Evrim'in Katil Virüsü: HIV

Yazdır Evrim

Bu makalemizde, 1 Aralık Dünya AIDS Günü'nün başrol oyuncusu ve Dünya çapında 30 milyon insanın katili, 34 milyon insanınsa tehdit unsuru olan AIDS (Acquired Immunodeficiency Syndrome: Kazanılmış Bağışıklık Yetmezliği Sendromu) hastalığının kaynağı HIV (Human Immunodeficiency Virüs: İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü) isimli virüsü tanıyacağız ve bu virüsün evrim açısından önemini göreceğiz. Umuyoruz ki hepinize faydalı olacaktır.



HIV Nedir?


HIV isimli virüs, Lentivirus isimli bir cinsin altında bulunan bir virüs türüdür. Esasında virüsler, biyolojik olarak canlı sayılmazlar ve birçok kaynak tarafından "cansızlıktan canlılığa geçiş" olarak görülürler. Ancak genetik materyallerinin bulunuyor olması, onların taksonomik olarak sınıflandırılabilmesini sağlamaktadır. Bu yüzden, onların da kendi evrimsel geçmişleri analiz edilebilmekte ve sınıflandırmaları yapılabilmektedir.


Lentivirus cinsi, genel olarak Retroviridae (Retrovirüsler) isimli bir aile altında bulunmaktadır. Retrovirüsler, sonradan keşfedilen, çok özel bir virüs grubudur. Çünkü bu virüsler, ters transkripsiyon adı verilen bir mekanizmaya sahiptirler. Normalde uzun yıllar, Biyoloji alanındaki bilim insanları, DNA'nın kesinlikle RNA'dan sentezlenemeyeceğini düşünüyorlardı. DNA'nın RNA'yı, RNA'nın da proteinleri ürettiği biliniyor ve bu sistemin tersine çalışamayacağı düşünülüyordu. Buna, Biyoloji'nin Merkezi Dogması adı verilmişti. Ancak sonradan keşfedilen Retrovirüsler ailesinin, ters transkriptaz isimli bir enzim sayesinde RNA'dan DNA sentezleyebildikleri tespit edildi ve bu dogma yıkılmış oldu. Ancak bu mekanizma, oldukça aksak ve sorunlu bir mekanizmadır. Süreç içerisinde bolca hataya açıktır ve bu sebeple, retrovirüsler çok hızlı evrim geçirebilirler.


Lentivirus cinsi içerisinde, sadece insana ait bağışıklık yetmezliği virüsü olan HIV bulunmamaktadır. Bu cins altında toplamda 5 ana grup bulunur: Sığır Bağışıklık Yetmezliği Virüsü (BIV), At Bağışıklık Yetmezliği Virüsü (EIV), Kedigil Bağışıklık Yetmezliği Virüsü (FIV), Koyun/Keçi Bağışıklık Yetmezliği Virüsü (CAEV) ve Primat Bağışıklık Yetmezliği Virüsleri. İnsan, primatlar altındaki bir hayvan türü olduğu için, HIV de bu son gruba aittir. HIV ile birlikte, HIV'in en yakın akrabası olan ve genel olarak Maymun (Simiyen) Bağışıklık Yetmezliği Virüsü olarak bilinen SIV bulunur. SIV'in, HIV'in atası olduğu bilinmektedir. Bu konuya az sonra yeniden döneceğiz.


Aşağıda, HIV virüsünün ("HIV virüsü" kullanımı edebi olarak yanlıştır, ancak birçok kaynakta bu şekilde kullanılmaktadır; biz de yer yer böyle kullanacağız) Tarayıcı Elektron Mikroskobu ile çekilmiş ve sonradan renklendirilmiş bir görseli görülmektedir:



Bu görselde, pembe renkli gördüğünüz yapı, vücudumuzun bağışıklığı açısından çok büyük öneme sahip olan lenf hücrelerinden biridir. Görseldeki yeşil kürecikler ise, HIV virüsleridir. Görüleceği üzere bu virüsler, hücrelere tutunmuş halde bulunmaktadırlar. HIV'in bir konağa bulaşma süreci, bu tutunma ile başlar. Şimdi, bu süreci biraz analiz edelim.


