırlar, dişilerde adet döngüsünde bozulmalar görülür. Tüm bunlar, semptomlardır. Bunların her biri, yaşam standardını özellikle fiziksel ve zihinsel olarak etkileyen sorunlardır. Dolayısıyla bu belirtiler görülmeye ve artmaya başladıkça, hastalık bölgesi içerisinde ilerliyoruz demektir. Yani arada varyasyonla hastalık arasında bariz bir sınır yoktur, bir geçiş bölgesi vardır. 

Dünya'nın yaşayan en uzun insanı, 2.51 metre boy ile Türkiye'den Sultan Kösen'dir. Sultan'ın durumu bir hastalık boyutundadır. Görülebileceği gibi, normal hareketlerini yapabilmek için yapay bir araca, bir değneğe ihtiyaç duymaktadır. Ayrıca diğer belirtiler de söz konusudur. Aslında hastalıkların tanımında Dr. Heiby'nin tanımı yardımcı olmaktadır: devlik, büyüme hormonunun aşırı salgılanmasıyla ilgilidir (bazı diğer nedenlerle de olabilir). Bu durumda, problemleri ve semptomları bir arada barındıran tıbbi durumun nedenleri tespit edildiği için ve ciddi sorunlara neden olabildiği için bu koşul bir hastalıktır. 


Öte yandan 2.3 metre civarında bir boya sahip olmak, bir anda hastalığın sınırlarından çıkmanıza neden olabilir. Bunun en güzel örneği 1993-2005 yılları arasında NBA'de oynamış profesyonel basketbolcu Shawn Bradley'dir. Bradley'nin 2.29 metre boya sahip olmasına rağmen herhangi bir bilinen hastalık semptomu veya yaşam standartlarını düşüren bir durumu yoktur. Bu durumda, bu kadar uzun bir boy, muhtemelen 3 standart sapmadan büyük olmasına rağmen bir "hastalık" değildir, sıradan bir genetik varyasyondur. 


Tabii ki daha önceden de değindiğimiz gibi, sadece fiziksel veya zihinsel bir olumsuzluk, bireyin "acınası halde" olduğu anlamına gelmemektedir, bu önemlidir. Örneğin Sultan Kösen, boyunun reklam ve tanıtım avantajını kullanarak sosyolojik bakımdan çok iyi yerlere gelebilir, ortalamanın çok üstüne çıkabilir. Bu yüzden tanımımızın etki sıralaması önem arz etmektedir. Yani hastalık, "anlam yüklü" bir kelime olsa da (bu yüzden "rahatsızlık" gibi kelimelerin dilimizde kullanıldığını hatırlayın), her hastalık süründürecek ve ölümcül düzeyde değildir; belirlemesi çok güç olan seviyeleri vardır.

Tüm bunları cücelik için de benzer bir şekilde analiz edebiliriz; ancak farklı ve zıt bir örnek olması açısından bir diğer konuya bakalım: çok parmaklılık. Parmakların sayısı HOX genlerinin aktivasyonu ve deaktivasyonu sonucu üretilen Sonik Kirpi Proteini ile belirlenir. Eğer ki bu genlere bağlı olarak üretilen bu sinyal (protein veya hormon) fazla üretilirse, parmakların sayısı artar. Az üretilirse, parmakların sayısı azalır. Ancak hangi durumda 6 parmağa sahip olmak bir hastalıktır? Hangi durumda bunu varyasyon olarak görmeliyiz? Yine tanımımız imdadımıza koşuyor: eğer ki yaşam standartlarını düşürüyorsa hastalıktır, yoksa değildir.

Tabii yine bunu bu kadar net söylüyoruz ama, her zaman araya bariz sınırlar çekmek mümkün olmuyor. Çünkü ekstra üretilen 6. parmak her zaman işe yarar olmuyor. Kimi birey bu parmağını normal şekilde kullanırken, kimisininki düzgün gelişmiyor bile. Ancak düzgün gelişmeyen her bireyde de olumsuz sonuçlar var olmuyor, sonuçta orada fazladan bir çıkıntının olması her zaman fiziksel ve zihinsel bir olumsuzluk yaratmıyor. Üstelik önemli olan bir nokta var: evrimsel süreçte işte bu şekildeki "fazladan" veya "normalden farklı" yapılar seçilerek türler yeni yönlere doğru değişiyorlar. Yani fiziksel bir sıkıntı yaratsa bile, evrimsel bir avantaj sağlayabilir. Bu durumda, bir hastalık olarak görülebilecek bir durumun bile evrimsel avantaj sağlayarak norm haline gelebileceğini görürüz. Sonuçta balıklar amfibilere evrimleşirken yüzgeçleri normalden farklı kemik yapısına sahip olan soy hatları hayatta kalmış ve seçilmişti. Daha sonra bu ilkin parmaklar ataları bu ilkin karadan denize geçen canlılar olan günümüzdeki tüm kara canlılarının vücudunun bir parçası haline geldi. Muhtemelen o kemik düzenindeki değişimler ilk meydana geldiğinde bir "hastalık" olarak görülebilecekti, hatta belki su içerisindeki hareketi zorlaştırıyordu. Ancak sahil kenarlarında bulunan türlere müthiş bir avantaj sağladı: karada daha kolay hareket edebilme! Bu durumda tanımımızın her parçasını dikkate almamız gerekiyor. Bir diğer önemli nokta, hastalık olan bir şeyin uzun vadede de her zaman sorun yaratmak zorunda olmadığı gerçeği. Fenotipimizde, yani fiziksel yapımızda meydana gelen değişimler, evrimsel avantaj sağlayabilir ve seçilebilirler.

