Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) Nedir? Faydaları ve Zararları Nelerdir? GDO Hakkında Bilimsel Gerçekler...

Yazdır Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) Nedir? Faydaları ve Zararları Nelerdir? GDO Hakkında Bilimsel Gerçekler...

Merhaba arkadaşlar,

 

Bu yazımızda alışılmışın biraz dışına çıkarak halkımızın son zamanlarda dilinden düşmeyen konusu olan Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ve bunların daha kritik görülen bir alt kategorisi olan Genetiği Değiştirilmiş Yiyecekler (GDY) konusundan bahsedeceğiz. Aslında bu, Evrimsel Biyoloji'den tamamen bağımsız değildir, zira en nihayetinde bu çalışmaların amacı genetik bilgilerimizi kullanarak Evrim Ağacı üzerinde canlıların özelliklerini değiştirmek, Evrim Ağacı'nın farklı dallarından canlıların özelliklerini bir araya getirmek ya da bir dal üzerindeki bir canlının genleriyle oynayarak onun özelliklerini değiştirmek suretiyle, canlıların Evrimsel gelişimi ve ilerleyişi ile oynamaktır. Ancak biz burada işe Evrimsel Biyoloji'den çok, doğrudan biyolojik açıdan bakacağız.

 

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO), adından da kolaylıkla anlaşılabileceği üzere Genetik Mühendisliği teknikleri kullanılarak bir organizmanın genlerinin değiştirilmesi sonucu oluşan yeni organizmaya denmektedir. Genom açısından çok ciddi bir değişim olmadığı için bu yeni organizma halen eski organizma ile aynı tür sayılabilir (zira özellikle aksi istenmiyorsa bu yeni organizma ile eski organizma çiftleşebilir). Ancak genlerinin özellikle insanların istekleri yönünde değiştirilmiş kısımları bu canlılara sıradışı özellikler katabilir. Genetik Mühendisleri tarafından kullanılan bu gen değiştirme tekniklerinin başında genetik rekombinasyon (genlerin yeniden düzenlenmesi) bulunmaktadır. Bu metod sayesinde genler bilim insanlarının dilediği şekilde yeniden yaratılabilir. 

 

Aslında ülkemizde GDO dendiğinde akla gelen ilk canlılar bizlerin besin kaynakları olduğu için, Genetiği Değiştirilmiş Yiyecekler (GDY) daha meşhur bir grubu oluşturmaktadır. Yine adından kolaylıkla anlaşılacağı üzere GDY, genetik yapısı değiştirilerek insanların istedikleri özelliklere sahip olabilen (ve oldurulabilen) yiyecekler, besinler demektir. GDY üretim tekniklerinin başında, yine Genetik Mühendisleri'nin kullandığı mutagenez yöntemi gelmektedir. Bu, genlerde spesifik olmayan, ancak düzenli/sabit olan mutasyonlar yaratarak canlıların özelliklerini değiştirmek demektir.

 

Bu noktada anlaşılması gereken, Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların sadece yiyeceklerden ibaret olmadığıdır. Dolayısıyla yiyeceklere geçmeden önce, genel olarak GDO hakkında bilgi vermekte fayda görüyoruz ki tek açılı bakan okurlarımızın ufkunu genişletebilelim. Unutmayınız ki GDO için söylenen her şey aynı zamanda GDY için de geçerli olacaktır.

 

 

GDO/GDY Nasıl Üretilir? Genetiği Değiştirmek Nasıl Mümkün Olabilir?

 

Evrimsel Biyoloji'nin bize açıkça gösterdiği üzere canlıların tamamı ortak bir atadan evrimleşerek oluşmuştur. Bunun en büyük kanıtlarından biri her canlının genlerinin birbiriyle benzer yapıda olmasıdır. Daha önemli bir diğer kanıtı ise, bütün canlıların (istisnasız!) ortak olarak paylaştığı 400-500 arası gen bulunuyor olmasıdır. Yani bu genler, her canlıda, mutlaka bulunur. Bu, tartışmasız bir şekilde her türün ortak bir atadan geldiğini göstermektedir. Çünkü bu genlerde meydana gelen değişimler canlılığın sona ermesine sebep olmaktadır. Ayrıca canlıların Evrim Ağacı üzerinde morfolojik, anatomik, fizyolojik, eşeysel, genetik, vb. özelliklerine göre evrimsel sınıflandırmalarını yaptığımızda, canlıların bu temel genler haricinde kalan genlerinde, Evrimsel Süreç ile tam olarak örtüşen bir geçiş görürüz. Bu açılardan bakıldığında, Evrimsel Biyoloji'nin açıklayıcı gücü tartışılmazdır. 

