Evrimi Anlamak: İnsan Olmak Evrimi Anlamayı Neden Zorlaştırıyor?

Yazdır Evrimi Anlamak: İnsan Olmak Evrimi Anlamayı Neden Zorlaştırıyor?
Hayır, evrimi kabul etmekte çektiğimiz zorluk sadece bazı dinlerin ona karşı olmasından ya da onun karmaşıklığından dolayı değildir. Sorunun kaynağı aklımızın nasıl çalıştığıyla bağlantılı olabilir.


Son yıllarda evrime dair haberlerin medyada geniş yer almasına ve Ocak 2008’de önde gelen bilimsel dergilerden Nature’da evrimden bir ‘gerçek’ olarak bahsedilmesine rağmen, “Darwin’in Tehlikeli Fikri” popüler medyada temelde yanlış anlaşılmış olarak kaldı. BBC’nin “Life” programı gibi diğer açılardan muhteşem TV programlarında dahi, evrimsel süreç hakkındaki bazı mitlerin yayılmasına sebep olan anlatımlarla evrimin yanlış bir şekilde anlatıldığını işittim: TV dünyasında türler, evrim basamaklarının tepe noktasına (tabii ki bu nokta insan tarafından işgal edilmiştir) tırmanmak için mücadele ederler, ekosistem içerisinde mükemmel bir dengeyle yaşarlar, vahşi hayatta kalma savaşı içerisine kısılıp kalmışdurumdalar ve muhteşem doğa makinasının belirli sorunlarına bir çözüm rolü üstlenmişlerdir gibi...

Birazcık biyoloji bilgisi bu yanlış kanıların hiçbirinin tutar yanı olmadığını ortaya koyabilirken nasıl oluyor da evrim kadar basit bir süreç bu kadar yanlış sunulabiliyor? Ben bunun sadece evrimin nasıl işlediğine dair bir yanlış anlaşılma olduğunu düşünmüyorum, 1099 numaralı vergi formu evrimsel prensiplerden çok daha karmaşıktır. Ben bunun sadece evrimin nasıl işlediğine dair yaygın mitlerin bulunması yüzünden olduğunu düşünmüyorum (hatta bu mitlerden o kadar çok var ki onları açığa çıkarmak için ben de bir kitaba –Evrim Hakkındaki En Büyük 10 Mit- yardımcı yazarlık yaptım). Ve ben bunun dinsel nedenlerle evrim hakkında yanlış bilgiler verilmesinin bir sonucu olduğunu da  düşünmüyorum, ki bu duruma sıkça rastlanır (her zaman da rastlanacaktır).




Hayır, evrimin geniş kitlelerce yanlış anlaşılması, bence çok daha derinlere gidiyor. Sanıyorum ki zihinlerimizin çalışma biçimleriyle daha çok ilgili, temelde, insan olmakla ilgilibir şey, bu durum. Çünkü insan olmanın özünde, geleceği kendi insiyatifi doğrultusunda (proaktif bir şekilde) şekillendirmek yatar. İnanıyorum ki hayvanlar aleminde eşine pek rastlanmayan bu geleceğe yönelik insiyatif alma (proaktif davranış), karmaşık olguların da (bitkiler ve hayvanlar gibi) böyle bir proaktif şekillendirmenin ürünü olması gerektiğine insan aklını şartlandırmıştır.

