Hastalık Nedir? Neden Hasta Oluyoruz? Hastalıklar ve Evrim İlişkisi Üzerine...

Yazdır Hastalık Nedir? Neden Hasta Oluyoruz? Hastalıklar ve Evrim İlişkisi Üzerine...

Merhaba arkadaşlar,

 

Sayfamız okurlarından Sn. Emine Köse bize şöyle bir soru yöneltti:

 

Evrim agacina bi sorum var. Hastalandgmzda istahimz kesilir, su icmek zor gelir, en lezzetli yiyeceklerin bile tadi bozuk gelr. Ki bu durum sadece insana has bi durum da degl. Kediler, köpekler , kuslar üstnde de cogumuzun sahit oldugu bir sey. Okadar enerjimz düsmüsken bile nedn vucut böyle bi tepki verir? Bunun nedenini az cok tahmin ediyorm ama tam olarak bilimsel aciklamasini merak ediyorm.

 

Evrim Ağacı olarak kendisine konunun genişletilmiş bir cevabını vermek istiyoruz:

 

Sayın Emine Köse,

 

Öncelikle bu ince düşünülmüş, orjinal sorunuz için size teşekkür ediyoruz. Elimizden geldiğince yardımcı olmaya çalışalım:

 

İlk olarak "hastalık", tanımı çok iyi yapılması gereken bir kavramdır. Açıkçası Türkçe bu konuda çok yetersizdir. Çünkü örneğin İngilizcede aynı konseptte, farklı anlamlara gelen birçok kelime bulunur: "sickness", "illness", "disease", "morbidity", "medical condition" ve "disorder" bunlardan sadece altısıdır. Ve bunların her birinin anlamı farklıdır. Ancak Türkçede bunların hepsi tek bir kelime ile karşılanır: hastalık (belki sadece "medical condition" için "tıbbi durum" kalıbını kullanabiliriz farklı olarak). İşte bu sebeple hastalığın nedenlerine, biçimlerine ve sonuçlarına girebilmek için öncelikle tanımlamaları iyi yapmalıyız. Bu sebeple, aslında tam olarak anlamı karşılamayan, fakat farklı kelimeler olmaları açısından kullanmayı gerekli gördüğümüz birkaç kelime tanımı yapalım:

 

Rahatsızlık (Disease), en genel tanımıyla "rahat olmama hali" olarak tanımlanmaktadır. Kısaca, herhangi bir organizmanın normal fonksiyonunu bozan herhangi bir durum olarak düşünülebilir. Genellikle "rahatsızlık" denince akla bulaşıcı rahatsızlıklar gelmektedir. Bu tip rahatsızlıklar mikrobik unsurlardan kaynaklanır. Mikrobik unsurlar arasında bakteriler, virüsler, mantarlar, protozoalar, bazı çok hücreliler ve priyonlar bulunmaktadır. Tanımsal olarak, herhangi bir bakteri veya benzeri unsurdan kaynaklanmayan enfeksiyonlar rahatsızlık olarak sayılmaz. Burada tanımlamak gerekirse, enfeksiyon en genel tanımıyla bir grup organizmanın, bir başka organizma içerisinde koloni kurması demektir. Enfeksiyonlar, her zaman rahatsızlığa yol açmazlar. Örneğin bağırsağımızda sindirime sebep olan bakterilerin orada kolonileşmeleri de enfeksiyondur, ancak bu tip enfeksiyon bir "rahatsızlık" sayılmaz. Öte yandan belirtileri henüz ortaya çıkmamış, ancak klinik olarak tespit edilen parazitik enfeksiyonlar "rahatsızlık" kategorisindedir. Öte yandan her rahatsızlık mikrobik sebeplere dayanmaz. Bunlar "diğer rahatsızlıklar" kategorisindedir.

 

Hastalık (Disorder), organizma içi bir fonksiyonun anormalliği ya da düzensizleşmesi anlamına gelmektedir. Genel olarak zihinsel hastalıklar, fiziksel hastalıklar, genetik hastalıklar, duygusal ve davranışsal hastalıklar ve fonksiyonel hastalıklar olarak 5 ana kategoriye ayrılır. 

 

İllet Hali (Illness ve Sickness), genellikle rahatsızlık ile eş anlamlı olarak kullanılmakla birlikte, tıbbi anlamda bir hastanın, bir rahatsızlığı şahsi olarak deneyimlemesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bu tanım dahilinde bir birey, rahatsız olmadığı halde illet halinde veya illet halinde olmadığı halde rahatsız olabilir. Daha günlük terimlerle açıklayacak olursak, bir birey gerçekte rahatsız olmadığı halde kendini rahatsız hissedebilir veya rahatsız hissetmediği halde gerçekten rahatsız olabilir. İllet hali genellikle bir enfeksiyondan değil, nesiller içerisinde evrimleşmiş tepkilerden, rahatsızlık davranışlarından ve vücudun bir hastalığı temizlemek için aldığı önlemlerden kaynaklanır. İllet halinde görülen tipik unsurlar yorgunluk, depresyon, sürekli uyuma isteği, aşırı zayıflık, acıya karşı hassasiyet ve konsantrasyon eksikliğidir.