 

İşte bu gerçek kullanılarak, Genetik Mühendisliği'nin de araçları devreye sokulduğunda, canlılığı dilediğimiz yöne çekmek mümkün olabilmektedir. Zira canlıların yapısı ve genel özellikleri anlaşıldığında, onların bir oyun hamurundan pek de farkı olmadığı görülecektir. Basit bir başlangıçtan başlayan canlılık, evrimsel süreçler dahilinde bugünlere, milyonlarca çeşide ulaşmıştır. Ancak hepsinin yapısı aynıdır ve %100 doğaldır. Bizim, beyin yapısı evrimsel süreçte gelişmiş bir hayvan türü olarak etrafımızı daha ileri düzeyde algılayıp müdahale edebildiğimiz için keşfettiğimiz bilim ve teknoloji, canlılık üzerinde dilediğimiz gibi yaratma, değiştirme, modifiye etme, geliştirme gibi yetenekleri bize bahşetmektedir.

 

Bu bilim ve teknolojiyi kullanarak GDO üretmek için yapılan işlem basitçe şudur: Daha önceki yazılarımızdan hatırlayacağınız üzere Yatay Gen Transferi Evrim Mekanizmaları'nın oldukça önemli olanlarından birisiydi. İşte bunu keşfeden bilim insanları, bu transferi kontrol altına almayı da başarmışlardır. Normalde bakteriler ve virüsler girdikleri konak hücrelere genlerini verebilirler veya onlardan gen "çalabilirler". Daha sonra başka bir konağa geçtiklerinde çaldıkları bu genleri yeni konağa enjekte edebilirler. Bu şekilde, eğer eski konak ile yeni konak farklı türlerdense, bakteri ve virüs sayesinde bu farklı türler arasında gen alışverişi olur. Normalde, farklı türler çiftleşemeyeceği için bu transferin olması asla beklenmezken, virüsler ve bakteriler biraz "zorlama" yoluyla bu genlerin türler arası aktarımını sağlarlar. İşte bilim insanları, özellikle virüslerin genleri arasına kendi istedikleri özellikleri kodlayacak olan genleri yerleştirerek, genetiğini değiştirmek istedikleri organizmaya enjekte ederler. Zararsız olan virüsler (ya da genleri) bu hücreleri işgal ederken genleri de aktarırlar. Bu sayede ana organizmanın genleri değiştirilebilir. Bazen de gen silahı denen bir enjektör ile doğrudan istenen genler hücre içerisine nakledilebilir.

 

Burada, bu işlemin başarılı olmasının tek bir izahı vardır: Canlılık, çok basit kimyasal temeller üzerine kuruludur; ancak milyarlarca yıldır süren gelişimi onu gittikçe daha da karmaşıklaştırmıştır. Dolayısıyla ne kadar karmaşık olursa olsun, çok basit fizik ve kimya kurallarıyla en karmaşık canlılar bile manipüle edilebilmektedir. Çünkü genlerin tamamı basit kimyasal zincirlerden ibarettir ve tıpkı "tutkal ile bir masanın bacağını uzatmak için parça eklemek" gibi genlere de ekstra parçalar eklenebilir, gerekirse istenmeyen parçalar silinebilir. Çünkü canlılığın herhangi bir doğallık dışı özelliği yoktur.

 

 

GDO'nun Tarihi

 

Aslında genetik biliminin tarihi aşırı eskilere gitmediği için, genler üzerinde oynamamızın tarihi de çok eskilere gitmemektedir. Bilinen ilk GDO, 1973 yılında üretilmiş bir bakteridir. Orjinal olarak bir E. coli bakterisi olan bu bakteriye dışarıdan Salmonella genleri eklenmiştir. Böylece bakterinin daha önce hiç sahip olmadığı özellikleri geliştirebilmesi sağlanmıştır.

 

Bu olay tabii ki o dönemde büyük sansasyon yaratmıi, bilim insanları "Tanrı'nın alanına müdahale etmek" ve "Tanrıcılık oynamak" ile suçlanmış, bilimin Şeytan'ın işi olduğu iddia edilmiştir. Bu konu halen tartışmalı olsa da, düşünceleri ve açıklamalarıyla bilim dünyasında halen büyük olay yaratan, DNA'nın eş kaşifi James Watson, tartışmalara son noktayı koymuştur. Kendisine gelen eleştirilere şu cevabı vermiştir: "Tanrı'yı biz oynamazsak, kim oynayacak?"

