Evrimin Gerçek Olduğunu Nasıl ve Nereden Biliyoruz?

Yazdır Evrimin Gerçek Olduğunu Nasıl ve Nereden Biliyoruz?

Türlerin, pekçok nesil boyunca kademeli olarak değişmesi fikri, biyolojinin temel taşıdır. Peki bunun doğru olduğunu nereden biliyoruz? Bu makalemizde, evrimin çok temel ama öğretici düzeydeki kanıtlarından ve evrime dair herkesin anlayabileceği düzeydeki bilimsel verilerden bahsedeceğiz.

Evrim, bilimin tamamında bulunan en büyük kuramlardan birisidir. Hayatı, özellikle de ilk basit yaşamın, bakterilerden meşe ağaçlarına ve mavi balinalara kadar bugün gördüğümüz tüm devasa çeşitliliği nasıl meydana getirdiğini açıklamaya koyulmuştur. 

Evrim, bilim insanları için bir gerçektir. Dünyanın kabaca küre şeklinde olduğunu, yerçekiminin bizi onun üstünde tuttuğunu ve piknikteki arıların can sıkıcı olduğunu ne kadar kesin bir şekilde biliyorsak, yaşamın evrimleştiğini de o kadar kesin şekilde biliyoruz. Peki biyologlar bundan neden çok emin? Kanıt ne? Kısa cevap şu: O kadar çok kanıt var ki, nereden başlayacağını bilmek zor. Fakat, yine de, yaşamın gerçekten de evrimleştiğinin kanıtlarını yüzeysel de olsa özetlemek mümkün ve burada yapacağımız da bu. Böylelikle, eğer ki biri size "Nasıl evrimin yaşandığından emin olabiliyorsun ki?" diye sorduğunda, ona bu makaleyi okutabilirsiniz!

 
1830’larda Charles Darwin


İlk önce, Darwin'in evrim kuramının gerçekte ne söylediğini hızlıca hecelemek, yardımcı olabilir. Çoğumuz genel fikre sahibizdir: Türler zamanla değişir, sadece en uygun olan hayatta kalır ve maymun benzeri bir yaratık, bir şekilde insanları meydana getirmiştir.

Darwin'in evrim kuramı, her yeni canlının kendi ebeveyninden hafifçe farklı olduğunu ve bu farklılıkların bazen çocuklara yardımcı olduğunu veya onlara engel teşkil ettiğini söyler. Canlılar yiyecek ve çiftleşme için yarıştıkça, avantajlı özelliklere sahip olanlar daha fazla çocuk üretirken, yardımcı olmayan özelliklere sahip olanlar hiç üretemeyebilir. Bu yüzden, belirli bir nüfusta avantajlı özellikler yaygın hale gelir ve yardım etmeyen özellikler kaybolur.

Yeterli süre verildiğinde, bu değişimler artar ve bir seferde küçük bir değişimle, yeni türler ile yeni canlı çeşitlerinin ortaya çıkmasına yol açar. Adım adım, solucanlar balığa dönüşmüş, balıklar karaya çıkmış ve dört bacak kazanmış, bu dört bacaklı hayvanlar tüylenmiş ve sonunda bazıları iki ayak üzerinde yürümeye başlamış, kendilerini "insanlar" olarak adlandırmış ve evrimi keşfetmişlerdir.

Buna inanması zor olabilir. Anlamamız gereken bir şey varsa, o da sizin ebeveynlerinizle aynı olmadığınızdır: belki saçınız farklı bir renktedir veya daha uzunsunuzdur veya daha neşeli bir doğanız vardır. Fakat, sayısız nesil boyunca bir solucanın soyundan geldiğinizi kabul etmek çok daha zordur.

Pek çok insan bunu kesinlikle kabul etmez. Fakat bir an için her şeyi unutun. Bunun yerine, Charles Darwin'in yaptığı şekilde, kendi kapınızın önünden başlayın.

 
Evcil Bir Tavuk!


