Bir Türün X Milyon Yıl Boyunca Evrimleşmediği İddiasından Yola Çıkarak Bilimsel Argümanlar İle İlgili Açıklamalar

Yazdır Bir Türün X Milyon Yıl Boyunca Evrimleşmediği İddiasından Yola Çıkarak Bilimsel Argümanlar İle İlgili Açıklamalar

Merhaba arkadaşlar,

 

Uzun bir aradan sonra, yeniden doğrudan bilim-dışı kaynakların, bilim-dışı iddialarına yönelik bir açıklayıcı yazı yazmak istedik. Çünkü bu yazımızda ele alacağımız sorun, sadece bilim-dışı kaynakların cehaletlerinden ötürü düştükleri bir hata değil, bilim ile ilgilenen kimselerin ve hatta kimi zaman üniversitelerde profesör ünvanı edinen kişilerin bile düşebildiği bir hata. Bu hatayı elimizden geldiğince açıklayarak, insanlara ileride sunabileceğiniz bir kaynak oluşturmaya çalışacağız. Hemen söze girelim:

 

Bu yazımızda ele alacağımız sorun, kimi türlerin -genellikle bilimdışı kaynakların kafalarından attıkları bir miktar- milyon yıl boyunca evrimleşmediği iddiasıyla ilgilidir. Bu durumla, Evrim tartışmalarında sıklıkla karşılaşmanız mümkündür. Şu şekildedir:

 

"Köpekbalıkları 250 milyon yıldır evrimleşmemiştir."

"Timsahlar, 200 milyon yıldır aynıdır, hiç evrimleşmemişlerdir."

"Hamamböcekleri 400 milyon yıldır günümüzdekiyle aynı şekilde var olmuşlardır, Evrim yalandır!"

 

Bu noktada birkaç açıklamayı kısa kısa verelim, sonra derinine inelim:

 

1) Dünya üzerinde, milyonlarla ifade edilen yıl sayısı içerisinde evrimleşmeyen tek bir tür dahi bulunamamıştır. Yani bildiğimiz tüm türler, mutlaka ama mutlaka evrimleşmişlerdir!

 

2) Evrim, bir doğa yasasıdır; bu yasaya aykırı gelebilen insan da dahil tek bir tür bulunmamaktadır. Her canlı evrimleşmiştir, evrimleşmektedir, evrimleşecektir.

 

Şimdi, bu iki nokta etrafında argümanlarımızı ilerletelim. Ancak öncelikle, Evrim Karşıtı bilim düşmanlarının yukarıda sıraladığımız farklı hayvanların milyonlarca yıldır evrimleşmediği iddialarını desteklemek için sundukları örnekleri de verelim, çünkü argümanlarımızın ilerletilmesinde önemli rol oynayacaklar:

 

"Bakın, 250 milyon yıl öncesine ait bir timsah, aha, tıpatıp aynısı günümüzdekiyle!"

"Bu hamamböceği, tek bir muzun içerisinde, Afrika'dan geldi, onu da araştırdık Uğur Bey, 400 milyon yıldır aynı, evrimleşmemiş yahu!"

"İşte burada 200 milyon yıl öncesine ait bir köpekbalığı, aha burada da Jaws. Bakın, tıpatıp aynı mı? Aynı. Ee, daha neyin evriminden bahsediyorsunuz?"

 

İşte bu tabloyu ele alacak olursak, sorunun kaynağını çok net olarak görebiliriz. Biraz irdeleyelim:

 

İlk olarak, Evrimsel Biyoloji bir bilim dalıdır. Evrim Ağacı olarak bize kalırsa, Evrim tartışmalarının en büyük sıkıntısı budur. İnsanlarımız (ve genel olarak Dünya insanları), medya ve bilim düşmanlarının çabaları ve katkıları yüzünden Evrim'i kahvehanelerde tartışacak kadar ayağa düşürmüşlerdir ve bilimsellikten uzaklaştırmışlardır. Elbette bunlar, gerçekte bilimi zedelememektedir; ancak bilimin halka ulaşmasına ciddi bir şekilde gölge düşürmektedir ve engel olmaktadır. 

