Ahlak Nedir? Etik Nedir? Bunların Bilim İle İlişkisi Nedir?

Yazdır Ahlak Nedir? Etik Nedir? Bunların Bilim İle İlişkisi Nedir?

Merhaba arkadaşlar,

 

Bize birkaç farklı sefer gelen ve bu konuyla alakalı olan konulardan olan sorular üzerine böyle bir yazı yazmak istedik. Umarız ki herkese faydalı olacaktır.

 

Şimdi, öncelikle şunu bilmekte fayda var: Her ne kadar bazı standartlarla çerçevesi belirlenmeye çalışılsa da; ahlak da, etik de şahsi konulardır. Yani kişiden kişiye, zamandan zamana ve mekandan mekana değişim gösterirler. Dolayısıyla özünde, bu tip kavramların bilim ile özdeşleştirilmesi prensip olarak yanlıştır. Ne var ki, her ne kadar bir hayvan türü olsak da, zekamızı kullanarak sosyal düzenimizi diğer hayvanlardan çok daha farklı şekilde oturtabilmiş bir tür olarak, diğer hayvanlardan farklı bazı kurallarımız olması da son derece doğaldır. Bu sebeple, ister istemez ahlak ve etik konuları bilim üzerinde de sınırlar çizmekte; bu sebeple bilimin alanına girmektedir. Bu yüzden de bu yazımızda, bu konuları bilimsel bir dille ele alacağız ve tarafsız şekilde konuyu ortaya koymaya çalışacağız. Ancak bu konuların çok değişken olduğunun tekrar altını çizmek isteriz.

 

Ahlak ve etiğin, bin yıllarla ifade edilebilecek bir geçmişi vardır; bu yüzden burada pek girmek istemiyoruz bunlara, zaten sıkıcı bir hal alabilir yazı bu durumda. Ancak şu anda geldiğimiz noktada, bilimin gözünden bu kavramların nasıl tanımlandığına bakacak olursak:

 

Ahlak, iyi (ya da doğru) ve kötü (ya da yanlış) arasındaki farklardan doğan ve isteklerimizi, düşüncelerimizi ve hareketlerimizi etkileyen davranışsal algıların tümüne verilen isimdir. Burada hemen göze çarpacak ilk nokta, "iyi", "kötü", "doğru" ve "yanlış" tanımıdır. Bunları kim yapabilir? Bunu halen kimse bilmiyor. Çünkü bunlar, son derece göreceli kavramlardır. Bir toplumda yolculuğa çıkacak kişinin arkasından su dökmek ona hakaret sayılırken, bir diğer toplumda iyi niyet göstergesi olabilir. Bir toplumda hırsızlık affedilmez bir suç sayılırken, bir diğerinde yakalanmadan başarılabilirse toplumsal statüyü etkileyecek kadar önemli bir başarı olabilir. Bu durumda ne iyidir? Ne kötüdür? Ne doğrudur? Ne yanlıştır? Bunları bilimsel ve tarafsız olarak bilmemizin bir yolu yoktur. İşte bu noktada diğer kavram devreye girer:

 

Etik, ahlak felsefesinin diğer adıdır ve temel olarak neyin iyi, neyin kötü, neyin doğru, neyin yanlış, nelerin erdem, nelerin ahlaksızlık, neyin adil, neyin suç olduğunu belirlemeye çalışan felsefe dalıdır. Pek çok alt dalı vardır; ancak burada bunlara girmemize gerek yok, zira biz işin felsefi değil, bilimsel tarafı ile ilgileniyoruz. Ancak bu noktada bilinmesi gereken, etiğin, ahlakı açıklamaya çalışan felsefi sistem olduğudur.

 

Peki, bu tanımlamalardan sonra elimizde ne olduğuna bir bakalım: Ortada tamamen öznel olan onlarca kavram ve bunları açıklamaya çalışan ve yine tamamen öznel olan bir diğer sistem olan felsefe var. Elbette ki bunca bin yıldır işin içerisinden çıkılamaması çok normal. Bu tip konular, bilimin de pek alanı olmadığı için, tarafsız bir çözüm sunmak mümkün değil; zira bilim taraflılıkla ilgilenen bir dal değil. Hukukçular ve "etikçiler" olarak geçen bazı gruplar bu konuda mümkün olduğunca tarafsız çözümler üretmek peşindeler; ancak bunların da hiçbiri evrensel değil. Dolayısıyla her toplumun kendine has bir ahlak anlayışı, dolayısıyla kendine has bir etiği var.

