Evrim'in Karanlık Yüzü: Öjeni

Yazdır Evrim

Merhaba arkadaşlar,

 

Bir süre önce bazı arkadaşlarımız bize bu kavramı doğrudan ya da dolaylı yollarla sordular. Biz de böyle bir not hazırlamaya karar verdik. Umarız herkese faydalı olur.

 

Öjeni, kelime anlamıyla, insan popülasyonlarının genetik frekanslarının kontrollü yönlendirmeyle iyileştirilmesi demektir. Yani, insan toplumlarının gen dağılımlarına müdahale ederek, bu dağılımların istenen bir yönde değiştirilmesi anlamına gelir. Bu müdahale, teknik olarak tamamen bilimsel olan bir müdahaledir: popülasyon içerisinde kimlerin çiftleşip kimlerin çiftleşemeyeceğine bir dış güç tarafından karar verilerek en uygun genetik kombinasyonların yaratılması hedeflenir. Bu sayede, "üstün insan ırkı"nın yaratılması amaçlanır. Ancak daha tanımından anlaşılabileceği gibi, bu isteğin etik ve ahlak ile çok ciddi sorunları bulunmaktadır. Dolayısıyla bilim tarafından çözülmesi zor bir problem olarak karşımıza çıkar.


Şunu söylemek gerekir ki, öjeniyi savunanların kullanmak istedikleri yöntem tamamen bilimseldir. Yani gerçekten de insanların gen haritaları çıkarılarak, en uyumlu genetik ürünlerin (yavruların) elde edilmesi sağlanabilir. Bu uygulama sürekli sürdürüldüğünde, nihayetinde atalarına göre istenen özellikler açısından (zihin, fiziksel kapasite, vs.) üstün bireyler elde edilecektir. Çünkü evrim bir doğa yasasıdır ve yöntemleri oldukça açıktır. Fakat burada karşımıza çıkan sorun şudur: bunu yapabiliyor olmamız, yapmamız gerektiği anlamına gelir mi? 


Bu sorunun cevabı bilimsel bir cevap olamamaktadır. Çünkü bilim bize iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı öğretemez. Bilim bize gerçekleri sunar, o gerçeklerle ne yapacağımız bizim ahlaki olgunluğumuza ve hayat görüşümüzün kapsayıcılığına ve derinliğine bağlıdır. Ancak toplumun dinamiklerini bilen ve anlayan herhangi bir şahıs, kendisinin diğerlerinin özgürlükleri hakkında karar verecek bir konumda olmadığını anlayabilmelidir. Çünkü öjenik bir müdahale, insanın "insan" olmasından ötürü özgür olması gerektiği düşüncesine karşıdır. Bu durumda öjeniyi savunacak biri, baskıcılığı ve zorbalığı savunmak durumundadır. Bu da bireyin özgürlükçülüğe karşı olması anlamına gelir. Dolayısıyla öjeni, her baskıcı düşünce gibi bir düğüm yaratır: kimin kiminle çiftleşeceğine kim karar verecektir? Bir diğer deyişle, kimin diğerlerinin doğuştan gelen özgürlüklüklerine müdahale etme hakkı olacaktır? Bu düğüm mantıklı ve bilimsel bir şekilde çözülemez. 

 

Öjeninin aslında çok "güzel" bir benzeşimi bulunmaktadır: Atomun parçalanması. Atomun parçalanması, radyografi, radyoloji ve nükleer santraller gibi çok önemli bilimsel araçların ve yöntemlerin ortaya çıkmasını sağladığı gibi, nükleer silahların ve acı dolu ölümlerin de ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Görülebileceği gibi atomun parçalanması sırasında ne iyi sonuçları, ne de kötü sonuçları hesaba katılabilir. Çünkü atomun parçalanabileceğinin bilinmesi, doğanın bir gerçeğinin keşfidir. Dolayısıyla bilim bu gerçeği ortaya koymak zorundadır. Bu gerçeğin ne yönde kullanılacağı, tamamen insanların kendi ahlak ve etik anlayışlarıyla ilgilidir. Bir taraf bu bilimsel keşfi kullanarak milyonların hayatını kurtaracak çözüm yolları üretirken, bir diğer taraf aynı bilimsel gerçekten yola çıkarak ölümcül bir silah yaratabilmektedir. Buradan, bilimin nasıl tarafsız olduğunu, onun iyilik/kötülük değerlerine, onu kullananların (genelde siyasetçiler) kişiliklerinin karar verdiğini görmekteyiz. Dolayısıyla bilimin suçlanması ya da yerilmesi tamamen saçmalıktır. Kendi konumuz bağlamında öjeni, nükleer füzelerin aksine, daha çok biyososyopolitik bir düşüncedir. Bunlara az sonra geleceğiz.