 

Bu açılardan bakıldığında, "rahatsızlık", "illet hali"ne göre daha nötral bir anlam taşıdığı için günlük yaşantıda daha sık kullanılır. 

 

Tıbbi Durum (Medical Condition), bütün hastalıkları ve rahatsızlıkları içine alan genel bir tanımdır. Ayrıca oldukça nötr bir kelime olduğu için ve rahatsız edici bir unsur içermediği için literatürde sıklıkla tercih edilmektedir. Ancak birçok resmi kurum, tıbbi durumu psikaytik (zihinsel, psikolojik) hastalıklar haricindeki tüm hastalıklar olarak kullanmaktadır. Hatta sigorta sözleşmelerinin çoğunda "tıbbi durum"dan bahsederken "psikolojik hastalıklar haricindeki tüm hastalıklar" olarak değinilir. 

 

Marazilik (Morbidity) ise "hasta olma hali", "yetersizlik durumu" veya "düşük sağlık" olarak değerlendirilebilir. Genellikle ileri düzey hastaların durumunda kullanılır ve ICU Skor Sistemi denen bir sistem ile kritiklik durumu ölçülür. Bu konseptte kullanılan "eş marazilik" kavramı, iki farklı hastalığın ya da rahatsızlığın bir arada bulunması anlamına gelir.

 

Bu kadar terminolojik açıklamadan sonra, konumuza giriş yapabiliriz. Biz yazımız dahilinde tüm bunlar için sadece "hastalık" kelimesini kullanacağız; ancak yeri geldiğinde, gerekirse buradaki tanımlamalara da başvurabiliriz. 

 

Esasında hastalıkları tanımlamak için birçok farklı kategorizasyon yapılabilir. Örneğin öldürücülüğüne göre hastalıkları sınıflandırabileceğimiz gibi, yerine, etkisine, şiddetine ve benzeri özelliklerine göre de farklı sınıflandırmalar yapabiliriz. Ancak ne olursa olsun, özellikle inceleyeceğimiz mikroskobik unsurlara dayanan bulaşıcı hastalıklar, hemen her canlının etkilendiği durumlardır.

 

Canlılıkla ilgili her konuda olduğu gibi, hastalıklar konusunda da yardımımıza Evrimsel Biyoloji koşmaktadır. Çünkü hastalıkların var olma sebepleri ve Evrimsel süreçlerdeki gelişimleri, bilim insanlarına çok yararlı bilgiler vermektedir.

 

Vücudumuza baktığımızda, "muhteşem" bir şekilde işlemesinden ve her şeyin "yerli yerinde" olmasından hayranlık duyarız. Bu haklı hayranlığımız, bizi haksız sonuçlara götürebilir. Örneğin beynimizin hayatta kalmak için sürekli üstün olma mücadelesi dahilinde evrimleştirdiği egomuz, kibrimizi tetikleyerek bizim "mükemmel var edildiğimiz" gibi yanlış çıkarımlar yapmamıza sebep olabilir. Bunun sebebi açıktır: Sorgulamayız, düşünmeyiz, araştırmayız. Sadece gördüğümüze hayranlık duyar, geçeriz.

 

Neyse ki sorgulamak, düşünmek, araştırmak gibi "gereksiz" (!) ve yorucu işleri yapan bir uğraş var: Bilim. Bu uğraş, etrafımızdaki her şeyin aldatıcı görüntülerinin arkasındaki gerçekleri araştırmayı kendine görev bilen bir uğraş. Ve bu uğraş sayesindedir ki milyarlarca yıl içerisinde günümüzdeki halini alabilmiş varlıkların, her şey birbirine göre, birbirine bağımlı olarak evrimleşirken, birbirlerine şöyle ya da böyle "güzel" ya da "muhteşem" görünecek olmaları ihtimalinin ötesine geçerek, esasında her şeyin doğal süreçlerle var olabildiğini ve her "mükemmel" görünüşlü yapının arkasında, basit yamalar, kritik ama kotarılmış hatalar, eksiklikler, zayıflıklar, tasarım bozuklukları ve bayağılıklar görmekteyiz. Bunları göz ardı etmek adına, "Ne, bu kadar muhteşem işleyen bir sisteme nasıl bayağı dersiniz!" diyerek edebiyat yapmaktayız. Ancak gerçeğin tokadı serttir. Ve gerçek, bilimin söyledikleriyle birebir uyuşur.