 

O zaman, bu durumda nasıl birbirimizi katletmeden, çatışmadan, zıtlaşmadan bugünlere gelebildik? Aslında bu soru yanlış içerikli bir sorudur, çünkü insan türü belki de kendi türü ile bu kadar fazla çatışan tek hayvan türüdür. Ancak yine de, bazı genel ahlak kurallarından bahsetmek mümkündür. Bildiğimiz kadarıyla hiçbir toplumda ilk defa tanıştığınız birinin ensesine şaplak atmak ahlaklı bir davranış sayılmaz. Peki neden? Neden bazı davranışlar evrensel olarak geçerli gibi duruken, bazı davranışlar fazlasıyla toplum-merkezlidir ve toplumdan topluma değişir?

 

Burada, imdadımıza yine yetişen bilim, Evrimsel Biyoloji'dir. Gerçi bu durumda, Evrimsel Biyoloji'nin bir alt dalı olarak doğan ve hızla gelişmekte olan Memetik bilimi, henüz genel-geçer olarak bir "bilim" sayılmamaktadır; ancak getirdiği hatırısayılır açıklamalar sayesinde özellikle son 20 senede çok büyük yol kat etmiş bir alandır. Memetik nedir bilmeyenlere öncelikle şu yazımızı tavsiye ediyoruz:

 

https://www.facebook.com/note.php?note_id=177944545596962

 

Bu yazımızdan da anlayabileceğiniz gibi yukarıda cevap verilemeyen her bir soru, aslında birer memdir. Hırsızlığı ele alalım. Bu olguya dair her türlü düşünsel bilgi parçası, sosyal kurabilen hayvanlar arasında, sosyal iletişim yoluyla yayılan birer memdir. Örneğin "hırsızlık iyidir" düşüncesi, "hırsızlık kötüdür" düşüncesi, "hırsızlık ahlaklılıktır" düşüncesi, "hırsızlık ahlaksızlıktır" düşüncesi ve muhtemel tüm türevleri birer memdir. Bu memler, popülasyon içerisinde tıpkı bireyler gibi sürekli bir evrimsel stres altındadır ve bu stres doğrultusunda bazıları öne çıkar, bazıları ise gölgede kalır. Bazıları popülasyona o kadar yayılır ki, tıpkı "gen popülasyon içerisinde sabit (%100 yayılmış)" diyebildiğimiz gibi, "mem popülasyon içerisinde sabit" diyebileceğimiz konuma gelmiştir.

 

Toplum, kendi içerisinde dinamikleri olan bir bütündür. Dolayısıyla toplumsal yapılar, tıpkı çevresel koşullar gibi her an ama çok yavaş bir şekilde değişmektedir. Bundan 150 sene önceki Anadolu insanının genel profili ile, 100 sene önceki, 50 sene önceki, 20 sene önceki, 10 sene önceki, 5 sene önceki ve bugünkü profilleri birbirinden farklıdır. Çünkü insan popülasyonları arasında muazzam sayıda mem bulunur ve bunlar sürekli olarak, tıpkı doğanın insanlara uyguladığında olduğu gibi, toplumların düşüncelerinin bu düşünce parçaları üzerine uyguladığı durumlarda memler değişimlere uğrar, toplum içerisindeki frekansları artar, azalır, sabit kalır, değişir, vs. 

 

İşte örneğin "Türkiye toplumuna ait genel ahlak kuralları" dediğimiz zaman aklımıza gelen kurallar, yüzlerce yıldır bu topraklarda yaşayan insanların memetik olarak biriktirdikleri düşünce, bilgi, fikir parçalarının toplamından ibarettir. Yani bilimsel olarak "ahlak" dediğimiz kavram, iyi, kötü, doğru, yanlış vb. taraflı olgulara karşı alınabilecek düşüsel pozisyonların, yani memlerin toplamıdır. Bu durumda etik de, felsefenin alanından çıkarak, memetik biliminin alanına girer ve temel olarak bu memlerin incelenmesi ve değerlendirilmesi bilimine dönüşür. Tabii unutmamak gerekir ki, şu anda bunlara yaklaşım bu şekilde değildir; ancak genel eğilim, bilim insanlarının olaya gelecekte bu şekilde bakacağını gösterir niteliktedir.