 

Televizyonlara çıkan, herhangi bir akademik başarısı olmak bir yana, Evrimsel Biyoloji bir tarafa, Biyoloji konusunda bile herhangi bir resmi diplomaya ya da dereceye sahip olmayan, üçüncü sınıf bile olmayan doktorlar ve kimi zaman başka alanlardan bilim insanları ve çoğunlukla da bu tip bir bilim derecesine baştan hiç sahip olmayan ya da Güzel Sanatlar Fakültesi gibi alakasız fakültelere ait diplomalarla bilim alimiymişçesine açıklamalar yapan kimseler, bilimi zedelemekle kalmamakta, içlerindeki bilim düşmanlığını geniş kitlelere gizliden gizliye yaymaktadırlar. Bu kişilerin uydurdukları terimler ve kavramlar ("Darwinizm" gibi), konu hakkında bilgisiz halkın aklında çeşitli imgelere sebep olmakta, televizyonlara çıkan bu cahil insanların açıklamaları, televizyon karşısındaki insanlar için gerçek bilim insanlarının açıklamalarından üstün bir yere sahip olmaktadır.

 

Bu durum, kademeli olarak bilimin halka ulaşmasına ciddi bir şekilde engel olmakta, medyada bilimin anlaşılması konusunda sorunlar yaratmakta, hatta daha vahim boyutlara ulaşarak eğitim yuvası olması gereken okullarımızda bilimin öğretilmesine engel olmakta veya bilimi öğretmeye çalışan özgür düşünceli, bilimsel ve tarafsız öğretmenlerimizin eziyetler çekmesine, mahkemelerle uğraşmasına ve hatta istemedikleri yerlere sürülmelerine sebep olmaktadır. Bu, Türkiye'nin içler acısı tablosunu ortaya koymakla birlikte, ülkemizde bilimin ne kadar değersiz, ne kadar umursanmaz bir kavram olduğunu bizlere göstermektedir.

 

Şimdi, ana noktamıza dönecek olursak: televizyonlarda veya süslü kitaplarla halkın şahsi duygularını manipülasyon yoluyla bilimin gelişimini engellemeye çalışan kimseler, herhangi bir akademik arkaplana sahip olmaksızın, fosilleri veya herhangi bir bilimsel araştırmanın sonuçlarını, bilim insanlarının kendilerinden bile daha başarılı ve ayrıntılı inceleyip, analiz edip, anlayıp daha sonra da insanlara aktarabileceklerini ve hatta araştırmalar içerisindeki hataları tespit edebileceklerini düşünmektedirler. İşte bu, "bilmediğini bilmemek" şeklinde tanımlayabileceğimiz, cehaletin en tehlikeli, en zarar verici, en vahşi boyutudur. Ne yazık ki pek çok kurum ve kuruluşun bu kişilerin paralarının ve destekçilerinin etkisi altında olması, bilimin halkın anlayacağı şekilde anlatılmasına engel olmaktadır.

 

Bu kişiler, televizyonlarda bu fosilleri veya araştırma sonuçlarını yorumlayarak, insanlar üzerinde "Bunu siz de yapabilirsiniz, herkes yapabilir." gibi bir imaj oluşturmaktadırlar. Bu sebeple insanlar, hiçbir bilimsel bilgiye sahip olmadan, oldukça ayrıntılı olduğunu sandıkları, halbuki içi tamamen boş fikirler üretmekte ve bunları umursamazca bilime karşı sunmaktadırlar. Evet, bilim herkesin yapabileceği bir şeydir; buna şüphe yok. Ancak bunun bir metodolojisi vardır ve buna uyulması tartışılmaz bir şarttır. Akademik kurumlarda uzun yıllar ayrıntılı ve derinlemesine bir eğitim almadan (ve hatta kimi zaman aldıktan sonra bile) bilimin herhangi bir dalı hakkında bilim insanlarının açıklamalarından daha üstünmüş gibi açıklamalar yapmak, cehaletin birincil göstergesidir.