6 parmaklılık ne zaman hastalıktır, ne zaman bir varyasyon olarak görülmelidir? Ellerimiz, balıkların yüzgeçlerinden evrimleşmiştir ve 5 parmak yapısı buna bağlı olarak seçilmiştir. Yani illa 5 parmaklı olmamız gerekiyor diye bir şey yoktu, eğer ki evrimsel patikada 6 kemik evrimleşseydi, 6 parmaklılık normal olacaktı. Evrim tarihinde görebildiğimiz dramatik değişimler göz önüne alındığında, 6 parmaklılık eğer ki yaşam standardını düşürmüyorsa, bir varyasyon olarak kabul edilebilir.



Örneğin parmak yapısının değişimini piyano çalma becerisiyle ilişkilendirebiliriz. 6 parmaklı bir birey daha iyi piyano çalmak zorunda değildir, öncelikle onu belirtelim. Eğer ki bu ekstra parmak düzgün çalışıyorsa belki bu ona bir avantaj sağlayabilir; ancak her zaman böyle bir durum oluşmaz. Fakat ola ki piyano çalma konusunda, 5 parmaklı bireylere göre ciddi bir avantaj sağlıyorsa, bu bireyin çok farklı ve orijinal eserler yaratması ve toplum içerisinde yerinin apayrı hale gelmesi mümkün olabilir. Bu durumda, fazladan olan bu parmak bir “hastalık” olarak görülemez. Piyano çalmanın (hatta herkesten iyi çalmanın) zihinsel ve sosyolojik açılardan yaşam standardını yükselttiği kabul edilirse, parmak yapısındaki "hastalık" olarak görülebilecek unsurların aslında hastalık olmadığı anlaşılacaktır: piyanistlerin analizine göre küçük parmak başparmak gibi diğer parmakların karşısına gelebilecek yapıda (karşıt parmak - opposing finger) olabilseydi, piyano çalmak çok daha kolaylaşırdı. Bir diğer durum, tırnakların hiç uzamaması olabilir, bu da piyanistler için çok faydalı olurdu. Normalde tırnakların uzamaması çeşitli hastalıklar için bir semptomdur; ancak böyle bir durumda, başka herhangi bir hastalığa neden olmadan bireyin yaşam standartlarını düşürmek yerine, arttırabilir bile! Dolayısıyla hastalıklarla ilgili marjinal örnekler daha geniş açılı ele alınmalıdır. Ayrıca sağ elin başparmağındaki tırnağın uzun olmasının piyano çalımında "glissando" denen nota kaymaları açısından faydalı olduğu belirtilmektedir. Benzer bir şekilde, parmaklar arasındaki ağın daha gevşek olması da piyano çalmayı kolaylaştırır. Tüm bunlar, aslında piyano çalma açısından ele alınmasaydı, “hastalık” veya en azından “semptom” olabilecek durumalardı. Çünkü normalden sapmaya neden olmaktadırlar. Ancak sadece bir “normalden sapma” olarak değil, yaptığımız kapsayıcı tanım dahilinde incelediğimizde, bu tür “anormalliklerin” her zaman hastalık belirtisi olmayabileceği görülmektedir. Bireylerin yaşam standartlarını çok yönlü olarak nasıl etkilediği önemlidir.

Daha önce de değindiğimiz ve bu noktaya kadar yaptığımız açıklamalardan görebileceğiniz gibi, olgular arasındaki sınırlar net değildir; oldukça muğlaktır. Örneğin bir varyasyon hangi noktada hastalık olarak görülmelidir? Bu soruya net bir cevap vermek mümkün değildir; tek yapılabilecek olan, vaka bazlı bir analiz yapmaktır. Bazı tıbbi durumlar evrensel olarak hastalıktır (genellikle grip, AIDS gibi mikrobik hastalıklar); ancak bazı durumlar (vücut oranları, renk, uzuv sayısı gibi fenotipik özelliklerdeki farklılıklar) her zaman hastalık olmak zorunda değildir. Söz konusu bu ikinci kategoride her bir durum ayrı ayrı bireyler üzerinde incelenmelidir.

Yaşam standardı temelli tanımımız epey kullanışlı olsa da, ufak bir düşünce seansıyla birçok istisna üretmek mümkün olacaktır. Şimdi bunlara birazcık bakalım ve hastalıklarla ilgili temel tartışmalara girelim:



Delilik, Eşcinsellik ve Pedofili: Çeşitlilik Mi, Hastalık Mı? 