 

Ahlak ve etik, çok uzun yıllardır dinin egemenliğindedir; ancak felsefe tarafından değerlendirilip geliştirilmektedir. Pek çok insana göre ahlak, dinin koyduğu sınırlarla belirlenmektedir. Din de değiştirilemez ve dogmatik bir bilgi türü olduğu için, ahlak kuralları da sabit ve monoton olarak ele alınmıştır. Felsefe, dinin bu dogmatizminden ahlakı kurtarmış; ancak kendi yapısından ötürü tarafsızlık boyutuna çıkaramamıştır. Memetik ve Evrimsel Biyoloji ise, gerekli son adımın atılmasını sağlar ve yukarıda tanımladığımız şekliyle kavramlar anlaşılmaya başlandığında olaya tarafsızlık ve bilimsellik de dahil edilmiş olur.

 

Peki bu bakış açısı bilime ne katar? Ahlak ve etik gerekli midir? Bunlar, çok önemli sorulardır. 

 

En başta da belirttiğimiz gibi, insan çok karmaşık bir ilişkiler yapısına sahip, sosyal bir hayvan türüdür. Diğer sosyal hayvanlardan farkı, bu defa işin içerisine beynin evrimiyle birlikte algının ve zekanın katılmış olmasıdır. Tüm sosyal hayvanlar, ilişkilerindeki sosyal iletişimi algılayacak kapasitededirler; ancak bu ilişkiler, zekaları ile sınırlandığı için çok karmaşık bir sosyal yapıya sahip değildirler. Çok karmaşık gibi görünen bir kovanda ya da karınca yuvasında bile temel bazı prensiplerden fazla bir şey olmadığı görülür. Ancak insanın zekasının işe karışmasıyla en basitinden yalan, aldatma, kandırma, yönlendirme, saptırma gibi pek çok iletişim kavramı hayatımıza girmiştir. Bu da bizlerin ilişkilerinin çok daha işin içinden çıkılmaz olmasına sebep olmuştur.

 

İşte bu durumda, diğer sosyal hayvanlarda oldukça az bulunan ahlak ve etik kavramı devreye girerek çözüm sağlanır. Bu çözümün "nasıl" sağlandığını ise yalnızce Evrimsel Biyoloji net olarak açıklayabilir:

 

İnsanların evrimsel süreçte sosyal ilişkilerinin karmaşıklaşmaya başlamasıyla birlikte, öncelikle ahlak, sonradan "ahlak" denen bir kavramın var olduğunun anlaşılmasıyla da "etik" doğmuştur. Bu, insanların Tanrılar var ederek zihinsel dengelerini sağladıkları dönemler kadar eskidir ve eş zamanlarda oluşmuştur; ancak Tanrıların sistematikleştirilerek dinlere dönüştüğü zamanlardan çok çok öncedir. Dolayısıyla dinin ahlak ve etik kavramlarını sahiplenmeye çalışması oldukça anlamsızdır. Daha doğrusu sahiplenebilir, bu iyidir; ancak ahlakın dinden kaynaklandığını söylemek, açıkça cahilliktir.

 

Çünkü günümüzde yaşayan 1 milyar civarı non-teist (dinsizler, agnostikler ve benzeri), dindarlardan oransal olarak da, net olarak da çok daha "ahlaklı" olarak yaşamaktadır, en azından günümüzün genel ahlak anlayışı açısından baktığımızda. Bunlara girmeyeceğiz burada, Evrim Ağacı'nın konusu değil; ancak ahlakın insanın doğasından gelen bir sosyal düzenleyici olduğunu anlamak açısından önemli. Biz işin bu kısmıyla ilgileniyoruz.

 

İşte bahsettiğimiz bu genel ahlak kuralları, yukarıda belirttiğimiz gibi bir ilişkiler-arası soruna karşı üretilen fikrin, düşüncenin ya da genel bir çözümün, yani bilimsel adıyla memin, uzun vadede toplum içerisine yayılması ve eğer faydalı bir mem ise birikerek gelecek nesillere aktarılması, olumsuz etkileri oluşursa elenerek yok olması sonucunda oluşur. Bu sebeple toplumdan topluma değişkenlik gösterir, çünkü toplumlar arası bariyerler (mesafe, dil, kültür farkları, vs.) memlerin birbirine karışmasını önler ve tıpkı biyolojik türleşmede olduğu gibi farklı popülasyonların farklı yönlerde evrimleşmesine sebep olur. Bizim konumuzda ise farklı popülasyonların farklı yönlere giden memler biriktirmesi, dolayısıyla farklı ahlak kurallarının birikerek çoğalmasına sebep olur.