 

Dolayısıyla burada almamız gereken ders şudur: Eğer herhangi bir bilimsel geçmişe, akademik arkaplana, araştırma geçmişine ve benzeri bilimsel çalışmalara sahip değilsek; bilimsel araştırmalar ya da veriler hakkında yargılayıcı argümanlar üretmemiz kesinlikle yanlış olacaktır. Elbette ki bir araştırmayı okuyup, kendi bilgi süzgecimizden geçirebiliriz ve kendimizce aklımıza yatan yerlerini kabul edip, anlamadıklarımızı açıkta bırakabilir ya da kimi zaman reddedebiliriz. Ancak şunu her zaman aklımızda bulundurmamız gerekir: Bizlerin bilimsel bir açıklamayı anlamaması, açıklamanın gerçek olmadığı anlamına gelmez; bizim anlama kabiliyetimizin ya da konu hakkındaki bilgi dağarcığımızın kıt olduğu anlamına gelir.

 

Yani, elbette kendi analizlerimizi, sorgulamalarımızı ve araştırmalarımızı yapmalıyız. Ancak bizim "yargılayıcı argüman" olarak tanımladığımız ve bilimsel bir araştırmayı okuduktan sonra "Yok ya, bu böyle olamaz, çünkü çok karışık, anlamıyorum." gibi bir argüman üretmek kesinlikle hatalı olacaktır. Hele ki bu argümanı başkalarına yaymaya çalışmak, o televizyon, radyo ve internet araçları üzerinden halkın cehaletini körükleyip, şahsi inançlarını manipüle eden cahillerin konumuna düşmemize sebep olur. Bunun yerine, tarafsız ve bilimsel bir yaklaşım sergileyerek: "Bu aklıma yatmadı; ancak anlamıyor olmam, verilen bilgilerin hatalı olduğu anlamına gelmez. Daha fazla araştırma yapmalıyım." şeklinde bir çıkarıma ulaşmamız gerekir. Hatta tüm araştırmalarımız sonucunda hala anlamadıysak ve bilimsel araştırmalar bizim düşündüklerimizin aksini gösteriyorsa; yine yargılayıcı bir sonuca varamayız. Gerekirse, bu alanda bir üniversite bitirmemiz ve konuda akademik bir ünvana sahip olmamız gerekir. Ancak ondan sonra, kapsamlı araştırmalar ve deneylerle, bilimsel metodun gösterdiği çizgide ilerleyerek kendi görüşlerimizi ortaya koyan, yargılayıcı argümanlar üretebiliriz. 

 

 

Canlılar Neden Bu Süre Zarfında Evrimleşmek Zorundadırlar?

 

Şimdi, bu genel açıklamalardan sonra, başlığımıza dönelim:

 

Yukarıda da iki maddede toparladığımız gibi, şimdiye kadar asla evrimleşmeyen/evrimleşmemiş bir canlı keşfedilmemiştir ve Dünya üzerindeki her bir canlı organizma, Evrim yasasına ve dolayısıyla Evrim Mekanizmaları'na istisnasız tabidir. Tabii, bulunulan ortama ve koşullara göre bu mekanizmaların işleyiş hızları ve miktarları farklılık gösterebilir. Farklı türler, farklı zamanlarda, farklı çevre ve koşullarda, farklı hızlarda evrimleşebilirler. Ancak evrimleşmeyen hiçbir canlı yoktur.