Bu 3 konu, sanıyoruz ki bu sahadaki tartışmaların kalbinde yatan 3 temel kavramdır. Çünkü üçü de farklı zamanlarda farklı şekilde nitelendirilmiş özelliklerdir. Bunları tanımımız dahilinde inceleyerek hem tanımı daha detaylı irdelemiş olalım, hem de bu şekilde sıkıntılı konular karşısında tanımımızı test etmiş olalım.


Delilik

Öncelikle delilik ile başlayalım. Delilik, en genel tanımıyla insanlarda görmeye alışık olduğumuz davranışsal şablonların dışına çıkan, "anormal" olarak nitelendirilen zihinsel ve davranışsal hareketlerdir. Ancak görülebileceği gibi bu tanım, daha özü gereği son derece sorunludur. Sıradan davranışsal kalıpların ne kadar dışına çıkıldığında "delilik" başlar? 350 katlı bir binaya herhangi bir korunma olmaksızın tırmanmak tıbbi anlamda delilik midir? Herhangi bir kişiye zarar vermeden, kafa boşaltmak adına kendi kendine konuşmak (ki bunu toplumun büyük bir kısmı yapar) delilik midir? Delilik, illa şiddete başvurulan davranışlarla mı kendisini gösterir? 

Açık konuşmak gerekirse, günümüzde delilik kendi başına bir hastalık olarak görülmemektedir. Ancak bunun sebebi, "deli" olarak nitelendirdiğimiz insanların hasta olarak görülmemesinden ziyade, her bir zihinsel hastalık için spesifik bir isim bulma ve tanı koyma isteğimizin olmasındandır. Yani delilik, “zihinsel hastalık” sözcüğünün halk arasındaki tabiri gibidir. Fakat psikiyatri ve psikoloji her bir zihinsel bozukluğa ayrı bir isim vermeyi tercih eder. Örneğin sanrılar ve halüsinasyonlarla kendini gösteren zihinsel hastalıklara halk arasında "delilik" deniyor olsa da, tıbbi terminolojide "psikoz" olarak kategorize edilmektedir. Bu sebeple "deli" sözcüğü, kendi başına bir hastalık terimi olarak tanımlanmaktan çıkmıştır. Şu anda daha çok hukuk literatüründe özgür kararlar alabilecek zihin durumunda olan ve olmayan insanları ayırt etmek için kullanılmaktadır.

Deliliğe tarih boyunca sayısız özellik ve anlam yüklenmiştir. Hakkında filmler çekilmiş, kitaplar yazılmıştır. Psikoz, zihinsel bir hastalık olmakla birlikte, "delilik" tabiri günümüzde hastalık literatüründe pek sık rastlanan bir terim değildir.



Tanımımız açısından incelediğimizde de, deli olarak tanımlanan, psikotik bireylerin yaşam standartları fiziksel açıdan olmasa da zihinsel açıdan azalmaktadır. Ancak bu, birçok etik tartışmayı da beraberinde getirmektedir. Herkes bizimle aynı şekilde davranmak zorunda mıdır? Sınırları nasıl belirleyeceğiz, bunu bilmenin yolu yok. İşte burada, tanımımızın gücü devreye girmektedir: bir hastalık, illa sadece bireyi etkilemek zorunda değildir. Çünkü bireyler, hastalığın kendisinden etkilenmiyor olabilirler. Örneğin bir psikopat, halk arasında normal bir şekilde yaşamayı sürdürebilir ve kimse farkına dahi varmaz. Ancak bu bireyde, şiddet dürtüleri ortaya çıkmaya başladığında, halen kendine zarar vermiyor olsa bile, topluma, toplumdaki tekil bireylerin rızası alınmaksızın zarar verdikleri görülür. Bu zarar, illa cinayetler şeklinde baş göstermek zorunda da değildir. Diğer insanların yaşam standartlarını düşürebilecek (örneğin sözlü taciz etmek, psikolojik baskı kurmak, iş-çalışan baskısı kurmak gibi) davranışlar da, bireyin hasta olması için yeterli sebeptir. Tabii ki belki bir bireyin doğrudan kendisine zarar verdiği durumlar (ağır şizofreni gibi) kadar "hasta edici" bir hastalık olarak görülmeyebilir; yani tanımımızda belirttiğimiz gibi bazı seviyeleri olabilir. Fakat ne olursa olsun, topluma fiziksel, zihinsel, evrimsel veya sosyolojik zarar veren bireyler hasta olarak görülebilir; en azından hasta olarak görülmeye iyi adaylardır.

