"Güneş Sistemi" Konulu Röportaj (7 Ekim 2013)

Yazdır "Güneş Sistemi" Konulu Röportaj (7 Ekim 2013)

Konular: Plüton ve Gezegen Listesi, Merkür İle Venüs'ün Sıcaklığı, Mars'ta Hayat, Satürn'ün Yoğunluğu, Güneş, Uranüs Ve Neptün, Ünlü Astronomlar, Asteroit Kemeri, Güneş Sistemin Büyüklüğü ve Voyager 1

Soruları Hazırlayan: Arsel Acar (Evrim Ağacı)

Cevaplayan: Tandoğan Oruz & Neslihan Nazlıgül (Universum)

Düzeltmeler ve Geliştirme: Kozmik Anafor

Düzenlenme Tarihi: 07 Ekim 2013



1.Soru: İyi günler. Oldukça hoş yayınlar yapıyorsunuz ve astronomiye ilgi duyduğunuzu rahatlıkla görebiliyoruz. Burada sizlere Güneş Sistemimiz hakkında birkaç soru sormak istiyoruz. Öncelikle, Plüton neden gezegen listesinden kaldırılmıştır?

Universum: Merhaba, güzel noktalara değinen sorularınız için teşekkür ederiz. Hemen cevaplara geçiyoruz:

Plüton'un neden gezegen statüsünden düştüğünü daha iyi anlatabilmek için keşfinden sonraki olaylara kısaca değinmek istiyoruz. Neptün’ün keşfinden sonra, 20. yüzyılın başlarında astronomlar 9. bir gezegenin daha bulunması gerektiğini düşünüyorlardı. “X gezegeni” adı verilen bu gezegeni keşfedebilmek için astronomlar arasında büyük bir yarış başladı. 1930 yılına gelindiğinde, Güneş etrafında dönen, Neptün’den de uzakta bir cisim bulundu ve büyük bir heyecanla bu cisim 9. gezegen olarak kabul edildi. Cisme Roma yeraltı tanrısı Plüton’un ismi verildi. Ancak Plüton’un kütlesi, 1978 yılına kadar bir gizem olarak kaldı. 1978’de Plüton’un uydusu Charon’un keşfedilmesiyle astronomlar yeni gezegenin kütlesini hesaplama fırsatı yakaladılar. Ancak hesaplar Plüton’un kütlesinin beklenilenden çok daha düşük olduğunu ortaya koydu: 1,305×10^22 kg, yani Dünya’nın sadece binde ikisi kadar(%0,2). Sorunlar bununla da bitmedi. Yıllar içerisinde, Plüton’un yörüngesinin olduğu bölgede kendisine benzer başka cisimler keşfedilmeye başlandı. Sonradan keşfedilen bu cisimlerden 2005 FY9’un kütlesi neredeyse Plüton kadardı. Astronomlar artık bu bölgedeki en büyük cismin Plüton olmadığını düşünmeye başladılar. Derken beklenen keşif duyuruldu. 2005 yılında, Plüton’dan biraz daha uzak bir yörüngede Güneş etrafında dönen bir cisim keşfedildi. Eris ismi verilen bu cismin kütlesi Plüton’dan %25 daha fazlaydı. Kafalar çok karışmıştı. Eris 10. Gezegen miydi? Yakında aynı bölgede daha büyük kütleli bir cisim keşfedilmeyeceği belli miydi? Gezegenler böyle 11, 12, 13, 20,30 diye gidecek miydi? Anlaşılan, o zamana kadar kullandığımız “gezegen” tanımı yeterli değildi ve çökmeye başlamıştı. Artık duruma müdahale şart hale gelmişti. Krizi çözmek için Uluslararası Astronomi birliği 2006 yılında Prag’da bir toplantı yaptı. Toplantının sonucunda gezegen tanımının değiştirildiği Dünya’ya duyuruldu. Yeni tanımda, bir cismin “gezegen” sayılabilmesi için aşağıdaki 3 özelliği aynı anda karşılaması gerekiyordu:

(1) Cisim Güneş etrafında bir yörüngede dolanıyor olmalı

(2) Cismin sahip olduğu kütleçekimi, yuvarlak yapı almasını sağlayacak kadar büyük olmalı

(3) Cisim yörüngesindeki diğer tüm cisimleri temizlemiş olmalı, ve bu bölgedeki hakim nesne olmalı

Plüton 3. maddeden sınıfta kaldı, ve bu gibi sadece 3. maddeyi sağlayamayan cisimlere “cüce gezegen” statüsü verildi. Böylece problem çözülmüş görünüyor. Yeni tanıma göre Güneş sistemimizde şu an 8 gezegen, aralarında Ceres, Plüton, Eris, Makemake ve Haumea'nın da bulunduğu yaklaşık 15 cüce gezegen bulunmaktadır. Astronomlar, henüz keşfedilmeyi bekleyen daha düzinelerce cüce gezegen olduğunu düşünüyorlar.