 

Şu yazımızda, neden türlerin evrimleşme hızlarının farklı olduğuna ayrıntılı bir şekilde değinmiştik, bu noktada, bu yazımızı okumanızda fayda görüyoruz:

 

https://www.facebook.com/note.php?note_id=168204866570930

 

O yazımızda değinmediğimiz bir noktayı ele alacak olursak:

 

Bazı hayvanlar, besin zincirlerinin en üstünde oldukları için, Evrim Mekanizmaları, yukarıda da belirttiğimiz gibi üzerlerinde farklı işleyebilir. Bu da onların farklı hızlarda evrimleşmelerine sebep olabilir. Bunun en güzel üç örneği köpekbalıkları, timsahlar ve insanlardır. İnsanlar, genellikle timsah ve köpekbalıklarını ana besin kaynağı olarak kullanmadıkları için, bu üçlü birbiriyle eş düzeyde sayılabilirler, besin zincirleri birbiriyle çakışmaz ve birbirlerinden bağımsız olarak avlanan ve yaşayan üç hayvan türü olarak ele alınabilir. Bu türler, besin zincirinin en üstündedirler ve avcıları genellikle bulunmaz (kendi türleri içerisindeki rekabet haricinde). Bu da, üzerlerinde avcı baskısının sıfıra yakın olmasına sebep olmaktadır. Avcı baskısı, Doğal Seçilim'in en güçlü tetikleyicilerinden biridir. Bunun kalkması, Evrim'in en hızlı işleyen seçilim mekanizmalarından birinin, bir miktar devre dışı bırakacaktır.

 

Öte yandan av baskısı halen bu türlerin üzerinde etkimektedir. İnsanı ayrı bir kenara bırakacak olursak (vahşi yaşamın dışında bulunduğu için), vahşi doğada avlanmak durumunda olan timsah ve köpekbalıklarının avlanma zorunlulukları, onlar üzerinde ciddi bir seçilim baskısı oluşturmaktadır. Çünkü avlarının miktar ve yoğunluğunda meydana gelebilecek değişimler, doğrudan bu türleri etkileyecek ve çoğu durumda, nesiller içerisindeki evrimlerini tetikleyebilecektir. Yani besin zincirinin en üzerindeki türlerde bile halen seçilim ve evrim baskısı bulunmaktadır. Üstelik unutmamak gerekir ki Evrim'e sebep olan 10'dan fazla mekanizma keşfedilmiştir ve bunların bir çoğu bireylerin kendilerinden bağımsız, çevresel baskılardır (bkz: Evrim Mekanizmaları yazı dizisi)

 

İşte bu sebeple, besin zincirinin en altından, en üstüne kadar her canlı, her hayvan, her bitki, her mantar, her bakteri, her arke ve her protista mutlaka ama mutlaka belirli zaman zarflarında evrim geçirmektedirler. Bu, bilim camiasında tartışılır bir konu bile değildir; çünkü Evrim yasası doğada her an işlemektedir ve bu yasanın içeriğindeki mekanizmalar etkisi altında canlılar her nesilde değişime tabidirler. Dediğimiz gibi bu yasayı çiğneyebilen tek bir tür bile keşfedilememiştir.

 

Burada bir noktaya dikkat çekmek önem arz ediyor: eğer zaman dilimi yeterince kısıtlanırsa, elbette Evrim'i görmek zorlaşacaktır. Örneğin 2 sene içerisinde bir türün evrimi ele alınacak olursa, 2 senede pek çok tür nesil bile atlayamayacağı için Evrim gözlenemeyecek ya da sadece genetik düzeyde ufak ve önemsiz değişimler gözlenecektir (ki bu Evrim değil, varyasyondur; varyasyonların seçilimi sonucu Evrim oluşur, ancak 2 sene gibi kısa zaman dilimlerinde bu seçilimin gerçekleşmesi için gerekli zaman tanınmamış olur). Eğer zaman dilimi bin yıla, on bin yıla çıkarılırsa, görülecek farklılıklar gerek genetik boyutta, gerek morfolojik boyutta daha fazla olacaktır. Yine de, bu zaman diliminde de kimi türler çok farklılaşacak, kimisi görünüşte neredeyse hiç farklılaşmayacaktır. Bu demek değildir ki bu farklılaşmamış gibi görünenler Evrim geçirmezler. Evrim, moleküler düzeyden makro düzeye kadar her boyutta olabilir. Dışarıdan farklılaşmamış gibi görünen bir canlının genetik malzemesi oldukça farklılaşmış olabilir. Son olarak, eğer zaman dilimi çok geniş aralıklarda tutulursa, kesinlikle net bir şekilde Evrim gözlenecektir (tabii yukarıda açıkladığımız algıda seçicilik tabanlı maskelemeleri göz ardı ediyoruz; bu kişilerin iddia ettiği canlılar da elbette evrimleşmiştir; bunların evrimlerine farklı yazılarımızda değindik, değineceğiz).