Burada gördüğümüz, hastalıkların kimi durumda bir bütün olarak değerlendirilemiyor oluşudur. Bazı zamanlar tekil bireylerin, tekil durumları göz önüne alınmalıdır; özellikle de kendisini fiziksel olarak değil de, zihinsel olarak gösteren hastalıklarda. Kimi durumda normalden ciddi anlamda sapan kişilik bozuklukları, bireye ve topluma zarar vermeksizin birey tarafından taşınabilir. Bu durumda teknik olarak birey yine de "hasta" olacaktır (çünkü kendisinin yaşam standartları, kimlik bölünmesinden ötürü genellikle düşecektir, sabit bir işte kalamayacaktır, kendisine zarar verebilecektir, vs.); ancak bu bozuklukların çıkmadığı durumlarda, kişileri hasta olarak değerlendirmek doğru olmayabilir.

Bir kişinin hasta olup olmadığını belirlemenin tek yolu kendisine zarar verip vermediğine bakmak değildir. Özellikle zihinsel hastalıklarda, birey kendisine zarar vermeden de diğer insanlara ve genel olarak topluma zarar verebilir.



Tabii burada bir diğer nokta, "potansiyel"dir. Örneğin bir bireyin şu anda kendisine veya etrafına zarar vermiyor oluşu, ileride vermeyeceği anlamına gelmeyebilir. Ancak özünde baktığımızda, bu sağlıklı insanlar için de geçerlidir. Elbette zihinsel yapısı "normalden" farklı olan bireyler kimi zaman buna daha yatkın olabilirler. Ne var ki bu yelpaze tek taraflı değildir. Normalden sapma, kimi zaman delilikle benzer özellikler gösterse de, bireylerin dâhi olmasına, kendilerine ve topluma büyük faydalar sağlamalarına neden olabilir. Bu kişileri "hasta" olarak değerlendirmek güçtür. Bu yüzden tanım, esnek tutulmalıdır.



Eşcinsellik

Bu konuyu detaylıca "Eşcinsellik ve Evrim" yazımızda ele almıştık. Burada, verdiğimiz bilgiler ışığında o yazımızda anlattıklarımızı tekrar gözden geçirecek olursak:

Günümüzde bizonlardan penguenlere, kuşlardan insanlara, kertenkelelerden böceklere kadar kadar yüzlerce farklı türde homoseksüel ilişki tanımlanmıştır. Dolayısıyla eşcinsellik, tamamen doğal olarak görülmelidir. Zira bu olgu sadece bir avuç türde değil, tanıma bağlı olarak Dünya üzerinde 500 ila 1500 tür arasında bulunduğu bilinmektedir. En tutucu tanım dahilinde bile, en az 350 farklı türde eşcinselliğin net bir şekilde tanımlandığı bilinmektedir. Günümüzde halen homoseksüelliğin kökensel sebepleri tam olarak çözülebilmiş değil; ancak araştırmalar sürdürülüyor. Yani henüz bu "durum"un etiyolojisi çözülmüş değildir. Ancak belki de bunun sebebi, buna neden olan tekil bir unsur olmaması ve bu durumun sıradan bir varyasyon olarak ortaya çıkması olabilir. Tabii ki yine de bu varyasyonu açıklayacak etmenler bulunabilir (genler, hormonal farklılıklar gibi). Fakat bir durumun ortaya çıkış nedeninin keşfi, onun hastalık olması anlamına gelmez (tıpkı farklı göz renklerinin genetik nedenleri olması; ancak bunun bir hastalık olmaması gibi).

Bu noktada gelebilecek ilk itirazlardan bir tanesi, doğada bir olgunun bulunuyor olmasının, onun insan için de doğal olması zorunda olmadığı yönündedir. Evet, bu doğrudur. Örneğin doğada yamyamlığın bulunuyor olması, günümüz toplumları açısından yamyamlığın uygun olduğu anlamına gelmez. Ne var ki eşcinselliği, bu tip kulağa kötü gelen diğer kavramlarla kıyaslayarak bir tutmak, hin bir şekilde yapılan bir akıl oyunundan başkası değildir. Çünkü eşcinsellik, yamyamlığın veya benzeri bazı diğer vahşi davranışların aksine, toplum içerisindeki diğer bireylere hiçbir zarar vermediği gibi, diğer bireylerin istekleri dışında bir şeyler yapmasına zorlanması gibi bir içeriği de bulunmamaktadır. Üstelik, eşcinsellik kavramının doğadışı olması için doğrudan biyolojik herhangi bir sebep de görülmemektedir. Eşcinsellik, yukarıda belirttiğimiz gibi günümüzde sadece bir avuç türde görülen bir "anomali" değildir. Tam tersine, evrimsel sürecin ölümcül ve sert testlerine muhtemelen milyonlarca yıldır direnebilmiş, dolayısıyla doğal bir davranıştır. Bu sebeple, sadece şahsi inançlar ve düşünceler çerçevesinde, sırf alışılagelmiş tanımların dışarısında gibi gözüküyor olduğu için bir cinsel yönelimi "anormal" saymak ve karşı propaganda yürütmek, en yumuşak tabiriyle insanlık dışıdır. Bu zayıf iddialardan uzaklaşılması ve konunun bilimsel arkaplanının irdelenmesi gerekmektedir.