 

Sonuç olarak bu tartışmalar 1975 yılında düzenlenen Asilomar Konferansı'na taşınmıştır. Bu konferanstan çıkan ana karar, hükümetlerin bu teknolojilerin güvenli olduğu kesinleşene kadar GDO üretimini sıkı denetim altında tutmasıdır. Buna bağlı olarak, Dünya üzerindeki ilk GDO üretici firma olan Genentech, 1978 yılında Herbert Boyer tarafından kurulmuştur. Piyasaya hızla giriş yapan bu firma, GDO teknolojisini kullanarak insanlığın en büyük sorunlarından birine çözüm üretmiştir: E. coli bakterisinin genlerini değiştirerek insülin üretebilmelerini sağlamıştır (aslında bu bakterinin insüliin ile alakası bile yoktur). Bu sayede insanlığa sınırsın insülin üretimi sağlamış ve bu çalışmaları Boyer'e Ulusal Bilim Madalyası'nı getirmiştir.

 

Daha sonra, 1986'da ilk defa besinlerin alanına girilmiştir. Kaliforniya'da kurulmuş ufak bir biyoteknoloji firması olan Oakland Gelişmiş Genetik Bilimleri ekibi sıfırın altındaki sıcaklıklarda hayatta kalabilen bakterilerin genlerini bitkilere aşılayarak bitkilerin donmasını engellemişlerdir. Bu çalışma, GDO karşıtları tarafından sürekli geciktirilmiş ve 5-10 yıl kadar önce yapılabilecekken, çok daha geç bir sürede tamamlanabilmiştir.

 

1990'ların başına gelindiğinde GDO'ya yönelik üretim ve araştırmalara o kadar artmış ve dolayısıyla bunların karşıtlarının baskıları da o kadar şiddetlenmiştir ki Dünya Sağlık Örgütü ve benzeri kurumlar GDO üzerinde bazı denetimler yapmaya ve standartlar geliştirmeye başlamışlardır. 

 

 

GDO Ürünlerine Örnekler

 

Yukarıdaki ufak tarihçeden de görülebileceği üzere teknolojinin büyük bir çoğunluğu insanlığın faydasına kullanılmaya çalışılmaktadır. Elbette üretilen her bilimin sonucunda "iyi teknoloji" de üretilebilir, "kötü teknoloji" de. Bu, insanlığın düşünüşü ve niyetiyle alakalıdır. Atomun parçalanması fizyolojide çığır açarak tıp biliminde aşırı gelişmelere sebep olarak milyonların hayatını kurtarırken, öte yandan Hiroşima ve Nagazaki'de milyonların ölümüne sebep olmuştur. Bu, tamamen bilimin ne yöne çekileceği ile ilgilidir.

 

Unutmamak gerekir ki birkaç kötü örneğinden ötürü koca bir bilim dalını ve teknoloji üretimini çöpe atamayız! Bu, aptallık olacaktır. Bunun yerine çok daha düzenli standartlar ve kurallar getirerek bilimi doğru ve iyiye yönlendirmemiz gereklidir. Kötü yönde kullanılabilecek potansiyele sahip olması, insanlığın önünde açabileceği sınırsız imkanları göz ardı etmemiz için yeterli bir sebep değildir.

 

 

1) Bakteriler

 

Basit genetik yapılarından ötürü GDO ürünü olarak üretilen ilk canlılar bakteriler ve arkelerdir. Bunların genel üretim amacı, insanlığın tıbbi olarak ihtiyaç duyduğu proteinlerin üretilmesidir. Çünkü bu proteinlerin sentetik olarak üretilmesi çok zahmetli ve uğraş gerektiren bir iştir. Normalde, istenilen proteinleri üretmeyen canlıların genetik yapıları değiştirilerek laboratuvarlarda sonsuz üretim aracı olarak kullanılabilirler.

 

Bunun en güzel örneği, yukarıda da değindiğimiz insülin üretimidir. İnsülinin sentetik olarak üretimi çok pahalı ve zor bir iştir. Üstelik sadece sınırlı bir miktarda üretilebilir. Ancak eğer ki bakterilerin genetiği değiştirilir ve genleri insülin üretecek olarak özelleştirilirse, bir kap içerisinde öylece duran bakterilerin sürekli olarak insülin üretebilmeye başlar. Bu sayede şeker hastaları için sınırsız ilaç kaynağı doğmuş olur. Bu, ilaç fiyatlarının düşmesine ve çok daha fazla diyabet hastasının ilaca erişebilmesine olanak sağlar.