 

Bu nokta anlaşıldıktan sonra, binlerce yıllık problem çözülmüş olur: Çünkü en nihayetinde zihinsel aktivitemizden dolayı var ettiğimiz pek çok kavram, Evrimsel Biyoloji'nin açıklama gücü sayesinde bildiğimiz üzere, toplum içerisindeki bireylere hayatta kalma veya üreme açısından sağladığı avantaja göre varlığını korur veya yok olur. Günümüzde ahlak kurallarının var olmasının sebebi, insanların karmaşık ilişkiler kurmaya başladıkları ilk dönemden beri onlara fayda sağlamasıdır. Günümüzde ahlak kuralları halen işlemektedir, bu sayede de muhtemel olarak olacağından çok daha az çatışma yaşanır. Örneğin yeni bir ülkede tanıştığınız ilk kişinin ensesine şaplak atmamanız, zekanız tarafından dikte edilen ve toplum içerisinde yüzlerce, binlerce yıldır birikerek gelen bir memin, bir ahlak kuralının sonucudur. Yani buraya kadar anlattıklarımızdan anlayabileceğiniz üzere, ahlak kuralları da en nihayetinde zekamızın bir ürünüdür ve dolayısıyla arkalarında bir mantık aramak uygundur.

 

Ahlak kurallarına, toplumun düzgün devamı için gerek vardır ve zaten biz istemesek de, mutlaka var ettiğimiz sosyal düşünceler, toplum içerisinde açıkladığımız memetik seçilime uğrayarak bir şekilde kalacak ya da yok olacaktır. Doğadaki seçilime ne kadar uğraşsak da çok az müdahale edebiliğimiz gibi, buna da müdahale etmemizin bir yolu yoktur. Bu, insan doğasının ve sosyal yapının doğal bir ürünüdür ve bir nevi "sosyal doğa yasasıdır". 

 

İnsanların dikkat etmesi gereken, kendilerine "ahlak kuralı" olarak dayatılanın toplum tarafından herhangi bir seçilime uğramadan sadece sizi manipüle etmek için var ettikleri bir kural mı olduğunu; yoksa gerçekten birikimli memetik seçilimle gelen ve toplumsal düzenleyiciler olan, akla uygun, hayatta kalma ve üreme şansımızı arttırıcı bir mem mi olduğunu incelemektir. Bu, ne yazık ki toplumun yapısından dolayı kimi zaman çok zor olmaktadır. Örneğin mini etek giyilmesine karşı ülkemizde olan genel ön yargı, diğer Dünya ülkelerindeki duruma bakıldığında, son derece saçma ve akıl dışıdır. Çünkü diğer ülkelerde rahatlıkla giyilen mini etek, giyen kişiler hakkında ülkemizde varsayılan yakıştırmaların hepsinin geçersiz olduğunu göstermektedir. Ancak ülkemizin eğitimsiz olması ve genel toplumsal yapısından dolayı mem, özünde "olumsuz" bir etki yaratsa da, toplum tarafından direnişle ve çoğunlukla da bilinçsizce korunur. Bu yüzden de elenmez. 

 

Bu durumda karşımıza şu çıkar: Doğada meydana gelen seçilim tarafsızdır, çünkü doğa, içerisinde yaşadıklarının "gözünün yaşına bakmaz". Ancak toplum böyle değildir. Toplum taraflıdır ve bu yüzden genel yapıya bağlı olarak seçilim gerçekleşir. Bu yüzden seçilimin sonucu da taraflıdır. Ve bu yüzden toplumların genel fikirsel yapısı, fenotipik ve daha genel olarak biyolojik yapısından çok çok daha hızlı gelişebilir. Bu tıpkı Yapay Seçilim'in canlılara Doğal Seçilim'den hızlı etki etmesi gibidir. Doğadaki seçilim, son derece yavaş işler çünkü doğa %100 tarafsızdır. Ancak insan eliyle yapılan ve son derece taraflı olan seçilim, Doğal Seçilim'den çok daha hızlı sonuçlar verir. Hele ki buna, seçilime uğrayan yapının da taraflı olması eklenirse, seçilim çok daha hızlı olacaktır. Ahlak söz konusu olduğunda, toplum da taraflı olduğu için, düşünsel evrim çok daha seri gerçekleşir. 