Bu şekilde düşünme biçimine nasıl ulaştık, sorusunu anlamak için merak uyandırıcı yeni bir alan olan “bilişsel arkeoloji”ye başvurabiliriz.
Antropoloji bize, insan teriminin en az iki anlamı olduğunu göstermektedir. “Anatomik çağdaşlık”, çağdaş insanlarınkinden ayırt edilemeyen bir iskelete sahip olmaktır ve biz bunu ilk defa Afrika’da 100.000 yıl öncesinde görmekteyiz. İnsan teriminin diğer bir anlamı da “davranışsal çağdaşlık”tır ve karmaşık sembolizm ile kısmen çağdaş dil olgularını kasteden, temelde günümüz insanlarınınkinden davranışsal olarak ayırt edilemeyen davranışları belirtir. Arkeolojik olarak konum belirlemek zor olsa da, üzerinde anlaşılmış olan ve tarihleri günümüzden kesinlikle 50.000 yıl ve hatta neredeyse 80.000 yıl öncesine kadar uzanan Afrika’daki ilk insanların yaptığı sembolik sanat eserlerinesöyleyebiliriz. Burada ele alacağım şey davranışsal çağdaşlık ve bunun akıl için ne anlama geldiğinin -düşünme şeklimizin- ve neden zihnimizin çalışma biçiminin evrimi anlamayı zorlaştırdığı üzerine olacak.


Proaktif Davranış, Tepki ve İcat Etmenin Keşfi

Davranışsal çağdaşlığın köklerinin proaktif davranışta ve yaratıcılıkta bulunduğunu düşünüyorum. İnsan dışı yaşam formları tamamen tepkisel olan evrimsel süreçlerle değişebilirken ve diğer bazı hayvanlar da alet yapıp kullanabilirken, insanlar, hayatta kalmak için taş aletler, bir iglo veya bir Polinezya yelkenlisi gibi bir şeyler yaratmak zorundadır.

Evrimin bir beklentisi olmadığını düşündüğümüzde bu, daha da açıktır. İnsan dışı herhangi bir ebeveyn kuşağın yavruları ebeveynlerinin vücutlarına aşağı yukarı benzer vücutlarla dünyaya gelirler ve bu yüzden atalarının yetiştiği çevreye az ya da çok uyumlu halde olurlar. Eğer bulundukları çevre ebeveynlerinin bulunduğu çevreden farklıysa, yavru bu konuda fazla bir şey yapamaz. Kuşkusuz vücutlarını yeni çevre koşullarına uyum sağlayacak şekilde değiştirmezler çünkü her şeyden önce evrimin gerçekleşmekte olduğunu bilmezler ve çünkü fiziksel olarak bedenini yeni çevreye hızla uyarlayacak bir yol yoktur. İklime uyum (Belli bir dereceye kadar “tepki normu” olarak da adlandırılır) söz konusu olsa bile, böylesi bir değişimin çoğu, bir sonraki kuşağa aktarılmak üzere genetik olarak kodlanmaz; olan şey ise bazı yavruların diğerlerine kıyasla daha başarılı, bazılarının da başarısız olması, yani bazılarının daha sağlıklı yaşayıp diğerlerinden daha sık çiftleşerek mevcut ortamda işe yarayan DNA’larını sonraki kuşağa aktarabilmesidir. Ve işte olay budur; eğer gen havuzu değişmekteyse, evrim gerçekleşmektedir. İnsan dışı evrim, çok rahat görüleceği gibi, tepkiseldir; dünün ortamına uyumlu vücutlarla doğan yavruların rastlantısal olmayan ve fark yaratan hayatta kalışları sadece; evrimci R.C. Lewontin’in 1989’da dediği gibi:

“Organizma önerir, ortam karar verir.” 