 

Bilim sayesinde biliriz ki, retinamızdaki sinirler ve damarlar o kadar hatalı tasarlanmışlardır ki, herhangi bir insan mühendisin bile asla düşmeyeceği bir hataya düşerek, gözümüzde "kör nokta" oluşturarak beyne gitmektedirler. Halbuki basitçe tüm sistem "ters çevrilecek" olsa ve bu şekilde tasarlansa, asla "optik körlük" diye bir sorunla karşılaşmazdık. Anncak günümüzde 285 milyon insan bu tip körlükten ötürü ömürleri boyunca görememektedirler. Veya bilim sayesinde biliriz ki, vücudumuzdaki işleyişlerini hayranlıkla izlediğimiz her kalp kapakçığına karşılık bir adet hiçbir işe yaramayan, ağrı içerisinde kıvranmamıza sebep olan 20 yaş dişimiz vardır. Veya vücudumuzdaki işleyişlerini tek kelimeyle "mükemmel" olarak tanımladığımız, 10 trilyondan fazla hücremizin her biri aynı zamanda bizim tıkır tıkır ölüme doğru gitmemize sebep olmaktadır. Bunlar ve daha nicesi, sadece bir hayvan türü olarak insanın vücudunda taşıdığı kusurlara ve doğal sorunlara örnektir. Her bir hayvan, her bir bitki, her bir canlı ayrı ayrı incelendiğinde, doğa dediğimiz kör mühendisin yaptığı sayısız hatayı görmemiz mümkündür. Ancak aynı zamanda bu doğa, öyle incelikli bir şekilde çalışır ki, yapılan bu basit hatalar karşılığında çok daha önemli bir girdi sağlanır: hayatta kalmayı sürdürmek ve üremek. 

 

İşte her bir canlının hayatında en azından bir defa deneyimlediği her bir hastalık da, vücudumuzda taşıdığımız yüzlerce hataya örnekler teşkil etmektedir. İşte Evrimsel Biyoloji'nin ortaya çıkışıyla birlikte bilim camiasında yaşanan reform, hastalıkların da teşhis ve tanımlanmasında çok önemli adımların atılmasını sağlamıştır. Evrim Bilimi, bilimin her alanını o kadar derinden etkilemiştir ki, bir dolu yeni bilim dalının doğmasına sebebiyet vermiştir. "Darwinyen Tıp" ya da daha doğru tanımıyla "Evrimsel Tıp" bunlardan sadece biridir.

 

Evrimsel Biyoloji sayesinde, uzun zamanlardır "hastalık" olarak sayılan acı, ateş, öksürme, hapşurma, kusma, anksiyete (tedirginlik) gibi unsurların hastalıkla alakası bile olmadığını, tam tersine birer savunma mekanizması olarak evrimleştiğini anlamış bulunmaktayız. Evrimsel Biyoloji öncesinde bunlara "hastalık" gözüyle bakılmaktaydı. Hatta bu belirtilerin her birine sahip olanlar, "cin tarafından çarpılmış", "içine şeytan kaçmış", "lanetlenmiş" olarak görülmekte ve bazı inançlar dahilinde yakılmakta, kesilmekte, asılmakta ve öldürülmekteydi. Neyse ki bilimin aydınlatıcı ışığı sayesinde bu gerici, ilkel hareketlere büyük ölçüde son verildi. Artık biliyoruz ki tüm bunlar, evrimsel süreç sırasında hayvanların seçilim sonucu kazandıkları davranışsal tepkilerden ibarettir.

 

İkinci olarak, yine Evrimsel Biyoloji sayesinde, hastalık dediğimiz unsurların "gökten" ya da "kendiliğinden" oluşmadığını, "büyü", "lanet", "vudu" ve benzeri doğa üstü, bilim dışı sebeplerden kaynaklanmadığını, tamamen organizmalar bazında açıklanabilecek, sıradan, doğal olgular olduğunu ortaya koyabildik. Örneğin Escherichia coli bakterilerinin timsahlarda da, insanlarda da benzer hastalıklara sebep olabildiklerini anladık. Evrimsel Biyoloji'nin ortaya koyduğu "bütün türlerin ortak bir atadan geldiği" gerçeği sayesinde bunun sebeplerini net bir şekilde anlamaya başladık. Kısaca hastalıklara, tıbba, doğaya bakış açımız, Evrimsel Biyoloji sayesinde kökten değişti.

 

Son olarak, uzun yüzyıllardır inançların dayattığı "her şey insan için vardır" mantığı, Evrimsel Biyoloji ve diğer bilimlerdeki yükseliş ile birlikte ağır darbeler aldı. Çünkü artık biliyoruz ki insan, doğanın sıradan (ama göreceli olarak sıradığı) ürünlerinden biridir. Kendisinden önceki hayvan türlerinden gelir ve hala bir hayvan türüdür. Dolayısıyla tüm diğer hayvanlar gibi hasta olur, onlar gibi hayatta kalma mücadelesi verir, doğar, büyür, ürer, ölür, vs. Bu gerçeklerin görülmesiyle birlikte insanın doğadan bağımsız bir varlık olmadığı anlaşılmış, bu da çevrenin insan üzerindeki etkilerinin görülmesini sağlamıştır. Örneğin son yüzyıl içerisinde çevre unsurları aşırı miktarda değişmiş ve seçilim faktörlerinin, kısaca Evrim'in bu değişime adaptasyon sağlatacak zamanı henüz olmamıştır. Örneğin yaklaşık 4 milyon yıllık bir süreç sonrası ot tabanlı diyetten protein tabanlı et diyetine adapte olacak şekilde evrim geçirdik. Ancak son yüzyıl içerisinde, sadece birkaç on yılda, protein tabanlı diyetten, yağ tabanlı diyete geçiş yaptık. Ancak bu konuda henüz bir seçilim baskısı olmadığı için, vücutlarımız şu anda bu değişime tepki göstermek ile yetinmekte. Eğer ki bir noktadan sonra bu durum bizim için ölümcül olmaya başlarsa (ki olmaya başlıyor da), işte o zaman Evrim işleyecek ve nesiller sonunda belki de yağ temelli diyete adapte olacağız. Ancak bu süreçte birçok hastalığa da açık olacağız.