 

İşte genel olarak ahlakın ve etiğin oluşumu, gelişimi ve evrimi bu şekildedir. 

 

Bilim Üzerinde Etik Sınırlandırmalar

 

Etik söz konusu olduğunda, yukarıdaki mini etek örneğinde olduğu gibi her toplum ve hatta her birey bilime karşı farklı yaklaşımlar sergileyebilecektir. Örneğin kimi, bilimin hiçbir şekilde sınırlandırılmaması gerektiğini savunur. Bir grup diğer insan ise, bazı konularda bilimin sınırlandırılması gerektiğini düşünür. Örneğin insan kopyalama, genetik araştırmalar ve benzeri konular, sık sık gündeme gelmektedir.

 

Bu konuları ne yazık ki bilimsel olarak çözmenin pek yolu yoktur; çünkü doğrudan taraflı bir kavram tarafından bilim üzerinde uygulanan bir bariyerdir ve temel olarak sorunun kendi kendini çözmesini beklemek gerekir. Ne var ki burada yine sorun, uygulanmaya çalışan etik sınırların taraflı sebeplerle mi uygulanmaya çalışıldığı, yoksa gerçekten etik endişelere sebebiyle mi ileri sürüldüğünü anlamaktadır. Ancak mini etek örneğine göre saptamada bulunmak daha kolaydır, çünkü mini etek konusunda etken olan toplum taraflıyken, bilim üzerindeki etik konularda etken olan bilim tarafsızdır.

 

Örneğin uzaya çıkılması, bir takım insan tarafından "Tanrı'nın insana çizdiği sınırın aşılması" sebebiyle etik ve ahlaki bir sorun olarak görülmüştür. Bu, açık bir şekilde saçma ve geçersiz bir iddiadır. Çünkü iddia sahibinin, etik sorunları tanımlaması gerekmektedir. Düpedüz dini inançlar sebep gösterilerek bilim sınırlandırılamaz, bu kesinlikle ve tartışmasız yanlıştır.

 

Ancak örneğin algısal yeteneğe sahip ve kendi kendilerini programlayabilen robotlar yapmanın karşısına etik endişeler çıkarılabilir ve bilimsel olarak savunulabilir: çünkü akıllı ve kendini programlayabilen robotlar, çok büyük oranda makinalara bağlı yaşamaya başladığımız şu dönemlerde bazı bilim kurgu filmlerinin göstermeye çalıştığı şekillerde ciddi sorunlar yaratabilir (makinaların birbirleriyle işbirliği yapması, insanların hayatını etkileyen sistemlerin devredışı bırakılması, vs.). Öte yandan şu da vardır: Eğer bu endişelere bilimsel çözümler üretilirse, yine etik endişelerin bir anlamı kalmaz.

 

Bu da bizi son başlığa götürür:

 

Bilim İçerisinde Eriyen Etik

 

Bu kavramı yazıyı yazma sırasında, Evrim Ağacı olarak geliştirdik ve şu şekilde açıklayabiliriz:

 

Yukarıda örneklediğimiz gibi, etik endişeler insanların yüzlerce, binlerce yıldır süregelen ve memetik yöntemlerle birikerek gelişen ahlaki kurallarının bilim uygulamalarıyla çelişmesinden kaynaklanmaktadır. Esasında, bu endişelerin bilimsel tarafsızlık sınırları dahilinde olanları incelendiğinde (yukarıdaki robot örneği gibi), bizleri son derece değerli çözümlere yönlendirebilecek tetikleyiciler oldukları görülür. Çünkü etik sorunları, mutlaka üzerinde düşünülmesi gereken ve hatta mümkünse çözümler üretilmesi gereken sorunlardır. Tabii ki bu her zaman kolayca mümkün olmaz ama taraflar ellerinden geleni yapmalıdır.

 

İşte bu şekilde yapılan bir diyalektik (karşılıklı) ilerleme sonucunda etik, bilim karşısına ahlaki tabanlı bazı "sorunlar" çıkarır ve bunların çözümlenmesini bekler. Bilim de, bunları çözdükçe, etik sorunları ortadan kaldırmış olur ve böylece etik sorunlar, bilim içerisinde erir. Başlığımız, buradan gelmektedir.