HIV'in Mekanizması


Esasında HIV de, diğer birçok virüs ile ortak bir bulaşma mekanizmasına sahiptir. Süreç, HIV'in konak canlı olarak insana geçmesiyle başlar. Virüsler, hücrelere, özellikle de savunma sistemi hücrelerine yapışmaya başlarlar. Bu konak hücreler arasında savunma sisteminin kilit rolünü oynayan Yardımcı T Hücreleri, Dendritik (Dallı) Hücreler, Markofajlar, Lenf Hücreleri, vb. bulunmaktadır. HIV, bu hücrelerin CD4+ isimli reseptörlerine tutunarak hücreye yapışır. Aşağıdaki görselde, bu süreç oldukça basitleştirilerek anlatılmaktadır:



Görülebileceği gibi, HIV'in hücreye tutunmasından sonra, konak hücrenin hücre zarı delinir ve HIV'in genetik materyali olan RNA ve ilgili diğer kimyasallar, viral mektup isimli bir grup halinde hücreye sokulur. Bundan sonra, ters transkripsiyon işlemi başlar. Bu süreçte, RNA'dan DNA sentezlenir. Bundan sonra, Entegraz isimli bir enzim sayesinde, bu yeni üretilen DNA, konak hücrenin DNA'sına yapıştırılır. Bu sayede, normal hücrenin DNA'sı okunurken, bir yandan da virüsün DNA'sı okunmuş olur. Bu okuma sayesinde, virüse ait RNA'lar sürekli olarak üretilmeye başlar. Bu yeni üretilen RNA'lar, hücrenin kendi ribozomlarını kullanarak virüse ait proteinleri sentezler. Bu proteinler, hücre zarında bir araya gelerek, yeni virüslerin oluşmasını sağlar. Böylece, tek bir virüs ile tek bir konak hücre kullanılarak, sayısız yeni virüs üretilebilmiş olur. 


HIV'in ana çalışma prensibi bu şekildedir. Ancak elbette, bu süreci oldukça sadeleştirilmiş bir şekilde aktardık. Esasında, bu basamaklar arasında birçok önemli adım bulunmaktadır. Bunlardan çok önemli bir tanesine değinmek istiyoruz, çünkü az sonra bu bilgi bize yeniden gerekecek:


HIV'in bulaşması sürecinde, CCR5 ve CXCR4 ismi verilen yardımcı reseptörler, çok büyük öneme sahiptir. Bu reseptörler sayesinde, özellikle de CCR5 sayesinde HIV, savunma sistemimizin en önemli yapılarından olan makrofajlara bağlanabilmektedir. Bunlar olmaksızın, HIV'in sisteme bulaşabilmesi gerçekten çok zordur. Dolayısıyla, burada vermediğimiz bazı kimyasallar, HIV'in bulaşabilirliği açısından çok kritik öneme sahiptir.


Tüm bunlar sonucunda ne olur? Öncelikle, HIV'in bulaşmasından ilk 2-4 hafta içerisinde tıpkı gribe benzeyen bazı hastalıklar gelişebilir. Bu süreçte, bireyin şüphelenmeyeceği belirtiler gözlenir. Örneğin ateş çıkar, lenf düğümleri aşırı aktivite sonucu şişmeye başlar, boğaz şişer, döküntüler oluşabilir, baş ağrıları ve boğaz ağrıları görülebilir, ağız ve cinsel organlar çevresinde yaralar oluşabilir. Özellikle ateşle birlikte görülen bu döküntü ve yaralar AIDS'ten şüphelenmek için yeterlidir; ancak daha detaylı analizler yapılmalıdır. Ayrıca bu süreçte, HIV'in yarattığı boşluktan yararlanan bazı diğer mikroorganizmalar, vücutta yayılmaya başlayabilirler. Bunun sonucunda kusma, ishal, mide bulantısı, vs. görülebilir. Tüm bu belirtiler, yaklaşık 2 hafta içerisinde seyrelir ve yok olur. Bu süreçte doktora giden birçok AIDS hastasının teşhisi yanlış konulmaktadır, çünkü belirtiler oldukça çakışıktır ve ayırt etmesi çok güçtür. Bu ilk evreye akut (kısa süreli) enfeksiyon adı verilir.