 

Ayırca Evrimsel Biyoloji sayesinde anladık ki, sadece "faydalı" unsurlar canlı vücudunda toplanmamaktadır. Yukarıda birçok kusurdan bahsederken, doğadaki mükemmelliğin arkasında tıpkı bantlarla tutturulan bir makina gibi anlamsız ve basit yamalar bulunduğuna değinmiştik. İşte günümüzde artık biliyoruz ki doğada hiçbir şey mükemmel değildir. Tam tersine, her şey mükemmellikten uzaktır; sadece bunu görmek isteyen, araştıran, sorgulayan bireyler görebilmektedir. Bu da bizim, her şeyin mükemmelliğe ulaşmaya çalışmadığı gerçeğiyle yüzleşmemizi sağladı. Örneğin orak hücreli anemiye sebep olan genler, biyokimyasal sebeplerle aynı zamanda sıtma hastalığına engel olmaktadır. Dolayısıyla bir bölgede (örneğin Afrika'da) eğer ki sıtma, orak hücreli anemiden daha öldürücü etkiye sahipse, orak hücreli anemiye sahip olmak pahasına o genler Evrim sürecinde seçilecek ve sıtmaya dirençli olanlar avantajlı konuma geçeceklerdir. Bu da bizim doğanın incelikle tasarlanmadığını, sadece var olan durumun kurtarılmaya çalışıldığını, yani doğanın bu şekilde çalıştığını göstermektedir.

 

 

Neden Hasta Oluyoruz?

 

Canlılığın Dünya üzerinde 3.8 milyar yıl civarı bir ömrü bulunmaktadır. Bu ömür dahilinde, milyarlarca tür var olmuş ve yok olmuştur. Ancak kaç tür var olmuşsa olsun, bildiğimiz kadarıyla her biri tek bir ortak atadan evrimleşmiştir. Dolayısıyla her birinin yapısı hemen hemen tamamen birbiriyle aynı, sadece fiziksel kompozisyonları ve kimi durumda fizyolojileri birbirlerinden farklıdır. Ancak bu farklılıklar bile bir benzerlik tabanında olmaktadır. Asla birbirinden %100 farklı özelliklere sahip iki canlı bulmak mümkün değildir.

 

Aynı zamanda her canlı, her varlık gibi atomlardan ve enerjiden oluşur (aslında bu ikisi birbirinin aynısıdır, sadece farklı formlardalardır). Bu atomlar, her zaman etraflarındaki diğer madde ve enerji ile etkileşim halindedirler. Dolayısıyla bu maddeler veya enerjilerde meydaha gelen değişimler, atomları, dolayısıyla atomların oluşturduğu molekülleri, yapıları ve sistemleri etkilemektedirler. 

 

İşte bu değişimler, sistemin bütünlüğünü ve işlerliğini olumsuz etkileyecek sonuçlara sebep olabilirler. Örneğin etrafımızdaki radyoaktif alandaki aşırı değişim, genetik materyalimizi meydana getiren DNA'mızın yapısını değiştirebilir. Bu değişim, bizde bir takım hastalıkların baş göstermesine sebep olabilir. Bu illa kalıtsal bir hastalık olmak zorunda değildir. Örneğin radyoaktivite, belli bir bölgedeki hücrelerin üreme döngüsünü etkileyerek onların çalışmalarını bozabilir. Bu şekilde, kontrolsüz olarak üreyen hücreler oluşur ve buna biz tümör deriz. Bu tümör eğer kötü huyluysa, yani biyokimyası sebebiyle kontrolsüz olarak büyümeye ve etrafa yayılmaya başlamış tipteyse buna kanser deriz.

 

Elbette ki bir sistemin işleyişini bozacak unsurlar sadece atomik ya da enerji temelli bir boyutta olmak zorunda değildir. Örneğin kimyasallar yığını olarak görebileceğimiz organizmalar, birbirlerini etkileyip hasta edebilirler. Bir bakteri, bol besin bulabileceği bir diğer büyük organizmanın sindirim kanalına yerleşip burada üreyebilir. Bu üreme sonucunda, bakterinin salgıladığı kimyasallar, diğer organizmanın yapısını bozabilir. Çünkü bu iki tür, birbirinden tamamen farklı gibi gözükse de, esasında yapıları tamamen aynıdır. Bu da, ürettikleri kimyasalların birbirlerini hiç tanımıyor olmalarına rağmen etkileşime girebilmelerine sebep olmaktadır. Bir bakteri ne kadar küçük ve bir insan ne kadar büyük olsa da, bakterilerin ürettiği kimyasallar insanı öldürebilecek kadar güçlü olabilmektedir. Bu, hasta olmamızın en temel sebeplerinden biridir.