Fakat insanın evrimi çok farklıdır. İnsanlığın hilesi, ki bu iyi bir hiledir, yeni adaptasyonlar icat ederek herhangi bir çevresel zorlamaya kendini hızlıca ayarlayabilme kabiliyetidir. İcatlar insan yapımı ürünler olabilir, bir çift çizme gibi, ya da karmaşık davranışlar olabilir, belli bir hayvanın nasıl avlanacağını sembolik olarak anlatan bir dans gibi. İcat ne olursa olsun, buradaki can alıcı nokta, bunu insanların tasarlamış olmasıdır; bir problem olduğunu farketmiş ve bu probleme özgü bir çözüm getirmiştir. Ve biz bunu sadece eğlence için de yapmayız; çelimsiz vücutlarımızı durmadan değişen seçici zorlamalar yelpazesine karşı ne ölçüde koruyabildiğimize bağlıdır yaşamamız ya da ölmemiz. Bu durum, insan davranışlarının biyolojimizin gerektirdiklerinden büyük ölçüde ayrışmasına izin vermiş veya biyolojimiz tarafından yönlendirilmememizi sağlamış; vücudumuz sayesinde değil, onun çelimsizliğine rağmen dünyaca gelişebilmemize ve hayatta kalmamıza olanak sağlamıştır. Ve bu adaptasyonları icat etme kapasitesinin kendisi de evrimleşmiştir; şu andaki en güncel teorinin önerdiğine göre, yaşamda kalmak için kullandığımız ve en geniş kullanımıyla “zekâ” olarak adlandırdığımız şeyin kalbinde proaktif olarak yeni durumlara uyum sağlayabilme kapasitesi, yani “yaratıcılık” yatmaktadır. Bu kapasitenin ortaya çıkışı yeni bir evrim çeşitlemesinin ortaya çıkışıdır; bu, evrimin evrimidir ve dünya yaşamının 3 milyar yıldan fazla uzunluktaki ömründe o kadar ayırt edici bir noktadır ki evrimsel sürecin tarihindeki 8 ana geçişten birisi olarak düşünülmektedir.

Bütün bunlardan görebiliyoruz ki insanlığın en işine yarayan adaptasyon, icat etmenin keşfidir. Ve fıstık ezmeli-reçelli sandviçin kendiliğinden birdenbire oluşmadığını, ancak bir niyetle –tercihen bir başkası tarafından- yapılması gerektiğini öğrendiğimiz günden bu yana dünyada gördüğümüz diğer bütün şeylerin de (en azından fıstık ezmeli-reçelli sandviç kadar karmaşık şeylerin) benzer şekilde bir niyetle yapıldığı açıkça ortadadır. Bir meşe palamudu, örneğin, ya da bir mersin balığı: her biri birer tasarım harikasıdır (Deneyin birini yapmayı!) ve onların da bir niyetle, güdüyle yapılmış olabileceklerini hissederiz, tıpkı insanların bir şeyleri bir amaçla yapması gibi. Yüzeysel olarak bakıldığında, bu akla yeterli miktarda yatkın görünmektedir ve 19. yüzyıl başlarından beri süregelen “Tasarım Tartışması”nın temelini oluşturmaktadır; William Paley Natural Theology (Doğal Dinbilim) kitabında doğadaki tasarımın göze çarpıcılığı hakkında yazmıştır: 

“Herşeyin üstünde, tereddütlü bir felsefenin (karmaşık şeyleri açıklamak için) giriştiği mücadeleler ve açıklamalardan sonra, gerekli bulunan ve ulaşılan çare Tanrısallıktır. Tasarımın belirtileri, görmezden gelmek için çok güçlüdür. Tasarım, mutlaka bir tasarımcıya sahip olmalıdır. Bu tasarımcı da mutlaka bir kişi olmalıdır. O kişi de Tanrı'dır.”