 

Ancak burada yine dikkat edilmesi gereken nokta, yapısından dolayı asla çözülemez bir bilgi türü olan dini tabanlı etik sorunlarının bilim karşısına çıkarılmaması gerektiğidir. Bunların bilim için bir değeri yoktur, olmamalıdır ve taraflar da dini sorunları bilim karşısına çıkarmamaya, en azından bize göre, dikkat etmelidir. Uzun yıllardır tartışılagelen; ancak yukarıda açıkladıklarımızla kolayca çözülebilecek bir örnek üzerinden konuyu noktalayalım:

 

Canlı kopyalamak, spesifik olarak da insan kopyalamak, pek çok etik sorunu beraberinde getiren bilimsel bir konudur. Bu konuda ileri sürülen etik sorunlarını saymakla bitmez; ancak ikisini ele alalım:

 

  • İnsan kopyalanmamalıdır, çünkü bu insanın yaratılışına ve doğaya aykırıdır. Tanrıcılık oynamaktır.
  • İnsan kopyalanmamalıdır, çünkü elde edilecek insan da bir canlı olacaktır ve kopyalanma amacına bağlı pek çok ahlaki ve hukuki sorunu beraberinde getirebilecektir.

 

Bu sorunlardan ilki, hiçbir bilimsel açıklamaya dayanmayan, basit bir iddiadır ve üzerinde durmaya bile değmez. Ancak ne yazık ki insanların çoğu, sırf bu sebeple, diğer iddiaları göz ardı edebilecek boyutta kopyalama konusuna karşıdırlar. Fakat bizim açımızdan, bilimsel hiçbir dayanağı bulunmayan bu iddia, herhangi bir "etik sorun" olarak görülemez. Bu şahsi bir görüştür ve dayanaksızdır. Bilim için de bir engel teşkil etmez; zira bilimin açık bir şekilde ispatladığı gibi insan "yaratılmamıştır" ve doğal süreçlerden geçerek bugüne gelmiştir. Ayrıca doğal süreçlerle meydana gelen bir canlının sebep olduğu herhangi bir şey doğaya aykırı olamaz; zira doğaya aykırı olsa, insanın bunu yapmaya gücü yetmezdi. Tanrıcılık oynama kısmına değinmiyoruz bile. Dolayısıyla bu iddianın bilim karşısında bir engel teşkil etmemesi gerekir.

 

Ancak ikinci iddia, üzerinde durulması gereken bir konudur. Örneğin, ana birey için organ üretmek amacıyla kopyalandığını düşünelim (bkz: "The Island" - Ada isimli film). Üretilen birey, gerçek, biyolojik ve doğal bir birey olacağı için; ilk olarak orjinal bireyden kopyalanması için izni alınmalıdır; ancak böyle bir şey elbette ki mümkün değildir. Dolayısıyla orjinal bireyin rızasının yeterli olması beklenir. Ancak bu şekilde üretildikten sonra, canlı hale getirilip var edilen bir bireyin elbette diğer herkes ile eşit hukuki haklara sahip olması gerekir. Bu sebeple kendi isteği olmadan organları alınamaz ve herhangi bir amaçla kullanılamaz. 

 

Bu gibi gerçek sorunları ortaya koyan etik problemler çözülebilirse, elbette ki herhangi bir sorun ortada kalmayacak ve bilim için engeller oluşmayacaktır. Ancak çoğu durumda bu sorunların hepsini çözmek, gerek teknolojik, gerek bilimsel yetersizliklerden dolayı mümkün olmamaktadır. Bu da, yüzyıllarca süren tartışmaların kalbinde yatan ana mevzudur.

 

Burada kürtaj, ötenazi, vb. etik sorunları olan konulara girmedik, ancak yeri geldiğinde bunları da ekleyebiliriz. Fakat ahlaki ve etik sorunların esasında ne demek olduğunu anlayan bir birey, çözüme çok daha hızlı ulaşabilecek ve bilimin fazla zaman kaybetmesinin önüne geçebilecektir.

 

Umarız faydalı bir yazı olmuştur.

 

Sevgilerimizle.

ÇMB (Evrim Ağacı) 

6 Yorum