 

İnsülin haricinde bakterilere ürettirilmeye başlanan en önemli proteinlerden biri pıhtılaşma faktörü olarak bilinen yapılardır. Hemofili hastalığına sahip oldukları için kanları pıhtılaşmayan insanlara bu içeriğe sahip ilaçların verilmesi şarttır. Ancak bu faktörlerin laboratuvarda üretilmesi son derece sıkıntılıdır. İşte bunu bakterilerin genetik yapılarının değiştirilmesi cevap olmakta ve binlerce hemofili hastasının hayat kalitesi çok daha kolay bir şekilde arttırılabilmektedir.

 

Son olarak bakterilere ürettirilen en yaygın ürünlerden biri de, gelişim için olmazsa olmaz bir hormon olan büyüme faktörünün üretilmesidir. Bakterilerin genetik yapıları değiştirilerek bu protein yapılı hormondan sınırsız üretilebilir. Böylece cücelik gibi insan hayatını oldukça zorlayan sorunların önüne kolayca geçilmiş olur.

 

 

2) Hayvanlar

 

Hayvanların genetik yapılarının değiştirilmesiyle üretilen yeni hayvanların en büyük amacı, birçok hastalığın tedavisinde etkili olan proteinlerin tespit edilmesidir. Temel olarak yapılan, belli bir hastalığa sahip olduğu bilinen hayvanların genlerinin değiştirilerek ya da dışarıdan onlara bazı genler eklenerek yeni malzemelerin vücut içerisinde üretilmesini sağlamak ve bu ürünlerin hastalığa tedavi olup olmadığını tespit etmektir. Genetiği Değiştirilmiş Hayvanlar'ın üretilmesinin bir diğer sebebi de, insanlar için organ transferi kaynaklarını arttırmaktır. Bir diğer hayvan türünden alınan bir organın en büyük sorunu, insan savunma sistemine karşı antijenler içeriyor olmasıdır. Yani başka bir hayvandan alınan organ insana transfer edildiğinde, bireyin vücudu bu yeni organa tepki gösterir ve vücuttan atmaya çalışır. İşte buna engel olmak şarttır. Bunun için genetiği değiştirilmiş hayvanlar üretilir ve bu hayvanların genleri, embriyolojik gelişimleri sırasında insanların savunma sistemine uygun yapıda organlar üretebilecek şekilde ayarlanır. Böylece transfer edilen organlar herhangi bir sorun yaratmaz; ya da en azından hedeflenen budur.

 

Bu alanda en sık kullanılan hayvan Drosophila melanogaster türü meyve sinekleridir. Bu sinekler, üretimleri ve incelenmeleri kolay olması, yaşam döngülerinin kısa olması, bakımlarının kolay olması ve omurgalılara göre oldukça az sayıda gene sahip olması sebebiyle model tür olarak kullanılırlar. Bu tür üzerinde en sık yapılan deneyler, canlıların genlerini değiştirerek gelişimsel olarak ne gibi değişimler elde edildiğini gözlemektir. Çünkü en yukarıda da açıkladığımız üzere bir meyve sineğinin gelişimi ve genleri ile bir insanın gelişimi ve genleri belli bir düzeyde (bu düzey Evrimsel Geçmiş ile belirlenir) benzerdir. Dolayısıyla meyve sineğinden edineceğimiz bilgiler, insanların hayat standardını yükseltmeye yarayabilir.

 

Benzer şekilde sivrisinekler kullanılarak üretilen GDO ürünleri arasında sıtma-dirençli sivrisinekler bulunmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü'nün açıklamasına göre sıtma sadece 2008 yılında 1 milyon kişiyi öldürmüştür. Bu sivrisinekler kullanılarak sıtma ile mücadele edilmesi hedeflenmektedir. Benzer şekilde genetiği değiştirilen sivrisinekler Deng Salgını'nın önlenmesinde kullanılmıştır. Bu salgın 50-100 milyon insanı etkilemiş; ancak alınan önlemler sayesinde sadece 40.000'inin ölümüyle sonuçlanmıştır.