Kaynak: NASA/SDO, AIA


2. Soru: Güneş'e en yakın gezegen Merkür olduğu halde neden Venüs daha sıcaktır?

Universum: Hemen iki gezegendeki sıcaklıkları karşılaştıralım. Merkür’ün gündüz tarafındaki sıcaklık(gezegenin hep aynı yüzü Güneş’e dönüktür) 350 C iken, Venüs’teki ortalama sıcaklık 460 C’yi bulur. Merkür’ün Güneş’e uzaklığı Venüs’ün yarısı kadarken böyle bir durumun olması başta şaşırtıcı gelebilir, ancak cevap basittir:

Merkür’de kayda değer bir atmosfer olmamasına rağmen, Venüs’te oldukça yoğun ve kalın bir atmosfer bulunmaktadır. Venüs’ün atmosferi %96 oranında karbondioksit içerir, bu da güçlü bir sera etkisine yol açar. Yoğun karbondioksit bir nevi battaniye görevi görmektedir. Güneş’ten Venüs’e gelen enerjinin önemli bir kısmı atmosfer içerisinde hapsolmakta ve gezegeni ısıtmaktadır. Merkür’de ise böyle bir durum yoktur. Gelen enerjinin büyük bir bölümü uzaya geri yansır.



3. Soru: Mars'ta suyun olduğuna ve hayatın aslında oradan gezegenimize geldiği söylenmektedir, bunun hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

Universum: İnsanoğlu Mars yüzeyinde neler olduğunu eski zamanlardan beri merak etti. 20. yüzyıla kadar Mars’ta hayat bulunduğu düşünülüyordu, hatta Marslılar üzerine yazılıp-çizilen hikayeler oldukça modaydı. Daha sonra teknoloji ile beraber gözlem araçlarımız da gelişti ve yüzeyde en azından bildiğimiz anlamda hayvan&bitki bulunmadığını öğrendik. Uzay çağı da Mars hakkındaki bilgilerimizi oldukça arttırmıştır. 1971 yılında “Mars 2” adlı küçük Rus aracının biraz da talihsiz bir şekilde Mars yüzeyine çakılmasıyla başlayan, 2013 yılında da NASA’nın Curiosity robotunun araştırmalarıyla devam eden Mars yüzeyinin keşfi tüm hızıyla sürüyor. 40 yıldır düzenlenen onlarca görev sayesinde gezegen hakkında birçok şey öğrendik. Bu kadar gözlem ve araştırma sonucunda şunu kesin bir şekilde biliyoruz ki, sinek benzeri gözleriyle kameralara el sallayan Marslılar yok. Bırakın gelişmiş bir uygarlığı, Mars’ta bildiğimiz anlamda hayvan veya bitki de yok. Mars atmosferini analiz eden Curiosity metan gazına rastlamayınca, toprak altında yaşayan tek hücreli canlıların olma ihtimali de epey düştü. Ancak Mars şimdi olmasa da geçmişte yaşam barındırmış olabilir. Curiosity’nin bulduğu dere yatakları, bir zamanlar yüzeyde akan bir sıvı olduğunun direkt bir kanıtıdır. Ayrıca kendisi Mars toprağının yapısında %2 oranında su bulmuştur. Mars’ın kutup bölgelerini radar ile tarayan araştırmacılar da 4 km kadar derinde büyük su buzu rezervleri keşfetmişlerdir.

Bu bilgilerin hepsi bizi Mars’ta eskiden ciddi miktarda su bulunduğunu gösteriyor. Mars suyu bir şekilde yok olmuş olmalı, ama nasıl? Bunun hakkında en kabul gören düşünce ise şöyledir: Gezegenin büyüklüğü Dünya’nın sadece yarısı kadar olduğu için, uygulayabildiği kütleçekimi de Dünya’nınkinin ancak %38 kadardır. Bunun sonucu olarak Mars, yüzeyinde ancak 0,6kPa basınç yaratacak kadar yoğun bir atmosfer tutabilmektedir. Bu basınç Dünya yüzeyindeki basıncın %1’inden bile azdır. Dolayısıyla Mars yüzeyindeki sıvı su hızlıca gaz formuna geçmiş, ve de gezegenin güçsüz kütleçekimi yüzünden uzaya kaçmış olmalıdır. Suyun kalan kısmı da Mars kaya ve toprağının yapısına karışmıştır.