Darwin'in ilk olarak 1859'da yayınlanan Türlerin Kökeni kitabı, okuyucudan benzer şeylere bakmasını isteyerek başlar. Keşfedilmemiş tropik adalar veya uzak ormanlara değil, çiftliğe ve bahçeye bakmasını ister. Orada, canlıların özelliklerini kendi çocuklarına geçirdiğini ve o canlının doğasını zamanla değiştirdiğini kolayca görebilirsiniz.

Darwin, yetiştirme ve çiftleştirme işlemine dikkat çekiyordu. Çiftçiler ve bahçıvanlar, nesiller boyunca hayvanları belirli bir amaç doğrultusunda çiftleştirerek daha büyük veya daha güçlü olmalarını ve bitkilerin daha fazla ürün vermesini sağladılar.

Hayvan yetiştiricileri, tam olarak Darwin'in evrimin çalıştığını hayal ettiği şekilde çalışıyordu. Daha fazla yumurta üreten tavukları çoğaltmak istediğinizi varsayın. Önce, diğerlerinden daha fazla yumurtlayan tavukları bulmalısınız. Ardından, yumurtalarından civciv çıkmasını ve çıkan bu tavukların yeniden üremesini sağlarsınız. Bu tavuklar da daha fazla yumurtlamalıdır. 

Eğer işlemi her nesilde tekrarlarsanız, sonunda vahşi tavukların yaptığından çok daha fazla yumurta veren tavuklarınız olacaktır. Dişi bir orman kümes hayvanı (evcil tavuğun en yakın vahşi akrabası), bir yılda 30 yumurta verebilir, oysa çiftlik tavukları on kat daha fazla üretebilir. 

 
Hindistan'da vahşi bir orman tavuğu.


Nesilden nesle olan bu değişimler, "değişim mirası" olarak adlandırılır.  Genç bir tavuk, pek çok şekilde anne babasına benzeyecektir: tanınır şekilde bir tavuk olacaktır ve kesinlikle bir yerdomuzu olmayacaktır ve muhtemelen, diğer tavuklara benzediğinden daha fazla anne babasına benzeyecektir. Fakat aynısı olmayacaktır. İngiltere'deki College Longon Üniversitesi'nden Steve Jones şöyle söylüyor: "İşte evrim budur. Bu, bir dizi hatanın artmasıdır."

Çiftleştirmenin sadece az miktarda değişim yapabildiğini düşünebilirsiniz, fakat bunun sonu yok gibi görünüyor. Darwin şöyle yazıyor: 

"Değişen bir canlının, yetiştirme altında değişimi kestiği hiçbir kayıtlı olay yoktur. Örneğin buğday gibi yetiştirdiğimiz en eski bitkiler, hâlâ yeni çeşitler sunmaktadır: evcilleştirdiğimiz en eski hayvanlar hâlâ hızlı ilerleme veya değişim geçirme yeteneğine sahiptir."

 
Yapay Seçilim İş Başında!

Köpekler, kurtlardan yapay seçilim yoluyla evrimleştirilmişlerdir!


Darwin'in iddia ettiği üzere çiftleştirme, aslında insan denetimi altında bulunan evrimdir. Bu bize, nesilden nesle gerçekleşen küçük değişimlerin birikebildiğini gösteriyor. Jones, "Bu kaçınılmazdır. Bunun gerçekleşmesi zorunludur," diyor.

Yine de, daha fazla yumurta veren tavukları özenle çiftleştirmek, yeni türlerin doğal evrimine karşı büyük bir adımdır. Evrim kuramına göre, bu tavuklar sonuçta dinozorların soyundan gelmiştir ve eğer daha geriye giderseniz, balıklardan gelmişlerdir.

Cevap basittir, evrimin büyük değişimler meydana getirmesi uzun bir süre almıştır. Bunun kanıtını görmek için, daha eski kayıtlara bakmanız gerekir. Fosillere bakmak zorundasınız. 