Bu süreçten sonra AIDS, klinik gecikme ismi verilen ikinci evresine girer. İşte bu süreç, HIV'in sistemi ele geçirmesi için geçen süredir. Kimi insanda 2 yıl kadar kısa bir sürede oluşurken, kimi insanda 20 yılı aşabilir. Dünya çapındaki ortalaması 8 yıl kadardır. Bu evrede pek fazla belirti görülmez. Sadece bireyde kilo kaybı, sindirim sorunları ve zaman zaman ateş gözükür, ancak bunlar oldukça kısa süreli ve sürece dağılmış halde olduğundan teşhis edilmesi güçtür. Bu evrede, hastaların %60 civarında, sebebi anlaşılamaz bir şekilde farklı lenf düğümleri şişmeye başlar. Bu şişkinlik 3-6 ay arası sürebilir. Vücuttaki HIV yükünün en kolay tespit edilebildiği evre bu evredir. Kimi bireyde bu evre oldukça farklı işler. HIV-1 ile enfekte olmasına rağmen bireyin Yardımcı T Hücreleri ciddi şekilde HIV'e direnebilir ve uzun süre sayılarını koruyabilirler. Kimi bireyin savunma sistemi ise kısa sürede pes eder. Bu süreci hızlandırmak için, HIV'in tespitinden sonra antiretroviral terapi uygulanır. Bu terapi, HIV'i yok etmese de, mekanizmasını rahatsız ederek yavaşlamasına neden olur.


Sonunda, bu evrenin de aşılmasıyla birlikte Kazanılmış Bağışıklık Yetmezliği Sendromu (AIDS) gelir. Hastalığın asıl kritik evresi budur. CD4+ T Hücreleri'nin mikrolitre başına sayısı 200'ün altına düştüğü anda, AIDS evresine girilmiş sayılır. HIV bulaşan insanların yarısından fazlası, 10 yıl içerisinde bu evreye ulaşır. Bu süreçte lenf nodları ölmeye başlar, akciğerler iflas etmeye başlar, kilo kaybı hızlanır, kaslar erimeye başlar, yorgunluk ve bitkinlik oluşur, iştah kaybı görülür, yutak şişmeye başlar. Bu evrede, kansere yakalanma riski de bir hayli artar. Özellikle Kaposi Sendromu, Burkitt Lenfoması, birincil merkezi sinir sistemi lenfoması ve serviks kanseri riski artar. Kanser, AIDS sonucundaki ölümlerin en sık olan ikinci sebebidir. Birinci sebep ise, çökmüş savunma sistemini fırsat bilen bakteriler, parazitler, virüsler ve mantarlar vücudu işgal etmesidir. Savunma, bunlara cevap veremediği için giderek artan bir ivmeyle vücut sistemleri iflas etmeye başlar. 


Bu korkutucu senaryo, tıbbın gelişimiyle birlikte biraz daha kolay hale gelmiştir. Artık bu belirtilerin birçoğu kontrol edilebilmekte ve yok edilebilmektedir. Henüz AIDS'in işe yarar bir çözümü olmasa da, bu hastalığa sahip bireylerin yaşamlarını diğer insanlar gibi, normal ve uzun süre sağlıklı geçirebilmeleri için çok başarılı terapiler bulunmaktadır. Bu sebeple, HIV+ olmak, teknik olarak ürkütücü bir durum olsa da, pratik olarak korkulacak neredeyse hiçbir yanı yoktur. Bu terapiler sayesinde, AIDS'e yakalandıktan sonra 25-30 sene boyunca sağlıklı bir yaşam süren birçok insan bulunmaktadır. Elbette, öleceğini bilmek hiçbir insan için kolay olmasa da, HIV'e yakalanmak da Dünya'nın sonu değildir. Tabii ki her zaman dikkatli olmak ve bu hastalıktan ciddi bir şekilde korunmak gerekmektedir.