Bu tartışma, Skeptical Inquirer okuyucularına muhtemelen tanıdık gelecektir, fakat burada ben bunun mantıksal dayanakları üzerinde (ki bütün yönleriyle ele alınmıştır) psikolojik yönleriyle ilgilendiğim kadar ilgilenmiyorum; yani Paley niçin bu yönde tartışmaya mecburdu? Açıkçası iki bin yıllık Hrıstiyan kilisesinin batı düşüncesini dini yorumlamalara kanalize etmesinin bu sonuçta kısmen etkisi var, ancak ben bundan daha fazlası olduğunu düşünüyorum. Bence ayrıca davranışsal çağdaşlığın kökenlerinden beri türümüzün varlığını destekleyen ön hesaplı hareketlerin uzun tarihçesinin etkisi de vardır. İnsanlık hayatta kalmak için en azından iki milyon yıldır amaçlı olarak bir şeyler yapmaktadır, ve bu ön hesaplamalara aşinalık bizi, “karmaşık tasarımların” aynı kendimizin yaptığı gibi ancak bir amaç içerikli hareket sonunda ortaya çıkabilecekleri düşüncesine yönlendirmektedir. Burada konuyu en uç noktasına çekmekteyiz: Ben, bu ön hesaplı hareketler bizi belirli biçimde düşünmeye “mecbur bırakıyor” derken ne demek istiyorum? Mekanizma net değil, ancak etkiler gerçek. Çocuk psikolojisine dair çalışmaların derlemesinde Boston Üniversitesi’nden psikolog Deborah Kelemen çocukların nesnelere (ve doğal olgulara) ereksel (teleolojik) anlamda,  özellikli işlevleri olan nesneler şeklinde bakarak yaklaştıklarını, ve daha da fazlası, altı yaşından on yaşına kadarki çocuklar “doğal olmayan şeylerin zihinsel durumları hakkında düşünmekte…ve nesneleri tasarlanmış şeyler olarak görmekteydiler.” Bu “sezgisel teizm”in ne kadarının içgüdüsel olduğu ve ne kadarının kültürel koşullanmışlık olduğu bilinmiyor, fakat izlediği yol açıktır.

Bu yolda, Paley ve onun görüşünü destekleyenler teknik olarak, küçük bir uzay-zaman kavrayışının baloncuğunda yaşayan çocuklar gibi düşünüyorlar.  Yani etraftaki şeylerin tasarlanmış olacağını varsayarak, onların mutlaka bir tasarımcıları olduğunu düşünerek. Bu durum doğada neredeyse kavranamayacak olan karmaşıklığın karşısında mecbur kalınan bir şeydir, fakat eğer biz sadece o karmaşıklığa yakından bakmak için zaman harcamazsak, öyledir. Örneğin, gördüğümüz şey –diyelim ki, bir meşe ağacı- bize “tamamlanmış bir ürün” olarak görünür, ta ki biz gözlerimizi bir zaman boyutuna açana kadar (Paley ve taraftarlarının zor yapabileceği bir şey) ve bu zaman boyutu, bugünkü karmaşıklığın, anlık bir ilhamla amaçlı olarak gerçekleşmesinden ziyade, uzun bir dönem boyunca kendiliğinden bir araya gelen etmenlerle oluştuğu sonucunu vermektedir. Ayrıca açacağımız bir uzay boyutu ile de aminoasitlerden proteinlere ve proteinlerden bütünü oluşturan dokulara, yani kabuktan liflere kadar, dönüşümü yöneten DNA moleküllerini dikkatlice inceleyebiliriz. “Genel algılar” ve evrimsel bakış açısı arasındaki bu türden ayrımlamalar –teknik olarak çocuksu ve bilimsel açıdan eğitimli akıl arasındaki ayrımlar- uygarlığımızda son zamanlarda, özellikle son yüz yıldan ve çağdaş evrimsel bilimin ortaya çıkışının son yarısından bu yana ortaya çıkmıştır. 

Aslına bakarsak, canlıların karmaşıklığına açıklama getiren olguları ve uzay-zaman boyutlarını kavrama kapasitesi nereden geliyor? Daha önce bahsettiğim gibi bu kapasite, bugün geçtiği yolları anlamaya başladığımız şekilde, evrimleşmiştir.