Eşcinsellik bir tercih ya da hastalık değildir. Eşcinsellik, popülasyon içerisinde cinsel yönelim bakımından bir varyasyondur. Eşcinsel bireyler ne kendilerine ne de topluma zarar vermezler. Ayrıca fiziksel, zihinsel, evrimsel veya sosyolojik bir dezavantaja neden olmazlar. Eşcinsel ilişkiye giren bireyler, kendi özgür kararlarıyla bu yönelimlerini uygulamayı tercih ederler, zorlama yoktur. Eşcinsellik bir tercih değildir; eşcinsel ilişki yaşayan bireyler, tıpkı heteroseksüeller gibi süreçlerden geçerek birbirlerini tanır ve cinsel ilişkiye girme kararı alırlar.



Yamyamlık özelinde baktığımızda, bunun doğrudan hem bireye, hem de topluma zarar verdiğini görürüz. Bireye zarar verir, çünkü genellikle tür kendi türünün etini yediğinde, bağışıklık sisteminde bazı tepkiler oluşabilmektedir ve bu çeşitli hastalıkların önünü açmaktadır. Topluma zarar vermektedir, çünkü bireylerin uyum başarısı düşmekte, etrafta başka besin kaynakları varken bile türün kendisini tüketmesine neden olmaktadır. Bu açılardan bakıldığında, yamyamlık bir hastalık olarak görülebilir; ancak eşcinselliğin böyle bir durumu yoktur. Eşcinsellikte bireyler cinsel bir çekim duymadıkları için karşı cinsle çiftleşmezler. Ancak bu onların fiziksel, zihinsel veya sosyolojik anlamda bir yaşam standardı düşüşüne neden olmaz. Evrimsel uyum başarılarının da düşmediği, hatta toplum bazında uyum başarısının arttığı görülür. Ancak eğer ki heteroseksüel bireylerin çocuk yapmama tercihi bir hastalık değilse, bir tercih olmasa bile tek sonucu (genellikle) çocuk yapamamak olan eşcinsellik de bir hastalık değildir. Çünkü yavrulamak, evrimsel açıdan önemli olsa da, yavrulamayan bireylerin her zaman uyum başarısını düşürmediklerini, tam tersine arttırabildiklerini görürüz. Bunun detaylarını ve nasıl olduğunu söz ettiğimiz yazıdan okuyabilirsiniz.

Yani eşcinsellik, tanımımızın hiçbir kısmına göre hastalık olarak nitelendirilememektedir. Eşcinsellikle ilgili sosyolojik önyargılar olduğu doğrudur; ancak yetişkin, kendi kararlarını alabilen ve tarafların özgür iradeleriyle, hayat deneyimleriyle ve kendilerinin cinsel yönelimlerini tanıyabilecek olgunluklarıyla girilen eş cinsiyetli ilişkilerin sosyolojik bir olumsuzluğu bulunmamaktadır. Örneğin yapılan araştırmalar, eşcinsel bireylerin evlat edindikleri çocukların gelişimsel bir sorun yaşamadığını ve diğer çocuklar kadar sosyal, analitik, duygusal, vb. açılardan gelişmiş olduklarını göstermektedir. Yani "Anne veya baba figürü olmadan olur mu?" itirazı geçersiz olmaktadır.


Pedofili

En tartışmalı konulardan biri de pedofilinin, yani hukuki tanımıyla 18 yaşından küçük, genel tanımıylaysa 11-13 yaşından küçük çocuklara cinsel ilgi duyma davranışının hastalık olup olmadığı ile ilgilidir. Toplumun büyük bir kesimi daha böyle bir konudan bahsetmeye başlandığı anda tiksinme ve iğrenme duygusuyla "hastalık" olarak niteleyecektir. Bu oldukça normaldir de, çünkü evrimsel süreçte cinsel erişkinliğe ulaşmamış bireylerden gerek feromonlar, gerekse de görsel veriler ışığında cinsel dürtü duymamamız için bazı adaptasyonlar geçirmişizdir. Bu durum, pedofilinin bir hastalık olmasına yönelik ilk işarettir. Zira evrimsel süreç buna karşı gelmeye çalışan bazı adaptasyonları geliştirmiştir. Ancak bu tek başına yeterli değildir. Tanımın diğer unsurlarını da ele almamız gerekir:

Pedofilinin çoğu zaman bireylerde fiziksel, zihinsel ve hatta sosyolojik açıdan yaşam standartlarında düşüşe neden olduğunu görürüz. Evrimsel süreçte çocuklarla cinsel ilişkiye girmekten iğrenecek şekilde evrimleşmemizin nedeni, cinsel organlar arasındaki uyumsuzlukta aranabilir. Küçük bir çocuğun cinsel organları henüz yeterince gelişmemiştir ve kendisinden kat kat iri bir birey tarafından cinsel birleşmeye zorlandığında, sadece üreme organları değil, iç organları bile zedelenebilmektedir. Dolayısıyla fiziksel bir sıkıntıya neden olmaktadır.