 

Aslında öjeninin çok eski bir tarihi vardır. Platon, devletin vatandaşların üreme aktivitelerini kontrol etmesi gerektiğini ileri süren ilk düşünürdür. Platon'a göre devlet, insanların üremesi bir kontrollü bir piyango oyunu ile kararlaştırmalıydı. Her bir çiftin bir "evlilik numarası" olmalıydı ve bu numara, bireylerin sağlıklılık, beceriler, vb. değişkenlerine göre belirlenmeliydi. Bu piyangoda, yüksek sayılara sahip olanların üreme şansının fazla olması gerekiyordu. Bu sebeple Platon'un görüşleri, Mendel'den önceki ilk genetik kalıtım düzenlemesi olarak görülmektedir. 

 

Daha sonradan gelen bazı antik toplumlar da bu tip öjenik yaklaşımlarda bulunmuşlardır. Spartalılarda, doğan bebek yaşlılarca kontrol edilir ve yaşamını sürdürüp sürdürmeyeceğine onlar karar verirdi. Ölmesi gerektiği düşünülenler, Taygetus Dağı'na götürülür ve orada öldürülürdü. Bu şekilde, daha çok erkekler öldürülürdü, çünkü erkeklerin hayatta kalması için beklenen özellikler çok daha fazlaydı ve onlara göre sadece güçlü erkekler hayatta kalmalıydı. Adolf Hitler, bu eleme yöntemlerinden dolayı Spartalıları övmüş ve göklere çıkartmıştır.

 

Romalılar da, benzer bir şekilde öjeni uygulamaktaydılar. Uygun bulmadıkları bebekleri Tiber Nehri'nde boğarak öldürürlerdi. 

 

Tüm bunlar bir yana, öjeniyi ilk defa bilimsel bir tabana oturtup, sistematikleştiren kişi, Charles Robert Darwin'in kuzeni Francis Galton'dır. Galton, fikirlerinin temelini Darwin'in Evrim Kuramı'na dayandırmaktadır. Galton, daha zeki insanların, daha az zeki insanlardan daha az çocuk doğurduklarını düşünüyordu. Bu sebeple de insan popülasyonları çok yavaş bir şekilde ilerleyebiliyordu. Galton'a göre bu doğumlar kontrol altına alınabilirse, sadece zekilerin daha fazla çocuk yapmasına izin verilebilir, böylece de insanlar sürekli daha zeki toplumlara doğru evrimleşebilirdi.

 

Darwin, ömrü boyunca kuzeninin bu fikirlerini "sapkınlık" olarak değerlendirdi ve çok şiddetli bir şekilde karşı çıktı. Darwin'e göre insani değerler de bilim kadar önemliydi ve hiçbiri diğerinin önüne geçmemeliydi. Kuzeni Galton'ın fikirleri ise açık bir şekilde insani değerlerin ihlaliydi. Kimse, bir diğerinin üreme davranışlarına karışmamalı, ailevi yaşantısına müdahale edememeliydi. Galton, Darwin'e duyduğu sonsuz saygıdan dolayı sesini çıkartamadı ve Darwin'in hayatı boyunca fikirlerini kendi içerisinde yaşadı. Ancak Darwin'in 19 Nisan 1882 yılında ölümünden 1 sene sonra, 1883 yılında yazdığı İnsan Fakültesi ve Gelişimi Üzerine Araştırmalar isimli kitabında "öjeni" (Yunanca: eu-genēs: iyi-doğan) kelimesini ortaya attı. 1904 yılında ise öjeniyi "insanın doğum kalitesini arttırma ve en yüksek avantajı sağlama bilimi" olarak tanımladı. Galton, düşüncelerinin çoğunu Adolphe Quetelet'in istatistiki hesaplarına dayandırmıştır. Quetelet, kendi tanımıyla "sosyal fizik" alanıyla ilgilenmekteydi. 