HIV'in Kökeni ve Evrimi


Virüslerin evrimi, bilim insanlarının her zaman ilgisini çekmiştir. Bunun birçok sebebi vardır, ancak en önemlisi, virüslerin çok hızlı evrim geçirebiliyor olmaları ve insanlar (ve diğer hayvanlar) açısından hastalıklar bazında ciddi rolleri olmasıdır. Dolayısıyla, virüslerin evrimini ve kökenini anlamak, o virüslerin neden olduğu sorunlarla mücadele edebilmek açısından büyük önem taşır. Bu sebeple Evrimsel Biyoloji, bilim için vazgeçilmez değere sahip, çok kıymetli bir alandır.


HIV ile ilgili evrimsel araştırmalar da, özellikle genetik biliminden güç alınarak yapılmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, retrovirüslerin genetik mekanizması oldukça aksaktır ve hataya son derece açıktır. Bu sebeple, HIV'in evrimsel tarihi, bu genetik hataların takibiyle izlenebilir ve açığa çıkarılabilir. 


Aşağıdaki görselde, bu şekilde yapılmış bir analizin sonucunda, insanda bulunan HIV ile günümüzde yaşayan en yakın akrabaları olan birçok maymunun bünyesinde bulunan SIV'in evrimsel analizi bulunmaktadır:



Görseldeki kırmızı yazılar, insanda bulunan HIV'in konumlarını göstermektedir. Siyahlar ise, diğer maymunlardaki SIV'i göstermektedir. Görseldeki evrimsel patikayı takip edecek olursanız, insandaki HIV'in 2 ana kategoride toplantığı görülecektir. Biri, üst kısımdaki sırasıyla 3 kırmızı alt gruptan oluşan kısım, diğeri ise alt taraftaki 4. kırmızı kısımdır. İşte bunlar, günümüzde HIV-1 ve HIV-2 olarak bilinen, iki ana HIV alt türünün evrimsel göstergesidir. Bu evrimsel analiz yapılmadan önce, iki farklı HIV tipinin bulunduğu bilinmemekteydi.


Yine bu görselden görülebileceği gibi, HIV-1'in 3 ana alt grubu bulunmaktadır: Bunlar M, N ve O grupları olarak anılırlar. HIV-2 ise tek bir gruptur. Bu görselde tam detaylara yer verilmemiş olsa da, SIV'nin birçok alt soyu bulunmaktadır. Örneğin HIV-1'in yakın akrabası olan şempanze SIV'inin alt grupları SIVcpzUS, SIVcpzCAM3, SIVcpzGAB1 gibi isimler almaktayken, HIV-2'nin yakın akrabası olan mangabey SIV'inin SIVsmH4 gibi bir ismi bulunmaktadır. Teknik detay olmalarından ötürü çok fazla bunlara girmek istemiyoruz; ancak tüm bunların evrimsel açıdan önemine, az sonra yeniden değineceğiz. Şimdilik, evrimsel süreçte farklı HIV gruplarının evrimleştiğini bilmeniz yeterlidir.


İşte tüm bu analizler, farklı HIV soylarının farklı genetik bölgelerinin incelenmesi ve karşılıklı olarak değerlendirilmesiyle elde edilir. Çok kapsamlı bu araştırmalar sayesinde HIV'in evrimsel geçmişine ait Evrim Ağacı çıkarılabilmektedir.


Peki bu virüs nereden geldi? Diğer maymunlardaki bağışıklık yetmezliği virüsleriyle bu yakın akrabalığın anlamı nedir?


Yukarıdaki analizlere bakılacak olursa, HIV'nin maymunlardaki SIV'den evrimleştiği net olarak görülebilecektir. Yani HIV, maymunlardan insana geçmiş bir virüstür. Peki bu nasıl olabilir? 