Yaşamın Mars’ta ortaya çıkıp Dünya’ya sonradan gelmesi düşüncesi ise henüz çok yenidir. Bu hipotezin dayandığı noktayı kısaca özetleyelim:

Bu fikri savunan bilim insanlarının ilk söyledikleri şey, organik moleküllerden canlı özelliklerine sahip yapıların ortaya çıkabilmesi için katalizör(tepkime hızlandırıcı) maddeler gerektiğidir. Bunlardan en önemlileri oksitlenmiş molibden ve bordur. Yaşamın başladığı 3,6 milyar yıl önceki zamanlarda Dünya’da bulunmayan bu maddelerin o zamanlar Mars’ta bol miktarda bulunduğu düşünülmektedir; çünkü Mars’tan bir şekilde kopup Dünya’ya düşen meteoritlerin yapısında bor bulmuştur. Ayrıca yine aynı dönemde Dünya’da pek oksijen bulunmazken Mars’ta olması, oksitlenmiş molibdenin de o zamanlar Dünya yerine Mars’ta bulunma ihtimalini arttırmaktadır. Ay’ımızı oluşturan ve Dünya’nın tüm yüzeyini eriten çarpışmaya benzer bir felaketin Mars’ta hiçbir zaman yaşanmaması da bu tezi desteklemektedir. Biz, herhangi bir kanıya varmadan önce elimizdeki bulguların daha güçlenmesini beklemekten yanayız. Eğer yaşam gerçekten de Mars’ta başlayıp meteoritler aracılığıyla Dünya’ya geldiyse, şu an orada gezmekte olan Curiosity ve Opportunity(veya gelecekte gönderilecek başka bir robot) elbet bunun izlerine rastlayacaktır.

Kaynak: NASA/JPL/Space Science Institute


4. Soru: Satürn'ün sudan daha az bir yoğunluğu olarak suyun üzerinde yüzebileceği söylenmektedir. Bu doğru bir bilgi midir?

Universum: Bir cismin bir sıvı içerisinde yüzmesi için gereken şartı hatırlayalım: Cismin yoğunluğu(birim hacme düşen kütle) eğer sıvıdan küçükse cisim o sıvı içerisinde yüzer. Eşitse bırakıldığı seviyede kalır. Eğer daha yüksek ise dibe doğru batar. Satürn’ün ortalama yoğunluğu 0,687 gr/cm3 iken, suyunki 1 gr/cm3’tür. Sadece bu bilgiyi kullanarak düz mantık ile düşündüğümüzde “Satürn su içerisinde yüzer” sonucunu çıkarırız. Bu da aslında doğru bir önermedir, tabi geriye kalan tüm ayrıntıları görmezden gelirsek. Nedir bu ayrıntılar, hemen yazalım. Öncelikle, 0,687 değeri Satürn’ün ortalama yoğunluğudur. Buradaki “ortalama” sözünü vurgulamak istiyoruz. Gezegenin dış kısımlarındaki yoğunluk bu değerden daha düşükken, iç bölgelerde daha fazladır. Satürn’ün çekirdek bölümünde Hidrojen gazının oldukça yüksek basınçlara maruz kaldığı biliniyor, bunun sonucu olarak da “metalik hidrojen” de denilen daha yoğun bir fazda bulunduğu düşünülüyor. Hidrojenin bu fazdaki tahmin edilen yoğunluk değeri sudan yüksektir. Bu durumda Satürn’ü uygun bir denize bıraktığınızda, dış kısımları yüzerken çekirdek ve ona yakın bölgelerin batmaya başlamasını öngörürüz. Tabii bu kısımlar “batmaya başlarken” gezegenin dışına ilerleyeceği için üzerindeki basınç azalarak yoğunluğu düşecektir. Yani çekirdek gezegenin dışına çıkacak, çıkarken de yoğun özelliğini yitirerek dağılıp gidecektir. Sonuçta gezegen tanınmaz bir hale gelecektir. Yüzmekte olan şeye hala “Satürn” der misiniz, bilmiyoruz.

Ayrıca Satürn gibi bir gezegeni içine atacak kadar büyük miktarda suyu bir araya getirmek daha farklı sonuçlar doğurur. Dünya okyanuslarında bilinen en derin nokta 11 km derinlikteki Mariana çukuru isimli bölgedir. Buradaki basınç 1000 atm’den fazladır, yani gündelik hayatta maruz kaldığımız basıncın 1000 katı. Satürn’ü yüzdürecek denizin derinliği ise Dünya’nın çapının en az 6 katı olmalıdır. Böyle bir okyanusun derinliklerindeki basınç milyonlarca atm olacaktır. Suyun böyle bir basınç altında bildiğimiz “su” olarak kalması mümkün değildir. Bildiğimizden farklı, yoğun ve katı bir buz formuna gireceğini düşünebiliriz.



5. Soru: Satürn'ün uydusu olan Titan'dan neden bu kadar çok bahsedilir?

Universum: Satürn’ün uydusu Titan 1655 yılında Hollandalı astronom Christiaan Huygens tarafından keşfedilmiştir. Yakın tarihe kadar resmen bir gizem olarak kalan bu uydu daha yeni yeni anlaşılabilmekte, anlaşıldıkça daha fazla heyecan yaratmaktadır. Bizce de Titan bu şöhreti kesinlikle hak ediyor. Hemen sebeplerini birkaç madde ile özetleyelim. Titan,

(1) Ganymede’den sonra Güneş sistemindeki en büyük uydudur. 5.150 km’lik çapıyla bu uydu, Merkür gezegeninden bile büyüktür.