 
On milyonlarca yıl yaşında, fosilleşmiş bir kaplumbağa

Fosiller, uzun süredir ölü olan canlıların, kayalarda korunmuş halde duran kalıntılarıdır. Kayalar birbiri üzerine katmanlar halinde serilmiş olduğu için, fosil kayıtları genelde tarih sırasına göre düzene konmuştur: En eski fosiller en altta bulunur. 

Fosil kayıtlarını gözden geçirmek, yaşamın zamanla değiştiğini açık hale getirir. Bütün canlıların en eski fosilleri, bakteri gibi tek hücreli canlıların kalıntılarıdır ve hayvanlar ile bitkiler gibi daha karmaşık şeyler, yalnızca daha sonra ortaya çıkarlar. Hayvan fosilleri arasında balık, suda ve karada yaşabilen hayvanlardan, kuşlardan veya memelilerden çok daha erken ortaya çıkar. En yakın akrabalarımız olan maymunlar, yalnızca en üstteki (en genç) kayalarda bulunmuştur.  Jones, şöyle diyor: 

"Ben her zaman evrim için en ikna edici delilin, fosil kaydında bulunduğunu düşünürüm. Türlerin Kökeni'ndeki her altı sayfadan birinin, fosil kayıtlarıyla ilgili olması dikkate değerdir. Darwin, evrimin gerçekleştiğine dair bunun inkâr edilemez bir durum olduğunu biliyordu."

Bilim insanları, fosiller üzerinde titiz bir şekilde çalışarak, nesli tükenen çoğu türü, bugün yaşayanlarla ilişkilendirmeyi başarabilmişti ve bazen birisinin başka birinin soyundan geldiğini göstermişlerdi. 

Örneğin 2014 yılında araştırmacılar, bugünün bütün aslanları, kaplanları ve ayılarının ortak bir atası olabilecek olan Dormaalocyon adlı 55 milyon yıllık bir etobur hayvanın fosillerini tanımlamışlardı. Dormaalocyon'ın diş şekilleri, bunu açığa vuruyordu.

Hâlâ ikna olmamış olabilirsiniz. Bu hayvanların hepsinin benzer dişleri olabilirdi, fakat aslanlar, kaplanlar ve Dormaalocyonlar hâlâ farklı türler. Bir türün diğerine evrimleştiğini gerçekten nasıl biliyoruz? 

 
Microraptor Bir Dinozordu, Fakat Neredeyse Bir Kuştu!


Fosil kaydı burada sadece bir yere kadar yardım edebilir, çünkü eksiktir. Jones şöyle söylüyor: "Eğer çoğu fosil kaydına bakarsanız, aslında epey uzun bir süredir dayanan bir şekil görürsünüz ve sonra, sahip olduğunuz bir sonraki fosil demeti, daha önce elinizde bulunan fosilden epey farklı olur."

Fakat gitgide daha fazla iz buldukça, bir "geçiş fosilleri" zenginliği keşfediliyor. Bu "kayıp bağlantılar", benzer türler arasında bulunan durak noktalarıdır. 

Örneğin, daha önce tavukların dinozorların soyundan geldiğini söylemiştik. 2000 yılında, Çin Bilimler Akademis'nden Xing Xu'nun önderlik ettiği bir takım, Microraptor adı verilen ve çağdaş kuşlara benzer tüyleri olan ve belki de uçabilen küçük bir dinozor tanımlamıştı. 

Yeni bir türün evrimini, gerçekleşirken gözlemlemek de mümkündür.

 
Galapagoslar'dan bir orta yer ispinozu.

2009 yılında, New Jersey'deki Princeton Üniversitesi'nden Peter ve Rosemary Grant, Darwin tarafından ziyaret edilen aynı adalar olan Galapagos Adaları'nın birinde, yeni bir ispinoz kuşu türünün nasıl oluştuğunu anlattılar.

1981 yılında yalnızca bir orta yer ispinozu, Büyük Defne adı verilen bir adaya gelmişti. Olağandışı şekilde büyüktü ve yerel kuşlardan biraz farklı ötüyordu.