 

Aynı zamanda hastalıklar, doğrudan bir fiziksel ya da kimyasal etkileşim olmaksızın da gerçekleşebilmektedir. Örneğin bir organizmanın bir ortamda bulunması bile, bir diğer organizmayı hasta etmeye yetebilir. Mesela yılanlarla dolu olduğunu bildiğimiz; ancak yılanların nerede olduğunu karanlıktan dolayı göremediğimiz bir evde psikolojik olarak rahatsızlanmamız işten bile değildir (eğer yılanlardan korktuğumuz varsayılırsa). Yılanla doğrudan hiçbir etkileşime girmememize rağmen, duyu organlarımızın beynimizi sürekli uyarması sonucu salgılanan kimyasallar, kendi sistemimizi bozacak düzeye erişebilir. Bunun sonucunda mental hastalıklar oluşabilir.

 

Kısaca hastalıklar, çok farklı unsurlardan, çok farklı şekillerde gelebilir. Ancak hepsini, biyokimyasal ve moleküler boyutta aynı tabana çekmemiz mümkündür: Her varlık, atomlardan oluşur. Her canlı, belli bir biyokimyasal yapıya sahiptir. Dolayısıyla bu canlılar, maddeler ve enerjiler arasındaki etkileşimler, organizmalardan birinde ya da birkaçında olumsuz sonuçlar doğurabilecektir. Bu olumsuz sonuçlar "hastalıklar" olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

 

Hastalıklara Karşı Savunma Mekanizmaları

 

Evrimsel Biyoloji bu konuda da yardımımıza yetişmektedir. İnsanlar, uzun bir süre boyunca savunma sistemimizin nasıl ve neden var olduğunu tam olarak anlayamamışlardır. Çünkü savunma sistemi, farklı uyaranlara çok farklı tepkiler verebilen bir sistemdir. Çoğu zaman yanılabilmekle birlikte, esasında uyguladığı yöntemler oldukça risklidir de. Uzun süreler savunma sisteminin özellikleri insanları övmek ve yüceltmek amacıyla örnek olarak kullanılmıştır (halbuki her organizmada savunma sistemi bulunur, insan bir istisna değildir). Günümüzde ise savunma sisteminin açıkları ve varlık sebebi, Evrimsel Biyoloji sayesinde anlaşılabilmektedir.

 

Örneğin hastalıklar sırasında "acı" çekiyor olmamızın bir sebebi vardır. Çünkü hasta olmamızın bir sebebi vardır. Evrimsel süreçte, bu hastalığa yakalananların olumsuz sonuçlara katlanmaları onlar için bir avantajdır. Çünkü her hastalık, az ya da çok ölme (hayatta kalma konusunda başarısız olma) ya da üremeyi olumsuz etkileme riskine sahiptir. Ve en küçük hastalıklar bile sık tekrarlanırsa, canlının uyum başarısını (fitness) olumsuz etkileyecektir. İşte bu sebeple hastalıklara sebep olan unsurlardan uzak durmak şarttır. Ve işte bu sebeple Evrimsel Süreç içerisinde bu şekilde olumsuz sonuçlar evrimleşmiştir ki, birey oto-kontrol mekanizması ile bu olumsuz deneyimlerden uzak durmaya şartlanabilsin. Yani hastalık sırasındaki olumsuz etmenlerin varlığının iki sebebi vardır: vücudu hastalıktan korumak ve bireyin gelecekte aynı hastalığa sebep olan unsurlardan uzak durmasına şartlandırmayı sağlamak.

 

Örneğin bizi hasta edecek bir besin tükettiğimizde midemiz bulanıp kusabiliriz. Bu sayede vücut hem sindirilmeden o besinden kurtulmuş olur, hem de kusma deneyimi sebebiyle en azından uzun bir süre o besini tekrar tüketmek istemeyiz. Bu da canlı için çok ciddi bir avantajdır.