Teflon, Cırt-Cırt ve Çağdaş İnsan Aklı

Türümüzün yaratıcılık yoluyla uyumluluk gösteren aklının kökenleri, beyinde yeni hafıza sistemlerinin ve bilgi işleme kapasitelerinin evrimine dayanır ve bu durum dilin evrimiyle sonuçlanmıştır. Elbette ki diğer hayvanlar da iletişime geçerler ancak insanlar aralarındaki bilgi aktarımını son derece ince düşünülmüş yollarla, yüksek hızda ve görece daha az hatayla gerçekleştirirler. İnsanlara özgü dil kavramının en ayırt edici yönü ise, gerçek anlamda keşfetmeye yönelten, sembollerinin doğasıdır.

İnsan dışı primatların iletişiminde, örneğin bir maymunun “uçan bir avcı” gördüğüne dair çığlığında ya da “ayaklı bir avcı” gördüğüne dair yuhalamasında, arkadaşlarından yapılabilecek savunmalara dair bilgiler alırken, sembolizmin en basit çeşidi kullanılır. Bu seslendirmeler birer semboldür çünkü bu sesler belli bir amaçla çıkarılmaktadır ve değişik “anlamlara” gelirler; yüksek perdeden bir çığlık havadaki avcıyı, düşük tonlu bir yuhalama yerdeki avcıyı işaret eder. Bu iletişim yollarıyla ilgili ilginç olan şey ise bunların basit oluşlarıdır; ben bunlara “Teflon” diyorum çünkü bu sembollere başka hiçbir anlam yapışamaz. Havadaki avcı için uyaran çığlık sadece “Havada avcı var!” anlamına gelmektedir. Sembol ile sembolize edilenin oranı 1’e 1’dir.

En belirgin ayrımıyla, insanlar kavramları birbirine “tutturur”, daha karmaşık mesajlar üretirler; bu duruma da ben “Cırt-Cırt” sembolizmi diyorum çünkü bir sembol diğerine tutturulabilir. Örneğin, diyebiliriz ki, “O adama dikkat et; o gerçek bir yılan!”. İnsan diliyle, sembol ile sembolize edilenin oranı 1’e n’dir çünkü herhangi bir sözcük bizim seçeceğimiz herhangi bir başka anlamda kullanılabilir. “Yılan”ı betimlemek için kullanılan ses şu anda bir kişinin özelliklerini anlatabilmektedir. Aklımızın evriminde bir yerlerde soyumuz, sembollerin kesin bir şekilde bir diğerine bağlanamamasına yol açan öyle bir bariyeri aşmıştır ki, artık herhangi bir şey, herhangi bir başka şey anlamına gelebilmektedir.



Bu tarz “Cırt-Cırt” sembolizmiyle işleyen karmaşık bir dilin avantajları ne olabilir? En azından, kişinin (veya grubun) etrafındaki dünya ile arasında daha başarılı bir şekilde “uyum” sağlamasını mümkün kılar. Yerdeki bir avcı yüzünden “Tırman, çabuk!” veya havadaki avcıdan dolayı “Çök, çabuk!” anlamına gelen alarmlara verilen basit tepkiler boşuna ve gereksiz olabilir. Fakat daha kurnaz mesajlar çevreye daha başarılı bir şekilde uyum gösteren hareketlere yol açmıştır. Ve insan dil sisteminin giderek karmaşıklaşması çok daha fazla detaylı bilginin iletişimde hızlıca aktarılabilmesini olanaklı kılmıştır; bilgi güçtür ve bu da insan davranışının anatomik özelliklerinden nasıl bağımsızlaştığının ve fiziksel sınırlarımız yüzünden değil, bu sınırlara rağmen insanlığın nasıl hayatta kaldığının göstergesidir. “Cırt-Cırt” sembolizmi ayrıca insanları gerçekten de diğer hayvanlardan ayıran şeydir ve insanlık, kökenlerinden beri –en az 50.000 yıl önce- cümleler de dahil birçok şeyi bilinçli bir amaçla yapmaktadır. Diğerinin ne söylediğinin aksine, gerçekten ne anlatmaya çalıştığını tam anlamıyla deşifre etmeyi gerektiren bir mesaj almak da, yani yorumlama girişimi de, amaçlı yaratımcılığın bilgisiyle şekillenmiştir ve bu amaca dayalı yaratım süreci biricik insanlık olgusunun tam da kalbidir. 