(2) Büyük oranda su buzu ve de kayaçlardan oluşmaktadır. Ayrıca yüzeyinde sıvı olduğu bilinen tek gökcismidir. Ancak bahsettiğimiz bu sıvı, su değildir. Metan ve hidrokarbonlar sıvı halde bulunur. Tıpkı Dünya’daki su gibi, Titan yüzeyinde de sıvı metandan oluşan göller ve dereler bulunmaktadır.

(3) Kayda değer bir atmosfere sahip olduğu bilinen tek uydudur. Aslında “kayda değer” terimi Titan atmosferi için hafif kaçar çünkü yüzeyindeki atmosfer basıncı Dünya’nın 1,6 katıdır.

(4) Atmosferi %95 nitrojen (azot) ve %5 metandan oluşmaktadır. Yapısında karbon ve hidrojen barındıran organik moleküller Titan’da bolca bulunur.

Titan hakkındaki bilgilerimizin gelişmesinde şu an Satürn yörüngesinde bulunan Cassini aracının büyük payı vardır. Cassini, Satürn’e ilk vardığında Huygens isimli minik bir robot taşıyordu. Cassini bu robotu 14 Ocak 2005’te Titan’a bıraktı. Robotun atmosferden geçerken gönderdiği bilgiler ve de yüzeyde yolladığı fotoğraflar bu uydu hakkındaki bilgilerimizi geliştirmiştir. Titan’ın ileride yine uzay keşiflerine hedef olması oldukça muhtemeldir.




6. Soru: Güneşimiz ne tür bir yıldızdır ve ne gibi ilginç özellikleri bulunmaktadır?

Universum: Güneş, bize olağanüstü gelse de aslında gökadamızdaki yaklaşık 200 milyar yıldız arasında orta halli, sıradan bir yıldızdır. Tüm bu yıldızlar birbirinin aynı değildir elbette. Farklı türlerdeki yıldızlar kütle, parlaklık, kimyasal yapı gibi pek çok değişkene göre sınıflandırılır. Bunlardan en yaygın olanı tayf tipine ve anakol yıldızı olup olmamaya göre sınıflamadır. Bu sınıflamaya göre Güneş, anakol yıldızları arasında, “G” sınıfı bir yıldızdır. Bu yüzden "G2V" yıldızı olarak bilinir. Bu tipteki yıldızların yüzey sıcaklığı 5200-6000 C arasında değişirken renkleri ise sarı yoğunlukludur. “O” sınıfı yıldızlar 30.000 C yüzey sıcaklığı ile en sıcak yıldızlar iken, “M” tipi yıldızların yüzey sıcaklığı 3700 C’den düşüktür. 

Güneşimiz, tüm Güneş Sistemi ile beraber 27.000 ışık yılı ötedeki Samanyolu merkezinin etrafında dönmektedir. Yaklaşık 225-250 milyon yılda tamamlanan bu tura, bir kozmik yıl adı verilir. Bir kozmik yıl önce yeryüzünde dinozorlar bile yeni yeni ortaya çıkmaya başlamıştı.

Güneş’in çapı Dünya’nınkinin 109 katı ve kütlesi de 330.000 katıdır. Güneş Sistemi’ndeki toplam kütlenin %99,8’ini barındıran Güneş, ana olarak hidrojen (%72) ve helyumdan (%26) oluşmaktadır. Kalan kütleyi ise daha ağır elementler meydana getirir. Güneş’teki her 1 milyon hidrojen atomuna karşılık 98.000 helyum, 850 oksijen, 360 karbon, 120 neon, 110 azot, 40 magnezyum, 35 demir ve de 35 silikon atomu bulunur. (Hidrojenin toplam kütlede sadece %72 olmasının nedeni, bir hidrojen atomunun kütlesinin diğerlerine göre çok küçük olmasıdır). Güneş resimlerinde gördüğünüz benek benzeri lekeler aslında yüzeydeki soğuk bölgelerdir. Tabi “geri kalan bölgelere göre soğuk” demek istiyoruz. Bu lekelerin sıcaklığı 2700–4200 C arasında değişmektedir. Güneş lekelerinin sayısı Güneş’teki manyetik aktiviteye göre 0 ile 250 arasında değişiklik gösterir. Bu aktivite bir döngü halinde tekrarlanmakta ve yaklaşık 11 yıl sürmektedir. Bu döngünün sonunda Güneş’in manyetik kutupları ters döner. Güneşin enerjisinin kaynağı, hidrojen atomlarının birleşerek helyum atomlarına dönüştüğü nükleer füzyon tepkimeleridir. Tepkimelerin gerçekleştiği merkezde sıcaklık 15 milyon C’ye kadar çıkar. Yaklaşık 4,6 milyar yıl önce oluşmuş olan Güneş’in 5 milyar yıl daha parlamasına yetecek kadar hidrojen yakıtı bulunmaktadır. Güneş, hidrojenin bitmeye başlaması ile enerji krizine girecek ve “kırmızı dev” dediğimiz evreye girecektir. Daha sonra dış katmanlarını yavaşça uzaya püskürtecek ve geriye sadece “beyaz cüce” denen merkez kalacaktır. Beyaz cüce, tamamen solana kadar sönük ışığını yaymaya milyarlarca yıl daha devam edecektir.