 

Öte yandan Evrimsel Süreç yukarıda izah ettiğimiz gibi mükemmel işlemediği için birçok hatayı da beraberinde getirmektedir. Örneğin ateş yükselmesi, vücudumuza giren virüs ve bakteri gibi parazitlere karşı birçok memelinin evrimleştirmiş olduğu bir savunma mekanizmasıdır. Halbuki bu mekanizma son derece tehlikelidir. Mekanizmanın temel varlık sebebi, yüksek sıcaklıkta canlıların enzimatik faaliyetlerinin bozulmasıdır. Yani vücut sıcaklığımız yükseldiğinde, virüs ve bakterilerin çalışmalarını sağlayan enzimlerin en uygun çalışma sıcaklığı aralığından çıkmış oluruz ve bu sebeple virüs ve bakteriler düzgün işleyemezler. Bunun sonucunda savunma sistemimiz daha kolay bir şekilde bu organizmaları alt eder. Ancak sıcaklığın artması, aynı şekilde kendi enzimlerimizin çalışmasını da bozmaktadır. Vücut, işgalci organizmalardan kurtulmak pahasına kritik bir risk almaktadır. Eğer beyin bu riski alırken bir sebeple oto kontrolünü kaybederse, yani vücuttan aldığı geri bildirimlere doğru cevaplar üretmezse, vücut sıcaklığı aşırı yükselir ve havale geçirmek olarak adlandırdığımız, ölüme kadar gidebilecek şiddetli ateş durumuyla karşılaşırız. Bu sıcaklıkta beynimiz işlevini yitirebilir.

 

Benzer şekilde öksürme ve hapşurma da Evrimsel süreçte edinilmiş savunma mekanizmalarıdır. Esasen kusursuz bir tasarım, soluk borusuna herhangi bir yiyeceğin kaçmasına tamamen engel olacak şekilde bir tasarımı gerektirirdi. Ancak birçok canlının soluk borusu ile yemek borusu birbirine paraleldir ve sadece bir kapakçık hangi borunun açık, hangisinin kapalı olacağını belirler. Dolayısıyla eğer ki bir madde, olmaması gerektiği şekilde soluk borusuna kaçacak olursa, beyin anında öksürme tepkisini göstererek bu cismi dışarı atmaya çalışır. Ancak bu şiddetli kas kasılması, aynı zamanda kalbimizi zorlamakta ve teklemesine sebep olmaktadır. Benzer şekilde, burundan içeri kaçan yabancı cisimler de, hapşurma yoluyla dışarı atılır; ancak bu sırada vücuttaki birçok kas aşırı yüklenerek kasılır. Bu da, yine vücudun aldığı bir risktir; ancak şimdiye kadar canlıların geliştirdiği en başarılı mekanizmalardan biri olduğu için doğal süreçlerle korunmuştur. Belki gelecekte, Evrim sayesinde çok daha başarılı mekanizmalar evrimleşebilecektir.

 

Tüm mekanizmalar, temel olarak benzer bir doğal sürece dayanarak evrimleşmiştir ve halen de evrimleşmektedir. Her canlı birbirine benzer mekanizmalar evrimleştirmiş olmakla birlikte, bazı canlılar Evrimsel süreçte bir adım önde olabilmektedir. Bunun da tek sebebi, üzerlerindeki evrimsel baskının diğer canlılardan fazla olmasıdır. Yani eğer ki soluk borumuza cisimlerin kaçması bizler için ciddi problemler yaratacaksa ve bizi çok daha sık öldürecekse, muhtemelen biz de evrimsel süreçler yoluyla soluk borumuzun cisimler tarafından tıkanmasına karşı daha yapıcı ve etkili mekanizmalar evrimleştirmek zorunda kalacağız. Tabii ki bu bir seferde değil, yüzlerce, binlerce nesilde olacak.

 

 

Hasta Olduğumuzda Neden İştahımız Kesilir?

 

Dediğimiz gibi hastalıkların büyük bir kısmı dış organizmaların vücudumuzu istilası sonucunda oluşmaktadır. Yani başka organizmalar vücudumuza girerek çoğalmakta ve kaynaklarımızı kendileri lehine kullanmaktadırlar. Biz de bunun sonucunda salgılanan yabancı kimyasallar sonucunda hasta oluruz. Kimi zamansa yabancı kimyasallar değil de, kaynaklarımızın sömürülmesi bizi hasta yapar.

 

Beth İsrail Deaconess Tıp Merkezi'nin yaptığı araştırmalara göre, evrimsel süreç içerisinde hasta olduğumuzda iştahımızın kesilmesi durumunun evrimleşmesi, bizler için son derece faydalı bir tepkidir. Çünkü vücudumuzu işgal eden organizmaların birçoğu glukoz denen şeker ile beslenmektedir. Eğer ki bir kişi hasta olduğunda az glukoz alırsa, bakteriler tüketecek besin bulamazlar ve açlıktan ölmeye başlarlar. Bu da savunma sistemimiz için faydalı bir durumdur.

 

Önemli bir bilgi olarak, viral hastalıklarda (virüslerden kaynaklı hastalıklarda) iştahımızı kaybetmemiz bize fayda sağlamaz, çünkü virüslerin glukoza ihtiyacı yoktur. Ancak canlıların vücutları, bakteriler ile virüslerin etkilerini birbirinden ayırabilecek kapasitede değildir ve her ikisine de benzer şekillerde tepki verirler. Bu da, eğer ki bir savunma sistemi üretilecekse, bu sistemin çok da başarılı tasarlanmadığını, doğanın başarılı bir mühendis olmadığını göstermektedir.

 

 

Hasta Olduğumuzda Neden Kendimizi Halsiz Hissederiz, Çok Uyuruz?