 

Daha sonradan, bu düşünceler Charles Davenport tarafından ele alındı. Amerikalı bir bilim insanı olan Davenport, günümüzde de Dünyaca meşhur bir öjenikçi olarak bilinmektedir. Davenport, 1904 yılında Biyolojik Deney İstasyonu'nu kurdu ve 1910'da Öjeni Kayıtları Ofisi'ni hayata geçirdi. Bu kurumlar, öjeni kurallarını belirleyecek olan kurumlar haline gelecekti. 

 

Öjeni, tüm Dünya'da hızla yayıldı ve 20. yüzyılın ortalarında en üst noktasına ulaştı. Öjeni; Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Avusturalya, Brezilya, Kanada, Almanya, Japonya, Çin, İsveç, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, İzlanda, Norveç ve İsviçre'de farklı şekillerde hayata geçirildi ve bir nevi uygulandı. Bu ülkelerde belirli dönemlerde devletin hangi çocukların sağlıklı, hangilerinin eksik olduğunu belirleme yetkisi olduğu ilan edildi. Bunlara burada girerek yüzlerce örnek vermek istemiyoruz. Çünkü hepsi temelde aynı mantığı paylaşıyordu: Belirli gruplar, belirli diğer grupların üreme aktivitelerine müdahale edebilmeli, böylece üstün insan türleri evrimleştirilebilmeliydi.

 


Öjeni, bilimsel midir? Doğal mıdır?

 

Şimdi biz, Evrim Ağacı olarak, daha derin araştırmaları size bırakıyoruz, çünkü aslında bilimsel olsa da hiçbir doğal tarafı olmayan bu düşüncelerin üzerinde fazla durmaya gerek olmadığını düşünüyoruz.

 

Öjeninin ardında yatan Yapay Seçilim, elbette ki son derece bilimsel ve evrim üzerinde birebir etkili olan bir uygulamadır. İnsan da, sıradan bir hayvan türü olduğu için, bütün doğa yasalarına, dolayısıyla da evrime tabidir. Yani insan popülasyonlarını da, tıpkı diğer hayvan ve bitki türleri gibi belirli yönlerde seçerek ve üremelerini kısıtlayarak istediğiniz özelliklere sahip insanlar elde etmeye çalışabilirsiniz. Şimdi bunun arkasındaki mantığa tarafsız olarak bakalım:

 

Bu tip bir uğraşı etkileyen birkaç önemi nokta vardır: İlk olarak, insanı seçebilecek olan tek tür yine insandır. Dolayısıyla bilim insanları ile deneklerin ömürleri birbirine hemen hemen eşittir. Bu da, çok uzun süreli uğraşlar demektir. Çünkü evrim, yavaş bir değişim yasasıdır. Bu yasayı uygulamak için de, çok uzun zamanlar gerekmektedir. Deneyi yapacak olan bilim insanlarının ömürleri, herhangi bir değişim gözlemeye yetmeyecektir. Dolayısıyla çok kontrollü ve muhtemelen devlet tarafından desteklenmesi gereken, uzun soluklu deneyler planlanmalıdır. Örneğin bir kuruma bu görev verilmeli, denekler için (insanlar) çok geniş bir habitat (mümkünse koca bir ada ya da dışarıyla bağlantısı kesilecek olan bir şehir) oluşturulmalı ve kurum, yüzyıllar, hatta bin yıllar boyunca bu deneyi sürdürmelidir. 

 

Burada bir diğer önemli nokta, genetik müdahalelerdir. Genetik biliminin ilerlemesi sayesinde bu süreçler belli oranlarda hızlandırılabilmektedir. Ancak yine de, bir hayvana (insan) genetik müdahalede bulunduğumuzda ne tip yan etkiler oluşturacağını öngörmek mümkün olmamaktadır. Dolayısıyla yukarıdaki paragraftaki gibi herhangi bir genetik müdahale olmayan bir deney, çok daha sağlıklı olacaktır.