Çiftleşmeyi başardı ve çocukları, onun olağandışı özelliklerini kazandılar. Birkaç nesil sonra, türeme yoluyla soyutlandılar: diğer kuşlardan farklı görünüyorlardı ve farklı ötüyorlardı, bu yüzden sadece kendi aralarında çifleşebildiler. Bu küçük kuş grubu, yeni bir tür oluşturdu: "türleştiler".

Bu yeni tür, atalarından sadece ufak miktarda farklıydı: gagaları farklıydı ve alışılmadık şekilde ötüyorlardı. Fakat, çok daha etkileyici değişimleri gerçekleşirken izlemek mümkün.


 Escherichia coli Bakterisi Evrimleşirken Yakalandı!


Michigan State Üniversitesi'nden Richard Lenski, dünyanın en uzun süren evrim deneyinden sorumlu.

1988'den beri Lenski, kendi laboratuvarında 12 Escherichia coli bakterisi nüfusunu takip ediyor. Bakteriler, beslenecekleri besinlerle birlikte kaplar içinde kendi hallerine bırakılıyor ve Lenski'nin takımı, küçük örnekleri düzenli olarak donduruyor. E. coli, artık 1988'de olduğu gibi değil. Lenski şöyle söylüyor: 

"12 nüfusun tamamında, bakteriler kendi atalarından çok daha hızlı büyüyecek şekilde evrimleşti." 

Bakteriler, onun verdiği özel kimyasal karışımlarına uyum sağlamış. 

"Bu, Darwin'in adaptasyon kavramının, doğal seçilim tarafından çok doğrudan şekilde gösterilmesi. Şimdi, deneydeki yaklaşık 20 yıl içinde, sıradan bir soy, atalarından yaklaşık %80 daha hızlı büyüyor."

2008 yılında Lenski'nin takımı, bakterinin büyük bir atılım yaptığını bildirdi. Bakterilerin içinde yaşadığı karışım, E. coli'nin sindiremediği bir kimyasal olan sitrat içeriyordu. Fakat deneydeki 31.500 soy içinde, 12 nüfustan bir tanesi sitrat ile beslenmeye başladı. Bu durum, insanların aniden ağaç kabuğu yeme yeteneğine sahip olmasına benziyor. 

Lenski, sitratın her zaman orada bulunduğu söylüyor, "bu yüzden, nüfusların hepsi, bir bakıma bunu kullanma yeteneğini evrilmeştirme fırsatına sahip oldu... Fakat 12 nüfustan sadece bir tanesi bunu yapmanın yolunu buldu."

Bu noktada, Lenski'nin bakteri örneklerini düzenli olarak dondurma alışkanlığının çok önemli olduğu ortaya çıktı. Daha eski örnekleri gözden geçirebiliyordu ve sitrat yiyen E. coli'yi meydana getiren değişimleri takip edebiliyordu.

Bunu yapmak için, elini taşın altına koyması gerekmişti. Darwin'in zamanında var olmayan, fakat evrim kavrayışımızda tümüyle devrim yaratan bir aracı kullanmıştı: genetiği.

 
Hepimiz, Genlerimizi Uzun DNA Moleküllerinde Taşırız


Yaşayan bütün şeyler, DNA şeklinde genler taşırlar.

Genler, bir canlının nasıl büyüdüğü ve geliştiğini kontrol ederler ve ebeveynden çocuklara geçerler. Bir anne tavuk bir sürü yumurta verince ve bu özelliği çocuklarına aktarınca, bunu kendi genleri üzerinden yapar. 

Bilim insanları geçen yüzyıl boyunca farklı türlerde bulunan genleri sınıflandırdılar. Yaşayan bütün şeylerin, kendi DNA'larında aynı şekilde bilgi depoladığı ortaya çıktı: hepsi, aynı "genetik kodu" kullanıyordu.

Dahası, canlılar aynı zamanda pek çok geni paylaşıyor. İnsan DNA'sında bulunan binlerce gen, bitkiler ve hatta bakterinin de dahil olduğu diğer canlıların DNA'sında da bulunabiliyor. Bu iki gerçek, çağdaş yaşamın tümünün, milyarlarca yıl önce yaşamış olan "son evrensel ata" dan, yalnızca bir ortak atanın soyundan geldiğini gösteriyor.