Uzun yıllar, HIV'nin bir "eşcinsel vebası" olduğu veya "sapık zencilerin maymunlarla seks yapması" sonucu insana geçtiği iddia edilmiştir. Halbuki günümüzde, bu iki iddianın da saçmalık olduğu bilinmektedir. Tarihsel bir analiz yapılacak olursa, AIDS'in bir eşcinsel hastalığı olduğu, hastalığa "AIDS" isminin verilmesinden öncesine dayanmaktadır. Yani bu hastalığın ilk tespitinin eşcinsellerde yapılmış olmasından ötürü, böyle bir algı yaratılmıştır. Halbuki günümüzdeki çalışmalar, AIDS'in eşcinsellik ile doğrudan bir alakası olmadığını net bir şekilde göstermektedir. Öte yandan sapık zencilerin maymunlarla seks yapmasından kaynaklı bir hastalık olduğunun söylenmesi de, açık bir şekilde absürttür ve bu saçmalığı ileri sürenlerin çarpık hayal gücüne dayanmaktadır. Zira elimizde, böyle bir çiftleşmeye dair hiçbir bilgi bulunmamaktadır.


Öte yandan, insanda görülen ve Dünya çapındaki asıl AIDS salgınının sorumlusu olan HIV-1 ve daha yerel olan, çok daha az ölümcül olan ve sadece Batı Afrika'da görülen HIV-2'nin en yakın akrabalarını incelemek, bize gerçeği gösterecektir. HIV-1'in, şempanzelerdeki (Pan troglodytes) SIV ile çok yakın akraba olduğu görülmektedir. HIV-2'nin ise en yakın akrabası, "isli mangabey" (Cercocebus atys) isimli maymunda görülen SIV olduğu nettir. Özellikle bu bulaşmanın gerçekleştiği yıllara bakıldığında, Afrika'da en yoğun olarak kullanılan evcil hayvanların şempanzeler ve isli mangabeyler olduğu görülmektedir. Çünkü yerleşim yerleri, bu türlerin yaşadığı bölgelere oldukça yakındır ve bu türlerin ticareti oldukça popülerdir. Dolayısıyla, arada illa cinsel bir ilişkinin bulunması şart değildir. Bu kadar sıklıkla temasa geçilen bu türlerle, açık yaraların değmesi, ortak unsurların kullanımı sırasındaki hatalar (bıçak, iğne gibi) ve benzeri sebeplerle türler arası virüs geçişi gerçekleşmiş olabilir. Evet, HIV en çok cinsel yolla bulaşan bir virüstür. Ancak bu, insan çok sıklıkla cinsel ilişkiye girdiği için böyledir. Maymunlardan insana geçiş, illa cinsellikle olmak zorunda değildir. En azından bu şekilde olduğuna dair elimizde hiçbir iz bulunmamaktadır.


HIV'in farklı soyları üzerinde biriken genetik mutasyonlardan yola çıkarak, geriye doğru bir analiz yapıldığında, HIV'in insana ne zaman bulaştığı yaklaşık olarak tahmin edilebilir. İstatistiki olarak yapılan araştırmalarda, %95 ihtimalle HIV'in insana ilk defa 1910-1945 yılları arasında bulaştığı görülebilmektedir. Gerçekten de, HIV'in yayılımına baktığımızda, o tekil geçişten sonra insanlar arası cinsel ilişkiden ötürü çok hızlı bir şekilde yayıldığı görülmektedir. Aşağıda, buna dair bir grafik görülmektedir:



Dolayısıyla böylesine önemli bir hastalığın, genellikle sığ düşünüşlü insanların "istenmeyen azınlıklar" olarak gördükleri eşcinsellere veya zencilere mal edilmesi, çağdışı bir zihniyetin ürünüdür. Bunu da açıkça belirtelim.


Bu noktayı toparlamamız gerekirse, insanlarda tehlikeli bir salgına dönüşecek olan HIV, atası olan maymun virüsünden (SIV) evrimleşerek gelmektedir. Üstelik bu evrimsel süreçte, tek bir HIV evrimleşmemiş, birçoğu süreç içerisinde birbirinden farklılaşarak oluşabilmiştir. Yapılan incelemelerde, SIV'den HIV'ye evrimin en az 4 farklı zamanda meydana geldiği görülmektedir. Yani maymundan insana bu virüsün geçişi, 4 farklı zamanda, 4 farklı noktada gerçekleşmiştir. İşte bunlar, HIV-1'in 3 ana grubunu ve HIV-2'nin evrimine sebep olmuştur. Bu zaman diliminin 20. yüzyılın başındaki 30 yıllık süreçte olduğunu zaten belirtmiştik.