Esasında genetik biliminin varlığı, öjeni fikrini bir nevi anlamsızlaştırmaktadır. Çünkü öjeni gibi yavaş bir evrimsel değişimi insanlara yapay yollarla uygulamayı hedeflemektense, genetik bilimini geliştirerek istediğimiz değişimleri yaratabileceğimiz teknolojileri desteklemek çok daha kolay bir yöntem olacaktır. Çünkü genlere doğrudan müdahale edebildikten sonra, seçilimin iş görmesini beklemek anlamsız olacaktır. Ancak şu anda genetikte her türlü müdahaleyi istediğimiz gibi yapamamaktayız. Çünkü genleri kapsamlı olarak değiştirmeye kalktığımızda, dengesiz yapılar elde etmekteyiz ve genleri değiştirilen canlılar yaşamlarını arzu ettiğimiz kadar uzun sürdürememektedir. Yine de bu teknolojilerin geliştirilmesine çaba sarf etmek, öjeniyi kullanarak sonuç elde etmekten çok daha kolay olacaktır.


Tabii ki, tüm bu tarafsız yaklaşımın karşısına koca bir engel çıkmaktadır: etik. Başından beri bahsettiğimiz gibi, insan türünün biyolojik evrimi haricinde yadsınamaz bir de kültürel evrimi bulunmaktadır. Dolayısıyla, sadece biyolojik yapımız üzerine eğilmek, türümüzü biraz hafife almak, biraz da eksik analiz etmek olacaktır. Kültürel yapımız içerisinde geliştirdiğimiz bazı evrensel normlar, bize çok net yasalar kazandırmaktadır. Örneğin, uluslararası bir çapta insanlar üzerinde deney yapılması yasaktır. Bu sebeple, öjeni savunucularının istediği gibi kontrollü bir seçilimin insanlara uygulanması için bu yasakların kaldırılması gerekmektedir. Bu da, çok daha tehlikeli sonuçlar doğurabilecektir. Bu yüzden nasıl elde edilebileceğinden dahi emin olmadığımız ve muhtemelen yüzlerce veya binlerce yıl sürecek bir deneme-yanılma süreci için bu tehlikeleri göze almak anlamsızdır.

 


Peki, tüm bu deneyler ve düşünceler doğal mıdır?

 

Bu, iki uçlu bir mızraktır. Bir bakış açısına göre bu doğal olabilir. Bir diğerine göre ise kesinlikle doğal değildir:

 

Bir takım bilim insanları bu tip uç görüşleri sapkınlık olarak değerlendirir ve kesinlikle kabul etmezler. Dayandıkları nokta, bu tip kavramların doğada asla görülmemesidir. Hiçbir hayvan, kendi türünün hayatta kalma veya üreme mücadelesini engelleyemez ya da destekleyemez. Doğada bu süreçler normal ve "sakin" bir şekilde işler, gider.

 

Bir diğer grup bilim insanına göre ise bu gayet doğal bir düşüncedir (bu, uygulanması gereklidir demekle aynı şey değildir; sadece doğal bir düşünce olduğu belirtilmektedir). Çünkü insan da bir tür hayvandır ve ne olursa olsun, evrimleşen organı zeka olduğu için, bu zekadan doğan her türlü ürün de doğal sayılmalıdır. Doğa, sonuçlarını bilerek adım atmamaktadır. Tamamen rastlantısal olarak, belirli parametrelere bağlı olarak ilerler. Canlılar da, bu doğa koşullarına göre evrim geçirirler. İnsan da evrimini bu yönde geçirmiş olan bir hayvan türüdür.

 

Biz, Evrim Ağacı olarak bu iki görüşü birleştirmekten yanayız:

 

Evet, öjeni, doğal bir olgudur, insan zihninin basit bir ürünüdür. Ancak aynı şekilde, ahlak yargıları ve etik de insan aklının diğer ürünleridir. Dolayısıyla bunlar arasında bir denge aranmalıdır. İnsan, her ne kadar bilimsel olarak öjeni ile "üstün ırk"a ulaşabilecek olsa da, herhangi bir insanın diğerine genel (doğuştan gelen ve evrensel) bir üstünlüğü bulunmadığı için, hiçbir insanın diğerinin üreme aktivitesini kısıtlandırma yetkisi de bulunmamaktadır. Devlet, insanların üzerinde olan bir kurum değil, insanlara hizmet etmek için var olan bir uşaktır. Dolayısıyla hiçbir zaman devlete, üreme faaliyetlerinin, en azından öjenik açıdan denetimi verilemez. Devlet, kimi durumda (bkz: Çin) üreme kısıtlaması getirebilir ya da üremeyi teşvik edebilir (bkz: İsveç). Ancak bu illa uygulanacaksa (ki bu ülkelerin sebepleri anlaşılırdır), tüm vatandaşlara eşit olarak uygulanmalıdır ve hiçbir ayrım gözetilmemelidir.