Canlıların ne kadar gen paylaştığını karşılaştırarak, ne kadar akraba olduklarını çözebiliyoruz. Örneğin insanlar, şempanzeler ve goriller ile diğer hayvanlardan daha çok gen paylaşıyorlar ve bu miktar %96 kadar büyük. Bu durum, onların en yakın akrabalarımız olduğunu söylüyor. Londra'daki Doğal Tarih Müzesi'nden Chris Stringer şöyle söylüyor: 

"Bu durumu, bu ilişkilerin zaman boyunca bir değişim dizisine dayalı olduğu gerçeğinden başka bir şekilde açıklamaya çalışın. Şempanzeler ile ortak bir atamız var ve biz ile onlar, bu ortak atadan beri birbirimizden farklılaştık."

Genetiği kullanarak evrimsel değişimlerin detayını da izleyebiliriz. Austin'deki Texas Üniversitesi'nden Nancy Moran şöyle söylüyor: 

"Farklı bakteri türlerini karşılaştırabilir ve onların paylaştığı genleri bulabilirsiniz. Bu genleri ayırt ettiğiniz zaman... farklı nüfus türlerinden nasıl evrimleşmiş olduklarına bakabilirsiniz."

 
DNA'mızı yoğun şekilde paketlenmiş kromozomlarda taşırız.


Lenski, kendi E. coli örnekleri üzerinden geriye gittiğinde, sitrat yiyen bakterilerin DNA'larında, diğer bakterilerde olmayan birkaç değişim olduğunu buldu. Bu değişimler mutasyon olarak adlandırılıyor. Bunlardan bazıları, bakterilerin yeni yeteneklerine sahip olmadan uzun zaman önce meydana gelmişti. Lenski şöyle diyor: 

"Kendi özünde bu mutasyonlar, sitrata alışma yeteneğini vermediler fakat daha sonra bu yeteneği veren sonraki mutasyonlar için zemin oluşturdular."

Bu karmaşık olaylar zinciri, neden sadece bir nüfusun bu yeteneği evrimleştirdiğini açıklamaya yardımcı oluyor. Bu aynı zamanda, evrim hakkında önemli bir noktayı gösteriyor. Belirli bir evrimsel basamak son derece ihtimal dışı görünebilir, fakat yeterli miktarda canlı buna doğru itilirse, onlardan biri muhtemelen bunu yapacaktır ve bu sadece bir tanesini gerektirir.

Lenski'nin E. coli'si, evrimin canlılara kökten yeni beceriler verebildiğini gösteriyor. Fakat evrim her zaman daha iyiye gitmez. Onun etkileri, en azından bizim gördüğümüz kadarıyla, genelde rastgeledir.

 
Yaşam ağacı

Moran'ın söylediğine göre, bir canlıda değişimlere neden olan mutasyonlar, çok nadiren iyi yönde olur. Aslında, çoğu mutasyonun canlının işleyişi üzerinde ya hiç etkisi yoktur, ya da olumsuz bir etkisi vardır.

Bakteriler, soyutlanmış çevrelere hapsedildiği zaman, bazen istenmeyen genetik mutasyonlar kazanıyorlardı ve bunlar doğrudan her nesle geçiyordu. Bu durum zamanla, türlere gitgide zorluk çıkarıyor.  Moran şöyle söylüyor: 

"Bu gerçekten evrim sürecini gösteriyor. Bunun hepsi sadece adaptasyon ve işlerin iyiye gitmesi değil, aynı zamanda işlerin kötüye gitmesi için büyük bir olasılık var."

Dahası, canlılar bazen yeteneklerini kaybedebiliyorlar. Örneğin, karanlık mağaralarda yaşayan hayvanlar, genelde gözlerini kaybediyor.