 

Bir diğer GDO olan Pectinophora gossypiella türü solucanların genetik yapıları değiştirilerek ekinler için son derece zararlı olan bu türün yayılması önlenmiştir. Böylece birçok tarım arazisi kurtarılabilmiştir.

 

Sadece omurgasızlar değil, omurgalılar üzerinde de birçok üretim yapılmıştır. Özellikle memeliler, bu canlıların başında gelmektedir. Fareler üzerinde yapılan genetik deneyler ile insanlar için nasıl organ üretilebileceği araştırılmaktadır. Özellikle dokuların hangi kimyasallara nasıl tepki verdiği incelenmektedir.

 

2009 senesinde Japonya'dan araştırmacılar ilk defa Genetiği Değiştirilmiş Primatlar üzerinde başarılı bir sonuç elde edebilmişlerdir. Zira yüksek yapılı canlılara geldikçe, gen eklenmesi sorun yaratmaktadır, çünkü canlının dengesini bozmaktadır. Eklenen her gen yeni bir kimyasalın üretimi demektir ve bu kimyasalın canlıda üretimi, birçok tepkimeyi doğrudan, birçoğunu ise dolaylı olarak etkileyecek, bazılarını bozacaktır. İşte Japon araştırmacılar bir marmoset türü üzerinde çalışarak, bu türe hiçbir zarar vermediği tespit edilen bir genetik değişim yaratmışlardır. Bu çalışmaları ile Parkinson Hastalığı'nın, Huntington Hastalığı'nın ve ALS'nin önüne geçmeyi hedeflemektedirler. Bunların her biri ölümcül ya da süründüren sinir hastalıklarıdır.

 

2011 senesinde Çinli bilim insanları 300 besi ineğine insan genleri aktararak, ineklerin insan memesinden alınan süt ile aynı özelliklerde süt üretebilmesini sağlamışlardır. Ayrıca araştırmacıların iddiasına göre bu değişim, canlının genomunun kalanında hiçbir değişim yaratmamış, yani eti de normal şekilde tüketilmeye devam edilebilir durumda kalmıştır.

 

GDO ürünlerini daha derinlemesine araştırdığımızda, yine karşımıza Evrimsel Biyoloji araştırmaları gelmektedir. Örneğin Hydra canlısı üzerinde yapılan çalışmalar ile savunma sisteminin nasıl evrimleştiği ortaya konmaya çalışılmaktadır. Çünkü bu kadar ilkin bir sölenter türü bile, Evrimsel Süreç sebebiyle insan hakkında bilgiler verebilmektedir ve edinilen bilgiler, insanlara yönelik çalışmalarda nokta atışı olarak kullanılabilmektedir.

 

Balıklar üzerinde de genetik çalışmalar yürütülmüştür. Bunun en temel sebebi ise az sayıda üreyebilen balıkların üremelerinin arttırılması, böylece besin kaynaklarının çoğalmasıdır. Bu balık türlerinin başında somon balıkları gelmektedir. 

 

 

3) Bitkiler

 

Bitkiler üzerinde de ciddi miktarda genetik çalışma yapılmaktadır. Çünkü halen tarım ürünleri insanlık için büyük bir besin kaynağıdır ve bu kaynağın geliştirilmesi, insanlığın kıtlık sorununu sonsuza kadar ortadan kaldırabilecektir. 

 

Bitkiler üzerinde yapılan çalışmaların başında, ekinlerin haşerelere karşı korunması gelmektedir. Zirai böcekler halen tarımın belalı bir sorunudur ve bunun önüne geçilmesi üretimi kat be kat arttırabilecektir. İşte bu sebeple bitkilerin genleri değiştirilerek bu böceklere karşı savunması olacak yapılar evrimleştirilmesi hedeflenmektedir. 

 

Ayrıca tarım ürünlerinin hasadından sonra, tüketimine kadar olan raf ömürlerini arttırmak da önemli bir sorundur. Zira besinlerin bozulması, ciddi sorunlar yaratmakta ve ürünü bozmaktadır. Bu sebeple daha uzun ömürlü, daha dayanıklı bitkiler ve besinler üretilmeye çalışılmaktadır.

 

Benzer şekilde kötü hava koşullarına karşı çalışmalar da yapılmaktadır. Bilindiği üzere ekinlere "don vurması" olayı, ciddi bir problemdir ve yiyecek fiyatlarını bir anda tavan yaptırabilmektedir. Dona karşı dayanıklı besinler üretilmesi ise bu sorunu sonsuza kadar çözmek demektir. İşte bu sebeple bitkilerin ve yiyeceklerin genleri değiştirilerek daha dirençli, daha güçlü ürünler elde edilmeye çalışılmaktadır.