 

Unutmayınız ki Evren'de hiçbir hareket, hiçbir varlık, hiçbir "şey" insan için var değildir! Bunu anlamak, aslında birçok sorunun cevabının verilmesini sağlayacaktır.

 

İnsan, bu Dünya'daki tek canlı varlık değildir. Her canlı, tıpkı insan gibi yaşam mücadelesi vermektedir. Bu süreçte de birçok özellik evrimleşmiş ve yok olmuştur. 

 

Nasıl ki insan (ya da bir diğer organizma), vücuduna giren yabancı organizmalara karşı savunma sistemleri geliştiriyorsa, o organizmalar da bu savunma sistemlerini kırmak için özellikler geliştirmek zorundadırlar. Yoksa hayatta kalıp üreyemezler ve yok olurlar. Kısaca doğanın yasaları her canlı üzerinde benzer şekillerde işlemektedir.

 

Bakteriler ve virüsler (ve diğer hastalık yapıcı unsurlar) milyonlarca yıldır işgal ettikleri konaklarının savunma sistemlerine göre evrim geçirmektedirler. Bu yüzden her yıl yeni grip aşısı çıkmaktadır. Çünkü virüslerde mutasyon hızı, dolayısıyla çeşitlilik miktarı aşırı fazladır ve bu sebeple de virüsler en hızlı evrim geçiren varlıklardan biridirler. Ürettiğimiz bir aşıya sonucu vücudumuz o senenin en yaygın virüsüne karşı bağışıklık kazanır; ancak bir diğer virüs, çok kısa sırada evrim geçirip güçlenerek (çünkü üzerinde seçilim baskısı yoktur, ona karşı aşı üretilmemiştir, savunma sistemleri o tip virüsü tanımaz) güçlü olan virüs haline gelebilir. Bu da, ertesi sene o virüse karşı aşı olmak gerekiyor demektir. Ya da vücudun bağışıklık kazandığı bir virüs içerisindeki farklılıklar, bazı bireylerin savunma sistemine rağmen hayatta kalmasını ve üremesini sağlayabilir.

 

İşte bakterilerin ve virüslerin birçoğu, konak organizmaların uyku döngülerine adapte olacak şekilde evrim geçirmişlerdir. Uykunun en derin ve dolayısıyla vücudun en savunmasız zamanında aktive olurlar ve çoğalmaya başlarlar. Bu yüzden genellikle geceleri hastalıklar en üst düzeye ulaşmaktadırlar. Ve bu sebeple vücudun uyku düzeni genellikle bozulmaktadır veya teknik olarak uykuda olsak bile, uykularımızın kalitesi düşmektedir. İşte bu sebeple gün boyunca uyuma isteği duyarız, eksik aldığımız uykumuzu tamamlamak adına.

 

Sadece bu da değil elbette. Vücudumuzun savunma sistemini uyarmak için salgıladığı sitokin denen kimyasallar, aynı zamanda uyku döngüsünü de tetiklemektedir. Bu da hasta olduğumuzda uyumak istememizin sebebini açıklamaktadır.

 

Ancak baktığınız zaman göreceksiniz ki, yine aksak bir sistem görüyoruz. Diğer organizmalara geçit vermeyen bir sisteme sahip olmak yerine, duruma göre adapte olan ve günü kurtarma mantığıyla çalışan bir sisteme sahibiz. Üstelik öyle ki, bakteriler uykumuz sırasında daha aktiflerken, vücudumuz bu bakterilere karşı salgıladığı kimyasallarla bizi uykuya sürüklemektedir. Bu bir çelişkidir; ancak bakterilerin yok edilmesi için risk alınması gerekiyorsa, alınacaktır. Çünkü Evren'de sayısız kimyasal madde bulunabilecek olsa da, vücudumuzda belli görevleri yapan belli kimyasallar bulunur ve bunlar yoktan var olmazlar. Mecburen, Evrimsel süreç ile kazanılırlar ve bu yavaş süreç, harika sonuçlar üretmekten acizdir.

 

 

Beyaz Kan Hücreleri'nde Görülen Evrim Gösterisi

 

Beyaz Kan Hücreleri'nin birçok farklı tipi bulunmaktadır. Bunlardan B Hücresi adı verilenler de kendi içerisinde bazı alt gruplara ayrılmaktadırlar. Bu alt gruplardan birinin adı "B Hafıza Hücreleri"dir.

 

Bu hücrelerin varlığı ve çalışma tipleri, küçük çapta bir Evrim'in vücudumuzda her an, her saniye sürdüğünü göstermektedir. Hastalığa sebep olan bir patojen vücudumuza girdiği zaman, hızla Beyaz Kan Hücreleri o bölgede toplanır ve çoğalmaya başlarlar. Bu çoğalma sırasında B Hücreleri'nin sayısı da gittikçe artar. Ancak B Hücreleri, vücudumuzdaki diğer hücrelere kıyasla çok yüksek bir mutasyon oranına sahiptir. Normalde, diğer hücrelerimizde ortalama her 1 milyon bölünmeden birinde kalıcı bir mutasyon meydana gelirken, beyaz kan hücreleri içerisinde yer alan B Hücreleri'nde her 1.600 bölünmeden birinde kalıcı mutasyon meydana gelir. Bu, çok yüksek bir orandır.