Kaynak: Paul Stansifer



7. Soru: Biraz Uranüs ve Neptün gezegenleri hakkında bilgi verebilir misiniz?

Universum: Güneş’e yakınlık sırasına göre 7. gezegen olan Uranüs, 1781 yılında William Herschel tarafından keşfedilmiştir. Uranüs’ün kütlesi Dünya’nınkinin 15 katı, hacmi de 63 katıdır. Uranüs’ün iç kısmı su, amonyak ve metan buzlarından oluşurken dış kısmının yapısında da hidrojen, helyum ve metan gazları bulunmaktadır. Bu yapısından dolayı bu gezegene (ve de Neptün’e) gaz devi yerine “buz devi” dendiği de olur. Uranüs’ün de Satürn gibi halkaları vardır. Daha doğrusu, 4 dev gezegenin de halka sistemleri olduğu bugün net bir şekilde bilinmektedir. Uranüs’ün bilinen 13 halkası bulunmaktadır ve de bunlar temel olarak koyu renkli kayaç parçalardan oluşur. Bu parçalar ışığı çok az yansıttığı için halkaları Dünya’dan teleskop ile görmek mümkün değildir. Uranüs, Güneş sistemini yakında terk etmeye hazırlanan Voyager 2 tarafından 1986’da ziyaret edilmiş ve dönme ekseninin 98° eğik olduğu keşfedilmiştir. Eğer Dünya böyle bir eğimle dönseydi, ekvatorun buzullarla kaplandığı ve sırayla kutupların eridiği garip mevsimler yaşardık. Uranüs’ün bu tuhaf eğimini milyarlarca yıl önce başka bir ön-gezegen ile çarpışmasına bağlayan teoriler olduğu gibi, dev komşu gezegenlerinin çekim etkisiyle yan yattığı da öne sürülmektedir.

Uranüs’ün bilinen 27 uydusu vardır. Ancak bunların isimleri istisnai bir şekilde İngiliz literatüründeki karakterlerden verilmiştir. Güneş Sistemi’nde geriye kalan bütün cisimler(kuyrukluyıldızlar hariç) isimlerini Yunan ve Roma mitolojisindeki karakterlerden alır. Neptün ise güneş sisteminin 8. ve en uzak gezegenidir. 1846’da keşfedilen Neptün, Uranüs’ün yörüngesindeki beklenmeyen değişikliklere bilinmeyen bir gezegenin sebep olabileceği öngörüsüyle, matematiksel tahminlere dayanarak bulunmuştur. Teleskopla gözlenmeden bu şekilde bulunan ilk (ve tek) gezegendir. Dünyanın 17 katı kütleye sahip olan Neptün’ün 13 uydusu bulunmaktadır. Yapı ve kütle olarak Uranüs’e benzeyen Neptün’ün çekirdeği daha çok kayaç malzemelerden oluşurken, üst katmanlarında su, amonyak ve de metan bulunur. Metanın kırmızı ışığı emdiği bilindiğinden, gezegenin mavi görüntüsünü bu maddenin verdiği düşünülmektedir. 1989’da gerçekleşen Voyager 2 ziyareti ile Neptün’ün ince ve parçalı bir halka sistemine sahip olduğu da doğrulanmıştır. Neptün’deki rüzgarların hızı 2.400 km/saat’e kadar çıkar. Bu, Güneş Sistemi’nin tamamındaki en güçlü fırtınalardır. Neptün’ün Güneş’ten ortalama uzaklığı 2,8 milyar km’dir. Güneş etrafındaki bir turunu 165 yılda tamamlar. Neptün, keşfedildiği yıl olan 1846’dan beri bu turu sadece bir defa tamamlayabilmiştir.



8. Soru: Tarih boyunca Güneş sistemimizi anlamaya çalıştık. Peki Galileo ve Kepler gibi tanınan insanlar haricinde astronomik bilgilerimize katkı sağlayan diğer insanlar kimlerdir?