 

Bunların haricinde besinlerin içeriklerinin zenginleştirilmesi de önemli bir çalışma alanıdır. Örneğin A Vitamini açısından zengin besinler üretilerek birçok hastalığın önüne geçilmesi hedeflenmektedir. Buna benzer şekilde genetiği değiştirilmiş patates, domates, vb. ürünler üretilerek insanlığın kıtlık sorununa çözüm üretilmeye çalışılmaktadır. Eğer ki genetiği değiştirilmiş organizmalar başarıya ulaşacak olursa, insanın açlık sorunu çekmesi diye bir durum ortadan sonsuza kadar kalkacaktır. Bu, çok önemli bir getiridir.

 

 

GDO'nun Dikkat Edilmesi Gereken Sorunları

 

Elbette tüm bunları okurken aklınıza binbir türlü şey geliyor olabilir: "Bu canlıların haklarını kim savunuyor?", "Bir primatın genlerini değiştirmek bize düşer mi?", "Ya yediğimiz GDO'lu besinler bize zarar veriyorsa?" ve daha binlercesi. 

 

İlk olarak şunu söyleyebiliriz ki tüm insanlık, GDO magazinel bir patlama yapmadan önce de, GDO'lu ürünleri tüketmekteydi. Bunu yapan ülkelere Türkiye de dahidir. Çünkü teknik olarak Yapay Seçilim ile üretilen canlılar bile GDO sınıfına alınmaktadır. Ayrıca hayvanlarımızın beslenme düzenlerini değiştirerek de onların doğallığı ile oynamaktayız. Bunların hepsi onların genlerinde değişime sebep oluyor ve bu yüzden GDO kategorisine girmelerine sebep oluyor. Tükettiğimiz ürünlerin hemen hepsi aslında GDO'lu. Ancak bu daha doğal yollarla üretilen ürünlerin genleri doğrudan değiştirilmediği için şimdiye kadar bu kadar sükse yapmadı.

 

Öte yandan bildiğimiz anlamıyla GDO'lu ürünlerde doğrudan insan eliyle bir değişim sağlanmaktadır. Bu da insanları endişelendiren bir durumdur. Hele ki Türkiye gibi komplo teorilerini çok seven, kolayca inanan ve yıllardır sahip olduğu güvenilir bilgiymiş gibi savunabilen insanları bir arada toplayan ülkelerde GDO çok daha sert bir karşılık bulmaktadır. Amerika'nın Türkiye üzerinde deney yapacağını düşünenler, GDO'nun aslında biyolojik bir silah olduğunu düşünenler ve daha nicesi, ortalığı bulandırmaktadır.

 

Bilimsel açıdan baktığımızda GDO'nun bazı çok ciddi tehlikeleri olabilir. Bu tehlikelerin ilki, GDO'nun çok kısa bir geçmişi olmasıdır. Bu sebeple GDO'lu ürünler tüketmenin bize uzun vadede ne gibi sorunlar yaratacağını bilmek olanaksızdır. Aradan 100-150 yıl geçmesi gerekiyor ki bu ürünler diyetimize girdiğinde bize nasıl bir etki yapıyor, istatistiki olarak görebilelim. Şu anda bu durum olmadığı için, klinik araştırmalar yüzlerce testten geçirilerek onaylansa bile, hala uzun vadeli tehlikeler olabilir. Unutmayın ki GDO üretebilen ülkelerin aynı zamanda bu konudaki yasaları da çok katı. Dolayısıyla herkes istediği gibi GDO'lu ürün üretip piyasaya süremez. Bu yüzden insanların endişelendiği kadar kritik bir durum yok. Ancak tabii, Amerika'da "başarısız" olarak üretilip de Türkiye gibi 3. Dünya Ülkeleri'ne "kakalanan" ürünler olabilir (bardakta mısır gibi), bunlara dikkat etmek şart!