Böylece, 50.000 yıl öncesindeki başlangıcından bu yana davranışsal çağdaşlık olarak adlandırabileceğimiz şeyin aslında, biz insanların, en azından kısmen bir amaçla yapılmış gibi görünen dünyayı yorumlaması ve onun hakkında düşünmesi olduğunu söyleyebiliriz çünkü biz bir tür olarak, maddenin tuhaf bileşiminin ve anlamın yaratımında her mikrosaniye “yürürlükte olan yaratım”ın akışı içerisinde evrimleşmişizdir.


Yaratıcılık ve Evrimin Anlaşılması

Yaratmak, yapmak, icat etmek, inşa etmek, hayal kurmak –taş aletlerden şiirlere kadar her şey- ön hesaplı insan hareketleridir. Mitolojilerimiz yaratılışlarla doludur ve olağandışı yaratıcılara taparız. İnsan yaratıcılığına bu anlamda bir sınır koyulamaz çünkü zihinlerimiz artık fikirleri ve kelimeleri yeni yöntemlerle birbirleriyle bağdaştırabilme yeteneğine sahiptirler. Bu yetenekten yoksun kalırsak, en fazla böcekler kadar kendi içinde değişken bir gruba döner ve (pek de habersiz olarak) doğal seçilime tepki vermeyi, ondan kaçınmak için yeni yöntemler üretmeye yeğleriz.

Yaratıcılık ve ön hesaplı yaratım olguları insanlığın kalbidir ve çocukça düşündüğümüz zaman evrimin bir ön hesaplamanın ürünü olmadığını anlamakta zorlandığımızı fark ederiz. Fakat olgunlukla bakıldığında, insan dışı evrimin aslında bir “şey” olmadığını, tamamen üç adet bağımsız, gerçekçi ve gözlemlenebilir süreçlerin (yaşam biçimlerinin yenilenebilirliği; döllerin çeşitliliği; döller arasındaki seçilim) amaçlanmayan sonuçlarıyla ilgili olduğunu anlarız. Bu bize doğal dünyanın nasıl çalıştığı hakkında çok daha zengin bir anlaşılırlık sunar ve bütün bu cıvık mantarların, huş ağaçlarının, sinekkapan bitkilerinin ve yaşayan diğer her şeyin aslında nasıl oluştuklarına dair bizleri aydınlatır. 

Yazan: Dr. Cameron M. Smith (Portland Eyalet Üniversitesi)

Çeviren: Ahmet Caner Sönmez (Evrim Ağacı Okuru)

Düzenleyen: Şule Ölez (Evrim Ağacı)

Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. CSICop
  2. Lewontin, R.C. 1983. Gene, organism and environment. In Bendall, D.S. (ed). 1983. Evolution from Molecules to Men. Cambridge, Cambridge University Press, pp. 273–285.
  3. Gabora, L. 2010. Revenge of the ‘neurds’: Characterizing creative thought in terms of the structure and dynamics of human memory. Creativity Research Journal 22 (1):1–13.
  4. Szathmary, E. and J.M. Smith. 1994. The major evolutionary transitions. Nature374: 227–232.
  5. Paley, G. 1881. Natural Philosophy. New York: American Tract Society.
  6. Kelemen, D. 2004. Are children ‘intuitive theists’? Reasoning about purpose and design in nature. Psychological Science 15: 295–301.
  7. Smith, C.M. 2006. Rise of the modern mind. Scientific American MIND August/September 2006: 32–39.
  8. C.M., and J. Ruppell. 2012. What anthropologists should know about the new evolutionary synthesis. Structure and Dynamics 5(2). Şuradan ulaşılabilir: http://www.escholarship.org/uc/item/18b9f0jb
6 Yorum