Pedofili vakalarında genellikle çocuk olan taraf fiziksel zarar görür. Bu zarar illa dayak gibi bir şiddetle olmak zorunda değildir. Cinsel organların yapısal ve büyüklük açısından farklılığı dolayısıyla zarar görürler. Bu fiziksel zararlar neredeyse her zaman zihinsel sorunları da beraberinde getirir.



Ancak bu duruma karşıt olarak, iki tarafın da çocuk olduğu örnekler verilebilir. Çünkü cinsel olgunluğa erişme yaşı düştükçe, bireylerin diğer cinsiyete daha erken ilgi duymaya başladığını görürüz. Ancak bu durum neredeyse her zaman geçicidir. Evet, çocukluk sırasında birey kendi yaşında veya daha küçük çocuklara cinsel ilgi duyabilir; fakat yaş ilerledikçe, bu arzu da azalacak ve kendi yaşındaki bireylere (veya çocuk olmayan bireylere) yönelim başlayacaktır. Bu değişimin durumlarda, yine bir önceki paragrafta anlatılan noktaya gelmiş oluruz: bireyler halen kendinden küçük bireylere cinsel ilgi duyarlar ve taraflardan en azından bir tanesinde fiziksel hasar oluşmaya başlar. Üstelik burada kritik nokta, illa gerçekten fiziksel bir hasarın oluşmasının gerekmemesi, potansiyel olarak böyle bir olasılığın varlığının da bu eğilimleri hastalıklı olarak görmemize neden olabilmesidir.

Bunun yanısıra pedofilinin neredeyse her zaman yarattığı bir problem, çocuk olan tarafın zihinsel olarak ciddi sorunlara itilmesidir. Çocuğun rızası olarak girilen pedofilik ilişkilerde bile uzun vadede zihinsel sorunların doğması çok muhtemeldir. Çünkü türümüz, bireysel deneyimleri sayesinde hayatta kalabilen bir organizmadır. Henüz çocuk yaşta bir bireyin olgun ve isabetli kararlar alabilmesi için yeterli hayat tecrübesi bulunmamaktadır. Bu durum, pedofilik bir ilişki sonrası psikolojik sorunlara gebedir. 

Pedofilinin bir diğer temel sorunu, herhangi bir sınırı olmamasıdır. Ne yazık ki pedofili vakaları, daha 18 aylık bebeklere cinsel arzu duymak kadar ileriye gidebilmektedir. Bu durum, elbette ki her açıdan yaşam standartlarını düşürmekle birlikte, genel toplumsal bütünlüğü son birkaç yüz milyon yıldır olduğunun aksine bozacak bir eğilimdir. Doğada pedofili vakalarına neredeyse hiç rastlanmamıştır; hatta spesifik örnekler vermek pek mümkün değildir. Çünkü belirtildiği gibi, evrimsel süreçte yetişkinlerin çocuklara cinsel dürtü duymasını engelleyen mekanizmalar vardır. Ancak kıyaslamak açısından, bu tür engellerin eşcinsellikte pek olmadığını görüyoruz: heteroseksüel bir birey, herhangi bir rahatsızlık duymaksızın kendi cinsiyetinin fiziksel özelliklerini cinsel açıdan da övebilir, beğenebilir, bu beğenisini ifade edebilir (ona bir yönelim hissetmese bile). Ancak 18 aylık bir bebeğe bakıp da fiziksel özelliklerini cinsel açıdan övmek pek mümkün değildir.

Birçok yasaya göre 18 yaşından küçük çocuklarla cinsel ilişkiye girmek yasaktır. Ancak bilimsel olarak kesin bir çizgi çekmek oldukça güçtür. Çünkü bilim bize etik ve ahlak gibi subjektif konularda bilgi veremez. Eğer ki cinsel olgunluğa erişme yaşı sınır olarak belirlenecekse, dişiler için bu yaş 12 kadar küçük olabilir. Eğer ki belli bir düzeyde eğitim alınması ve hayat deneyimine erişilmesi şart koşuluyorsa, bu yaş 18'e kadar çıkabilir. Ancak 18 yaş sihirli bir sayı değildir. Sadece genel olarak belirlenmiş bir sınırdır. Beynin gelişiminin sonlarına yaklaşması ve yeterince hayat deneyimi edinilmesi açısından anlamlı olabilecekse de, biyolojik açıdan pek fazla bir anlam taşımaz. Yani "Neden 17 ya da 19 değil de 18?" sorusunun evrensel bir yanıtı yoktur.