Bu size tuhaf görünebilir. Evrimi, türlerin geliştiği ve daha az ilkel hale geldiği biyolojik bir iyileşme süreci olarak düşünmeye yatkınızdır. Fakat böyle olması gerekmiyor.

 
Zürafalar, Uzun Boyunlarını Nasıl Elde Etti?


İyileşme kavramı, canlıların evrimleştiği fikrini Darwin'den önce destekleyen Jean-Baptiste Lamarck adlı bir bilim insanına kadar takip edilebilir. Onun yaptığı katkılar yaşamsaldı.

Fakat Darwin'den farklı olarak Lamarck, sanki doğal olarak gelişmek istiyorlarmış gibi, canlıların kendi yaşadıkları çevreye kasıtlı bir tepki olarak bu çevrelerde yaşamada daha iyi hale geldiğini düşünmüştü. Lamarck'ın kuramı, zürafaların uzun boyunlara sahip olduğunu, çünkü atalarının uzun ağaçlara erişmek için uzandıklarını ve sonra yeni kazandıkları uzun boyunlarını çocuklarına aktardıklarını söyleyecektir. Jones şöyle diyor: 

"Darwin, Lamarck hakkında özel olarak yazmıştı ve onun kuramının tamamen saçma olduğunu, bunun sınanamayacağını söylemişti. Onların gelişmek istemeleriyle ne kastetmişti? Bunu nasıl sınayabilirdiniz?"

Darwin'in alternatif bir kuramı vardı: doğal seçilim. Bu, zürafaların uzun boyunlarına tamamen farklı bir açıklama sunuyor.

Çağdaş zürafaların bir atasını hayal edin, bir geyik veya antilopa benzeyen bir şey olsun. Eğer bu hayvanların yaşadığı yerde bir çok uzun ağaç bulunsaydı, en uzun boyunlara sahip olan hayvanlar daha fazla besin elde edecekti ve daha kısa boyunlara sahip olanlardan daha iyi iş çıkaracaklardı.

Birkaç nesil sonra tüm hayvanlar, atalarından hafifçe daha uzun boyunlara sahip olacaklardı. Yine, en uzun boyunlara sahip olanlar en iyi işi çıkaracaktı, bu yüzden pekçok yıl boyunca zürafaların boyunları gitgide daha uzun hale gelecekti, çünkü kısa boyunlara sahip olanlar, çocuk sahibi olmamaya yatkın olacaklardı. Bütün bunların altında yatan mutasyonlar rastgele gerçekleşmişti ve bunların kısa boyunları oluşturması, uzun boyunları oluşturması kadar muhtemeldi. Fakat bu kısa boyun mutasyonları, devam etmeye yatkın değildi.

Zürafa gibi hayvanlar çok çarpıcıdır çünkü mükemmel şekilde uyum sağladıkları görünüyor. Ağaçların yüksek olduğu ve sadece yerden yüksekte bulunan yapraklara sahip olduğu bölgelerde yaşıyorlar, bu yüzden elbette onlara ulaşmak için uzun boyunlara sahipler. Moran şöyle konuşuyor: 

"Bence bu tür görüntüler aslında insanları şaşırtıyor, çünkü çok mükemmel görünüyor, tasarlanmış gibi görünüyor. Fakat daha yakından bakarsanız, bu durum, küçük değişimlerin uzun bir zincirinin sonucudur. Farkediyorsunuz ki, bu tasarlanmamış ve aslında bu, genişlemiş olabilecek ve bir başka tuhaf olaya yol açabilecek tuhaf bir olay."


Galapagos adaları, bir evrim fabrikası gibidir!

Şimdi, tüm bunlarıbir araya getirdiğimiz zaman, yaşamın evrimleştiğini gösteren bütün kanıt parçalarına sahibiz.

Genlerdeki rastgele mutasyonlar tarafından meydana gelen kalıtsal değişim, sonunda aşamalı değişimlere ve yeni türlerin oluşmasına yol açıyor, bunun çoğu doğal seçilim kaynaklı oluyor ve kendi çevrelerine karşı daha az uyumlu olan canlıları eliyor. 