Bu evrimsel sürecin ironik bir gerçeği, SIV'nin maymunlarda neredeyse tamamen etkisiz, zayıf bir virüs olmasıdır. Ancak virüs, insana geçtikten sonra geçirdiği evrimle, oldukça tehlikeli bir hal almıştır. Bunun sebebi şimdilik tam olarak bilinmemektedir. Ancak her ne sebeple olursa olsun, SIV'nin müthiş evrimsel değişimi, insanın karşı koyamayacağı kadar güçlü bir hal almıştır. Günümüzde, HIV'i durdurmaya yönelik bütün çabalarımız sonuçsuz kalmış, sadece göreceli olarak yavaşlatma şansımız olmuştur. Bununsa tek sebebi, evrimsel süreçtir. Virüsler, aşırı hızlı evrimleştikleri için, insan teknolojisi bu evrime yetişememektedir. Bu sebeple, HIV'i durdurmamız mümkün olamamaktadır. 


Ancak 21. yüzyılın başında yapılan bir keşif, bu konuda bizi umutlandırmaktadır. CCR5 yardımcı enzimini hatırlıyor musunuz? HIV, bunlara tutunarak makrofajlara yapışabiliyordu. Şimdi o konuya geri dönelim:


HIV Direnci ve HIV ile Mücadele


Yapılan araştırmalarda, özellikle Kuzey Avrupa'daki bazı insanların HIV'e karşı dirençli olduğu keşfedilmiştir. Bu, müthiş bir keşiftir, çünkü biz bir yandan HIV ile mücadele etmeye çalışırken, evrimsel süreç çoktan yolunu bulmuştur bile... Bilindiği üzere, insanın vücudu da, diğer her şey gibi mükemmellikten son derece uzaktır. Oldukça aksak ve hataya açık olan vücudumuz, çeşitli hastalıklarla sürekli olarak karşı karşıya kalmakta ve bu süreçte milyonlarca bireyimiz yok olmaktadır. Var olan bütün zekamız ve teknolojimiz, metrenin milyon ila milyarda biri boyutundaki varlıklarla bile mücadele edebilmemiz için yeterli olamamaktadır. Bu, tarih boyunca böyle olduğu gibi, 21. yüzyılda bile böyledir. 


İşte günümüzden 700 yıl kadar önce Kuzey Avrupa'da başlayan "bubonik veba" isimli bir hastalık, Avrupa'yı kırıp geçmiştir. Ancak bu süreçte, hastalığın bir yan etkisi olarak, CCR5 koenzimini üreten genlerde 32 baz çifti uzunluğunda bir mutasyon meydana gelmiştir. Bu mutasyona sahip bireyler, 700 yıl önceki bu vebadan başarıyla kurtulmuşlardır. Bu dönemde, Avrupa'daki insanların %30-60'ına karşılık gelen 25 milyon insan ölmüşlerdir. İşte tek bir mutasyon, bir grup insanın bu vebadan kurtulmasını sağlamıştır. Bu, doğrudan yararlı mutasyonların en güzel örneklerinden biridir.


Ancak bu mutasyonun önemi burada bitmemektedir. CCR5-Δ32‎ adı verilen bu mutant yapı, bubonik vebadan yaklaşık 650 yıl sonra ortaya çıkacak yeni bir salgına karşı tamamen rastlantısal (tesadüfi) bir şekilde direnç kazandırmıştır: HIV-direnci!


Günümüzde, bu mutasyona sahip birçok insan bulunmaktadır. Özellikle Kuzey Avrupa'da, bu direnç oranı HIV'in ortaya çıktığı zamanlarda %9 civarındadır. Günümüzde ise, bu oranın kimi yerde %20'ye ulaştığı görülmektedir! Bu ne demektir? Bu, insanın üzerinde evrimin halen işlediğini göstermektedir. Doğal Seçilim ve Genetik Sürüklenme gibi mekanizmalar sayesinde, insanın özellikleri halen gelişmektedir, değişmektedir. Evrim, durdurulamaz bir şekilde türler üzerindeki etkisini sürdürmektedir.