 

Bu mutasyonlardan ötürü B Hücreleri içerisindeki çeşitlilik akıl almaz derecede yüksektir. Bu mutasyonların bir kısmı öldürücü olmakla birlikte, birçok hücre üzerinde sayısız mutasyon meydana geldiği ve sadece başarılı olanlar hayatta kalabildiği için genele baktığımızda mutasyonların faydalı bir çeşitliliğe sebep olduğu görülmektedir.

 

İşte B Hücreleri'nin farklılaşması, onların virüsleri ve bakterileri tanıyıcı reseptörlerinin rastgele değişimi demektir. Dolayısıyla vücudumuzda, belki o reseptörün karşılığı olan bir virüs henüz evrimleşmemiş olsa da, onu tanıyabilecek reseptörlere sahip B Hücreleri bulunmaktadır. Ola ki bu tip bir virüs vücudumuza girecek olursa, bu önceden evrimleşmiş B Hücreleri virüsü tanıyarak hızla çoğalır ve virüsün yayılmasına engel olurlar.

 

Bu şekilde, bir virüs vücudumuza girip de B Hücreleri çoğalmaya başladığında, oluşan her 4 adet B Hücresi'nden 1 tanesi B Hafıza Hücresi denen bir tipe doğru farklılaşır. Bu farklılaşan hücrenin görevi virüs ile mücadele değildir. Bu özel hücre, kan dolaşımında kalarak önceden tanımlanmış bu virüsün, tekrar tekrar hastalığa sebep olmadan yakalanmasını sağlamaktır. Kısaca vücudumuz, önceden geçirdiğimiz mikrobik hastalıkların geniş bir ansiklopedisine sahip bir kütüphane gibidir.

 

Bir virüs vücudumuza girdiğinde, daha önceden edinilmiş trilyonlarca farklı B Hafıza Hücreleri'nin her biriyle etkileşir. Ancak büyük bir kısmı bu virüsü tanımaz. Ola ki içlerinden biri bu virüsü tanıyacak olursa, anında T Tipi Hücreler'i çağıracak kimyasallar salgılanır (ki bu tip hücreler, yabancı hücreleri yok etmek konusunda özelleşmişlerdir). Ancak eğer ki hiçbir B Hücresi o virüsü tanıyamazsa, işte virüs kolaylıkla vücutta çoğalır ve hastalık yapar. Ta ki rastgele meydana gelen mutasyonlardan, bu yeni virüsü tanıyacak tipte bir reseptör evrimleşebilene kadar. Veya dış müdahale sonucunda, ilaçlarla virüs etkisiz hale getirilene kadar.

 

Aşı olduğumuzda, o sene etkin olacağı öngörülen bir virüs tipinin zayıflatılmış bir kolonisi vücuda enjekte edilir. B Hücreleri hızla bu yeni virüsü tanımak amacıyla çoğalır ve sonunda bir B Hücresi, binlerce bölünme sonucunda rastlantısal olarak edindiği reseptör tiplerinden ötürü bu virüsü tanıyacak özelliğe evrimleşir. İşte bu B Hücresi, bölünme hızını hızla arttırarak çoğalır ve böylece virüse karşı direnç geliştirilir. Ayrıca virüsü tanımayı başaran bu B Hücreleri'nin her 4 tanesinden 1'inden üretilen B Hafıza Hücreleri, sonraki yıllarda da eğer aynı tip virüs vücuda girerse, kolayca bu virüsü tanır ve T Hücreleri'ni çoğaltarak yok eder. Ancak tabii virüsler de çok hızlı evrim geçirdiği için, sıklıkla B Hücreleri'ni atlatabilmeleri mümkün olmaktadır. Ne var ki yine de etrafımızda milyarlarca tip virüs vardır ve bunlardan mümkün olduğunca çok miktarını tanıyabilmek bize avantaj sağlamaktadır.

 

Kısaca uzun vadede baktığımızda, B Hücreleri'nin oluşumu ve seçilimi, üremeyi bir kenara bırakan bir Evrim gösterisi gibidir. Sadece B Hücreleri'nin çalışma biçimleri incelenerek bile Evrim'i görmek mümkündür.

 

Gördüğünüz üzere hastalıkların birçok sebebi vardır; ancak hangisini ele alırsak alalım mutlaka Evrimsel Biyoloji'ye başvurmak zorunda kalmaktayız. İşte bu sebeple Evrimsel Biyoloji çok güçlü bir bilim dalıdır ve tartışmasız, bilimin gidişatını değiştiren en büyük keşiflerden biridir.

 

Umuyoruz ki faydalı olabilmiştir.

 

En içten saygılarımızla.

ÇMB (Evrim Ağacı)

6 Yorum