 

GDO'nun ikinci en büyük sorunu, mikroRNA'dır. Bu gerçeğin farkına varalı çok kısa bir süre geçti. Daha önceden türler arası gen aktarımının Yatay Gen Transferi haricinde doğal yollarla, basit bir şekilde gerçekleşemeyeceği düşünülüyordu. Ancak mikroRNA'nın keşfiyle, bir türün DNA'sından üretilen minik RNA parçalarının başka bir canlının genetik yapısına kolayca geçebildiği tespit edildi. Dolayısıyla genetiği değiştirilmiş bir muz yediğinizde, bu farklı genetikteki yapı size geçebilir ve bu genler, insan üzerinde denenmediği için hiç beklenmedik sonuçlar yaratabilir. Burada şunu düşünebilirsiniz: "E normalde de muz yiyoruz, onun da geni geçerse ne olacak?". Bu soruya cevap vermek hem kolay, hem de zor. Kolay, çünkü evrimsel geçmişimiz bizim bu genlere karşı koymamızı sağlayacak şekilde özelleşmiş olabilir. Aynı zamanda zor, çünkü belki de bilmediğimiz bazı hastalıkların sebebi bu nadir olarak gerçekleşen gen transferleridir ve biz henüz bunun farkında değilizdir.

 

Sonuç olarak GDO ile ilgili en büyük iki sorun bunlardır. Bir diğer sorun olarak GDO'nun biyolojik silah olarak kullanımı akla gelebilir. Yani bir ülke, uzun vadede etkilerini test ettiği bir geni, bir şekilde (sivrisineklerle, besinlerle, vs.) bir diğer ülkeye sokarak o halkı hasta etmek, yok etmek gibi emellerini gerçekştirebileceği durumudur. Ancak bundan korkarak GDO'ya karşı çıkmak büyük bir cehalet örneğidir. Zira bilimin önünü keserek olumsuz politik olaylardan kurtulunması mümkün değildir. Bilim, mutlaka yolunu açacak ve ilerleyecektir. Bu durumda yapılması gereken, siyasi gücü arttırmak ve akıllı olmaktır. Çağ, bilim çağıdır ve bu asla geri dönmeyecektir. Dolayısıyla anlamsız mücadeleler içerisine girmektense, bilim güçlendirilip hak ettiği yere getirilmeli, böylece siyasi politikalar güçlendirilmeli ve böylece de dış ülkelerin bu tip oyunlarının önüne geçilebilmelidir. Kısaca GDO'ya karşı çıkarak GDO'nun olumsuz etkileri önlenemez. Bilimi geliştirerek bunun önüne geçecek yöntemler ortaya konulmalıdır.

 

Ayrıca bilimsel verilere bakılacak olursa, 2008 yılında Kraliyet Tıp Cemiyeti'nin yayınladığı bir rapora göre son 15 yıl içerisinde milyonlarca insan GDO'lu ürün tüketmiştir ve sebebi GDO olan tek bir hastalık bile tespit edilmemiştir. 2004 senesinde Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi, "Bugüne kadar genetiği değiştirilmiş organizmaların insan sağlığına olumsuz etki ettiği tek bir vakaya bile rastlanmamıştır." şeklinde bir rapor yayınlamıştır. Son olarak 2010 senesinde Avrupa Bilimsel Araştırmalar ve İnovasyonlar Genel Yönetim Komisyonu'nun yaptığı açıklamada şu ifadeler yer alır:

 

"Dünya çapında yapılan 25 yıllık bir GDO tarihini kapsayan, 500'den fazla bağımsız grubun imza attığı 130 araştırmanın incelenmesi sonucundabiyoteknolojinin, özellikle de Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların, insan sağlığına geleneksel ürün üretiminin verdiğinden daha fazla zararı olmadığı sonucuna rahatlıkla varılabilir."

 

Yine de akılda tutmak gerekir ki bu araştırmaların hiçbiri GDO'nun uzun vadeli etkilerini ortaya çıkaracak yapıda değildir. Zaten Dünya çağındaki GDO karşıtı örgütler (Greenpeace gibi), tamamen bu uzun vadeli etkilere yönelik karşı propoganda yapmaktadırlar. Bu örgütlerin varlığı son derece faydalıdır, zira bilim insanlarını araştırmaya itmektedirler ve belki de gerçekten haklı oldukları anlaşılacak ve GDO'lu ürünlerin tüketimi tamamen yasaklanacaktır. Ancak şimdilik, hiçbir tehlike, en azından doğrudan tespit edilmemiştir.