 

Öjeni, günümüzde etkisini kaybetmiş ve ırkçılık ile karışmış bir sahte-bilim türü olarak görülmektedir. Biz de, Evrim Ağacı olarak bu düşünceye böyle yaklaşmaktan yanayız. İnsan, sosyal bir hayvan türüdür ve insan popülasyonlarını bir arada tutan bazı kavramlar bulunmaktadır: Ne olursa olsun din, bunlardan biridir. Ayrıca dinin kendi sınırları içine almaya çalıştığı, halbuki kökenleri dinlerden çok daha eskilere uzanan ahlaki yargılar ve etik değerler, insan toplumlarını düzenleyici olgulardır. Bunları göz ardı etmek, insani sosyal değerleri göz ardı etmeye benzer ve sosyal düzenin tehlike altına girmesi demek olabilecektir. Evrim Ağacı olarak, dinin ahlaki değerlerle ilgili sahiplenişini reddetmekle beraber, asla ahlaki değerlerin önemsizliğini ileri sürmemekteyiz. Öte yandan, herhangi bir dine sahip olmayan birinin, çok sıkı bir dindardan çok daha ahlaklı biri olabileceğini biliyor ve bu tip özgür düşünceli kişileri destekliyoruz.

 

Çok büyük bir ihtimalle insanın sonu, herhangi bir doğa olayından değil, kendi kendini yok etmesi şeklinde olacaktır (doğa olayı sebebiyle olsa da, bu olaydan insanlar sorumlu olması muhtemeldir). Bu sebeple, insanların bir an önce o çok övündükleri "zekalarını" kullanmaya başlayıp, birbirleriyle boğuşmak ve üstünlük sağlamak yerine, ortak "düşmanımız" olan hastalıklara, gök cisimlerine, vb. olgulara karşı bilimi geliştirmeli ve güçlendirmelidirler. İnsan, Evren'in çok küçük bir kısmını görebilmekte, kendi doğasını henüz yeni keşfetmeye başlamaktadır. Buna rağmen birbirine olan üstünlük savaşı binlerce yıllık bir geçmişe sahiptir. 

 

Unutmamalıyız ki, muhtemel ve istatistiki olarak yakın bir gelecekte (birkaç bin ya da on bin yıl içerisinde) Dünya'ya çarpacak bir göktaşı, bütün insan türünü ortadan kaldırabilecektir. O zaman, bu tip genetik üstünlüklerin veya ülkeler arası savaşların hiçbir anlamı kalmayacaktır. Sık sık tekrar ettiğimiz gibi: 65 milyon yıl önce Dünya'nın hakimi dinozorları haritadan silen göktaşı 10 km. çapındadır. Günümüzdeki teknoloji ile, elimizdeki tüm nükleer silahları da seferber etsek, bu göktaşını bırakın yörüngesinden çıkarmayı, üzerinden işe yarar bir parça koparmamız bile olanaksız olarak değerlendirilmektedir. Bu sebeple aklımızı başımıza almakta fayda görüyoruz. "Üstün ırk" gibi farazi emelleri hedef koymaktansa, elimizde halihazırda bulunan zekamızı ve insani değerlerimizi kullanarak kendimizi geliştirmeliyiz. Çünkü şu anda bile, insanlık olarak esasında olabileceğimiz noktadan çok uzağız. Çünkü birbirimizi yemekle ve bu tip anlamsız ve işe yaramaz hayaller peşinde yüz yıllardır koşmaktayız. 


Bunları aşıp, bilimsel bir olgunluğa erişmenin vakti çoktan geçiyor.

 

Umarız hepinize faydalı bir yazı olmuştur.

 

Saygılarımızla.


ÇMB (Evrim Ağacı)

6 Yorum