Aşağıda, CCR5-Δ32‎ mutasyonuna sahip bireylerin coğrafi dağılımı ve genetik frekansı (sıklığı) görülmektedir:



Görülebileceği gibi, bu mutasyonun sıklığı %0 ile %18 arasında değişmektedir. Ülkemizde de, %2-4 civarında bir oran ile HIV direnci bulunmaktadır.


İşte tüm bu anlattıklarımız, bir virüsün nasıl değiştiğini, neden değiştiğini ve farklı türlerde nasıl etkiler doğurabileceğini net bir şekilde göstermektedir. Evrim, çoğu zaman öngörülemez bir şekilde değişimler yaratmakta, özellikle genetik olan bu değişimler, süreç içerisinde birçok farklı sonuç doğurabilmektedir. İlk defa 1959 yılında Kongo'da tespit edilen AIDS'e, ancak 1982 yılında ismi konulabilmiş, 1986 yılında ise HIV keşfedilmiştir. Bu süreçte, biz bir yandan bu virüsü anlamaya ve durdurmaya çalışırken, diğer yanda virüs kendi evrimsel patikasında ilerlemeye devam etmektedir. Biz, bu evrim hızını yakalayamadığımız müddetçe de HIV, insanları öldürmeye devam edecektir.


Burada, HIV'den korunma yöntemlerine ve ilgili konulara değinmedik, çünkü bu bir başka yazımızda zaten ele aldığımız bir konu idi. Buradan, bu konuya ulaşabilirsiniz:


1 Aralık Dünya AIDS Günü, Cinsellik ve Seks Üzerine...


Umuyoruz ki bir virüsün evrim geçmişinin o virüs hakkında bize ne gibi bilgiler verdiğini anlamış, böylece Evrimsel Biyoloji'nin bizim için neden bu kadar önemli olduğunu, neden "Evrim'in ışığı olmaksızın Biyoloji'de hiçbir şeyin anlamı olmayacağını" kavrayabilmişsinizdir. 


Saygılarımızla.


ÇMB (Evrim Ağacı)


Kaynaklar ve İleri Okuma:


Evolutionary Analysis by Scott Freeman and Jon Herron


http://evolution.berkeley.edu/evolibrary/article/medicine_04


http://evolution.berkeley.edu/evosite/relevance/IA2HIV.shtml


Weiss RA (May 1993). "How does HIV cause AIDS?". Science 260 (5112): 1273–9.Bibcode 1993Sci...260.1273W. doi:10.1126/science.8493571


Douek DC, Roederer M, Koup RA (2009). "Emerging Concepts in the Immunopathogenesis of AIDS". Annu. Rev. Med. 60: 471–84.doi:10.1146/annurev.med.60.041807.123549


International Committee on Taxonomy of Viruses (2002). "61.0.6. Lentivirus".National Institutes of Health. Retrieved 2006-02-28


Plantier JC, Leoz M, Dickerson JE, et al. (August 2009). "A new human immunodeficiency virus derived from gorillas". Nat. Med. 15 (8): 871–2.doi:10.1038/nm.2016


Celum CL, Coombs RW, Lafferty W, Inui TS, Louie PH, Gates CA, McCreedy BJ, Egan R, Grove T, Alexander S, et al. (1991). "Indeterminate human immunodeficiency virus type 1 western blots: seroconversion risk, specificity of supplemental tests, and an algorithm for evaluation". J Infect Dis. 164 (4): 656–664. doi:10.1093/infdis/164.4.656


Barré-Sinoussi F, Chermann JC, Rey F et al. (1983). "Isolation of a T-lymphotropic retrovirus from a patient at risk for acquired immune deficiency syndrome (AIDS)".Science 220 (4599): 868–871.


Pollard, V. W. and Malim, M. H. (1998). "The HIV-1 Rev protein". Annu. Rev. Microbiol.52: 491–532. doi:10.1146/annurev.micro.52.1.491


Chitnis, Amit; Rawls, Diana; Moore, Jim (2000). "Origin of HIV Type 1 in Colonial French Equatorial Africa?". AIDS Research and Human Retroviruses 16 (1): 5–8.doi:10.1089/088922200309548

6 Yorum