Son olarak, olayın sosyolojik boyutu da analiz edilmelidir. Söylediğimiz gibi, bu "norm"lar nesilden nesile oldukça değişebilir. Hatta gün gelir, pedofili normal olarak görülmeye başlanabilir bile! Ancak pedofili, toplumsal bir yaşam standardı düşüşüne de neden olabilecektir. Fakat tanımımızda sosyolojik etkileri doğal/biyolojik kaynaklı nedenlerle sınırladığımızı hatırlayınız. Bunu, pedofilik ilişkilerde çocuk doğması durumundan görebiliriz. Henüz yeterli olgunluğa erişmemiş bireylerin çocukları, çeşitli genetik ve gelişimsel bozukluklar taşımaya meyillidir. Bu durum, sosyal yapıyı olumsuz etkileyebilecek bir dizi süreci başlatacaktır. Eğer ki toplumda pedofilik ilişki sayısı artacak olursa, toplumun biyolojik dinamikleri de sarsılacaktır. Aslında bu durum, eşcinsellik için de geçerlidir. Fakat tekil eşcinsel ilişkiler sosyolojik herhangi bir çöküntüye ya da olumsuzluğa neden olmazken, tekil pedofilik ilişkiler böyle sorunlar doğurabilir (toplumun biyolojik dokusuna doğrudan etkisi olmasından ötürü). Aradaki sınır oldukça incedir; ancak görülebilirdir.

Tüm bu açılardan bakıldığında, pedofili bir hastalık olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak unutmamak gerekiyor ki, bir olgunun "hastalık" olması, o kişileri bu hastalığı taşıdığı için lanetleyip suçlamak için yeterli ve geçerli sebep olamaz. Yani aslında bu tür konular sosyolojik olarak analiz edilecekse, o durumun "hastalık" olup olmaması bir yere kadar önemlidir. Bir yerden sonra, daha genel bir kapsamda düşünmek gerekir. Örneğin eşcinseller "hasta" oldukları için on yıllarca işkenceye varan sözde "tedaviler" görmüşlerdi. Pedofili, bu açıdan eşcinsellikle paralellik taşır, çünkü pedofili hastaları bunu tercihen yapmazlar. Hatta buradan da dinleyebileceğiniz gibi, pedofili hastaları kendilerinden iğrenebilmekte; ancak cinsel dürtülerine engel olamamaktadırlar. Pedofilik bireylere engel olmak ve çocukların fiziksel/zihinsel gelişimini korumak için elbette engeller konulmalıdır ve önlemler alınmalıdır; ancak bu engeller cezalandırıcı olmaktan ziyade, rehabilite edici olmalıdır. Burada rehabilitasyondan kasıt, eşcinsellere yapıldığı gibi şok tedavileri değil, psikolojik destekle bireylerin kendilerini ve sorunlarını tanımasını sağlamaktır. Nasıl ki şizofreni hastaları da pedofili hastaları gibi çok ciddi tehlikelere neden olabilecek potansiyele sahiplerse; ancak onları cezalandırmayıp, tedavi etmeye çalışıyorsak, pedofili hastalarına da aynı şekilde yaklaşmamız gerekmektedir. Sonuçta bu tür bir dürtüye (henüz nedenleri bilinmemektedir) cezayla yaklaşmak hiçbir şeyi düzeltmez; tarihte gördüğümüz gibi sadece durumu kötüleştirmeye yarar.

Pedofili, 1968 yılından beri Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından bir hastalık olarak görülmektedir. Birliğin kitapçığına göre pedofili, diğer "parafilik hastalıklar" gibi "kendini tekrar eden bir biçimde, çocuklara, insan olmayan cisimlere veya rızası olmayan bireylere yönelik olan cinselliği uyaran fantezilere, cinsel dürtülere ve davranışlara sahip olma; kendini veya partneri aşağılayıcı veya kötü duruma düşürücü davranışlarda bulunma" olarak tanımlanmaktadır.

Pedofiliyle ilgili bir diğer sorun, günümüzün "cadı avı"nın kurbanı oluyor olmasıdır. Tüm öncül iğrenmelerimizi bir kenara bırakacak olursak, bu insanların birçoğunun aslında yardım istediğini; ancak hem yasalardan, hem de kültürden ötürü saklı kalmak zorunda olduklarını görmekteyiz. 19. yüzyılda eşcinsellerin yapmaya zorlandığı şeyler, şu anda pedofililerin başına gelmektedir. Elbette şu anda pedofilinin bir hastalıktan çıkarılarak "normal" olarak görülmesi mümkün değildir; muhtemelen asla da olmayacaktır.

Pedofiliyle ilgili sorunlardan birisi, çocukların yardım alamıyor oluşudur. Yaşadıkları travma, onların herhangi bir yardım çağrısında bulunabilmelerine engel olur. Bu, sosyolojik bir dezavantaj olarak görülebilir. Bu açıdan da pedofili, neredeyse her zaman taraflardan biri için yaşam standartlarında düşüşe neden olur, dolayısıyla bir hastalıktır.