Universum: Astronomi, insanoğlu’nun en eski uğraşlarından biridir. Tarih boyunca her medeniyetten sayısız astronom gökyüzünü incelemiş ve de bu konudaki bilgi birikimimize katkı sağlamıştır. Galileo, Kepler, Einstein, Hawking gibi ünlü bilim insanları haricinde daha az tanınan ancak astronomiye büyük katkı sağlamış kişiler de vardır. Şimdi bunlardan kronolojik sıraya göre kısaca bahsedelim:

(1) Eratosthenes: MÖ 3. Yüzyılda yaşamış olan Eratosthenes matematik, coğrafya ve astronomi alanlarındaki çalışmalarıyla bugünkü bilgi birikimimizin temellerini atmıştır. Eratosthenes, yaptığı bir çalışmayla Dünya’nın çevresini hesaplamış ve bugün bildiğimiz 40.000 km’ye çok yakın bir değer bulmuştur.

(2) Claudius Ptolemy(Batlamyus): Batlamyus, Dünyanın evrenin merkezinde olduğu ve geriye kalan her şeyin onun etrafında döndüğü evren sistemini geliştirmiştir. Batlamyus’un ismiyle anılacak olan bu sistem, o zamana göre(2. yüzyıl) mantıklı gibi görünse de sonraki yüzyıllarda gözlemlerle ters düşecektir. Ancak yine de, Batlamyus sistemi (kilisenin baskılarıyla) yaklaşık 1400 yıl boyunca mutlak evren sistemi olarak kabul edilmiştir.

(3) Abd al-Rahman al-Sufi: 10. yüzyılda yaşayan Persli astronom, Samanyolu dışındaki bir cismi gözlemleyen ilk kişidir. O zamanlar galaksi olduğunu anlayamamış olsa da, Andromeda'yı gözlemleyerek Sabit Yıldızlar isimli kitabında bunu "sisli, bulutsu bir cisim" olarak tanımlamıştır.

(4) Nicolaus Copernicus: Bizim “Kopernik” ismiyle bildiğimiz Polonyalı astronom, Dünya’nın evrenin merkezinde olmadığı ve diğer gezegenlerle beraber Güneş etrafında döndüğü sistemi geliştirmiştir. 16. yüzyılda devrim niteliğinde olan bu yeni görüş ilk başta kilise tarafından şiddetle reddedilecektir. Ancak gözlemlerle tutarlı sonuçlar vermesi ve de astronomi dünyasındaki destekçilerinin hızla artmasıyla Kopernik’in sistemi Batlamyus’unkinin yerini alacaktır.

(5) Tycho Brahe: Kepler ile aynı dönemde yaşayan Brahe, dönemin önde gelen astronomlarındandır. Kepler, yörüngelerin daire değil elips şeklinde olduğu çalışmasını hazırlamak için Brahe’nin gözlemlerinden fazlasıyla yararlanmıştır. Brahe hala Batlamyus’un Dünya merkezli modelini savunmasına rağmen, çalışmaları Kepler’a yol göstermiş ve Güneş Sistemi modelimizin bugünkü haline gelmesine büyük katkı sağlamıştır.

(6) Christiaan Huygens: 17. Yüzyılda yaşayan Huygens, ışığın doğası üzerine ilk teoriyi öne sürmüş ve de çalışmalarıyla teleskop teknolojisinin gelişmesini sağlamıştır. Bu sayede Satürn’ün halkaları hakkında ilk detaylı gözlemleri yapmış, ayrıca ünlü uydusu Titan’ı keşfetmiştir.

(7) Giovanni Cassini: Jüpiter ve Mars’ın dönüş hızlarını hesaplamasının dışında, Satürn’ün 4 uydusunu keşfetmiştir. Ayrıca Satürn’deki halkaların arasındaki boşlukları keşfederek tek bir halkadan ziyade bir halkalar sistemi olduğunu ortaya çıkarmıştır.

(8) Edmond Halley: Tarihteki kuyrukluyıldız vakalarını inceleyen İngiliz bilim adamı Halley, tarihler arasındaki sürenin eşit olduğunu (75 yıl) fark etti. Buradan yola çıkarak kuyrukluyıldızın bir sonraki ziyaretini 1758 yılında gerçekleştireceğini hesapladı. Kendisi bu tarihten önce hayatını kaybetse de, kuyrukluyıldız tam da öngördüğü tarihte görüldü ve ismine “Halley kuyrukluyıldızı” adı verildi.

(9) Charles Messier: 18. Yüzyılda yaşayan Fransız astronom o zaman bulutsu cisimler olarak bilinen nebula ve gökadaların bir kataloğunu çıkarmıştır. Kataloğun ilk halinde 103 uzak gök cismi bulunmaktaydı. Örneğin Andromeda gökadası bu katalogda M31 ismiyle kaydedilmiştir. Daha sonra “Messier Kataloğu” olarak anılacak olan bu katalog halen yaygın şekilde kullanılmaktadır. Messier ayrıca hayatı boyunca 13 yeni kuyrukluyıldız keşfetmiştir.