Sonunda, haydi tüm bunları kendimize uygulayalım.

İnsan evrimi, her zaman bazılarına karşı sindirilmesi zor olan bir fikir olmuştur, fakat şimdi bunu görmezden gelmek imkansız, diyor Stringer.

 
Bir Neandertal ile çağdaş insanın kafatasları


Homo sapiens'in, bütün dünyaya yayılmadan önce Afrika'da evrimleşmiş olduğuna inanılıyor.

Fosil kaydı, dört ayak üzerinde yürüyen maymun benzeri hayvanlardan, aşamalı olarak daha büyük beyinler geliştirmiş olan iki ayaklı yaratıklara doğru aşamalı bir değişim gösteriyor.

Afrika'yı terk eden ilk insanlar, Neandertallar gibi diğer hominin türleri ile melezlendiler. Sonuç olarak Avrupa ve Asya kökenli insanlar, DNA'larında Neandertal genleri taşıyorlar, fakat Afrika kökenli insanlar taşımıyorlar.
Bunların hepsi binlerce yıl önce oldu, fakat hikaye bitmedi. Hâlâ evrimleşiyoruz.

 
Orak hücre anemisi, kan hücrelerine zarar verir.


Örneğin, 1950'li yıllarda, Anthony Allison adlı İngiltere'li bir doktor, bazı Afrika nüfuslarında yaygın olan, orak hücre anemisi olarak adlandırılan genetik bir bozukluk üzerinde çalışıyordu. Bu bozukluğa sahip olan insanlarda şekilsiz kırmızı kan hücreleri vardı ve vücut boyunca yapabilecekleri kadar iyi şekilde oksijen taşımıyorlardı.

Allison, doğu Afrika nüfuslarının iki gruba ayrıldığını, bunlardan ovada yaşayanların hastalığa karşı eğilimli olduklarını ve yüksek yerlerde yaşayanların böyle olmadıklarını keşfetti.

Orak hücre özelliği taşıyan insanların, beklenmedik bir faydaya sahip oldukları ortaya çıktı. Bu durum onları sıtmadan koruyordu ve sıtma sadece düşük yüksekliğe sahip bölgelerde gerçekten bir tehdit durumundaydı. Bu insanlar için, çocukları kansız olabilse bile, orak hücre mutasyonunu taşımaya değerdi. Buna zıt olarak, yüksek bölgelerde yaşayan insanlar için sıtma tehlikesi bulunmuyordu. Bu da, orak hücre özelliği taşımanın onlar için faydası olmadığı ve bu yüzden, bunun aksi durumda zararlı olacak doğasının yok olduğunu anlamına geliyordu. 


 
Bir deniz sürüngeni fosili


Tabii ki, evrim hakkında hâlâ cevaplanmamış olan her türlü soru mevcut.

Stringer, basit bir tanesini sunuyor: insanların dik olarak yürümesine izin veren genetik değişim neydi ve bu değişim neden çok başarılı olmuştu? Şu anda sebebini bilmiyoruz, fakat daha fazla fosil ve daha iyi genetik ile, belki bir gün biliriz. 

Bildiğimiz şey, evrimin doğanın bir gerçeği olduğu. Bildiğimiz üzere Dünya'daki yaşamın temeli.

Bu yüzden, bir sonraki sefer ayağa kalkacak kadar iyileştiğinizde, ister bahçenizde veya bir çiftlikte olsun, ister sadece yoldan aşağı yürüyor olsun, çevrenizdeki hayvanlara ve bitkilere bir bakın ve hepsinin oraya nasıl ulaştığı hakkında düşünün.

Gördüğünüz canlıların her biri, küçük bir böcek veya büyük bir fil olsun, eski bir ailenin en son üyesidir. Onların ataları, 3 milyar yıl boyunca kırılmamış bir zincir üzerinden geçmişe, yaşamın şafağına gidiyor. Sizinkiler de öyle. 

Çeviren: Ozan Zaloğlu (Evrim Ağacı)

Kaynak: BBC
0 Yorum