Pedofili, eşcinselliğin aksine tedavi edilebilir veya idare edilebilirdir. Zaten bunun pedofilinin bir hastalık olup, eşcinselliğin olmamasının nedenlerinden biri olduğunu hatırlayınız. Ancak açıkçası pedofilinin tedavi edilebilir olduğu argümanının ne kadar geçerli olduğunu bilmek de pek mümkün değil, henüz güvenilir bir araştırma bulunmamaktadır. Zaten pedofilinin en büyük sıkıntısı da budur: o kadar güçlü bir tabudur ki, bilimsel araştırma yapmak bile güçtür. Çünkü neredeyse her ülkede yasalar pedofililerin varlığını bile yasaklamaktadır. Toronto Üniversitesi'nden Dr. Ray Blanchard'ın dediği gibi, "çocuk tacizcileri hareketleriyle, pedofililer arzularıyla tanımlanırlar". Bu durumda, çocuklara cinsel dürtü duyulduğunun tespiti bile suç kapsamına girmektedir.

Pedofilinin tedavisinde cinsel dürtüyü baskılayan bazı ilaçlar kullanılmaktadır. Bu elbette tamamen bir tedaviden ziyade, idare etmeyi kolaylaştırıcı bir faktördür. Zaten çoğu pedofili, ömürleri boyunca hiçbir çocuğa yanaşmadan hayatlarını sürdürürler, dürtülerini baskılayabilirler. Garip bir şekilde pedofili erkekler arasında dişilerden çok çok daha yaygındır. Bunun temelinde evrimsel bir anlam aramak mümkün olabilir: erkekler, genellikle çiftleşebildikleri dişi sayısıyla sınırlandıkları için, ne kadar çok dişiyle çiftleşebilirlerse o kadar avantajlıdırlar. Belki bu durum, pedofilinin doğmasında bir etken olmuş olabilir. Dişiler, taşıyabilecekleri bebek ve gebelik süresiyle sınırlı oldukları için, cinsel faaliyete çok daha az düşkündürler ve bu şekilde evrimleşmişlerdir. Bu nedenle pedofilik dürtülerin seçilmesine hiçbir zaman gerek kalmamış olabilir. Yine de, doğada güvenilir hiçbir pedofili örneğinin tespit edilememesi düşündürücüdür.

Pedofiliyle ilgili olarak antropoloji ve evrimsel biyoloji dahilinde gördüğümüz bir diğer ilginç nokta, dişilerin cinsel olgunluğa erişme yaşının (yaklaşık 12) erkeklerden (yaklaşık 16) bariz olarak düşük olmasıdır. Bunun, antropolojide insanların atalarının dişilerinin doğum sırası sorunlar, savaşamayacak kadar zayıf olabilme, cinsiyete özgü hastalıklar, vb. sebebiyle erken ölebilmelerinden kaynaklandığı düşünülmektedir. Dolayısıyla zor koşullarda, dişilerin erkeklere göre daha erken cinsel olgunluğa erişmeleri ve çiftleşebilmeleri gerekir. Ancak günümüzde tıp sayesinde bu ömür beklentileri tamamen değiştiği ve uzadığı için, dişiler halen erkeklerden erken olgunlaşsalar da, toplumsal bariyerler pedofiliye engel olacak şekilde belirlenmiştir. Dolayısıyla pedofilinin hukuki ve biyolojik sınırlarının birbirinden farklı olması da tartışmayı zorlaştırmaktadır.

Konumuz pedofili olmadığı için daha fazla uzatmayacağız; ancak bu tartışmanın, yukarıdaki tanımı test etmek açısından faydalı olduğu kanaatindeyiz.


Sonuç

Burada ele aldığımız konuların hiçbiri nihai değildir. Çünkü anlattıklarımız, bilimsel olarak henüz çözülmüş konular olmadığı gibi, etik ve kültürle de son derece harmanlandığı için "sağlıklı", objektif ve bilimsel kararlar alınabilmesini zorlaştırmaktadır. Fakat yukarıda getirdiğimiz tanımın, birçok hastalığı gerçekten kapsayıcı olduğu kanısındayız. Geriye kalan istisnalar da, diğer resmi tanımların istisnalarıyla kıyaslandığında sayıca daha fazla değil, daha azdır. Bu açıdan, en azından düşünsel süreçlere katkı sağlayacak bir tanım yaptığımızı düşünüyoruz.

Hastalıkları tanımlamak oldukça zor bir iş; çoğu zaman üzerinde düşünmeden geçmek daha kolaydır. Fakat eğer ki hastalıkları tanımak ve önlemek istiyorsak, onları tanımlamayı da öğrenmemiz gerekiyor. Bu sebeple, hastalık tanımlarıyla ilgili çalışmaların önemli olduğu kanaatindeyiz.

İlerleyen zamanlarda farklı istisnai olabilecek durumların analizini yazımıza ekleyerek tanımımızı test edeceğiz. Sizler de bu tür örnekler bulursanız, kendi analizlerinizi bizimle paylaşabilir, makalemizin gelişimine katkı sunabilirsiniz. 

Umuyoruz ki faydalı olmuştur.

Saygılarımızla.

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Kaynaklar ve İleri Okuma:
6 Yorum