(10) William Herschel: İngiliz astronom hayatı boyunca toplamda 2.500 uzak gök cismini incelemiştir. Ayrıca Uranüs gezegenini ve iki uydusunu, Satürn’ün iki uydusunu ve de Mars’ın kutuplarındaki buzulları keşfetmiştir. Kız kardeşini de astronomi konusunda eğitmiş, ve bu sayede kız kardeşi (Caroline Herschel) bir kuyrukluyıldız keşfeden ilk kadın astronom olmuştur.

(11) Edwin Hubble: 20. Yüzyıl başındaki gözlemleriyle Hubble, astronomi dünyasında yeni bir devrim yapmıştır. Amerikalı astronom Samanyolu’nun her şeyi kapsayan tek gökada olmadığını, aksine evrendeki milyarlarca gökadadan yalnızca biri olduğunu keşfetmiştir. Ayrıca evrenin durağan olmadığını ve sürekli genişlediğini gösteren bulguları büyük ses getirmiştir. Hubble bir gökadanın uzaklığı ile bizden uzaklaştığı hız arasındaki bağlantıyı da keşfetmiş ve daha sonra bu parametreye “Hubble sabiti” ismi verilmiştir.

(12) Henrietta Swann Leavitt: Cepheid türü değişken yıldızları keşfeden Leavitt, bu yıldızların parlaklık değişimleri ile büyüklükleri arasında bir bağlantı olduğunu fark etti. Böylece başka gökadalardaki Cepheid türü yıldızları inceleyen astronomlar, Leavitt’in bağlantısı sayesinde inceledikleri cismin uzaklığını hesaplayabilmiştir. Leavitt, astronomi dalına en büyük katkıyı sağlayan kadın astronomlardan biridir.

(13) William K. Hartmann: Hartmann, Ay’ın oluşumu için şu an kabul ettiğimiz en geçerli teoriyi ortaya atan astronomdur. Teoriyi basitçe özetlersek, Dünya’nın oluşumundan kısa süre sonra gezegenimize büyük bir cisim çarpmış ve bu çarpışmadan saçılan enkaz parçaları Dünya etrafındaki yörüngelerinde dönerken zamanla birleşip Ay’ı meydana getirmiştir. Hartmann bu teoriyi 1975’te ortaya atmıştır.




9. Soru: Bilim-Kurgu türündeki filmlerde asteroit kemerinden geçmeye çalışıp çarpan uzay gemileri yer almaktadır. Gerçekte aralarındaki mesafenin çok büyük olduğunu ve çarpma olasılığın düşük olduğunu duyduk. Bu bilgi doğru mudur?

Universum: Evet, güzel bir noktaya değindiniz. Bilim-kurgu filmlerinde uzay gemileri asteroit kuşaklarından geçerken hep aynı yanlış yapılmaktadır. Bu sahnelerde her yerde asteroitler vardır ve uzay gemisi bunlara çarpmamak için sürekli manevra yapar. Filmlerde gösterilene göre asteroitlerin aralarındaki mesafe ortalama 40-50 metredir ve hiçbirine çarpmadan geçebilmek için karakterimiz çok ter döker. Bu, uzay temalı filmlerde sıkça yapılan hatalardan biridir (başka bir popüler hata da uzaydaki patlamaların ve diğer olayların sesinin duyulabilmesidir). Ancak aksine asteroit kemerleri büyük oranda boştur. Güneş Sistemi’mizdeki asteroid kemerinde en az 1 milyon asteroid olduğu bilinmektedir, ancak bunlar o kadar büyük bir alana yayılmışlarıdır ki, bırakın bunlardan kaçmayı, bunlardan birine çarpmak için bile çok ince hesaplamalar yapıp rotanızı müthiş bir hassasiyetle ayarlamanız gereklidir. Yoksa hiçbir şey anlamadan kuşağın içinden geçip gidersiniz. Asteroit kuşağından geçerken bir asteroide çarpma ihtimaliniz, havaya rastgele ateş edip kuş vurma ihtimalinizden fazla değildir. Aslında bu durumu anlamak zor değil. Film yapımcıları bu tür ayrıntıları bilerek atlıyorlar. Çünkü asteroitlere çarpmadan geçebilmek için ter döken pilotlar ve de gemilerin havaya uçtuğu, patlama seslerinin birbirini izlediği savaş sahneleri bu filmlere heyecan katmaktadır.