 

Elbette bu alanda bazı karşı araştırmalar da yürümektedir. Örneğin 2009 senesinde Fransa'daki bir grup araştırmacı, genetiği değiştirilmiş mısır tüketen memelilerde karaciğer, böbrek ve kalp hastalıklarının arttığını iddia etmişler ve bunu bir makaleye dönüştürmüşlerdir. Ancak birçok diğer bilim insanı, yapılan araştırmanın istatistiki açıdan hatalı olduğunu ortaya koyan değerlendirme yazıları yazmışlardır. Sonuç olarak Fransız Biyoteknoloji Bilimsel Komitesi Yüksek Konseyi makale ile ilgili şu açıklamada bulunmuştur: "...yapılan araştırmanın Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların hemotolojik, hepatik ya da renal toksikoloji açısından hiçbir kabul edilebilir bilimsel içeriği olmadığı gösterilmiştir." Sonrasında aynı araştırmaya yönelik olarak Yeni Zelanda'da yapılan bir değerlendirme yazısı da, araştırmada kullanılan istatistiki verilerin şans faktörüne aşırı derecede bağlı olduğu ve dolayısıyla herhangi bir bilgi vermediğini ilan etmiştir. Sonuç olarak halen GDO'nun olumsuz özelliklerine yönelik bir gerçekten söz etmemiz mümkün değildir.

 

Tüm bunlar göz önüne alındığında, GDO üretiminin (biyoteknolojinin bir alanı olarak görülebilir) sıradan bir bilim olduğu görülecektir. Her bilim ürünü gibi, her tarafa çekilmesi mümkündür. Evrimsel Biyoloji, tüm bilimi aydınlatan bir bilim dalı olmuştur. Ancak bazı sapkın düşünceliler bu bilimden yola çıkarak öjenik yaklaşımı geliştirmişlerdir. Atom bombasına daha önce değinmiştir. Uzay araçları bize yeni evrenler keşfettirirken, aynı zamanda siyasi araçlar olarak, insan öldürme amaçlı kullanılabilmektedir. Kısaca tüm bunlar, insanların eğitimi ve politikanın temiz ilerletilmesiyle ilgilidir ve ancak bunların düzgün denetimi sağlanarak önlenebilir. Bunun yerine, anlamsız bir yol olan, bilimin önüne kesme çalışmaları yapılırsa, işte orada cehalet başlayacak ve korkulandan çok daha büyüğü başa gelecektir.

 

Şüphesiz ki GDO'nun sayısız faydası vardır ve mutlaka bu araştırmalar sürmekidir. Ancak bu araştırmaların hepsi insan sağlığına ve güvenliğine yönelik yasalarla denetim altına alınır ve siyasi düşünüş biçimi insancıllaştırılırsa, herhangi bir sorun kalmayacaktır. Dediğimiz gibi bu tip önlemler almak yerine kör bir şekilde GDO'ya karşı çıkmak cahilliktir ve son derece gülünçtür.

 

Biz, Evrim Ağacı olarak, GDO ile ilgili olarak yapılan karşı propagandaların son derece abartılı olduğunu ve bu konuya çok daha bilimsel yaklaşılması gerektiğini düşünüyoruz. Zira tıpkı Evrimsel Biyoloji gibi GDO (biyoteknoloji) da sokağa çok fazla düşerse, bilimsel bilgiye sahip olmayan kişilerin ağzına kolayca sakız olacağını ve tartışmaların bilimsel değerini iyice kaybedeceğine inanıyoruz. Bize kalırsa yapılması gereken, yukarıda sıkça tekrar ettiğimiz gibi bilime gereken değerin verilmesi ve bu sayede GDO ile ilgili araştırmalarda her ülkenin belli bir düzeyin üzerine çıkabilmesidir. Biz, GDO'ya körce karşı çıkılmasındansa, çok daha sağduyulu olarak yaklaşılması gerektiğini ve asla, hiçbir şekilde, bilimin önünün kesilmemesi gerektiğini, sadece bilimin uygulamalarının düzenlenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Yani bilimsel araştırmalar sürdürülmelidir, ancak bunların etkilerinin halka yansıtılması konusunda yasalarla denetim getirilmelidir. Bu hem bilimin iyiliği, hem de insanların güvenliği ve sağlığı açısından en doğrusu olacaktır. Kısaca GDO "öcü" değildir, ölümcül hiç değildir. Abartıldığı kadar tehlikeli de değildir. Her bilim kadar, her ürün kadar tehlikesi vardır, belki biraz daha fazlası vardır; ancak emin olunuz ki günümüzün en büyük tehlikesi olmaktan çok, çok, çok uzaktır.

 

Umarız açıklayıcı olmuştur.

 

Sevgilerle.

ÇMB (Evrim Ağacı) 


6 Yorum