 

Hele ki 200-400 milyon yıl gibi aralıklardan bahsedip de, bir türün evrimleşmediğini iddia etmek, çok bariz bir şekilde cehalet göstergesidir: 250 milyon yıl öncesinde Dünya'nın kendisi bile bugünkünden çok farklıydı. Günümüzden sırasıyla 250 milyon yıl önce, 205 milyon yıl önce, 140 milyon yıl önce ve 65 milyon yıl önce devasa kitlesel yok oluşlar yaşandı, çoğunca Dünya üzerindeki canlıların %90'ı civarı yok oldu. Dünya defalarca Buzul Çağı'na girdi ve yüz binlerce yıl boyunca Dünya'daki iklim alt üst oldu. Sadece bu büyük ölçekli çevresel değişimler bile göz önüne alındığında, 250 milyon yıl içerisinde herhangi bir canlının evrim geçirmeyeceğini iddia etmek sadece cahillik değil, aptallıktır da. 

 

 

Öyleyse Bu İnsanların İddiaları Neye Dayanıyor?

 

Bu, konunun anlaşılmasındaki kritik sorudur. Bir kaynağın doğruluğunu keşfedebilmek kadar, yanlışlığını fark edebilmenin de yolu, kaynağın bakış açısını anlamaktan geçer. Zaten piyasada ayağa düşmüş Evrim Karşıtları'nın bayağı iddialarının dayanakları üç aşağı beş yukarı bellidir ve bilimden anlayan kimseler için bu iddiaların kökenleri net bir şekilde bilinmektedir, bunlara girmeyeceğiz. Ancak bu insanları, bu cehalete sürükleyen önemli bir nokta vardır ve kökeni, "cehalet" sözcüğünün kelime anlamında yatmaktadır: bilgi eksikliği ya da yokluğu.

 

Bu kimseler, bir bilimsel veriyi (fosil kaydı, araştırma sonucu, keşif, vs.) değerlendirecek niteliklere sahip olmadıkları için, günlük yaşantıda kullandıkları sıradan ve genellikle bilim dışı olan bakış açılarını, bilimsel konuları akılları sıra aydınlatmakta kullanmaktadırlar. Örneğin, kabaca iki cismin benzerliği hakkında edinilmiş bilgilerini, milyonlarca yıl öncesine ait bir fosilin kemikleriyle, günümüzde kanlı canlı yaşayan bir türün bir bireyinin genel görüntüsüyle kıyaslamaktadırlar.

 

Bu yaklaşımın bilim dışı olduğunu anlatma yolları sınırsızdır; ancak bize kalırsa en önemli iki noktası bilimsel cehalet (ki bunu yukarıda yeterince açıkladık) ve algıda seçiciliktir.

 

Birey, özellikle de bilim dışı kaynakların arkası kesilmez çarpıtmaları ve bilgiliymişçesine yaptıkları maskeli yorumların etkisi altında, manipülatörün göstermeye çalıştığı her şeyi, esasında görmese de, gördüğünü zannedecektir. Birbirine genel hatlarıyla benzeyen ve hatta kimi zaman benzemeyen iki cisim yan yana koyulursa ve bir kişi, diğerini ortaya koyulan cisimlerin benzerliği konusunda ikna etmeye çalışırsa, algıda seçiciliğin de etkisi altında bu kişi kolayca manipülatöre kanacaktır. Hele ki bu ikna edilmeye çalışılan kişi, karşısındakinin söylediklerine inanmaya meyilliyse (ortak kültür, inançlar ve düşünce bunun arkasında yatan en temel sebeptir), algıda seçicilik çok daha etkili bir şekilde işleyecektir.