10. Soru: Güneş sistemimizin büyüklüğü ve Voyager 1'den biraz bahsedebilir misiniz?

Universum: Her yıldız sisteminde, yıldızın etkin olduğu bölge ile yıldızlar-arası ortamı ayıran bir sınır bulunmaktadır. Bu sınırın tam olarak neyle ifade edildiği bazen farklı şekillerde tanımlansa da, şu an en geçerli tanım yıldızdan kaynaklanan rüzgarların etkisinin bittiği noktadır. Güneş Sistemi’mizin hakim olduğu bu bölgeye “Heliosphere” deniyor. Heliosphere, Güneş rüzgarlarının halen etkin güç olduğu bölge olarak tanımlanıyor. Heliosphere’dan çıkıldığında Güneş rüzgarları etkisini kaybediyor ve bunun yerine yıldızlar-arası uzaydaki rüzgarlar etkinlik kazanıyor. Yıldızlar-arası ortam ile Heliosphere arasındaki sınırın bize en yakın noktada yaklaşık 100-120 AB uzaklıkta olduğu düşünülüyor (AB yani astronomik birim – Dünya ve Güneş arasındaki mesafeye verilen isimdir. 1 astronomik birim 150 milyon km’dir. 120 AB ise yaklaşık 18 milyar km’ye denk gelir). NASA, Eylül 2013’te yaptığı duyuru ile Voyager 1 uzay aracının işte tam da bu sınırı geçip yıldızlar-arası uzaya geçtiğini bildirdi. Voyager 1 uzay aracı, ikizi Voyager 2’den iki hafta sonra, 5 Eylül 1977’de fırlatıldı. Amaçları dev gezegenleri yakından inceleyip fotoğraflamaktı. Voyager 1 Jüpiter ve Satürn’e odaklanırken Voyager 2 dört dev gezegeni de ziyaret edecekti. Bu ziyaretlerin tamamı hiçbir problem olmadan gerçekleşti ve de Güneş Sistemi’nin dış kısmı hakkındaki bilmediğimiz çok şey öğrendik.

Voyager uzay araçları, Güneş Sistemi’nde yol alabilmek için dev gezegenlerin konumundan faydalandılar. Dört dev gezegen her 176 yılda bir belirli konumlara geliyordu. Bu konumlar, uzay aracının bir gezegenden diğerine giderek dördünü birden ziyaret edebilmesi için fırsat sağlıyordu. Voyager uzay araçları bundan faydalanarak yolculuklarını hiç yakıt tüketmeden gerçekleştirdiler. Yolculuk için gezegenlerin kütleçekimlerinin sağladığı enerji kullanılmış oldu. Voyager 1, şu an bizden 18,8 milyar km uzakta bulunuyor. Voyager 2’nin uzaklığı ise yaklaşık 15,4 milyar km. Uzay araçları Güneş Sistemi dışına doğru yolculuklarına hızla devam ediyorlar. Enerji kaynağı olarak Plütonyum kullanan Voyagerlar en az 2025’e kadar çalışabilecek enerjiye sahip. Sonrasında ise tamamen kapanmaları ve de irtibatın kesilmesi bekleniyor. Ayrıca “başka birisinin” bulma ihtimaline karşılık Voyagerlara birer altın plak yerleştirildi. Bu altın plakta bulunan bilgilerden bazıları şöyle: 55 dilde karşılama sesleri, Dünya’daki hayatı gösteren resimler, fırtına, kuş cıvıltısı gibi doğal sesler, farklı kültürlere ait müzikler, Bach ve Mozart’a ait klasik eserler.. Bunların yanında, tipik bir erkek ve kadının anatomik çizimleri ve de Güneş Sistemi ve Dünya’nın tam olarak yerini belirten bir de harita bulunuyor. Voyagerlar her ne kadar bize göre oldukça fazla mesafe katetmiş olsa da, yıldızlar-arası ortama göre hala çok yakındalar. Örneğin Voyager 1 Güneş Sistemi’mize en yakın yıldız olan Alpha Centauri’den 4 ışık yılı, şu anda yönelmiş olduğu Gliese 445 adlı yıldızdan ise 17 ışık yılı uzakta bulunuyor. Voyager 1 yaklaşık 40.000 yıl sonra, Gliese 445 yıldızının 1.6 ışık yılı yakınından geçecek.

Universum olarak, Voyager görevlerini insanlık tarihinde yeni bir sayfa olarak görüyoruz. Yıldızlar-arası ortama ilk adımımızı attık, ve de bu adım ileride atacağımız daha büyük adımların sadece ilkidir. İlk habercimiz yıldızlar-arası ortamda bizi temsil etmek için dolaşmaya başladı. Artık sadece Güneş Sistemi’nde kapana kısılmış bireyler değiliz. Evren çok büyük, evinden dışarı ilk adımını atmış küçük bir çocuk gibiyiz. Sıcacık evimizi geride bırakıp karanlık, buz gibi havaya çıktık. Çok karanlık ve üşüyoruz, biraz da korkuyoruz. Ancak cesur olmalıyız. Nedenini ise büyük saygı duyduğumuz bir astronom söylüyor. Çünkü: “Oralarda bir yerde, inanılmaz bir şey keşfedilmeyi bekliyor.” (Carl Sagan)

6 Yorum