 

Ancak burada atlanılan nokta, bilimsel verilerin günlük bakış açısıyla değerlendirilemeyeceğidir. Bir fosilin incelenmesi için onlarca farklı metot uygulanmakta ve çok farklı açılardan kemiklerin özelliklerine yaklaşılmaktadır. Eğer bir kişi, basit bir şekilde kaba hatların benzerliğinden yola çıkarak bir türün iddia ettiği sayıda milyon yıl boyunca değişmediğini ileri sürmesi, hem bilime, hem bilim insanlarına, hem de insan zekasına açık bir hakarettir. Bu, bilim tarafından kabul edilemez bir yaklaşımdır.

 

İşte bu yüzden, eğer ki bir kişi size bir türün milyonlarca yıldır değişmediğini iddia ediyorsa ve elinde sadece bir fosil ile yaşayan bir canlıya ait bir fotoğraf varsa ve bu ikisini kıyaslamanızı istiyorsa, o kişiye söylemeniz gereken şey bellidir: "Ben kimim ki ve benim akademik geçmişim nedir ki, bu kıyaslamayı yapabileyim?" Çünkü sizin herhangi bir bilimsel bilgiye ya da akademik geçmişe dayanmadan yapacağınız her bir çıkarım, herhangi bir tıbbi ya da cerrahi geçmişe sahip olmadan bir hasta üzerinde ameliyat yapmanıza benzer. Nasıl ki bilginiz olmadığı için böyle bir işi yapmayı hayal bile etmiyorsanız, aynı derecede karmaşık ve gelişmiş bir bilim olan Evrimsel Biyoloji hakkında çıkarımlar yapmadan önce de, bu kadar net bir şekilde tarafsızlığınızı ve -mümkünse- bilgisizliğinizi kabul etmelisiniz. Bu bir erdemdir, bir zayıflık belirtisi değil. Tabii eğer belirli bir bilgi birikiminiz varsa ve bu bilgilerinizi bilimsel yöntemlerle ortaya koyabilecekseniz (makaleler, deneyler, araştırmalar, vs.), bunları ileri sürmekten çekinmeyiniz.

 

Uzun lafın kısası, bilimi öğrenmeye çalışmak bir insanın gerçeklere ulaşmak için yapabileceği en kıymetli yatırımdır. Kesinlikle, çok genç yaştan insanlara bilimsel sorgulama teknikleri aşılanmalı ve bilimsel kaynaklara erişimleri sağlanmalıdır. Ancak bir kimsenin bilim hakkında yargılayıcı sonuçlara varması veya yargılayıcı argümanlar üretebilmesi için, bu konunun eğitimini alması, bu konuda belli bir geçmişe sahip olması, bu konuda araştırmalar yürütmüş olması ve mümkünse bu konuda takdir edilir bir başarıya veya saygınlığa sahip olması gerekmektedir. Yoksa, her parası ve şahsi inancı olan insan televizyonlara çıkıp, videolar hazırlayıp, insanların şahsi duygu ve inançlarını manipüle edici ve bilimi aşağılayıcı yayınlar yaparlarsa ve bilimden uzak halk, bu kişilerin iddialarına kanarlarsa, başlığımızda verdiğimiz ve yazı içerisine açıkladığımız gülünç, bayağı ve açıkçası lakayıt iddialar ortaya çıkacaktır; bilimin onlarca yıl önce cevaplayıp bir kenara koyduğu ve yeni araştırmalara yelken açtığı konular tekrar tekrar gündeme getirilerek insanlar oyalanacaktır. İşte Evrim Ağacı olarak biz, bu yazılarımız sayesinde bu tekrarların önüne geçmek, bu anlamsız tartışmalara bilimsel bir son nokta koymak ve insanlarımızı günümüz modern bilimiyle eş seviyeye getirmeye çalışmaktayız. 

 

Bir nebze başarılı olabiliyorsak, ne mutlu bize.

 

En içten saygılarımızla.

 

ÇMB (Evrim Ağacı)

6 Yorum